7. İnsan Nedir? Gerilimde Kalabilen Varlık
Ontolojik Gerilim’in varoluşun yapısına içkin olduğu gösterildiğinde, bu kavramın insan anlayışını nasıl dönüştürdüğü sorusu kaçınılmaz hale gelir. Çünkü kötülük, acı, eksiklik ve yıkım ihtimali, dışarıdan gelmiş istisnaî arızalar değil de varoluşun yapısal gerilimleri olarak kavrandığında, insanı artık gerilimsiz bir uyum arayışının öznesi olarak tanımlamak mümkün olmaz. İnsan, bu durumda, dünyaya sonradan karışmış geçici sorunları çözüp yeniden huzura kavuşacak bir varlık değil; daha baştan çatlaklı, sonlu ve gerilimli bir sahada konumlanmış bir varlıktır.
Klasik antropolojik ve etik geleneklerin önemli bir bölümü, insanı bir tür denge, mutluluk, yetkinlik ya da tamamlanma ufku içinde düşünmüştür. Antik düşüncede bu çoğu zaman eudaimonia, yani iyi yaşama ve mutluluğa yönelim olarak belirir. Modern dünyada ise aynı eğilim, psikolojik iyilik hâli, tatmin, kişisel gelişim, kendini gerçekleştirme ve içsel huzur gibi kavramlarla yeniden üretilir. Bu çerçevede insan, eksiklerini giderdikçe daha tam, daha dengeli ve daha mutlu hale gelecek bir varlık gibi tasarlanır.
OGT tam da bu anlayışa itiraz eder. Çünkü burada mesele, insanın neden sürekli tam olamadığı değil; insanın yapısal olarak neden tam olamayacağıdır. Eğer varoluş bizzat ayrılık, eksiklik, sonluluk ve gerilim içinde açılıyorsa, insanın görevi de bu gerilimi tümüyle ortadan kaldırmak olamaz. O hâlde insanı tanımlarken başlangıç noktasını değiştirmek gerekir.
Ontolojik Gerilim Teorisi’ne göre insan, her şeyden önce gerilim altında yaşayan bir varlıktır. Bu gerilim yalnızca dış dünyadan gelen baskılar ya da toplumsal krizler değildir; daha derinde, insanın varoluş biçiminin kendisinde yer alır. İnsan arzu eder ama tam doyuma ulaşamaz; sever ama kayıp ihtimali taşır; kurar ama yıkımı dışlayamaz; anlam arar ama son bir güvenceye sahip değildir; yaşar ama ölümlüdür. Bu yüzden insanın temel durumu, tamlık değil; gerilimdir.
Tam da burada yeni bir insan tanımı belirir:
İnsan, gerilimi ortadan kaldıran değil; belirli bir eşik içinde gerilimde kalabilen varlıktır.
Bu tanım son derece önemlidir. Çünkü burada insan ne kahramanca her şeyi aşan bir figür, ne mutlak uyum içinde kendini gerçekleştiren bir özne, ne de yalnızca kurbanlaştırılmış edilgin bir varlıktır. İnsan, daha çok, dağılma ihtimali taşıyan bir dünyada belirli bir eşiğe kadar ayakta kalabilen, eksikliği tümüyle kapatamasa da onun altında bütünüyle çözülmemeye çalışan varlıktır. İnsan oluş, tam da bu “kalabilme” kapasitesinde belirir.
Bu bağlamda OGT, insanı çözüm varlığı olarak değil, taşıma varlığı olarak düşünür. İnsan elbette eylemde bulunur, kurum kurar, anlam üretir, tedavi eder, dönüştürür, direnir; ancak bütün bunların altında daha temel bir şey vardır: insan, açıklanamayanı, bütünüyle giderilemeyeni ve bazen kabul edilemeyeni taşımak zorunda olan bir varlıktır. İnsanî ciddiyet, çoğu zaman burada açılır.
Bu yüzden teorinin en yoğun cümlesi şudur:
İnsan, kabul edemediğini taşımak zorunda olan varlıktır.
