Gönderen Konu: Hüseyin KAÇIN: LGBT hareketi "yeni bir ideolojik hareket" ve "terör örgütü" dür.  (Okunma sayısı 109 defa)

trakya

  • Global Moderator
  • Jr. Member
  • *****
  • İleti: 75
    • Profili Görüntüle
Psikolog Hüseyin Kaçın, LGBT hareketini "yeni bir ideolojik hareket" ve "terör örgütü" olarak tanımlayarak, devletin buna karşı acil adımlar atması gerektiğini savunmaktadır.

Öne Görülen Temel Noktalar:

•   Yeni Tehdit Algısı: Kaçın, FETÖ ve PKK gibi örgütlerin etkisinin azalmasıyla birlikte, LGBT hareketinin dönemin yeni ve ideolojik bir terör hareketi olarak konumlandığını iddia etmektedir.
•   
•   Acil Devlet Müdahalesi: Devletin bu durumu basit bürokratik toplantılarla geçiştiremeyeceğini savunarak, özellikle trans ameliyatlarının engellenmesi gibi radikal ve acil adımların atılması gerektiğini belirtmektedir.
•   
•   Psikolojik Yaklaşım: Yıllardır eşcinsel bireylere yönelik terapiler yürüttüğünü ifade eden Kaçın, iyileşme sürecinde konuya dini açıdan yaklaşmanın süreci olumsuz etkileyebileceğini savunmaktadır.

Hüseyin KAÇIN Youtube:

https://youtube.com/@huseyinkacin22?si=RavN6ZsXoJDjXwF8
« Son Düzenleme: 17 Haziran 2026, 08:15:32 ös Gönderen: psikolog »

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 4791
    • Profili Görüntüle
Kapsamlı Röportaj: Psikolog Hüseyin Kaçın ile Toplumun Derin Yaraları, Eşcinsellik ve Medeniyet Krizi Üzerine
Röportaj: Haber Vakti / Eşcinsel Terapi Forum
 
