Kur’an’da Şiddet, Düzen ve Medeniyet:
Kuyu, Ateş ve Devlet Üzerine Bir OkumaErtuğrul Tulpar“Allah insanların zulmünü hemen cezalandırsaydı,
yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.”
(Fâtır 35:45)
ÖNSÖZBu metin, okuru bir tartışmanın tarafı olmaya davet etmez. Aynı şekilde, güvenli bir kavramsal çerçeve de sunmaz. Daha en başta yapılması gereken şey, okurun hangi koşullarda bu metne gireceğini açıkça belirtmektir. Çünkü bu çalışma, açıklama üretmekten çok, yerleşik açıklama rejimlerini rahatsız etmeyi amaçlar.
Kur’an kıssaları çoğu okumada bir telos etrafında düzenlenir: kuyu kurtuluşa, ateş mucizeye, tufan yeniden başlangıca, şehir ise düzene bağlanır. Bu çalışma, bu bağlanma biçimlerini bilinçli olarak askıya alır. Burada kıssalar bir sonuca doğru ilerlemez; tersine, her sonuç iddiasını problemli hâle getiren eşikler olarak ele alınır. Okur, anlatının sonunda bir bütünlük duygusuna ulaşmaz; yalnızca, bu bütünlüğün neden sürekli ertelendiğini fark eder.
Bu nedenle önsöz, okuru metne “hazırlamak” gibi bir işlev üstlenmez. Hazırlık, bu metnin mantığına aykırıdır. Yapılabilecek tek şey, okurun hangi tür bir okuma deneyimiyle karşılaşacağını açıkça söylemektir. Bu deneyim, ne pedagojik ne de uzlaştırıcıdır. Metin, okuru teselli etmez; onu yerinden eder.
Bu yerinden edişi betimlemek için çoğu zaman güçlü imgeler tercih edilir: kuyuya atmak, ateşte yakmak, toprağa gömmek, havaya fırlatmak. Ancak bu imgelerin her biri, tek başına ele alındığında, şiddetin yalnızca belirli bir biçimini temsil eder. Oysa Kur’an anlatısında şiddet, tekil bir unsurla değil; unsurların birlikte kurduğu gerilim alanlarında askıya alınır. Bu nedenle, çoğu okumanın ihmal ettiği dördüncü unsur — su — burada özellikle önemlidir.
Hz. Nûh kıssasında su, ne ateş gibi seçici bir infaz aracıdır ne de toprak gibi düzen kurucu bir zemin. Su, kapsayıcıdır; ayrım yapmadan taşar. Tufan, bu yönüyle, ahlâkî bir arınma sahnesinden ziyade, medeniyetin kendi sürekliliğini taşıyamadığı bir eşik olarak okunabilir. Gemi ise kalıcı bir düzenin çekirdeği değil; şiddetin ve yıkımın askıya alındığı geçici bir taşıyıcıdır. Karaya oturduğunda, sorun çözülmüş olmaz; yalnızca ertelenmiş olur.
Bu önsözün suyu merkeze almasının nedeni budur. Çünkü bu çalışma, okuru ne kuyuya kapatır ne ateşte yakar ne toprağa gömer ne de havada askıda bırakır. Okuru, tufanın içinden geçirmiş gibi bırakır: ne tamamen yok olmuş ne de güvenli bir kıyıya yerleşmiş hâlde. Bu durum, bir eksiklik değil; çalışmanın bilinçli tercihidir.
Bu noktada metnin tavrı açıkça söylenmelidir. Bu çalışma, büyük anlatılar üretmez. Okuru bir hakikat konumuna yerleştirmez. Aksine, okurun yerleştiği konumu sürekli olarak rahatsız eder. Bu rahatsızlık, bir saldırı değil; ısrarlı bir uyarıdır. Metnin işlevi, düzenin etrafında dolaşan ama onu asla rahat bırakmayan bir at sineği olmaktır.
Bu nedenle okur, bu metni bitirdiğinde daha bilgili olmayabilir. Ancak şiddet, düzen ve medeniyet hakkında sahip olduğu kavramların artık eskisi kadar yerinde durmadığını fark edecektir. Bu fark ediş, bir sonuç değil; bir eştir.