Bu cümle, ne pasif kaderciliği ne de romantik kahramanlığı ifade eder. Burada kastedilen şey, acıyı iyi ilan etmek değildir; kötülüğü meşrulaştırmak hiç değildir. Daha çok şudur: İnsan, bazen ahlâken reddettiği, teorik olarak çözemediği, duygusal olarak zorlandığı ve ontolojik olarak silemediği şeylerle birlikte yaşamak zorunda kalır. Tam da bu nedenle insanın değeri, her şeyi çözmesinde değil; çözemediklerinin altında bütünüyle dağılmamasında ortaya çıkar.
Bu noktada eşik kavramı da önem kazanır. Çünkü gerilimde kalabilme sonsuz değildir. İnsan her şeyi taşıyamaz. Her öznenin bir sınırı, bir kırılma eşiği, bir kapasite sınırı vardır. Bu yüzden OGT’nin insan anlayışı, soyut bir yücelik fikrine değil; sınır bilgisine dayanır. İnsan ancak belirli bir eşiğe kadar taşır; o eşik aşıldığında kırılma, çöküş, fanatizm, nihilizm ya da şiddet ortaya çıkabilir. Dolayısıyla insanı anlamak, onun ne kadar güçlü olduğunu değil; neyi, ne kadar süre ve hangi biçimde taşıyabildiğini anlamaktır.
Burada kırılma da yeni bir anlam kazanır. Kırılma, yalnızca ahlâkî zayıflık ya da karakter eksikliği değildir. Çoğu zaman kapasitenin sınırıdır. Bir özne, belirli bir gerilim düzeyine kadar dağılmadan kalabilir; fakat o sınır aşıldığında çözülme başlayabilir. Bu nedenle OGT açısından insanın ölçüsü, idealleştirilmiş dayanıklılık mitleri değil; gerilim altında kalabilme kapasitesidir. İnsan ne kadar taşırsa o kadar sürer; ne zaman taşıyamazsa orada kırılma başlar.
Bu yaklaşım, modern kişisel gelişim dilinden de köklü biçimde ayrılır. Çünkü modern dil çoğu zaman insana şöyle seslenir: kendini düzelt, tamamla, iyileştir, güçlen, aş, büyü, tam ol. OGT ise daha sert ama daha dürüst bir cümle kurar: Sen tam olmayacaksın; mesele, tam olmadan dağılmadan kalabilmek. Bu yüzden insanın değeri mükemmelliğe yaklaşmasında değil; gerilimli bir dünyada çözülmeden kalacak iç omurgayı kurabilmesindedir.
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, insanın Ontolojik Gerilim Teorisi içindeki yeri netleşir. İnsan, ne yalnızca mutlu olmaya programlı bir haz öznesidir, ne de yalnızca trajik şekilde parçalanmış bir kurbandır. İnsan, daha çok, ontolojik gerilimin tam ortasında duran, eksiklik ve sonluluk altında yine de kurmaya, bağlanmaya, düşünmeye, konuşmaya ve yaşamaya devam eden varlıktır. Onun büyüklüğü, gerilimi yok etmesinde değil; gerilim altında insan kalabilmesindedir.
En kısa formülle:
İnsan, tamlık varlığı değil; gerilim altında insan kalabilen varlıktır.
8. Ontolojik Taşıma, Kırılma ve Kapasite
İnsan “gerilimde kalabilen varlık” olarak tanımlandığında, bu tanımın içerdiği asıl ağırlık bizi zorunlu olarak taşıma kavramına götürür. Çünkü gerilimde kalmak, soyut bir dayanıklılık ideali ya da romantik bir kahramanlık tasavvuru değildir. Mesele, insanın açıklanamaz olanla, kapanmaz olanla, eksik olanla ve bazen ahlâken kabul edemediği şeylerle birlikte nasıl var olabildiği sorusudur. Bu nedenle OGT açısından insanın temel problemi, yalnızca anlamak değil; anlamlandıramadığı şeyi de belirli bir eşik içinde taşıyabilmektir.
Ontolojik taşıma, tam da bu bağlamda düşünülmelidir. Burada taşıma, pasif bir katlanma, donmuş bir sabır ya da kaderci bir boyun eğme değildir. Daha çok, açıklanamayanı inkâr etmeden, gerekçelendirilemeyeni temize çekmeden ve yıkıcı olanı kutsamadan onunla birlikte var olabilme kapasitesidir. İnsan her zaman sevdiğini koruyamaz, kaybı engelleyemez, ölümü durduramaz, kötülüğü bütünüyle silemez. Fakat bu durum, insanı yalnızca kurban haline getirmez; onu aynı zamanda taşıma yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakır. İnsan tam da burada ontolojik olarak belirir: dünyayı bütünüyle düzeltemeyen, ama yine de onun içinde çözülmeden kalmaya çalışan varlık olarak.
