71
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:50:44 ös »II. BÖLÜM
Yasa, Sınır ve Beden: Lacanyen Yapısal Çerçeve
II.1. Yasa Kavramı: Hukuk Değil, Simgesel Düzen
Bu çalışmada “yasa”, hukuki bir normlar bütünü ya da dışsal bir otorite olarak ele alınmamaktadır. Psikanalitik–yapısal çerçevede yasa, bireyin arzusunu sınırlayan ve ilişkileri mümkün kılan simgesel bir düzeni ifade eder. Bu anlamıyla yasa, ne mutlak bir baskı mekanizmasıdır ne de ahlaki bir buyruğa indirgenebilir; yasa, öznenin arzuyla kurduğu ilişkinin çerçevesini belirleyen yapısal bir koşuldur.
Lacanyen kuramda yasa, arzunun tamamen serbest bırakılmasını değil, tam aksine arzunun mümkün hâle gelmesini sağlar. Sınırın olmadığı yerde arzu değil, yalnızca dürtü ve yıkıcı tekrar vardır. Bu nedenle yasa, bastırıcı bir engel olmaktan ziyade, şiddetin sınırsızca dolaşıma girmesini engelleyen kurucu bir işleve sahiptir.
Bu bağlamda Yusuf kıssasında karşılaşılan mesele, yasanın mutlak biçimde işlemesi değil; tamamen çökmemesidir. Kıssada yasa zayıflamış, sevgi eşitsiz dağılmış ve kardeşler arası gerilim yoğunlaşmıştır. Ancak simgesel düzen bütünüyle dağılmadığı için şiddet, bedensel fiile dönüşmeden askıya alınmıştır. Bu askıya alma, yasanın hâlâ asgari düzeyde işlediğini gösteren yapısal bir göstergedir.
II.2. Babanın Adı: Biyolojik Baba Değil, Sınır İşlevi
Lacanyen kuramda “Babanın Adı” (Nom-du-Père), biyolojik bir baba figürüne ya da kişisel bir otoriteye işaret etmez. Bu kavram, arzunun sınırsız dolaşımını kesintiye uğratan ve özneyi simgesel düzene bağlayan bir işlevi ifade eder. Babanın Adı, yasa ile özne arasındaki bağlantı noktasıdır; bu bağlantı koptuğunda, arzu sınır tanımaz ve şiddet potansiyeli fiile yaklaşır.
Yusuf kıssasında baba figürü, mutlak ve düzenleyici bir yasa temsilcisi olarak değil; sevginin dağılımında belirgin bir dengesizlik yaratan bir figür olarak görünür. Bu durum, yasanın zayıflamasına yol açar. Ancak bu zayıflama, Babanın Adı’nın tamamen düşmesi anlamına gelmez. Tam da bu nedenle kıssa, mutlak bir felaketle sonuçlanmaz.
Bu açıdan kuyu, Babanın Adı’nın tamamen düşmediği sınırı temsil eder. Şiddet arzusu, bu sınırda durdurulur; öldürme ya da bedensel yok etme fiiline geçilmez. Böylece kuyu, yasanın son anda da olsa işlev gördüğü simgesel bir eşik olarak belirir.
II.3. Beden ve Utanç: Nesneleşmenin Durdurulduğu Yer
Bu çalışmada beden, biyolojik bir varlık olarak değil; simgesel düzenin çöktüğü yerde konuşan bir yüzey olarak ele alınmaktadır. Şiddetin bedensel fiile dönüşmesi, öznenin karşısındaki bedeni bir “nesne”ye indirgediği noktada mümkün hâle gelir. Bu nesneleşmeyi durduran temel affektlerden biri ise utançtır.
Utanç, ahlaki bir duygu ya da toplumsal bir ayıp hissi olarak değil; bedeni bütünüyle nesneye dönüştürmeyi engelleyen yapısal bir mekanizma olarak düşünülmelidir. Utanç işlediği sürece beden, mutlak ihlale açık bir nesneye dönüşmez.