Soru: Hüseyin Bey, öncelikle sizi ve çalışmalarınızı daha yakından tanımak istiyoruz. Eşcinsellik konusundaki yaklaşımınız, özellikle "iyileşme" vurgunuzla biliniyor. Bu alana nasıl yöneldiniz ve sizi diğer meslektaşlarınızdan ayıran temel fark nedir?
Hüseyin Kaçın: Öncelikle, bir psikolog olarak temel prensibim, insanın özerkliğine ve kendi kaderini tayin etme hakkına olan saygımdır. Bu alana yönelmem, danışanlarımın yaşadığı derin çıkmazları ve toplumun bu konudaki büyük kör noktasını görmemle başladı.
Beni diğerlerinden ayıran en temel fark, eşcinsel yöneliminden rahatsız olan ve heteroseksüel bir hayat yaşamak isteyen bireye "sen böylesin, buna alışmalısın" dayatmasında bulunmamamdır. Bu, bilimsel etikle bağdaşmaz. Psikoloji kaynaklarında, eşcinsellikten kurtulmak isteyenlere uygulanan terapilerde başarı sağlamış yüzlerce vaka örneği varken, bir bireye "bu normal, değişemezsin" demek, onun en temel insan hakkı olan iyileşme ve sağlığına kavuşma çabasını hiçe saymaktır.
Soru: Peki, bu iyileşme sürecinin bilimsel temelleri hakkında ne söyleyebilirsiniz? Eleştiriler de oluyor.
Kaçın: Eleştiriler genelde, eşcinselliğin Amerikan Psikiyatri Birliği'nin (APA) tanı el kitabı olan DSM'den çıkarılmasına odaklanır. Ancak bu, konunun sadece küçük bir parçasıdır. DSM'nin kendisi zaman içinde değişen, siyasi ve sosyolojik etkilerden azade olmayan bir endekstir. Asıl mesele, bireyin kendi iyilik halidir.
Dr. Robert Spitzer'in 2003'teki ünlü çalışması, cinsel yönelimde değişim yaşayan yüzlerce gönüllü üzerinde yapılmıştır. Aynı şekilde Nicolosi, Byrd ve Potts'un 2000'deki araştırması, sekiz yüzün üzerinde katılımcıyla yapılan anketlerde, iyileşme terapisi görenlerin eşcinsel düşünce ve fantezilerinde kayda değer azalmalar olduğunu göstermiştir. Dahası, bu bireyler psikolojik, kişilerarası ve manevi sağlıklarında da önemli iyileşmeler bildirmişlerdir.
Dolayısıyla, "Bu konuda başarılı vaka yok" demek, bilimsel gerçeklere sırt çevirmektir. Önemli olan, bireyin rahatsız edici histen kurtulma isteğine saygı duymak ve bu iyileşme yolculuğunda ona eşlik etmektir.
Soru: Bu iyileşme yolculuğunda danışanlarınızın karşılaştığı en büyük zorluklar neler? Eşcinselliğin temelinde yatan dinamikleri nasıl görüyorsunuz?
Kaçın: Maalesef, eşcinselliğin temelinde yatan en önemli ve en çok görmezden gelinen dinamik, çocukluk döneminde yaşanan cinsel taciz ve tecavüz travmalarıdır. Bu, konuşulmayan büyük bir utanç ve acıdır. Örneğin, Marko Paşa bile taciz mağdurlarının dertlerini dinler ama derde deva olmazken, bizim toplumumuz bu gerçeği duymamakta, görmemekte ısrar ediyor.
Özellikle erkek çocukları mağdur olduklarında, yaşadıkları travma kaçınılmaz olarak ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde pasif eşcinsel kimlik edinmelerine yol açmaktadır. Bir kısmı seks bağımlısı olur, bir kısmı travestilere yönelir. Hatta, İstanbul’da her Haziran’da yapılan sözde "onur yürüyüşleri"nde meydan okuyan bu gençlerin, sokaklara çıkan her beş-altı eşcinselden iki veya üçü aslında çocukken tecavüz mağdurudur. Onların bu haykırışı, çocukluklarında duyulmayan çığlıkların dışavurumudur.
Mağdurların ruhlarındaki yaraları kim saracak? Devletin kurumları, polis, savcı, hakim bu acıyı dindiremez. Bu, derin bir psikolojik travmadır ve çözümü, uzman psikoterapistlerin elindedir. Ama ne yazık ki üniversitelerimizde bu konuda derinlemesine bilimsel çalışmalar yapılmıyor. Hapishanelere suçluları tıkmak sorunu çözmez; asıl mesele, mağdurların elinden tutup onları topluma kazandırmaktır.
Soru: Çocuk istismarı konusunda çok çarpıcı tespitleriniz var. Biraz daha açar mısınız? Bu mağdurların hayatları nasıl şekilleniyor?
Kaçın: Çocukken tecavüze uğrayan çocuklar, psikolojik destek almazlarsa, yetişkinlikte "Çoğul Kişilik: Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu" gibi ağır ruhsal sorunlarla yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu çocukların büyük bir kısmı, yaşadıkları travmanın acısını toplumdan çıkarmaya çalışan psikopat düzeyde bireylere dönüşebiliyor. İçlerine kapananlar ise ömür boyu yalnızlığa ve kimsesizliğe mahkum oluyor.
