Gönderen Konu: Göçer-Evli Uygarlık: Kentin Dehlizine Karşı Şehir-Sünnet  (Okunma sayısı 35 defa)

Ertugrul Tulpar

  • Newbie
  • *
  • İleti: 33
    • Profili Görüntüle
Göçer-Evli Uygarlık: Kentin Dehlizine Karşı Şehir-Sünnet

Türkiye’de siyasal tahayyül, uzun süredir iki dar kutup arasında rehin kalır: ya “yerleşik uygarlık” denilen kent-merkezli hiyerarşi, ya da bunun karşısında romantize edilen “göçebelik.” Oysa bu iki şema da gerçeği ıskalar. Çünkü “göçebelik” çoğu kez düzensiz dolaşma diye anlaşılır; “uygarlık” ise otomatik olarak sabit kent ve konut yoğunluğu ile özdeş kabul edilir. Bu ikilikte görünmeyen üçüncü biçim şudur: hareket ederken de şehir kalabilen, bina değil hukuk ve meslek taşıyan, teşkilatını mekânın betonuna değil töre/nomos sürekliliğine yaslayan bir düzen.

Bu metin, bu üçüncü biçimi göçer-evli uygarlık diye adlandıracaktır. “Evli” burada “evlilik” değil, ev/hane/iskân anlamındadır: yürüyen bir hane değil; yürürken de hane kurabilen bir toplumsal nizam. Göçer-evli toplum, “göçebe” değildir; çünkü “göçebe” deyince akla gelen, çoğu zaman kurumsuzluk ve rastlantısallıktır. Burada ise tam tersine, hareketin içine kurum yerleştirilir: meslek, adalet, muhakeme, emanet, sınır, misafirlik hukuku.

Bu nedenle “medeniyet/uygarlık” tartışmasının kilidi, bina sayısı ya da taş-toprak değildir; mekânın özneyi nasıl kurduğu meselesidir. Kent, mekânı bir “özgürleşme” alanı gibi sunsa da, pratikte çoğu zaman mekânın insanı esir ettiği bir düzendir: kalabalık, hız, reklam, anonimlik, borç ve tüketim; hepsi bir araya gelerek özneyi “yön” kaybına iter. Bu yön kaybı, yalnızca psikolojik değil, siyasal bir bozulmadır: insan, hangi eylemin hangi sonuçla bağlandığını göremez hâle gelir; böylece etik askı yerini reflekslere bırakır.

İşte dehliz burada devreye girer: Dehliz, yalnızca yeraltı geçidi değil; modern siyasal aklın kurduğu yönsüzleştirme topolojisidir. Dehlizde ışık tamamen sönmez; fakat bükülür, kırılır, dağıtılır. Bu yüzden dehliz, “bilgi eksikliği” üretmekten çok, istikamet kaybı üretir. Dehlizde yaşayan özne, kaynağı değil kırıntıları görür; kırıntıları “hakikat” sanır; sonra kırıntılar üzerinden nefret, panik ve mevzi refleksi üretir.

Şehir–Kent Ayrımı: Mekânın Etiği

Bu bölümde “şehir” ile “kent” aynı şey değildir. Kent, çoğu zaman mekânı sermaye ve denetim örgüsüne bağlayan yerleşiklik biçimidir. Şehir ise bina-merkezli değil, hukuk-merkezli bir toplumsal formdur: şehir, bir “sabit taş yığını” olmaktan önce bir arada yaşama ilkeleri demektir. Bu yüzden şehir, kimi durumlarda sabit binalarla var olur; kimi durumlarda ise, sabit bina olmadan da var olabilir. Belirleyici olan “duvar” değil, “adalet”tir. Bunu en çıplak biçimde şu formül yakalar:

Şehir, mekânda değil; hükümde kurulur.