Bu metnin amacı tam olarak budur:
Okuru içeri almak değil, eşikte tutmak.
Burada çizilen bu eşik, metnin argümanlarına bir hazırlık olarak değil; okurun hangi okuma pozisyonunda durduğunu görünür kılmak için kurulmuştur. Şimdi başlayacak olan giriş bölümü, bu pozisyonu gerekçelendirmeyecek; onu kuramsal olarak sabitleyecek. Buradan itibaren metin, imgelerle değil, kavramlarla ilerleyecek; fakat eşik değişmeyecek.
GİRİŞBu çalışma, Kur’an metnini ahlâkî bir ideal katalogu, siyasal bir model önerisi ya da tarihsel bir medeniyet manifestosu olarak ele almaz. Böyle bir yaklaşımın, Kur’an kıssalarını normatif reçetelere indirgediği ya da onları savunmacı bir teolojiye hapsettiği açıktır. Burada önerilen okuma, “nasıl yaşamalıyız?” sorusuna cevap üretmeyi ya da “hangi düzen doğrudur?” iddiasında bulunmayı amaçlamaz. Metnin temel yönelimi, şiddet, düzen ve medeniyet arasındaki ilişkinin hangi eşiklerde askıya alındığını ve hangi anlarda meşrulaştırıldığını görünür kılmaktır.
Bu bağlamda Kur’an kıssaları, tamamlanmış ahlâkî tablolar değil; düşünsel gerilimler olarak okunur. Kuyu, ateş, kurban, şehir ve devlet gibi imgeler, tarihsel arka planlarından soyutlanmadan fakat tarihselcilikle de sınırlandırılmadan ele alınır. Amaç, bu imgelerin “ne anlatmak istediğini” açıklamak değil; hangi soruyu açık bıraktığını görünür kılmaktır. Çünkü Kur’an’ın asıl müdahalesi, cevap üretmekten ziyade, düzenin kendisini sorgulanabilir kılmasıdır.
Bu nedenle çalışma, Kur’an’ı bir “medeniyet kurucu metin” olarak okumayı bilinçli biçimde reddeder. Medeniyet, Kur’an anlatısında ne ilahi bir ödül ne de insanlığın doğal ilerleme sonucudur. Aksine, düzenin kurulduğu her yerde şiddetin biçim değiştirdiği; hukukun, cezanın ve siyasal kararın şiddeti ortadan kaldırmak yerine yönetilebilir hâle getirdiği görülür. Bu tespit, modern devlet teorilerinin geriye dönük bir yansıtılması değil; metnin kendi iç mantığından çıkan bir sonuçtur.
Çalışma boyunca izlenen yöntem, anakronik kavram ithalinden bilinçli olarak kaçınır. Modern siyaset teorileri, psikopolitik okumalar ya da çağdaş iktidar analizleri doğrudan metne uygulanmaz. Ancak bu, metnin çağdaş sorularla ilişkilendirilmediği anlamına gelmez. Aksine, Kur’an kıssaları burada zamanlar üstü değil, zamanları kesen eşikler olarak ele alınır. Bu eşikler, hem antik hem modern düzen biçimlerini rahatsız eden yapısal sorular üretir.
Son olarak bu çalışma, Kur’an’ı “şiddetsiz bir tarih” vaadi olarak okumaz. Böyle bir vaadin metinde bulunmadığı açıktır. Kur’an’ın sunduğu şey, şiddetin yokluğu değil; onun kutsanmasına karşı sürekli bir askı mekanizmasıdır. Bu askı, ne kalıcıdır ne de güvenlidir. Tam da bu nedenle etik bir eştir. İnsan, her düzen kurduğunda bu eşiği yeniden geçmek zorundadır; aksi hâlde düzen, kaçınılmaz olarak kendi şiddetini mutlaklaştırır.
