Son İletiler

Sayfa: 1 ... 6 7 [8] 9 10
71
Din & Felsefe / KÜRESEL DEHLİZ: NURUN ASKIYA ALINDIĞI DÜZEN
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 21 Ocak 2026, 06:55:02 ös »
Küresel Dehliz: Nurun Askıya Alındığı Düzen


“Küresel dehliz” kavramı, münafıklığı yalnızca bireysel ya da yerel bir olgu olarak değil, dünya ölçeğinde işleyen bir yerleşim mantığı olarak düşünmeyi mümkün kılar. Dehliz burada bir metafor olmaktan çok, belirli bir siyasal–ekonomik işleyiş biçimini tarif eder. Açık cephelerin, net karşıtlıkların ve tek yönlü kararların yerini; dolaşımın, ertelemenin ve geri dönüşlü geçitlerin aldığı bir mekânsal düzen söz konusudur.

Küresel dehliz, klasik anlamda bir “merkez” üretmez. Aksine, merkez fikrini çoğaltarak belirsizleştirir. Kararlar tek bir yerde alınmaz; fakat hiçbir yerde de gerçekten sahiplenilmez. Sorumluluk dağılır, fail silikleşir. Bu nedenle küresel dehlizde kimse açıkça “ateşe girmez”; fakat ateş sürekli yakılır. Krizler ilan edilir, felaketler öngörülür, sert uyarılar yapılır; ancak bu uyarıları yapanlar, uyardıkları sürecin bedelini üstlenmezler. Dehliz, tam olarak bu bedelsizlik alanıdır.

Bu yapıda ateş, üretimin ve gücün sembolü olarak varlığını sürdürür. Finansal sistemler, teknolojik altyapılar, yapay zekâ ağları ve enerji rejimleri, küresel dehlizin ateşleridir. Bu ateşler sönmez; aksine giderek büyür. Ancak bu büyüme, yön üretmez. Kur’an’ın ifadesiyle burada nār vardır, nūr yoktur. Ateş yakar, fakat aydınlatmaz. Çünkü küresel dehlizde nur, bilinçli olarak askıya alınmıştır: yön tayini, etik sorumluluk ve geri dönüşsüz karar alma iradesi sürekli ertelenir.

Küresel dehlizin en ayırt edici özelliği, konuşmanın serbest; kararın ise muğlak olmasıdır. Davos gibi küresel platformlar bu nedenle önemlidir. Burada sistem kendi krizini yüksek sesle dile getirir, hatta itiraf eder; fakat bu itiraflar bir çıkışa değil, daha karmaşık bir dolaşıma hizmet eder. Kriz konuşulur, fakat krizden çıkış için ateşe girmeyi gerektiren bir yönelim önerilmez. Bunun yerine, yükün yeniden dağıtılması, maliyetin paylaşılması ve sürecin “daha kapsayıcı” hâle getirilmesi teklif edilir. Bu, dehlizden çıkmak değil; dehlizin daha konforlu hâle getirilmesidir.

Bu yüzden küresel dehliz, açık bir baskı rejimi değildir. Zorlamaz, yasaklamaz, susturmaz. Aksine, konuşmayı teşvik eder. Fakat bu konuşma, yön üretmeyen bir gürültüye dönüşür. Kur’an’ın münafıklar için kullandığı aşırı te’kid, yemin ve tekrar dili, küresel ölçekte yeniden üretilir: çok veri, çok rapor, çok senaryo, çok uyarı… ama tek bir yön yoktur. Dehliz genişler; çıkış görünmez hâle gelir.

Bu çerçevede küresel dehliz, modern dünyanın münafıklık biçimidir. Bu, tek tek aktörlerin niyetiyle açıklanamaz; çünkü mesele niyet değil, yerleşimdir. Küresel dehlizde yaşayan özne, sistemin tamamını reddetmez; ondan tamamen kopmaz da. Ateşi söndürmek istemez; ama ateşe girmeyi de göze alamaz. Böylece ateş sürekli başkalarını yakar, kendisi ise dolaşımda kalır.