Bu bağlamda Yusuf kıssasında kuyu, yalnızca mekânsal bir boşluk değil; bedenin nesneleşmeye sürüklendiği noktada şiddetin durdurulduğu simgesel bir sınırdır. Şiddet arzusu bu sınırda askıya alınır; beden ateşe değil, kuyuya düşer. Bu fark, şiddetin fiil düzeyine geçip geçmemesi bakımından belirleyici bir yapısal ayrımdır.
II.4. Kuyunun Topolojisi: Eşik, Askıya Alma ve Şiddetin Durduğu Yer
Bu çalışmada kuyu, anlatısal bir mekân ya da dramatik bir unsur olarak değil; şiddetin fiile dönüşmeden durdurulduğu yapısal bir eşik olarak ele alınmaktadır. Topolojik açıdan kuyu, bir “düşüş”ü temsil etse de bu düşüş, yok edici bir sona değil, sınırın hâlâ işlediği bir askıya alma durumuna karşılık gelir. Dolayısıyla kuyu, şiddetin gerçekleştiği yer değil; şiddetin gerçekleşmemesini mümkün kılan bir yapıdır.
Topolojik olarak kuyu, ne tam içeridedir ne de tam dışarıda. Yusuf, aile düzeninin içinden çıkarılmış; ancak bütünüyle yok edilmemiştir. Bu ara konum, simgesel düzenin bütünüyle çökmemiş olduğuna işaret eder. Şiddet niyeti fiile yaklaşmış, fakat öldürme edimi son anda durdurulmuştur. Kuyu, tam da bu “ramak kala” noktasını temsil eder: yasanın düşmesine çok yaklaşılmış, fakat tamamen düşülmemiştir.
Bu açıdan kuyu, Lacanyen anlamda bir “eşik mekânı” olarak düşünülebilir. Eşik, öznenin bir düzeni terk edip başka bir düzene bütünüyle geçmediği; askıda kaldığı alanı ifade eder. Yusuf’un kuyuda oluşu, bedensel yok etmenin askıya alındığı bu eşiği görünür kılar. Beden, nesneleşmenin son sınırına kadar itilmiş; ancak mutlak ihlal gerçekleşmemiştir.
Burada kuyu ile ateş arasındaki fark yapısal açıdan belirleyicidir. Ateş, sınırın tamamen çöktüğü; bedenin mutlak yok oluşa teslim edildiği bir sahneyi temsil eder. Kuyu ise, düşüşe rağmen bedenin korunabildiği, şiddetin geri çevrildiği bir ara uzamdır. Bu nedenle Yusuf’un bedeni ateşe değil, kuyuya düşer. Bu fark, anlatının ahlaki değil; yapısal mantığını açığa çıkarır.
Kuyu aynı zamanda utançla ilişkili bir topoloji sunar. Utanç, bedenin bütünüyle teşhir edilmesini ve nesneye indirgenmesini engelleyen bir sınır olarak işlev görür. Kuyu, görünürlükten çekilme, bakıştan kaçış ve nesneleşmenin durdurulması anlamına gelir. Bu nedenle kuyu, şiddetin dışa vurulduğu bir sahne değil; şiddetin görünmez kılınarak askıya alındığı bir mekânsallık üretir.
Son olarak kuyu, yasanın hâlâ asgari düzeyde işlediğinin kanıtıdır. Eğer simgesel düzen bütünüyle çökmüş olsaydı, Yusuf’un bedeni yok edilirdi. Kuyu, yasanın artık güçlü olmadığı; fakat henüz tamamen düşmediği sınırı temsil eder. Bu sınır sayesinde şiddet süreklilik kazanmaz ve bedensel fiile dönüşmez.
Bu topolojik okuma, Yusuf kıssasında kurtuluşun, fiilin gerçekleşmesinden sonra gelen bir telafi değil; fiilin hiç gerçekleşmemesi olduğunu göstermektedir. Kurtuluş, burada düşüşten sonra değil; düşüşün eşiğinde mümkün hâle gelir.
Son İletiler