Bu girişle birlikte çalışma, Kur’an kıssalarını savunmaya değil; onların rahatsız edici gücünü ciddiye almaya çağırır. Çünkü bu metinler, düzeni meşrulaştırmak için değil; düzenin sınırlarını hatırlatmak için vardır.
I. KUYU: ŞİDDETİN ASKIDA KALDIĞI ETİK EŞİK
Yusuf kıssasında kuyu, Kur’an anlatısında yalnızca mekânsal bir unsur ya da dramatik bir geçiş noktası olarak işlev görmez. Kuyu, fiilî şiddetin gerçekleşmeden durdurulduğu; öldürme ediminin tamamlanmadığı bir etik eşik olarak belirir. Kardeşlerin Yusuf’u öldürme niyeti açık biçimde ifade edilir; ancak bu niyet doğrudan cinayetle sonuçlanmaz. Yusuf, ne yaşayanların dünyasına tam olarak dâhil edilir ne de ölüler arasına katılır. Bu ara konum, şiddetin ortadan kaldırıldığı bir duruma değil; şiddetin fiil hâline geçmesinin askıya alındığı bir duruma işaret eder. Kuyu, bu yönüyle, şiddetin yokluğu değil; şiddetin tamamlanmadan bırakıldığı ilk sınırdır.
Bu askı hâli, ahlâkî bir merhamet anı olarak değil, etik bir sınır olarak okunmalıdır. Yusuf’un kuyuya atılması, kardeşlerin vicdanî bir uyanışıyla değil, şiddetin doğrudan üstlenilmesinden kaçınma ihtiyacıyla ilişkilidir. Cinayet yükünün taşınamaması, şiddetin daha dolaylı, daha belirsiz bir biçime sokulmasına yol açar. Böylece kuyu, failin sorumluluğunu askıya alan; öldürmeden kurtulmayı değil, öldürme edimini geciktirmeyi mümkün kılan bir düzenleme alanı hâline gelir. Kur’an anlatısı, bu noktada şiddeti romantize etmez; aksine, şiddetin fiile dönüşememesini bir erdem olarak değil, kırılgan bir etik sınır olarak gösterir.
Kuyunun bu işlevi, düzen fikrinin henüz ortaya çıkmadığı bir bağlamda belirir. Burada ne hukuksal bir yargı, ne kamusal bir ceza, ne de siyasal bir otorite söz konusudur. Kardeşler arası ilişkiler, kabilevi ve ailevi bağlar içinde yürür; ancak bu bağlar, şiddeti bütünüyle engelleyecek bir normatif güce sahip değildir. Kuyu tam da bu nedenle düzenin değil, düzen öncesi bir askının mekânıdır. Şiddet ne meşrulaştırılmıştır ne de yasaklanmıştır; yalnızca tamamlanmamıştır. Bu durum, Kur’an anlatısında etik olanın, her zaman net kurallarla değil, kimi zaman askıda bırakılmış eylemlerle kurulduğunu gösterir.
Bu bağlamda kuyu, bir kurtuluş alanı değil; bir belirsizlik alanıdır. Yusuf kuyuya atıldığında korunmuş değildir; yalnızca öldürülmemiştir. Yaşamı güvence altına alınmaz, sadece sona erdirilmez. Bu fark, Kur’an’ın şiddetle kurduğu ilişkinin temel karakterini açığa çıkarır. Şiddetin askıya alınması, şiddetsizliğin tesis edilmesi anlamına gelmez. Aksine, askı hâli, şiddetin her an geri dönebileceği bir kırılganlık taşır. Kuyu bu yönüyle, etik olanın kalıcılığını değil, süreksizliğini temsil eder.
Dolayısıyla Yusuf kıssasında kuyu, ileride kurulacak siyasal ya da hukuksal düzenlerin bir prototipi değildir. Burada henüz ne hüküm vardır ne ceza ne de kamusal sorumluluk. Kuyu, şiddetin yönetildiği bir mekanizma değil; şiddetin karar anında askıya alındığı bir boşluktur. Bu boşluk, Kur’an anlatısında önemli bir düşünsel işlev görür: Şiddetin kaçınılmazlığı ile şiddetin mutlaklaştırılması arasındaki ince çizgiyi görünür kılar. Kuyu, bu çizginin üzerinde durulan ilk etik eşik olarak belirir.