Sonuç olarak küresel dehliz, karanlığın kaynağı değildir; kararmanın taşıyıcısıdır. Nur, tek bir anda yok olmaz; dehlizlerde dolaştıkça aşınır. Bu nedenle mesele yeni ateşler yakmak değil, dehliz mantığından vazgeçmektir. Aksi hâlde küresel ölçekte yakılan her ateş, ister teknoloji ister kalkınma ister güvenlik adına olsun, nursuz kalacak ve yönsüz bir yakıcılığa dönüşecektir.

Ertuğrul Tulpar
72
Din & Felsefe / DEHLİZDE YAŞAYANLAR: MÜNAFIKLAR, ATEŞ VE DEVLET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 21 Ocak 2026, 03:40:31 ös »
DEHLİZDE YAŞAYANLAR: MÜNAFIKLAR, ATEŞ VE DEVLET

Münafıklık çoğu zaman kolay bir yere konur: ahlak. İkiyüzlülük denir, karakter zayıflığı denir, içi başka dışı başka olmakla açıklanır. Bu açıklamalar rahatlatıcıdır; çünkü sorunu bireyin içine hapseder. Oysa Kur’an’ın anlattığı münafıklık, bireyin iç dünyasında başlayıp orada biten bir bozulma değildir. Daha rahatsız edici bir şeydir: bir düzen ortaya çıktığında mümkün hâle gelen bir yerleşim biçimidir. Eğer münafıklık yalnızca ahlaki bir kusur olsaydı, Mekke’de de olurdu. Ama yoktur. Çünkü Mekke’de henüz içeriden delinecek bir yüzey yoktur.

Münafıklık, Medine’ye aittir. Yani devletin, yasanın, kamusal alanın ve merkezî bir otoritenin ortaya çıktığı ana.

Bu noktada psikolojiden çıkmak gerekir. Ahlaktan da. Mekâna bakmak gerekir. Arapça n-f-q kökünden gelen nafak, klasik sözlüklerde yeraltı geçidi, gizli tünel, dehliz anlamına gelir. Münafık, bu dehlizde yaşayan öznedir. Dehliz, oyuk gibi yüzeysel bir boşluk değildir. Karanlıktır, derindir, yönleri belirsizdir ve en önemlisi tek bir çıkışı yoktur. Dehliz, saklanmak için değil, dolaşmak için vardır. Münafık saklanmaz; yer değiştirir. Kaybolmaz; yön değiştirir. Açıkça karşıya geçmez; içeride kalır.

Bu yüzden münafıklık açık bir inkâr değildir. Açık bir isyan da değildir. Münafık bağırmaz, slogan atmaz, bayrak açmaz. O, düzenin dilini konuşur, düzenin mekânında kalır ve düzeni içeriden oyar. Dehliz, münafıklığın mimarisidir.

Kur’an’ın münafıkları anlatırken ateş metaforuna başvurması bu yüzden tesadüf değildir. Bakara suresinde münafıkların durumu, ateş yakan ama o ateşle aydınlanamayan kimselere benzetilir. Ateş yakılır, bir anlık bir parıltı olur, çevre aydınlanır gibi olur; sonra nur alınır ve geriye daha koyu bir karanlık kalır. Bu ateş arındırmaz. Yol göstermez. Geceyi aydınlatmaz; geceyi karartır. Bu, dehlizin ürettiği ışıktır: gürültülü, geçici ve yanıltıcı.

Burada kritik bir ayrım vardır ve bu ayrım genellikle gözden kaçar: Münafık ateşe girmez, ama ateş yakar. Bu ikisi aynı şey değildir. Ateşe girmek bedel ister. Yanmayı göze almak gerekir. Yanmak ise dönüşmeyi kabul etmektir. Bu metinde ateş, arındırıcı bir sınavdan çok geri dönüşsüz bir bütünleşmenin eşiği olarak düşünülür. Ateş farkı kapatır. İç ile dış arasındaki ayrımı yakar. Ya bütüne dahil eder ya da yok eder. Bu yüzden ateş ensestiyözdür; biyolojik değil, yapısal anlamda. Ateşe girmek, geri dönüşü olmayan bir bağlanmayı kabul etmektir.

