Münafık Figürü: Parantezin İçindeki Dehliz
1) Münafıklık: Sorunsuz İşleyen Şiddet
Münafık figürü, etik açıdan bir “kötülük tipi” ya da bireysel bir ahlâk kusuru olarak değil, etik askının reddi olarak okunmalıdır. Şizoid öznenin geri çekilerek teması askıya aldığı yerde, münafık özne temasın içinde kalarak etik içeriği boşaltır. Bu boşaltma, açık bir ihlâl ya da doğrudan bir şiddet eylemiyle değil; uyum, iyi niyet ve ıslah söylemi aracılığıyla gerçekleşir. Böylece etik, sınır koyan ve şiddeti durduran bir eşik olmaktan çıkar; düzenin işleyişini pürüzsüzleştiren bir retoriğe indirgenir.
Siyasal düzlemde bu yapı, klasik düşman figüründen daha tehlikelidir. Münafık, iktidarla çatışmaz; eleştiri üretmeden onu destekler, fakat aynı anda anlamını aşındırır. Şiddet burada doğrudan uygulanmaz; normalleştirilir, gerekçelendirilir ve görünmez kılınır. Etik sorumluluk askıya alınmadığı sürece düzen yavaşlar; münafık özne bu askıyı ortadan kaldırarak düzeni hızlandırır. Bu nedenle münafıklık, şiddetin kendisi değil; şiddetin sorunsuz işlemesini sağlayan bir ara yüz olarak işlev görür.
Bu bağlamda münafık, siyasetin kriz anlarında ortaya çıkan istisnai bir figür değildir; düzenin kurumsallaştığı her yerde yeniden üretilen yapısal bir özneliktir. Etik sınırların iyi niyet, kamu yararı ya da ıslah adına sürekli ertelenmesi, münafıklığı bireysel bir sapma olmaktan çıkarır ve yönetimsel bir norm hâline getirir. Böylece siyaset, kararın yükünü taşıyan özneyle değil; sorumluluğu dağıtan ve görünmezleştiren bir benlik örgütlenmesiyle işlemeye başlar.
Bu noktada şizoid özneyle münafık özne arasındaki fark belirleyici hâle gelir. Şizoid özne, etik–siyasal düzlemde çekilerek sınır koyan bir figürdür. Düzenle kurduğu ilişki, uyum ya da çatışma üzerinden değil, mesafe üzerinden şekillenir. Bu mesafe siyaseti dönüştürmez; ancak şiddetin ve iktidarın mutlaklaşmasını yavaşlatır. Şizoidin geri çekilişi etik bir ideal üretmez; buna karşılık, karar alma süreçlerinin hızını kesen sessiz bir direnç işlevi görür. Bu nedenle şizoid özne siyaseten etkisiz ama etik açıdan düşük riskli bir konumda durur.
Münafık özne ise etik–siyasal alanda çekilmeyi değil, uyumu seçer. Ancak bu uyum, sorumluluk alan bir taraf olma hâli değildir; etik yükü boşaltan bir yakınlıktır. Münafık, düzenle arasına mesafe koymaz; aksine düzenin dilini ve değerlerini sahiplenerek onları işlevsizleştirir. Böylece siyaset, çatışma ve eleştiri üretmeden akmaya devam eder; etik ise sınır koyan bir eşik olmaktan çıkarak yönetilebilir bir söyleme dönüşür. Bu nedenle münafıklık, siyasette açık şiddetten değil; sorunsuz işleyen şiddetten sorumludur.
Münafıklık, etiğin ihlâli değildir; etiğin işlevsizleştirilmesidir. Bu nedenle şiddetin en sessiz, en kalıcı ve en tehlikeli biçimi çoğu zaman ahlâk diliyle konuşur.
2) Dehlizde Yaşayanlar: Münafıklar, Ateş ve Devlet
Münafıklık çoğu zaman kolay bir yere konur: ahlak. İkiyüzlülük denir, karakter zayıflığı denir, içi başka dışı başka olmakla açıklanır. Bu açıklamalar rahatlatıcıdır; çünkü sorunu bireyin içine hapseder. Oysa Kur’an’ın anlattığı münafıklık, bireyin iç dünyasında başlayıp orada biten bir bozulma değildir. Daha rahatsız edici bir şeydir: bir düzen ortaya çıktığında mümkün hâle gelen bir yerleşim biçimidir. Eğer münafıklık yalnızca ahlaki bir kusur olsaydı, Mekke’de de olurdu. Ama yoktur. Çünkü Mekke’de henüz içeriden delinecek bir yüzey yoktur.
Münafıklık, Medine’ye aittir. Yani devletin, yasanın, kamusal alanın ve merkezî bir otoritenin ortaya çıktığı ana.