Bu nedenle Yusuf kıssası, Kur’an’da düzenin nasıl kurulması gerektiğine dair doğrudan bir model sunmaz. Aksine, düzen öncesi bir durumda şiddetin nasıl tamamlanmadan durdurulabildiğini gösterir. Kuyu, şiddeti ortadan kaldırmaz; onu fiilî sonuç üretmeden askıya alır. Bu askı, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm değildir; ancak şiddetin ‘doğal’, ‘zorunlu’ ya da ‘kaçınılmaz’ olduğu yönündeki iddiayı da normatif düzeyde geçersiz kılar. Kur’an, kuyu imgesi üzerinden insanın şiddet karşısındaki ilk refleksini —öldürmeyi— durdurur; fakat bu durdurma, henüz yerine geçecek bir düzenin kurulması anlamına gelmez. Böylece anlatı, şiddetin engellenebildiğini gösterirken, aynı zamanda bu engellemenin tek başına bir toplumsal veya siyasal düzen üretmeye yetmediğini de açıkta bırakır.
Kuyu anlatısında şiddet, gizli, sessiz ve dolaylı bir biçimde askıya alınmıştır. Fail bellidir; niyet açıktır; ancak sonuç gerçekleşmez. Bu askı, bireysel ya da dar bir grup içindeki çatışmayı durdurmaya yeterlidir; fakat daha geniş ve kamusal ölçekte örgütlenen bir şiddeti taşımaya elverişli değildir. Kuyu, şiddeti görünmez kılarak erteler; fakat şiddetin, hakikat, düzen ya da topluluk adına açıkça sahiplenildiği durumlarda aynı askı biçiminin işleyeceğine dair bir güvence sunmaz. Bu nedenle Kur’an anlatısı, şiddetin artık gizlenmediği, tersine kamusal olarak örgütlendiği bir eşiğe doğru ilerler. Burada mesele, yalnızca öldürmenin engellenmesi değil; şiddetin düzen kurucu bir ilke olarak meşrulaştırılıp meşrulaştırılamayacağıdır.
II. ATEŞ: KAMUSAL ŞİDDET VE İNFAZIN EŞİĞİ
Kuyu anlatısında şiddet, gizlenerek ve sessizleştirilerek askıya alınmıştı; ateş sahnesinde ise şiddet artık gizlenmez, tersine kamusal olarak örgütlenir. İbrâhim kıssasında ateş, bireysel bir öfkenin ya da geçici bir taşkınlığın sonucu değildir; topluluk tarafından alınmış, uygulanması planlanmış ve icrası için mekânı inşa edilmiş bir karardır. “Onun için bir yapı kurun ve onu ateşe atın” çağrısı, şiddetin artık spontane değil, kurumsallaşmış bir nitelik kazandığını gösterir. Burada mesele, bir kişinin ortadan kaldırılması değil; düzeni tehdit eden bir unsurun gösterilerek, ibretle ve herkesin önünde yok edilmesidir. Ateş, bu yönüyle, şiddetin yalnızca uygulanmadığı, aynı zamanda meşrulaştırıldığı ve düzen kurucu bir ilke olarak sahnelendiği infaz eşiğini temsil eder. Ancak tam da bu noktada şu ihtimal belirir: Eğer mutabakat çözülürse, düzeni ayakta tutan şey hakikat değil, yalnızca şiddetin sürekliliği midir?
Ateşin burada kazandığı anlam, salt bir cezalandırma aracı olmanın ötesindedir. Ateş, kamusal düzenin kendisini tehdit eden unsuru bertaraf etmek için başvurduğu meşru infaz mekânıdır. Topluluk, İbrâhim’i yalnızca susturmak ya da dışlamak istemez; onu herkesin gözü önünde yok ederek, kendi düzeninin sınırlarını yeniden tesis etmeyi amaçlar. Bu nedenle ateş, kuyu gibi örtük ve sessiz bir askı alanı değil; aksine açık, gösterişli ve öğretici bir şiddet sahnesidir. Şiddet burada gizlenmez; bilakis sergilenir. İnfaz, yalnızca hedefe değil, izleyene de yöneliktir.