Münafık ateşi inkâr etmez. Aksine, ateşin ne yaptığını herkesten iyi bilir. İşte bu yüzden ateşe giremez. Bu korkaklık değildir; geri dönüşsüzlüğü taşıyamama hâlidir. Ama ateşten de uzak duramaz. Çünkü düzen ateşin çevresinde kurulur. Yasa, iktidar ve meşruiyet ateşin etrafında şekillenir. Münafık bu yüzden ateşe yakın yaşar, ama ateşin içine girmez. Ortaya çıkan şey arınma değil, sürekli bir yakılma hâlidir. Yanmaz; ama yakılır.

Münafıkûn Suresi bu hâli dil üzerinden ele verir. İlk ayette münafıkların aşırı vurgulu, yeminli ve yüksek sesli konuşması boşuna değildir. Sorun söyledikleri şey değildir; fazlalıktır. Aşırı te’kid, sürekli yemin, gereğinden fazla tanıklık… Bu, açık iman dili değil, dehliz dilidir. Karar yoktur; gürültü vardır. Sessizlik yoktur; dolanma vardır. Aynı surede münafıklığın ekonomik ve siyasal boyutu da açığa çıkar: infakı kesmek, dağıtmak, içeriden çözmek. Münafıklık burada artık bireysel bir tutum değil, stratejik bir pozisyondur.

Kur’an ateş meselesini nihai biçimde kapattığında, özneyi de kapatır. Tahrîm suresinde ateşin yakıtı olarak insanlar ve taşlar zikredilir. Bu noktada insan artık karar veren bir özne değildir; yakıttır. Burada artık psikoloji konuşulmaz. Ahlak da konuşulmaz. Burada topoloji konuşur. Dehlizde dolaşan, ateşe girmeyi sürekli erteleyen, yalancı ateşler yakan özne, sonunda kendi yaktığı ateşin yakıtına dönüşür. Münafık, kendi yaktığı ateşe odun olur. Bu bir hakaret değildir. Bu bir sonuçtur. Kendi kazdığı kuyuya düşmek nasıl bir kaderse, kendi yaktığı ateşte yanmak da aynı topolojik sonun başka bir biçimidir.

Mescid-i Dırar hadisesi bu yeraltı mantığının kurumsallaştığı andır. Açık bir cephe yoktur. İbadet mekânı görünümü vardır. Ama amaç ibadet değil, ayrıştırmak ve içeriden delmektir. Dehliz artık bir beden değil, bir yapıdır. Münafıklık bireysel olmaktan çıkar, kurumsal hâle gelir. Devlet ortaya çıktığında münafıklık da ortaya çıkar; çünkü ancak bir devlet varsa, onun içinde dehlizler açılabilir. Devlet yoksa nifak da yoktur. Devlet varsa, dehliz kaçınılmazdır.

Bu noktada metnin vardığı yer serttir; fakat bu sertlik bir hüküm vermekten değil, işleyişi görünür kılmaktan kaynaklanır. Münafıklık ahlaki bir düşüş değildir. Psikolojik bir bozukluk da değildir. Münafıklık, yeraltına yerleşmiş bir varoluş biçimidir. Münafık ateşe giremez, ama ateş yakar. Ateşi yönetemez ve sonunda yakıt olur. Açık düşmanlıkla mücadele edilebilir; fakat dehlizleri fark etmeyen bir düzen, ateş tarafından zaten içeriden aşındırılmaktadır.

Kararma ateşten gelmez; dehlizden bulaşır. Münafığı nursuz bırakan şey ateşle karşılaşması değil, dehlizlerde kalma ısrarıdır. Dehliz, yön duygusunu askıya alan bir mekândır; ışığı bütünüyle söndürmez, fakat onu eğip büker. Bu yüzden dehlizde kalan özne için ateş, ister kendi yaktığı olsun ister başkasının yaktığı, ister İbrahim’in ateşi olsun, sonunda kara bir ateşe dönüşür. Çünkü kararan ateş değil, bakıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Allah münafıkların nurunu aldığında, ateş yanmaya devam eder; fakat artık yön vermez. Böylece karanlık nesnelere değil, öznenin bulunduğu yere yayılır ve zulümât çoğalır. Oysa bu kararma ontolojik bir kader değildir. Dehlizden vazgeçmek mümkündür; fakat bunun bedeli vardır. Dehlizden çıkmak, tek yöne razı olmak; tek yöne razı olmak ise ateşe girmeyi göze almak demektir. Aydınlanma ancak bu riskle mümkündür. Münafıklık bu yüzden bir kötülük özü değil, ertelenmiş bir eşiktir: Dehlizde kalındıkça her şey kararır; dehliz terk edildiğinde ise ateş bile yeniden aydınlatıcı olabilir.