Bu nedenle ontolojik taşıma, klasik ahlâk dilindeki tahammül ya da sabır kavramlarından daha derin bir düzlemde yer alır. Çünkü burada söz konusu olan şey, belirli bir olay karşısında sakin kalmak değil; varoluşun yapısal gerilimlerine karşı içeriden tamamen dağılmadan ayakta kalabilmektir. Acı burada yalnız duygusal bir deneyim değildir; ontolojik ağırlığın belirli anlarda hissedilebilir hale gelmesidir. Taşıma da tam bu ağırlık altında varlığın çözülmeden sürmesidir.
Bu noktada kapasite kavramı merkezî hale gelir. OGT açısından insanın değeri, sonsuz dayanıklılık mitlerinde değil; belirli bir gerilimi taşıyabilme kapasitesinde yatar. Her öznenin bir sınırı, bir eşiği, bir iç yüklenme düzeyi vardır. Aynı olay, aynı kayıp, aynı haksızlık ya da aynı kırılma farklı öznelerde farklı sonuçlar doğurabilir; çünkü her insan aynı tutrağa, aynı askı gücüne, aynı yapılanmaya, aynı dirence sahip değildir. Bu yüzden insanı anlamak, yalnızca ne yaşadığını anlamak değil; ne kadar taşıyabildiğini anlamaktır.
Kapasite burada biyolojik, psikolojik, tarihsel ve toplumsal boyutlar taşır. Bir öznenin sinir sistemi duyarlılığı, çocukluk yapılanması, travma geçmişi, aldığı dil ve ritim eğitimi, içinde bulunduğu kurumsal çevre, ilişki örüntüleri ve iç omurga gücü, gerilimi nasıl taşıyacağını belirler. Dolayısıyla kapasite, yalnızca bireysel irade gücü değildir. İnsan, “güçlü olduğu için” taşımaz; çoğu zaman belirli dayanaklar, eşikler, iç düzenekler ve tarihsel örüntüler sayesinde taşıyabilir.
Tam da bu nedenle kırılma, OGT açısından ahlâkî bir düşüş ya da karakter zayıflığı olarak okunmamalıdır. Kırılma, çoğu zaman kapasitenin sınırına gelinmesidir. Belirli bir eşiğe kadar gerilim taşıyan özne, o eşik aşıldığında çözülmeye başlayabilir. Bu çözülme farklı biçimler alabilir: sessiz çöküş, içe kapanma, anlam kaybı, fanatizm, nihilizm, öfke patlaması, şiddet ya da tam tersine uyuşma. Fakat bütün bu farklı sonuçların ortak zemini aynıdır: taşıma kapasitesinin aşılması.
Bu yaklaşım, insanı yargılayan değil, insanın sınırını ciddiye alan bir düşünce açar. Çünkü burada soru şudur: “Neden kırıldı?” değil, “Ne kadar taşıyabiliyordu ve hangi noktada kapasitesi aşıldı?” Böylece kırılma, yalnızca bireysel kusur anlatısı olmaktan çıkar; insanın ontolojik sınırlılığına dair daha dürüst bir gösterge haline gelir. OGT tam da bu yüzden kırılmayı romantikleştirmez; ama onu aşağılayıcı bir ahlâk diline de teslim etmez.
Bu noktada OGT’nin insan anlayışı daha da netleşir: İnsan, yalnızca gerilim altında kalan varlık değil; aynı zamanda gerilimi belirli bir sınır içinde taşıyabildiği ölçüde insan kalabilen varlıktır. Burada “insan kalmak” ifadesi önemlidir. Çünkü kapasite aşıldığında özne yalnızca acı çekmez; kendi iç düzenini, kendi sözünü, kendi bağını ve hatta kendi etik eşiğini de kaybedebilir. Yani mesele yalnızca psikolojik iyi oluş değil; öznenin kendi insanî biçimini ne kadar sürdürebildiğidir.