Bu noktada psikolojiden çıkmak gerekir. Ahlaktan da. Mekâna bakmak gerekir. Arapça n-f-q kökünden gelen nafak, klasik sözlüklerde yeraltı geçidi, gizli tünel, dehliz anlamına gelir. Münafık, bu dehlizde yaşayan öznedir. Dehliz, oyuk gibi yüzeysel bir boşluk değildir. Karanlıktır, derindir, yönleri belirsizdir ve en önemlisi tek bir çıkışı yoktur. Dehliz, saklanmak için değil, dolaşmak için vardır. Münafık saklanmaz; yer değiştirir. Kaybolmaz; yön değiştirir. Açıkça karşıya geçmez; içeride kalır.
Bu yüzden münafıklık açık bir inkâr değildir. Açık bir isyan da değildir. Münafık bağırmaz, slogan atmaz, bayrak açmaz. O, düzenin dilini konuşur, düzenin mekânında kalır ve düzeni içeriden oyar. Dehliz, münafıklığın mimarisidir.
Kur’an’ın münafıkları anlatırken ateş metaforuna başvurması bu yüzden tesadüf değildir. Bakara suresinde münafıkların durumu, ateş yakan ama o ateşle aydınlanamayan kimselere benzetilir. Ateş yakılır, bir anlık bir parıltı olur, çevre aydınlanır gibi olur; sonra nur alınır ve geriye daha koyu bir karanlık kalır. Bu ateş arındırmaz. Yol göstermez. Geceyi aydınlatmaz; geceyi karartır. Bu, dehlizin ürettiği ışıktır: gürültülü, geçici ve yanıltıcı.
Burada kritik bir ayrım vardır: Münafık ateşe girmez, ama ateş yakar. Ateşe girmek bedel ister. Yanmayı göze almak gerekir. Yanmak ise dönüşmeyi kabul etmektir. Ateş, arındırıcı bir sınavdan çok geri dönüşsüz bir bütünleşmenin eşiği olarak düşünülür. Ateş farkı kapatır. İç ile dış arasındaki ayrımı yakar. Ya bütüne dahil eder ya da yok eder.
Münafık ateşi inkâr etmez; ateşin ne yaptığını herkesten iyi bilir. İşte bu yüzden ateşe giremez. Bu korkaklık değildir; geri dönüşsüzlüğü taşıyamama hâlidir. Ama ateşten de uzak duramaz. Çünkü düzen ateşin çevresinde kurulur. Yasa, iktidar ve meşruiyet ateşin etrafında şekillenir. Münafık bu yüzden ateşe yakın yaşar, ama ateşin içine girmez. Ortaya çıkan şey arınma değil, sürekli bir yakılma hâlidir. Yanmaz; ama yakılır.
Münafıkûn suresinde münafıkların aşırı vurgulu, yeminli ve yüksek sesli konuşması boşuna değildir. Sorun söyledikleri şey değildir; fazlalıktır. Aşırı te’kid, sürekli yemin, gereğinden fazla tanıklık… Bu, açık iman dili değil, dehliz dilidir: karar yoktur; gürültü vardır. Sessizlik yoktur; dolanma vardır. Aynı surede münafıklığın ekonomik ve siyasal boyutu da açığa çıkar: infakı kesmek, dağıtmak, içeriden çözmek. Münafıklık burada artık bireysel bir tutum değil, stratejik bir pozisyondur.
Kur’an ateş meselesini nihai biçimde kapattığında, özneyi de kapatır. Tahrîm suresinde ateşin yakıtı olarak insanlar ve taşlar zikredilir. Bu noktada insan artık karar veren bir özne değildir; yakıttır. Dehlizde dolaşan, ateşe girmeyi sürekli erteleyen, yalancı ateşler yakan özne, sonunda kendi yaktığı ateşin yakıtına dönüşür. Münafık, kendi yaktığı ateşe odun olur. Bu bir hakaret değildir. Bu bir sonuçtur.
Mescid-i Dırar hadisesi bu yeraltı mantığının kurumsallaştığı andır. Açık bir cephe yoktur. İbadet mekânı görünümü vardır. Ama amaç ibadet değil, ayrıştırmak ve içeriden delmektir. Dehliz artık bir beden değil, bir yapıdır. Münafıklık bireysel olmaktan çıkar, kurumsal hâle gelir. Devlet ortaya çıktığında münafıklık da ortaya çıkar; çünkü ancak bir devlet varsa, onun içinde dehlizler açılabilir. Devlet yoksa nifak da yoktur. Devlet varsa, dehliz kaçınılmazdır.
Bu noktada metnin vardığı yer serttir; fakat bu sertlik hüküm vermekten değil, işleyişi görünür kılmaktan kaynaklanır. Münafıklık ahlaki bir düşüş değildir. Psikolojik bir bozukluk da değildir. Münafıklık, yeraltına yerleşmiş bir varoluş biçimidir. Münafık ateşe giremez, ama ateş yakar. Ateşi yönetemez ve sonunda yakıt olur. Açık düşmanlıkla mücadele edilebilir; fakat dehlizleri fark etmeyen bir düzen, ateş tarafından zaten içeriden aşındırılmaktadır.
