Gönderen Konu: NEDEN DİNDAR-MİLLİYETÇİ SÖYLEM ENSEST ÜRETMEYE YATKINDIR?  (Okunma sayısı 87 defa)

Ertugrul Tulpar

  • Newbie
  • *
  • İleti: 14
    • Profili Görüntüle
NEDEN DİNDAR-MİLLİYETÇİ SÖYLEM ENSEST ÜRETMEYE YATKINDIR?

Dindar-milliyetçi söylemde münafıklık, inancı inkâr ederek değil, inancı etik askıdan kopararak işler. Buradaki problem “inanmamak” değildir; problem, inancın mesafe koyma kapasitesini iptal eden bir hızlandırıcıya dönüştürülmesidir. İnanç, durdurması gereken yerde hızlandırır; sınır koyması gereken yerde yakınlığı mutlaklaştırır. Bu nedenle mesele dindarlık değil, etik icraatın yokluğudur.

Bu söylemin tipik yapısı, ahlâk dilinin sürekli dolaşımda olmasına rağmen bu dilin etik bir yavaşlama üretmemesi üzerine kuruludur. Din, ümmet, millet ve kutsallık sürekli çağrılır; fakat bu çağrı, durmayı değil, kararın ve şiddetin hızlanmasını sağlar. Şiddet, sınanması gereken bir eşik olarak değil, kaçınılmaz ve zorunlu bir görev olarak sunulur. “İyi niyet”, “beka”, “kutsal savunma” gibi ifadeler, etiğin asli işlevi olan mesafe koymayı askıya almak için kullanılır.

Tam bu noktada münafıklık ortaya çıkar. Münafıklık burada bir inanç eksikliği değil, etik adına konuşulurken etiğin iptal edilmesidir. Etik dil vardır, fakat etik askı yoktur. Kur’an’daki tekrar eden uyarı — “akıl etmez misiniz?” — tam olarak buraya yöneliktir. Sorun söylemde değil, ensestin farkına varamayan bir akıldadır. Etik, düşüncenin kendisi değil; düşüncenin sınır koyabilme eylemidir.

Kur’an’daki münafık figürüyle örtüşen yer de tam burasıdır: “Islah ediyoruz” denir, fakat fiilen bozgunculuk normalleştirilir; ateş yakılır, kriz ve tehdit diliyle etraf aydınlatılıyor gibi yapılır, ardından karanlık yönetilir. Yani şiddet doğrudan savunulmaz; ahlâk diliyle sorunsuzlaştırılır.

Bu yüzden dindar-milliyetçi söylemde münafıklık, inancın yokluğu değil; inancın ensestiyöz yakınlık üretmek için araçsallaştırılmasıdır. Ensest burada dar anlamda bir cinsel ihlâl değil, ben ile öteki arasındaki mesafenin, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın çökmesidir. Ensestiyöz yapı, temasın mutlaklaşmasıdır; mutlak temas ise şiddetin en “doğal” ve en görünmez biçimini üretir. Bu yüzden etik, en temel hâliyle ensest yasağıdır: temasın mutlaklaşmasına karşı konulan ilk ve asli sınır.

Bu noktada “ensestiyöz yapı” ile “münafıklık” arasındaki ilişkiyi doğru adlandırmak gerekir. Bu iki kavram eş değildir, çünkü aynı şeyi adlandırmazlar; fakat birbirine denktir, çünkü aynı işlevi görürler ve aynı sonucu üretirler. Ensestiyöz yapı, mesafenin çökmesinin yapısal adıdır. Münafıklık ise bu çöküşün etik-siyasal öznelik biçimidir. Biri yapıyı, diğeri bu yapının dilini ve davranış tarzını tarif eder.

Bu nedenle doğru formül şudur: Ensestiyöz yapı ile münafıklık eş değildir, fakat aynı düzeyde iş gören, birbirine denk iki kavramsal okumadır. Daha da net söylersek: Ensest, münafıklığın bedeni; münafıklık, ensestin dilidir. İkisi de mesafenin iptaliyle çalışır ve şiddeti ahlâk diliyle sorunsuzlaştırır.

Sonuç olarak dindar-milliyetçi söylem ensest üretmeye yatkındır; çünkü etik, bu söylemde sınır koyan bir eşik olmaktan çıkarılıp hızlandırıcı bir gerekçeye dönüştürülür. Mesafe kaybolduğunda, şiddet artık istisna değil düzen hâline gelir. Ve ensest tam da budur: yakınlığın kutsallaştırıldığı, durmanın imkânsızlaştığı bir siyasal ve etik rejim.

Ertuğrul Tulpar
« Son Düzenleme: 19 Ocak 2026, 10:41:42 öö Gönderen: Ertugrul Tulpar »