Ontolojik taşıma bu nedenle iki uçtan da ayrılır. Bir yanda “her şeyi çözerim” diyen modern tamir ideolojisi vardır; öte yanda “hiçbir şey yapılamaz” diyen pasif çöküş. OGT her ikisine de mesafelidir. Çünkü burada ne tam çözüm mümkündür ne de tam teslimiyet sahicidir. Asıl mesele, çözemediklerinin içinde ne kadar kalabildiğin, dağılmadan ne kadar sürdürebildiğin ve hangi noktada kırılmaya başladığını fark edebilmendir.
Bu bağlamda ontolojik taşıma, yalnızca trajik bir yük değil; aynı zamanda insanın asıl ciddiyetidir. İnsan, açıklanabilir olanda değil; açıklanamaz olan karşısında gösterdiği iç konumla belirir. Kapasite, bu iç konumun sınırını gösterir. Kırılma ise bu sınırın aşıldığı noktadır. Dolayısıyla OGT açısından asıl soru, insanın ne kadar bildiği değil; ne kadar taşıyabildiğidir.
En kısa formülle:
Ontolojik taşıma, açıklanamayanı inkâr etmeden onunla birlikte var olabilme kapasitesidir.
Kırılma ise bu kapasitenin sınırına gelinmesidir.
9. Mutluluk Değil, Gerilim: İnsan Tanımındaki Radikal Kayma
Ontolojik Gerilim Teorisi’nin insan anlayışında yaptığı en önemli kırılmalardan biri, insanı mutluluk, tatmin ve tamamlanma ekseninden çekip gerilim, taşıma ve eşik eksenine yerleştirmesidir. Çünkü insan hakkında kurulan en yaygın tasavvurlardan biri, onun esasen mutluluğa yönelen, acıyı azaltmak isteyen ve uygun koşullar sağlandığında dengeye ulaşabilecek bir varlık olduğu yönündedir. Antik etik geleneklerde bu eğilim çoğu zaman eudaimonia, yani iyi yaşama ve yetkin mutluluk fikri etrafında belirir. Modern dünyada ise aynı yapı, psikolojik iyi oluş, özbakım, tatmin, iç huzur ve kişisel gelişim dili içinde yeniden üretilir. Böylece insan, eksikleri giderildikçe daha tam, daha sağlıklı ve daha dengeli hale gelecek bir varlık gibi düşünülür.
OGT bu tabloya kökten itiraz eder. Çünkü burada asıl mesele, insanın neden tam mutlu olamadığı değil; insanın neden yapısal olarak tam mutluluğa yerleşemeyeceğidir. Eğer varoluşun kendisi ayrılık, eksiklik, sonluluk, sınır ve ontolojik gerilim taşıyorsa, o halde mutluluk insanın doğal ve nihai zemini olarak kurulamaz. İnsan, mutlu olmak isteyen bir varlık olabilir; fakat insanı ontolojik olarak tanımlayan şey bu istek değil, gerilim altında yaşamak zorunda oluşudur. Bu yüzden OGT açısından mutluluk, ontolojik merkez değil; ikincil ve geçici bir deneyimdir.
Bu noktada insan tanımı değişir. İnsan artık öncelikle haz arayan, tatmine yönelen ya da dengeye kavuşmaya çalışan bir varlık olarak değil; gerilim içinde konumlanan, eksiklik altında yaşayan ve belirli bir eşik içinde dağılmadan kalmaya çalışan bir varlık olarak düşünülmelidir. Burada “gerilim” kavramı, psikolojik stres ya da gündelik huzursuzluk anlamına gelmez; daha derinde, varoluşun yapısal açıklığı ve kırılganlığı anlamına gelir. İnsan yaşar, sever, kurar, ister, inanır, bağlanır, konuşur; ama bütün bunları sonluluk, kayıp, ayrılık ve yıkım ihtimali altında yapar. Demek ki insanın temel durumu huzur değil; gerilimdir.
Bu nedenle OGT’nin insan tanımı şu cümlede düğümlenir:
İnsan mutluluk varlığı değil; gerilimde kalabilen varlıktır.
