Şahidin Öldürüldüğü An: İlk Cinayet
Nefs, Eksik ve Etik Askının Çöküşü
Hâbil–Kâbil kıssası, şiddetin ilk nedenini değil;
ilk eşiğini gösterir. Bu eşik, yaygın yorumların aksine kıskançlık, öfke ya da çıkar çatışması değildir. Metin dikkatle okunduğunda, ilk cinayetin
hangi gerekçelerle işlenmediği açıkça görülür.
Kâbil kardeşini:
açlıktan öldürmez,
mal için öldürmez,
toprak için öldürmez,
kadın için öldürmez.
Bunlar insanlık tarihinin
sonraki cinayet gerekçeleridir. İlk cinayetin gerekçesi çok daha çıplaktır ve çok daha rahatsız edicidir:
Tanrısal kabulün eşitsizliği.Ancak bu da yeterli değildir. Çünkü mesele Hâbil’in iyi olması ya da Kâbil’in kötü olması değildir. Asıl kırılma noktası şuradadır:
Kâbil, reddedilmeyi taşıyamaz.Daha da önemlisi,
reddedilmenin nedenini ilişki içinde tutamaz.Metin burada çok nettir. Tanrı Kâbil’le ilişkiyi kesmez. Aksine onunla konuşur, uyarır:
“Eğer doğru davranırsan…”
Yani ilişki hâlâ mümkündür.
Askı hâlâ sürmektedir. Henüz şiddet zorunlu değildir.
Fakat Kâbil’in yapamadığı şey tam olarak şudur:
askıda kalmak,
beklemek,
eksikle yaşamak.
İlk şiddetin kaynağı burada ortaya çıkar:
Eksikliği askıda tutamamak.Kâbil’in bilinçdışı mantığı şudur:
“Neden kabul edilmediğimi bilmiyorum; ama bu belirsizlikle yaşayamam.”
Bu noktada iki yol vardır:
Birincisi
askıdır. Beklemek, kendine dönmek, kendi eksikliğiyle yüzleşmek.
İkincisi
şiddettir. Şahitliği yok etmek, karşılaştırmayı silmek, aynayı kırmak.
Kâbil ikinci yolu seçer.
Burada çok kritik bir ayrım ortaya çıkar:
Kâbil Tanrı’yı öldüremez.
Ama Tanrı’nın
şahitliğini taşıyanı öldürebilir.
Hâbil’in sembolik konumu budur:
kabul edilmişlik,
sessiz meşruiyet,
suçlamayan ama varlığıyla yargılayan öteki.
Bu nedenle ilk şiddet rakibe değil, tehdide değil, saldırgana değil;
şahitliğe yöneliktir.
İlk cinayet,
şahidin yok edilmesidir.Bu noktada
kuyu metaforu başlar. İlk cinayet bir kuyu açar:
Kâbil kardeşini toprağa gömer,
toprak ilk kez kanı yutar,
insan ilk kez bir başkasını yok ederek rahatlamaya çalışır.
Burada yalnızca cinayet değil;
sorumluluğun reddi,
ilişkinin inkârı,
etik bağın kopuşu gerçekleşir.
Kur’an, bu sahnede şiddetin kaynağını dışsal bir kötülüğe bağlamaz. Cinayetten hemen önce gelen ifade belirleyicidir:
“فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ”(Nefsi ona bunu kolay gösterdi.)
Bu ifade, şiddetin bir anda patlamadığını gösterir. Nefs şiddeti üretmez;
askıyı çözen iç mekanizma olarak iş görür. Cinayet zorla yaptırılmaz;
makul hâle getirilir. Yapılabilir, katlanılabilir, gerekçelendirilebilir olur.
Bu nedenle burada ne şeytan vardır ne kader ne de kaçınılmazlık. Yalnızca şudur:
Etik eşiğin içeriden aşılması.Kur’an’daki nefs mertebeleri bu noktada berraklaşır:
Nefs-i emmâre, askının çöktüğü iç rejimi temsil eder. Şiddet artık seçenek değil, zorunluluk gibi hissedilir.
Nefs-i levvâme, askının hâlâ sürdüğü ama zorlandığı eşiği temsil eder. Tereddüt ve geri çağırma mümkündür.
Nefs-i mutmainne, askının içselleştiği hâldir. Şiddet bastırılmaz; meşrulaştırılmaz da. Eksikle yaşama kapasitesi kazanılmıştır.
Bu okumayla birlikte nefs, ahlâkî bir etiket değil;
askının içsel kaderini belirleyen merkezî dinamik hâline gelir.
Böylece çalışmanın temel hattı netleşir:
Şiddet, ilişki kapasitesinin çöküşünde ortaya çıkan bir ikamedir.
Askı, şiddetin fiile dönüşmesini geciktiren etik eşiği temsil eder.
Şizoid yapı, bu eşiği sezgisel olarak koruyabilen bir örgütlenmedir.
Nefs, askının içeriden çözülmesini ya da taşınmasını belirler.
Bu noktada etik, normatif bir kural olmaktan çıkar. Etik,
öznenin eksikle ve tanıklık altında kalabilme kapasitesi olarak yeniden düşünülür. İnsan, Kur’an’ın ifadesiyle, başkasını öldürmeden önce
kendini ikna eder.
Bu yüzden belki de kitabın en sert cümlesi şudur:
İlk cinayet kötülükten değil; eksikle kalamayan masumiyetten doğmuştur.