Kendimle büyük bir kavgam yoktu. Bu süreçten geçen herkes gibi benim de küçük bir inkâr dönemim elbette olmuştu ama internet, bana her şeyin yolunda olduğuna inandırabilecek kadar güçlüydü.
Yirmili yaşlarımın başına kadar romantik ilişkiler konusunda herhangi bir deneyim edinmemiştim. Bir noktada bunu artık geride bırakmak istediğime karar verdim. Flört uygulaması olarak adlandırılan birkaç uygulama indirdim ve en güzel göründüğümü düşündüğüm fotoğraflarımı yükledim.
Zamanla bu uygulamalarda bulunan herkesin —ki kendimi de buna dahil edebilirim— buluştuğu ortak bir payda olduğunu fark ettim: hızlı bir şekilde bir şeyler hissetme arzusu. Sevildiğini hissetmek, kendine sevilebilir olduğunu kanıtlama ihtiyacı… Kimileri için belki tek amaç cinselliktir. Ama o da, en nihayetinde, duygularımızı en yoğun hâliyle yaşadığımız anlardan biri değil mi?
Ömer, Alp, Kerem, Ozan… İsimler değişiyordu ama hikâye pek değişmiyordu. Bir ilişkide kalmak isteyen taraf olduğumda, sonunda vazgeçilen taraf da ben oluyordum. Hislerimden eminken, karşımdaki kişiyi sevdiğimi düşünürken bile içten içe onun bana tam olarak istediğim sevgiyi veremediğini hissediyordum.
Önce bana olan sevgisinin azalmaya başladığını düşünüyordum. Sonra kendimi suçluyordum: Çok mu üstüne düştüm, çok çabuk okunup bitirildim mi… Acaba beni çirkin mi buluyor? Oysa bazen tek neden, benden alacağını almış olmasıydı.
Belki de bunun bir nedeni sevgiyi en başından beri güvenli ve karşılıksız bir şey olarak öğrenememiş olmaktı. Ailenden alamadığın bir kabulü dışarıda aramaya başladığında, sevgi yalnızca hissettiğin bir şey olmaktan çıkıp kazanman gereken bir şeye dönüşebiliyor. Birinin yanında kalmasını sağlamak için daha çok vermen, daha çok ilgilenmen, daha çok koruyup kollaman gerektiğine inanmaya başlıyorsun. Karşındaki kişi ise bu ilgiyi sürekli aldıkça, başta özel hissettiren şey zamanla ilişkinin normaline dönüşüyor.
Sanırım dengenin bozulduğu yer de tam olarak burası. Bir taraf sevgiyi kaybetmemek için daha çok çabaladıkça, diğer taraf bundan uzaklaşmaya başlıyor. Sonunda ikisi de başta aradığı şeyden uzaklaşıyor.
Belki gay ilişkilerde bunu daha görünür hâle getiren şeylerden biri de, çoğumuzun ilişki kurmayı gerçekten bize benzeyen insanları izleyerek öğrenememiş olmasıdır. Sevmenin, sevilmenin ya da iki erkeğin birbirine nasıl alan açacağının bir örneğini evde görmüyorsun. Üstüne bir de uzun süre saklanmak, reddedilmekten korkmak ya da kendini kabul ettirmeye çalışmak eklenince, ilişkide sevgiyle beraber bir tür onaylanma ihtiyacı da taşımaya başlıyorsun. Bazen karşındaki kişiyi değil, onun sana hissettirdiği “sevilmeye değerim” duygusunu kaybetmekten korkuyorsun.
Ben bütün bunları yaşarken bir yandan da bana en iyi gelen şeyi yapıyordum. Tüm düşüncelerimi, hislerimi günlüğüme yazıyordum. Sonunda ailem o günlüğü buldu ve terapiler de böylece hayatıma girdi.