Bu ayrım, güncel siyasal dilin çoğu kez kaçırdığı bir düğümü açar: Kent, her şeyi “görünür” kılar gibi yaparak, aslında hakikati gürültüye gömer. Dehliz siyaseti, bu gürültüde iş görür: kalabalık sloganlar, hızlı moral-panik döngüleri, bir gün parlayan bir gün sönen “aydınlanma”lar… Tam burada ateş-nar-nur ayrımı kritikleşir.

Ateş–Nar–Nur: Dehlizde Kalanın Siyaseti

Ateş, bu metinde bir nesne değil; eşiktir. Eşik, geri dönüşsüz bir karara girilen sınırdır. Ateş, özneyi dönüştürme imkânı taşır; fakat aynı anda yakma riskini de taşır. Ne var ki ateş tek tecrübe üretmez. Aynı ateş, farklı öznel konumlarda üç farklı şeye ayrışır: ateş, nar (yakıcılık) ve nur (istikamet).

İbrahim kıssasında ateş vardır; fakat nar askıya alınmıştır. Ateş “serin ve selametli” olur. Bu, ateşin yokluğu değil; ateşin yakıcılığının devre dışı kalmasıdır. Buradan şu ilke çıkar:

Ateş her zaman vardır; fakat nar ve nur aynı anda bulunmak zorunda değildir.

Münafıklık sahnesinde ise ateş yakılır, etraf kısa süreli “aydınlanır gibi” olur; ardından “nur” alınır. Bu dil, ateşin fiziksel varlığına değil, öznenin yön alma kudretine ilişkindir. Nur gidince ateş kalır; ama ateş artık “yol açan” bir ışık değil, yalnızca “yakan” bir şeye dönüşür: nar tecrübesi çıplaklaşır. Böylece siyasal sonuç şudur: nurun kaybı, insanı hakikatle değil, yakıcılıkla baş başa bırakır; yakıcılık da refleks üretir.

Dehliz, bu refleksi çoğaltan mekândır. Dehliz siyaseti, sürekli “acil” üretir; sürekli “mevzi” üretir; sürekli “düşman” üretir. Fakat bunların çoğu bir strateji değil, istikamet yoksunluğu belirtisidir. Çünkü nur yoksa, mevzi yalnızca mevzidir: amaçsız bir tutunma. Bu yüzden dehliz siyaseti, dışarıdan “militan” görünse de içeriden çürütücüdür: özneyi özne olmaktan çıkarır, yakıta çevirir.

Mevzi mi, Dehliz mi? Yerel Nifakın Çalışma Biçimi

“Mevzi” kelimesi burada faydalı bir ayrım kurmamıza izin verir. Mevzi, askeri-siyasal dilde bir konumlanma noktasıdır; ama her mevzi meşru değildir. Mevzi, eğer bir “şehir hukuku”na (adalet/emanet/muhakeme) bağlanmıyorsa, kolayca dehlize bağlanır: mevzi, hakikatin değil, kinin tutunma yerine dönüşür.

Bu noktada “yerel nifak” dediğimiz şey, büyük teorilerle değil, küçük mevzi manevralarıyla çalışır: bir acıyı seçer, onu kimliğe çiviler, sonra o çivi üzerinden toplumu ikiye böler. Burada en tehlikeli hamle şudur: çocuk üzerinden nefret üretimi. Çünkü çocuk, toplumsal vicdanın en hızlı tutuşan yeridir; dehliz siyaseti tam da buraya ateş atar: bir anlık parıltı, ardından nurun çekilmesi; geriye yalnızca nar.

Bu nedenle “çocuk üzerinden etnik nefret üretimi”, yalnızca ahlaki bir düşüş değil, topolojik bir operasyondur: toplumu şehir zemininden koparıp, dehliz zeminine çekme girişimi. Bu, “biz ve onlar” ayrımını bir fikir tartışması olmaktan çıkarıp, bir yakıcılık rejimine dönüştürür. Artık tartışma yoktur; yalnızca yanma vardır.