Açık düşmanlar düzeni sarsar.
Dehlizde yaşayanlar onu çürütür.


Ertuğrul Tulpar
73
Din & Felsefe / Ynt: Sorun Yapay Zekâ Değil: Düşünmeyi Tatil Eden İnsan
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 20 Ocak 2026, 11:57:03 ös »
Metne cevap vermeden önce şunu dene:
itiraz ettiğin cümlenin hangisi olduğunu yaz.
Yazamıyorsan sorun metinde değil;
düşünmenin zaten tatilde olmasıdır.
74
Din & Felsefe / Ynt: Sorun Yapay Zekâ Değil: Düşünmeyi Tatil Eden İnsan
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 20 Ocak 2026, 11:56:15 ös »
Bu metni “abartı” diye yaftalayanların çoğu, tam olarak eleştirilen şeyi yapıyor:
okumadan düşünüldüğünü sanmak.
75
Din & Felsefe / SORUN YAPAY ZEKÂ DEĞİL: DÜŞÜNMEYİ TATİL EDEN İNSAN
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 20 Ocak 2026, 11:50:55 ös »
SORUN YAPAY ZEKÂ DEĞİL: DÜŞÜNMEYİ TATİL EDEN İNSAN

Kuyu, Ateş ve Tatil Arasında Öznenin Sessiz İstifası

Kuyu, öznenin içine düştüğü bir boşluk değildir; düşmenin henüz tamamlanmadığı yerdir.

Ateş, yok edici bir güç değil; yoğunlaştırıcı ve hızlandırıcı bir kuvvettir.

Tatil ise ne kuyunun karanlığına teslimiyet ne de ateşin yakıcılığına kapılmadır. Tatil, öznenin kendisini, kararını ve sorumluluğunu
aceleden bilinçli olarak geri çektiği bir eşik hâlidir.
***
Yapay zekânın çağımıza giriş biçimi, bu üçlü hattı yeniden düşünmeyi zorunlu kılar.

Bugün yapay zekâ ne yalnızca bir araçtır ne de bağımsız bir özne.
O, ateşin hızını ve kuyunun rahatlatıcı sessizliğini aynı anda üretir.

Düşünmeyi hızlandırır;
aynı anda düşünme ihtiyacını görünmez kılar.

Buradaki mesele teknik değil, etik bir meseledir:
İnsan, bu hız ve rahatlık karşısında kendisini nerede tutacaktır?
***
Kuyu burada yeniden belirir.
Yapay zekâ, insanın içine düştüğü bir karanlık değildir;
aksine çoğu zaman fazla aydınlıktır.

Cevap verir, toparlar, düzeltir, tamamlar.
Ancak tam da bu pürüzsüzlük, öznenin kendi düşünme eşiğini silikleştirir.

Kuyu artık karanlık bir düşüş değil;
düşünmeden kabullenilen bir derinlik hâline gelir.
***
Ateş ise hızdır.
Bilginin, yorumun ve kararın baş döndürücü bir hızla dolaşıma girmesi…

Ateş burada yakmaktan çok acele ettirir.
Acele eden özne, sorumluluğu da hızla devreder.

Karar verilmiştir;
ama kararın ağırlığı hissedilmemiştir.

Ateş, düşünceyi yok etmez;
onu incelemeden geçmeye zorlar.
***
İşte tatil tam bu noktada zorunlu hâle gelir.

Tatil, yapay zekâyı reddetmek değildir.
Onu “kullanmamak” da değildir.

Tatil, cevap ile özne arasına bilinçli bir mesafe koymaktır.
Cevabın doğruluğunu değil, cevabın
öznenin yerine geçip geçmediğini sorgulamaktır.