Ne var ki Kur’an anlatısı, tam da bu kamusal mutabakat anında şiddetin tamamlanmasına izin vermez. Karar alınır, yapı kurulur, ateş yakılır; fakat infaz gerçekleşmez. Ateşin “serin ve selametli” kılınması, şiddetin mucizevî biçimde ortadan kaldırılması olarak değil, kamusal şiddetin düzen kurucu bir zafer anlatısına dönüşmesinin engellenmesi olarak okunmalıdır. Burada şiddet yok edilmez; ancak onun hakikat adına mutlaklaştırılması kesintiye uğratılır. Topluluğun kendi şiddetini ahlâkî ve siyasal bir hak olarak tesis etme girişimi boşa çıkarılır.
Bu askı, kuyu anlatısındaki askıdan daha sert ve daha açıktır. Çünkü burada şiddetin faili belirsiz değildir; şiddet, kolektif bir karar olarak sahiplenilmiştir. Buna rağmen Kur’an, bu sahiplenmeyi meşrulaştırmaz. Ateşin işlevsiz kılınması, “hakikat adına infaz” fikrinin temeline yerleştirilmiş bir kırılmadır. Böylece Kur’an, ne bireysel vicdana ne de kolektif mutabakata mutlak bir ahlâkî yetki tanır. Şiddet, fail kim olursa olsun, düzen kurucu bir hakka dönüştürülemez.
İbrâhim kıssasında ateş sahnesiyle birlikte kurban anlatısının devreye girmesi, şiddetin ikinci bir düzeyini açar: ailesel şiddet. Kamusal infaz girişimi başarısızlığa uğradıktan sonra şiddet bu kez sevgi, itaat ve teslimiyet diliyle içselleştirilmiş bir biçimde sahneye çıkar. Baba ile oğul arasındaki ilişki, şiddetin dışsal bir düşmana değil, en yakın olana yönelmesini mümkün kılar. Ancak burada da Kur’an, şiddetin fiilî tamamlanmasına izin vermez. Kurban edilmesi istenen çocuk öldürülmez; yerine bir bedel geçirilir. Böylece şiddet, bu kez aile bağları ve ilahî emir söylemi içinde meşrulaştırılmak istenirken, karar anında durdurulur.
Ateş ve kurban sahneleri birlikte okunduğunda belirgin bir sonuç ortaya çıkar: Kur’an, şiddetin ne açık zorla ne de sevgi ve sadakat kisvesi altında tamamlanmasına izin verir. Ne topluluk iradesi ne de ilahî emir iddiası, şiddetin mutlaklaştırılması için yeterli kabul edilir. Bu askı, şiddeti bütünüyle dışlayan bir etik önermez; ancak şiddetin “hak”, “görev” ya da “kutsal zorunluluk” olarak kurulmasını imkânsızlaştırır. Ateş yanar ama yakmaz; bıçak iner…
...ama kesmez. Düzen vardır; fakat şiddet, bu düzenin kurucu ve dokunulmaz ilkesi hâline gelemez.
Ancak bu askı hâli, tıpkı kuyu anlatısında olduğu gibi, kalıcı bir toplumsal ya da siyasal düzen üretmez. Ateş ve kurban sahneleri, şiddetin meşruiyet kaynaklarını tek tek etkisizleştirirken, geriye çözülmemiş bir soru bırakır: Şiddetin askıya alındığı bu etik eşikler, daha geniş ve süreklilik arz eden bir toplumsal düzenle nasıl ilişkilendirilecektir? Kur’an anlatısı bu soruya doğrudan bir siyasal modelle değil, medeniyetlerin bütünüyle hesaba çekildiği bir anlatı düzeyiyle yanıt verir. İşte bu noktada, şiddetin yalnızca bireysel ya da topluluk içi değil, medeniyet ölçeğinde ele alındığı Yûnus kıssasına geçilir