Göçer-Evli Uygarlığın Siyasi Tezi: Yatay Düzen, Hukuk Taşıyan Hareket

Göçer-evli uygarlık tezi, bu dehliz-kent düzenine karşı şu iddiayı kurar: toplumun esası, mekânın betonu değil, taşınabilir hukuktur. Taşınabilir hukuk, “devletsizlik” demek değildir; fakat “devleti kente hapseden” anlayışın tersine, devleti mekânın denetim şebekesi olmaktan çıkarıp, adaletin dolaşımı olarak düşünmektir. Bu, bir “yatay uygarlık” fikridir: hiyerarşik koniler yerine, heterarşik ağlar; buyurgan merkezler yerine, müzakere ve hakemlik.

Bu bağlamda “Yeni Türk Siyaset Teorisi” denebilecek şey, fetih retoriği ya da romantik imparatorluk nostaljisi değil; kent-dehliz düzenine karşı şehir-sünnet düzenini kurma iddiasıdır. Siyasi çekim, zorla katma ile değil; şu üç kapasiteyle oluşur:

1. Hukuk kapasitesi: adalet ve muhakemenin işlemesi, keyfiliğin sınırlanması.


2. Meslek kapasitesi: üretim-emek-lonca/ehliyet düzeninin yeniden kurulması (sadece tüketim değil).


3. İstikamet kapasitesi (nur): topluma yön duygusu veren ortak iyinin inşası; panik döngülerinin kırılması.



Bu üçü yoksa, her strateji “nar”a döner: yakar ama yol açmaz. Bu üçü varsa, “göçer-evli” form, farklı coğrafyalarla konfederatif/işbirlikçi bir yakınlık üretebilir: Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu… Bu yakınlığın dili “katılmak zorundasınız” dili değil; “kent-dehliz düzenine mahkûm olmadan birlikte yaşanabilir” dilidir. Siyasi teori burada güç siyaseti değil, toplumsal form tartışmasıdır.

15 Temmuz Sonrası: Nurun Kısmi İadesi

15 Temmuz’u bu çerçevede okumak, olayı yalnızca bir “kalkışma” olarak değil, bir “nur mücadelesi” olarak kavramayı mümkün kılar: Dehliz, devleti ve toplumu yönsüzleştirmek ister; yönsüzleşen özne, ateşi yalnızca nar olarak görür; her şey yakıcılığa indirgenir. 15 Temmuz sonrası yaşanan şey —bütün çelişkileri ve gerilimleriyle— dehlizin bazı tünellerinin kapanması ve toplumun bazı alanlarda yeniden istikamet bulmasıdır. Bu, “nurun tam iadesi” değildir; ama “nurun kısmi iadesi” denebilir: en azından dehlizin tek yönlü karartma rejimi kırılmış, bazı bağlar yeniden görünür olmuştur.

Fakat kısmi iade, kalıcı istikamet demek değildir. Nurun kalıcılaşması, “mevzi refleksi”nin şehir hukukuna bağlanmasına bağlıdır. Aksi halde mevzi, yeniden dehlize düşer; ateş yine nar’a döner; toplum yine yakıtlaşır.

Son söz: Göçer-evli uygarlık, “hareket”i başıboşluk değil, hukuk olarak düşünür. Kent-dehliz düzeni ise “yerleşiklik”i güvenlik değil, yönsüzleştirme olarak işletir. Yeni siyaset teorisinin mihenk taşı şudur: ateşi söndürmek değil; ateşi nurla birlikte taşımak. Çünkü ateş aynı ateştir; fark, ateşin değil, öznenin yerindedir.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026

Not: Bu çalışmada kullanılan bazı kavramsal ayrımlar (özellikle göçer-evli uygarlık, şehir/kent ayrımı ve hukuk taşıyan toplumsal form fikri), Lütfi Bergen’in kamusal alanda yürüttüğü tartışmalardan esinlenmiştir. Ancak metindeki kurgu, bu kavramların özgün bir bağlamda yeniden yerleştirilmesine dayanmaktadır.

« Son Düzenleme: 23 Ocak 2026, 06:53:23 ös Gönderen: Ertugrul Tulpar »