Şizoid Yapı ve Jungcu Anima Problemi
(İlişki, Yutulma ve Simgesel Mesafe)
Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinde
anima, erkek öznenin bilinçdışındaki dişil imgeyi;
animus ise kadın öznenin bilinçdışındaki eril imgeyi temsil eder. Anima, Jung’da yalnızca cinsellik ya da romantik çekim değildir;
ilişkiye açılma, duygulanımsal geçirgenlik ve içsel yakınlık kapasitesinin simgesidir.
Tam da bu nedenle,
şizoid yapı için anima hattı yüksek riskli bir alan hâline gelir.
Şizoid özne, anima ile temas ettiğinde yalnızca “öteki cins”le karşılaşmaz;
aynı anda:
duygusal geçirgenlikle,
sınırların yumuşamasıyla,
kendiliğin çözülme ihtimaliyleyüz yüze gelir.
Jungcu anlamda anima, şizoid yapı için çoğu zaman
yutucu bir imge olarak belirir. Bu yutuculuk, kadının kendisinden değil;
anima’nın temsil ettiği ilişkisel içkinlikten kaynaklanır. Anima burada sevgi, bağlanma ve temas vaadiyle gelir; fakat şizoid özne için bu vaat,
kendiliğin erimesi tehdidi anlamına gelir.
Bu nedenle şizoid özne, anima ile
doğrudan bütünleşmeye yönelmez. Bunun yerine iki tip savunma görülür:
Anima’nın askıya alınması–
Duygusal mesafe–
Romantik idealizasyonun reddi–
İlişkinin estetik, düşünsel ya da sanatsal kanallara kaydırılmasıAnimus / fallik konumun güçlendirilmesi–
Ayrımın, sınırın ve mesafenin korunması–
“Ben ayrı bir varlığım” pozisyonunun tahkimi–
Yakınlığın değil, formun öne çıkarılmasıBurada animus ya da fallik konum, Jungcu anlamda bir
erkeklik yüceltmesi değildir. Aksine, anima’nın yutucu içkinliğine karşı
simgesel bir denge unsurudur. Şizoid yapı, anima ile teması tamamen reddetmez;
onu dolaylılaştırır.
Bu dolaylılık, Jung’un da işaret ettiği gibi, çoğu zaman:
sanat,
estetik üretim,
mit, müzik, şiir, düşünceüzerinden kurulur.
Şizoid özne anima ile
bedensel ya da doğrudan ilişkisel düzeyde değil,
imgesel ve sembolik düzeyde temas kurar. Bu, Jungcu anlamda anima’nın bastırılması değil;
regülasyonudur.
Bu noktada
Ertuğrul Tulpar'ın askı kavramı tam yerine oturur.
Anima:
–
ne içeri alınır (yutulma),
–
ne de tamamen reddedilir (kopuş).
Anima askıda tutulur.Bu askı, Jung’un
“entegrasyon” idealinden farklıdır ama ona düşman değildir. Şizoid yapı için entegrasyon,
birleşme değil; mesafeli temas yoluyla mümkündür. Anima ile tam birleşme
şiddet üretir; tam reddiye
donukluk üretir. Askı ise
etik bir denge üretir.
Bu nedenle Jungcu çerçevede şizoid yapı şöyle okunabilir:
Şizoid özne, anima’yı fethetmez;
anima tarafından fethedilmemek için mesafe kurar.Bu mesafe korkudan değil;
ilişkinin yıkıcı olabileceğine dair sezgiden doğar. Dolayısıyla şizoid yapı, Jung’un düşündüğünden
daha etik bir pozisyon alır:
Bütünleşmeyi zorlamaz,
tamamlanmayı aceleye getirmez,
eksikle birlikte kalmayı göze alır.Bu anlamda şizoid yapı:
–
Jungcu anima’nın şiddet potansiyelini sezmiş,
–
Lacancı eksik fikrini sezgisel olarak yaşamış,
–
Guntrip–Masterson hattında gerçek kendiliği korumayı öğrenmişbir örgütlenmedir.
Ve burada Ertuğrul Tulpar'ın tezi netleşir:
Şizoid yapı = anima’yı askıda tutabilen etik sezgi.