Bu cümle basit bir karamsarlık ifadesi değildir. Burada amaç mutluluğu küçümsemek ya da acıyı yüceltmek değildir. Aksine, insanın ontolojik konumunu daha dürüst biçimde tarif etmektir. Mutluluk elbette mümkündür; sevinç, huzur, doyum ve tatmin de insan deneyiminin gerçek parçalarıdır. Fakat bunlar insanın yapısal temelini oluşturmaz. Çünkü bunların hepsi kırılgandır, geçicidir, koşulludur ve her an kayba açık biçimde yaşanır. Oysa gerilim, insanın varoluş biçimine daha kökten aittir. Bu yüzden insanı mutluluk üzerinden tanımlamak, onun çatlaklı yapısını ikincilleştirmek olur.
Antik düşüncede mutluluk çoğu zaman erdemle, ölçüyle ve iyi yaşamla ilişkilendirilmiştir; bu yönüyle elbette yüksek bir etik ideal taşır. Ancak OGT’nin itirazı, bu ideallerin insan varoluşunun gerilimli yapısını yeterince merkezileştirmemesi noktasında belirir. Modern kişisel gelişim dili ise bu eksikliği daha da büyütür. Çünkü burada insan, düzeltilmesi, tamamlanması, optimize edilmesi ve içsel huzura taşınması gereken bir proje gibi ele alınır. Böylece acı, eksiklik ve çatışma çoğu zaman sistemin dışsal bozukluklarıymış gibi değerlendirilir. OGT ise tam tersine, insanın bu kırılganlıklar olmaksızın düşünülemeyeceğini söyler.
Bu bağlamda “mutluluk” ile “gerilim” arasındaki fark, yalnızca iki duygusal hâl arasındaki fark değildir; iki ayrı insan tasavvuru arasındaki farktır. Birinci tasavvurda insan, doğru koşullar sağlandığında yerleşeceği doğal bir uyum haline sahipmiş gibi düşünülür. İkincisinde ise insan, en uygun koşullarda bile eksiklikten, ayrılıktan, sonluluktan ve kayıp ihtimalinden kurtulamaz. OGT açık biçimde ikinci tasavvuru benimser. Çünkü insanı asıl insan yapan şey, onu acısız bir tamlığa yerleştiren bir huzur hali değil; gerilim altında yine de bağ kurabilmesi, söz verebilmesi, düşünebilmesi ve dağılmadan kalabilmesidir.
Burada insanın değeri de başka türlü belirir. Mutluluk merkezli antropolojilerde değer, çoğu zaman tatminin derecesi, denge seviyesi ya da iyi oluş kapasitesiyle ölçülür. OGT’de ise insanın değeri, taşıma kapasitesi, eşik bilgisi ve gerilim altında insan kalabilme gücüyle ilgilidir. İnsan, her şeyi çözdüğü için değil; çözemediklerinin içinde etik, ontolojik ve varoluşsal olarak bütünüyle dağılmadan kalabildiği için anlamlı hale gelir. Dolayısıyla OGT açısından olgunluk da başka türlü tanımlanır: olgunluk, daha az gerilim yaşamak değil; gerilim altında daha sahici, daha ölçülü ve daha dayanıklı kalabilmektir.
Bu nedenle OGT, insanı ne saf haz öznesi ne de trajik kurban olarak düşünür. İnsan, gerilimli bir dünyada kurulmuş, sınır ve kırılganlık içinde yaşayan, buna rağmen yine de anlam, bağ, söz ve biçim üretebilen varlıktır. Onun özgünlüğü, gerilimi yok etmesinde değil; gerilimin içinde kendine bir iç omurga, bir tutrak, bir askı rejimi kurabilmesindedir. Mutluluğu bütünüyle dışlamadan ama onu merkeze de koymadan, insanı daha sert ve daha gerçek bir ontolojik zemine yerleştiren şey budur.
Sonuç olarak OGT, insan tanımında köklü bir kayma önerir. İnsan ne huzur için yaratılmış saf bir denge varlığıdır ne de yalnızca acının altında ezilen edilgin bir varlık. İnsan, her şeyden önce, ontolojik gerilim altında yaşayan ve bu gerilim içinde belirli bir eşiğe kadar kalabilen varlıktır. Mutluluk varsa, bu çoğu zaman bu taşımanın içinden açılan geçici bir lütuftur; insanın özü değil.
En kısa formülle:
İnsan mutluluk arayabilir; ama insanı tanımlayan şey mutluluk değil, gerilim altında kalabilme kapasitesidir.
9.1. Gökkuşağı Masum Değildir
Bu radikal kaymayı en yalın ve en sert biçimde görünür kılan imgelerden biri, çoğu zaman saf güzellik olarak görülen gökkuşağıdır.