En trajik olanı ise, bu mağdurların bazen kendi istekleriyle sapkın ilişkilere yönelmeleri. On üç, on dört yaşındaki çocuklar, reşit olmamışken, gay sohbet sitelerinde kendilerinden büyük sapıklarla ilişki kuruyorlar. Mavi Balina oyunu çocukların bedenini öldürürken, bu gay sohbet siteleri ruhlarını öldürüyor. Porno, çağımızın en büyük insanlık suçlarından biri. Devlet, demir yumruğunu bu sitelere indirmeli ve çocukları bu beladan korumalıdır.
Aileler ve öğretmenler bu konuda çok duyarsız. Oysa çocuğun davranışlarından şüphelenen tek bir öğretmen veya aile bireyi, o çocuğun hayatını kurtarabilir. Unutulmamalıdır ki, taciz ve tecavüz mağduru çocuklar korkutulup susturulurlar; sesleri hiç çıkmaz.
Soru: Yazılarınızda "Kutsal Aile" ve "Medeniyet Bilinci" kavramlarını çok vurguluyorsunuz. Bu bağlamda Batı medeniyeti ve Hristiyanlık ile İslam medeniyeti arasında nasıl bir ayrım yapıyorsunuz?
Kaçın: Bu, çok kritik bir nokta. Batı medeniyetini ve onun dini olan Hristiyanlığı, özünde babasız ve annesiz, yani soysuz ve sopsuz bir medeniyet olarak görüyorum. Hristiyanlık, "Babamız" duasıyla göklerde bir baba arar, çünkü yeryüzünde babasızdır. Bu, tarih boyunca sömürgeciliği, Haçlı Seferleri'ni, Coğrafi Keşifler'i meşrulaştırmıştır. Sanayi devriminde kadın ve çocuk emeğini sömürmüş, şimdi de "kadına şiddetle mücadele" ve "eşcinsel hakları" gibi söylemlerle ruhları sömürmeye devam etmektedir.
İslam medeniyeti ise, Hz. Adem'den başlayan, Hz. Muhammed'e kadar gelen bir "Kutsal Aile" bilinci üzerine kuruludur. "Hepimiz Adem'in çocuklarıyız" anlayışı, kan bağından öte din kardeşliğini tesis eder. Allah'ın "Sizi topraktan yarattık, yine oraya döndüreceğiz" ayeti gereği, bu bir yeryüzü medeniyetidir. "Baba" demek, soy demek, bir toplum inşa etmek demektir.
Bugün Batı'nın hedefi, İslam’ın bu "Kutsal Aile" bilincini yıkmaktır. Hedef, İslam’ı babasızlaştırmak, annesizleştirmektir. Kadınlarımızı feministleştirip Meryem'leştirirken, erkeklerimizi eşcinselleştirip Neo'laştırmaktadırlar. Yani bizi "İsa'laştırıp" asli kimliğimizden koparmak istiyorlar. Bu, bir medeniyet savaşıdır.
Soru: Bu medeniyet savaşında, özellikle son dönemde sıkça duyduğumuz "Toplumsal Cinsiyet Eşitliği", "İstanbul Sözleşmesi" ve "LGBT" kavramlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kaçın: Bu kavramlar, dikkatli bakıldığında birer balıkçılık oyunudur. "Toplumsal Cinsiyet Eşitliği" gibi masum görünen söylemlerin arkasında, aslında eşcinsel ideolojinin ve örgütlerin topluma dayatılması yatmaktadır. Bu, yeni yüzyılın yeni bir din örgütlenmesidir.
En büyük stratejik hatamız, kendi kavramlarımızı kullanmamaktır. "LGBT" demek, onların dilini kabul etmek ve mücadeleyi baştan kaybetmektir. Onlara ne olduklarını sorduğunuzda "LGBT" diyene kadar onlarca kavram üretmişler. Biz ise hala "eşcinsel" demekten çekiniyoruz. "Eşcinseller" demek yeterlidir.
Bu eşcinsel ideolojinin amacı, Müslümanları ve Hristiyanları eşcinselleştirerek, onları kişilik olarak Yahudilere benzetmektir. Buna "İnsanlığın Yahudileştirilmesi" projesi diyorum. Bilirsiniz, Yahudilik anne soylu bir dindir. Eşcinseller de aslında "anne soylu" bir topluluktur. Her ikisinin de en temel sorunu babayla olan otorite çatışmasıdır. Baba otoritesi altında ezilen erkek çocukları, sığınabilecekleri tek güvenli liman olan anne sevgisine bağımlı hale gelir. İşte bu bağımlılık, onları eşcinselliğe iter.
Soru: Bahsettiğiniz bu "Yahudileştirme" projesini biraz daha açar mısınız? İnsanlığın psikolojik gelişimi ile dinler arasında kurduğunuz paralellik oldukça ilginç.
Kaçın: Bu, benim uzun yıllardır üzerinde çalıştığım bir konu. İnsanın psikolojik gelişimini, insanlığın sosyolojik gelişimine uyarladığımızda çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. 3-7 yaş arası çocuk, egosantrik dönemdedir ve bu dönemi "Yahudi" dönemi olarak adlandırıyorum. Bu, Hz. Musa'nın inatçı kavmine sabırla yaklaştığı dönemdir.
7-12 yaş arası, sevgi ve şefkatin ön planda olduğu "Hristiyan" dönemidir. Bu, Hz. İsa'nın merhametli yaklaşımını temsil eder. 12-18 yaş ergenlik dönemi ise, kimlik arayışının ve adalet duygusunun geliştiği "Müslüman" dönemidir. Hz. Muhammed'in adil düzeni bu döneme örnektir.
Ancak Müslüman toplumlar bu evreleri sağlıklı tamamlayamamıştır. Bu yüzden Müslüman Yahudiler(saplantılı, sadece cihat ayetlerine odaklı, IŞİD gibi örgütler), Müslüman Hristiyanlar (aşırı duygusal, hoşgörü ve sevgi mesajlarına takılıp kalmış, FETÖ gibi yapılanmalar) ve Müslüman Müslümanlar(denge sahibi, duygu ve düşünce bütünlüğü olan) olarak bir sınıflandırma yapabiliriz.