Başlarda birkaç farklı terapiste gittim. İlk gittiğim yer Altunizade’deydi ve altı ya da yedi seans kadar sürdü. Orada anlatılan hikâyede her şeyin tek suçlusu bendim. Aileme yalan söylemiştim, diğer erkekler gibi futbol oynamamıştım, yeterince “erkeksi” aktivitelerle ilgilenmemiştim. Hobilerimden davranışlarıma kadar birçok şey gay olmamla ilişkilendiriliyor ve bütün bunlar sanki benim yanlışlarımın bir sonucuymuş gibi anlatılıyordu.
Daha sonra, yine ailemin zoruyla, Hüseyin Bey’e gitmeye başladım. Başta onun da diğerlerinden çok farklı olacağını düşünmüyordum. Fakat birkaç seans sonra konuşmalarımızın başka bir yere gittiğini fark ettim. Hobilerimi, giyim tarzımı ya da davranışlarımı önüme koyup bunları gay olmama bağlamak yerine ailemi, nasıl yetiştirildiğimi ve çocukluğumdan beri üzerimde kurulmuş olan düzeni konuşuyordu.
Onun anlattığına göre sorun doğrudan bende değildi. Hatta benim bile farkında olmadığım, ailemle aramda yıllardır süren sessiz bir savaştan söz ediyordu. Sessizce itaat eden, kolay kolay karşı çıkmayan, kendi isteklerinden önce çevresindekilerin beklentilerini düşünen daha pasif bir çocuk olarak yetiştirildiğimi söylüyordu. Yani bu kez anlatılan hikâyede suçlanan taraf ben değildim; yaşadıklarımın kaynağı olarak ailemin beni yetiştirme biçimi gösteriliyordu.
Sanırım ona güvenmeye başlamam da tam olarak burada oldu. Düşüncelerini anladıkça, en azından diğer terapistler gibi beni doğrudan suçlamadığını hissettim. Bana sürekli yanlış yaptığımı söylemiyor, beni utandırmaya çalışmıyordu. Aksine, hayatı tecrübe ettikçe bazı şeyleri kendim fark edeceğimi ve bugün doğru olduğunu düşündüğüm bazı şeylere ileride farklı bakabileceğimi söylüyordu.
O dönem bunu, beni bir yere zorlamak yerine kendi cevabımı bulmam için bana zaman tanıması olarak gördüm. Belki de bu yüzden söylediklerine güvenmek benim için giderek kolaylaştı. Çünkü uzun zamandır ilk kez karşımda bana ne olduğumu anlatmaya çalışan biri değil, beni dinlediğine inandığım biri varmış gibi hissediyordum.
Bazen bütün bu yılları, boşa geçmiş bir ömür gibi görüyorum. Her şeyin çok daha farklı olabileceğini düşünüyorum. Daha az korkarak, daha az saklanarak, kendimi sevdirmek için bu kadar uğraşmadan yaşayabilirdim belki. Zaman zaman hâlâ o sevgi açlığını hissediyorum ve onunla ne yapacağımı bilmiyorum. Bir gün kendimle gayet barışıkken ertesi gün aynaya bakıp kendimden nefret edebiliyorum. Bazen neye gerçekten inandığımı, neyin bana ait olduğunu ve neyin yıllardır bana söylenenlerden kaldığını ayırt etmek bile zorlaşıyor.
Ama sanırım bugün bulunduğum yerin geçmişten en büyük farkı şu: Artık bütün bunların farkındayım. Her şeyi çözmüş değilim ve belki uzun süre de çözemeyeceğim. Hâlâ sevilmek istiyorum, hâlâ bazen kendimi başkasının gözünden ölçüyorum, hâlâ bazı günler diğerlerinden çok daha ağır geliyor. Yine de ilk kez, bütün bu seslerin arasında hangisinin gerçekten bana ait olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şimdilik yapabileceğim tek şey bu.
https://x.com/psikologkacin13/status/2102007479827669280