Gökkuşağı masum değildir.
İnsan göğe bakıp renklerin açılışını görür ve buna güzellik der. Oysa güzellik dediğimiz şey, çoğu zaman varlığın yarılmış hâlinin parıltısıdır. Gökkuşağı, toplu ve sessiz bir birliğin değil; ayrışmış, sınır kazanmış, birbirinden koparak belirlenmiş çokluğun görünür oluşudur. Her renk, ötekinden ayrıldığı ölçüde kendisi olur. Demek ki orada estetik bir şenlik yoktur; farkın ilk yarığı, sınırın ilk çizgisi ve başkalığın ilk hükmü vardır. Gökkuşağı bu yüzden masum bir renk topluluğu değildir; ayrılığın gözle görülür hale gelmiş biçimidir.
Ve ayrılık varsa, kötülüğün imkânı da vardır.
Çünkü kötülük önce kan dökmek, yıkmak, ezmek olarak başlamaz. Kötülükten önce mesafe vardır. Mesafeden önce fark vardır. Farkın olduğu yerde “ben” ile “öteki”, “yakın” ile “uzak”, “bende olan” ile “bende olmayan” ayrımı doğar. İşte haset, mahrumiyet, özlem, dışlama, kayıp ve çatışma bu sahada mümkün olur. Birlikte bunlar yoktur; çünkü birlikte henüz ayrışmış kaderler yoktur. Ama çokluk açıldığında her renk kendi hududuna çekilir. İşte o hudut, hem varoluşun şartı hem yaranın başlangıcıdır. Gökkuşağı bu anlamda kötülüğün kendisi değil; kötülüğün nefes alabildiği ontolojik iklimdir.
İnsan bu hakikati görmek istemez; çünkü gökkuşağını sevmek daha kolaydır.
Renge bakar, yarığı unutmak ister. Çoğulluğu kutlar, onun bedelini konuşmaz. Oysa her belirlenim bir eksilmedir. Kırmızı kırmızıysa, başka renk olmadığı için değil; başka renk olmadığı halde kendini onlardan ayırmak zorunda olduğu için kırmızıdır. Kimlik dediğimiz her şey, bir vazgeçiş ve dışlama mantığı taşır. İşte kötülüğün metafizik tohumu burada yatar: ayrışmak zorunda olanın, aynı anda mahrum kalmak zorunda olması. İnsan dünyasında da böyledir. Sevgi varsa kayıp vardır. Yakınlık varsa ayrılık acısı vardır. Adalet varsa çatışan talepler vardır. Varlık açıldığında yalnız imkân değil, yara da açılır.
Bu yüzden gökkuşağına çocukça bakmamak gerekir.
O, göğün neşesi değil; varoluşun trajik bildirgesidir. Bize şunu söyler: çokluk güzeldir, ama güvenli değildir; fark zengindir, ama masum değildir; beliriş parlaktır, ama aynı anda kırılgandır. Gökkuşağı, kötülüğün kaba simgesi değil; kötülüğün de içinden çıktığı ayrışmış varoluşun zarif ama acımasız nişanesidir. İnsan o renkleri seyrederken aslında kendi kaderini seyreder: birlikten çıkmış, sınıra mahkûm olmuş, başkasıyla karşılaşmadan yaşayamayacak ama başkasıyla karşılaşınca da yaralanmadan kalamayacak bir varlığın kaderini. Gökkuşağı bu yüzden sevimli bir tabiat olayı değil; ontolojik gerilimin gökte yazılmış halidir.
Bu nedenle insanı mutluluğun değil, gerilimin varlığı olarak düşünmek bir karamsarlık değil; varoluşun trajik dürüstlüğünü kabul etmektir. İnsanı sahici kılan şey, renklerin şenliğinde kendini avutması değil; o şenliğin içindeki yarığı fark edip yine de dağılmadan kalabilmesidir. Demek ki mesele, dünyayı masum bir uyum sahası olarak görmek değil; ayrılık, sınır, kayıp ve gerilim içindeki varoluşta insan kalabilecek iç omurgayı kurabilmektir. İşte OGT’nin insan tanımındaki radikal kayma tam burada belirir: insan, mutlulukta yerleşen bir varlık değil; gerilim altında insan kalabilen varlıktır.