Günümüzde yaşanan, işte bu Müslümanlığın Yahudileştirilmesi ve Hristiyanlaştırılması sürecidir. Eşcinseller de bu "Yahudileşme"nin bir parçasıdır. Aynen Yahudilerin katı kuralları ve otoriter yapıları gibi, eşcinseller de temelde baba otoritesiyle çatışma yaşarlar. Feminizmin ve toplumsal cinsiyet eşitliği çabalarının amacı da, babaların yerini annelerin almasını sağlayarak bu süreci hızlandırmaktır.
Soru: Toplumun bu büyük medeniyet ve aile krizine karşı nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Çözüm önerileriniz neler?
Kaçın: Çözüm, "Medeniyet Bilinci" nden geçer. Bu bilinci kaybetmiş bir milletin, psikolojik ve sosyolojik sorunları çözme yeteneği yoktur. Bu konuda, büyük düşünür Sezai Karakoç'un "Diriliş" fikrine kulak vermeliyiz. Karakoç'un dediği gibi: "Milletim, uyan! Kendine dön! Aslını unutma! Geçmişini bil... Büyük bir milletsin. Çok köklü bir tarihe sahipsin. Gerçek bir medeniyetin, Hakikat Medeniyeti’nin sahibisin. Onu yeniden ayağa kaldır. Diril ve Dirilt!"
Öncelikle, kadın ve erkek fıtratına uygun bir anlayış geliştirmeliyiz. Yeni nesil kız çocuklarını Medeniyet Bilincimizle Hz. Hatice, Hz. Fatma, Hz. Ayşe olarak yetiştirmeliyiz. Yeni nesil erkek çocuklarını ise Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin olarak yetiştirmeliyiz. Ancak bu şekilde "Kadına Şiddet" azalır, aile kurumu güçlenir.
İkincisi, bu ideolojik saldırıya karşı ortak bir dil ve duruş geliştirmeliyiz. Yeni Şafak, Akit, Milli Gazete gibi yayın organlarının yazarları ve çizerleri, bu eşcinsellik sorunu karşısında ortak bir üslup kullanmak zorundadır. "LGBT" demeyi bırakıp, doğrudan "eşcinsel" demeliyiz. Aksi takdirde, onların diline mahkum oluruz.
Üçüncüsü, tarikat ve cemaatlerin bu konudaki sorumluluğunu hatırlatmalıyız. Bu yapılar, eskiden "adam gibi adam, er kişiler" yetiştirirken, şimdi derde derman olmaktan uzak, sadece zikirle meşgul olan, toplumsal yaralara kayıtsız kalan kurumlara dönüşmüşlerdir. İslam tarihinin büyük eğitim kurumları olan bu yapılar, yeniden asli görevlerine dönmelidir.
En önemlisi, eşcinsellikten iyileşmek isteyen bireylerin önünü açmalıyız. Onları eşcinselliğe ikna etmeye çalışan veya dışlayan anlayışlara karşı, iyileşme ve dönüşüm isteklerini desteklemeliyiz.Bu, bireyin en temel insan hakkıdır.
Soru: Peki, eşcinsellikten iyileşmek isteyen bireylerin en çok korktuğu şey nedir? Terapi süreci hakkında onlara ne söylemek istersiniz?
Kaçın: En büyük korkuları, "ifşa olmak" ve "başarısız olmak"tır. Ancak bu, tamamen bir akıl oyunudur. Eşcinsel ilişkilere girdikçe ifşa olma riski çok daha yüksektir. Terapideki ifşa ise, gizlilik esasına dayanır. En kötü ihtimali düşünelim: Terapi aldığınız ifşa olsun ya da eşcinsel ilişki yaşadığınız ifşa olsun. Hangisi daha iyi?
Başarısız olma korkusuna gelince: Ya başarılı olursanız? Psikoloji literatüründe başarılı olmuş yüzlerce varken, daha yola çıkmadan olumsuz düşünmek mantıklı değil. Denemekten ne çıkar? Önemli olan, sizi eşcinselliğe ikna eden değil, iyileşme ve dönüşüm yolunda size destek olacak bir profesyonele başvurmaktır. Ben de bu yolda danışanlarıma rehberlik ediyorum.
Soru: Son olarak, eşcinsellikten iyileşmek isteyen bir bireyin günlük hayatında atabileceği ilk adımlar neler olabilir?
Kaçın: Çok önemli bir adım, eşcinsel erotik çekim duyulan hemcinsle olan ilişkide farkındalık yaratmaktır. Bu kişiyle "hakiki bir dostluk" kurmayı hedeflemelisiniz. Erotik çekim, samimi dostlukta saygı, güven ve anlayışa yerini bırakabilir. Ancak burada iki büyük tehlike var:
1.   Çekim duyduğunuz kişinin de eşcinsel hisler taşıması veya manipülasyona açık olması.
2.   Sizin kendi kendinize oynadığınız "gizli aşık olma" akıl oyunu.
Bu iki hatadan kaçınırsanız, zamanla eşcinsel çekiminizin azaldığını ve yerini sağlam bir dostluğa bıraktığını göreceksiniz. Bu deneyimler arttıkça, iyileşme süreci hızlanacaktır. Bu, sadece ilişkiden vazgeçmek değil, aynı zamanda gizli aşktan da vazgeçmek demektir. İşte o zaman hakiki özgürlüğe ve sağlıklı kimliğinize kavuşursunuz.
Kısacası, bu bir medeniyet ve kimlik mücadelesidir. Özümüze, sözümüze ve inancımıza sahip çıktığımız sürece, bu büyük saldırı karşısında dimdik ayakta kalacağız.