Kararma ateşten gelmez; dehlizden bulaşır. Münafığı nursuz bırakan şey ateşle karşılaşması değil, dehlizlerde kalma ısrarıdır. Dehliz, yön duygusunu askıya alan bir mekândır; ışığı bütünüyle söndürmez, fakat onu eğip büker. Bu yüzden dehlizde kalan özne için ateş, ister kendi yaktığı olsun ister başkasının yaktığı, sonunda kara bir ateşe dönüşür. Çünkü kararan ateş değil, bakıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Allah münafıkların nurunu aldığında, ateş yanmaya devam eder; fakat artık yön vermez. Böylece karanlık öznenin bulunduğu yere yayılır ve zulümât çoğalır.
Oysa bu kararma ontolojik bir kader değildir. Dehlizden vazgeçmek mümkündür; fakat bunun bedeli vardır: dehlizden çıkmak tek yöne razı olmak; tek yöne razı olmak ise ateşe girmeyi göze almak demektir. Aydınlanma ancak bu riskle mümkündür. Münafıklık bu yüzden bir kötülük özü değil, ertelenmiş bir eşiktir: Dehlizde kalındıkça her şey kararır; dehliz terk edildiğinde ise ateş bile yeniden aydınlatıcı olabilir.
Açık düşmanlar düzeni sarsar.
Dehlizde yaşayanlar onu çürütür.
3) Kuyu – Ateş – Medine: Kur’anî Dizinin Dehliz Okuması
Kur’an’daki kuyu – ateş – Medine dizisi, kronolojik bir anlatıdan çok, topolojik bir dönüşüm hattı kurar. Bu hat, şiddetin, düzenin ve iktidarın farklı rejimlerini birbirine bağlar. Mesele “kim haklı?” sorusu değil, öznenin nerede durduğu sorusudur.
3.1 Kuyu — Askı, Kesinti ve Henüz Dehliz Olmayan Boşluk
Kur’an’da kuyu, Yusuf kıssasında şiddetin fiile dönüşmesini engelleyen bir askı mekânıdır. Kuyu öldürmez; fakat hayatı durdurur. Ne içeridedir ne dışarıda. Bu ara konum şiddeti geçici olarak askıya alır, fakat onu ortadan kaldırmaz. Kuyu, henüz bir dehliz değildir; çünkü yön yokluğu bilinçli değildir. Kuyuya düşen özne dolaşmaz; bekler.
3.2 Ateş — Eşik, Dönüşüm ve Geri Dönüşsüzlük
Ateş, bir eştir. Ateşe giren özne ya dönüşür ya yok olur. Bu yüzden ateş geri dönüşsüzdür. İbrahim’in ateşi bu eşiğin örneğidir: Ateşe girilir, fakat ateş dönüştürülür; yakmaz, ayırır; yok etmez, saflaştırır.
Bakara’daki ateş ise farklıdır: Münafıklar ateş yakar; fakat o ateşle aydınlanamazlar. Ateş yanar, çevre aydınlanır gibi olur; sonra nur alınır. Burada kararan ateş değil, öznenin yönüdür. Bu, nursuz ateştir: ışık var, yön yok.
3.3 Medine — Düzen, Yüzey ve Dehlizin Ortaya Çıkışı
Medine, düzenin, yasanın ve kamusal alanın ortaya çıktığı yerdir. Tam da bu yüzden münafıklık Medine’ye aittir: Mekke’de içeriden delinecek bir yüzey yoktur; Medine’de yüzey vardır. Mescid-i Dırar hadisesi, dehlizin kurumsal hâlidir: yüzeye benzeyen ama yüzeyi içeriden oymayı hedefleyen bir yapı.
Kur’anî dizi bu noktada kapanır: kuyu askıdır, ateş eştir, Medine yüzeydir. Dehliz ise bu üçlü arasında yanlış yerde kalma ısrarının adıdır. Ateşi yakıp ona girmeyenler, sonunda kendi yaktıkları ateşin yakıtına dönüşürler.
Bölüm Kapanışı: Parantezin İçindeki Dehliz
Bu bölümün iddiası şudur: Münafıklık bir “ahlak dersi” değildir. Münafıklık, düzenin içinde yeraltına yerleşmiş bir varoluş biçimidir. Bu yüzden onu yalnızca niyetle, karakterle, psikolojiyle açıklamak rahatlatıcıdır; fakat gerçeği ıskalar. Dehliz, münafıklığın topolojisidir: içeride kalarak oyma, ateşe yaklaşarak girmeme, ışığı üretip yönü silme.
Ve bu topoloji bir kere kuruldu mu, yalnızca dinî alanda değil; siyasal ve ekonomik alanlarda da yeniden üretilebilir. İşte bir sonraki adım burada başlar: Dehliz artık yalnızca “parantezin içi” değil, parantezsiz bir dünya hâline geldiğinde; kimlik devletsiz de kapandığında; dolaşım, hukuk boşlukları ve meşruiyet parıltıları üzerinden işlediğinde… o zaman “yerel dehliz” ile “küresel dehliz” aynı mantığın iki ölçeği olarak görünür olur.
Ertuğrul Tulpar
27 - Ocak - 2026