Bu bağlamda yapay zekâya yöneltilmesi gereken soru şudur:

“Bunu yapabilir mi?” değil;
“Bunu yaptığında, ben nerede duruyorum?”


Tatil, öznenin kendisini geri çağırmasıdır.
Yardım alınırken kararın devredilmemesi;
hızlanırken sorumluluğun silinmemesi;
bilginin merkezileştiği yerde hakikatin çoğulluğunun korunmasıdır.

Bu nedenle yapay zekâ çağında etik, yeni bir norm üretmez.
Aksine normu geciktirir.

Çünkü etik, aceleyle verilmiş doğruların değil;
bekletilmiş kararların alanıdır.
***
Kuyu–Ateş–Tatil hattı içinde yapay zekâ
ne yeni bir kurtarıcıdır
ne de mutlak bir tehdit.

O, öznenin
geri çekilme ve yeniden konumlanma kapasitesini
sınayan bir eşiktir.

Bu eşikte duran özne
ne tamamen içe çöker
ne de hızla dışa savrulur.

Bu imkân korunabildiği sürece, yapay zekâ
düşüncenin mezarı değil;
düşüncenin sınavı olarak kalır.

Bu imkân kaybedildiğinde ise
ne ateşin aydınlığı
ne kuyunun sessizliği kurtarıcı olur.

Çünkü o noktada sorun artık teknoloji değil;
öznenin kendisini aceleyle terk etmiş olmasıdır.
***
Eğer bu metni okuduktan sonra bile
yapay zekâdan aldığın cevabı
kendi kararının yerine koymaya devam ediyorsan,
sorun teknoloji değil —
öznenin tatilden hiç dönmemiş olmasıdır.


Ertuğrul Tulpar
77
Din & Felsefe / ŞİZOİD YAPILARI ANALİZ ETMEK
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 20 Ocak 2026, 10:01:36 öö »
ŞİZOİD YAPILARI ANALİZ ETMEK
Mesafe Bir Kaçış Değil, Bir Düzenlemedir

Kendilik, Yapı ve İlişkinin Kırılgan Mimarisinde
Kohut, Kernberg ve Masterson/Klein Çerçevelerinin
Karşılaştırmalı Okuması

Giriş: “Şizoid” Neyi İsimlendirir, Neyi Gizler?

Şizoid görüngü klinikte çoğu kez tek bir belirti demetine indirgenir: sosyal geri çekilme, duygulanımın sınırlılığı, mesafe ihtiyacı. Bu indirgeme, hem klinik gözlemi daraltır hem de “şizoid” kavramını yalnızca dışarıdan gözlenen davranışlarla özdeşleştirerek kuramsal derinliğini kaybettirir. Oysa psikanalitik gelenek içinde şizoid, bir semptom listesinden ziyade, ilişkinin hangi koşullarda mümkün olduğu, kişinin kendisini ne kadar süreklilik içinde hissedebildiği ve iç dünya ile dış dünya arasındaki bağın nasıl kurulduğu üzerinden okunan bir yapılanma biçimi olarak ele alınmıştır.

Bu nedenle aynı klinik tablo, farklı kuramsal dillerde farklı tehlike ve işlev haritalarına bağlanır. Bir yaklaşım için şizoid mesafe, kendiliğin çözülmesini engelleyen bir ayar iken; bir diğeri için yapısal kırılganlığın yönetimi, bir başkası içinse ilişkiyi katlanılabilir kılan bir güvenlik ekonomisidir.

Bu yazı, üç ana yaklaşımı karşılaştırır: Kohut’un kendilik psikolojisi, Kernberg’in örgütlenme düzeyleri üzerinden kurduğu yapısal okuma ve Masterson/Klein hattının şizoid alt tipler üzerinden geliştirdiği klinik dil. Tartışma, şizoid fenomenin nesne ilişkileri literatüründeki klasik kaynaklarından Guntrip ile tamamlanır.

Amaç, “hangi kuram doğru?” sorusuna polemik üretmek değil; klinik düşünmeye daha elverişli bir zemin oluşturmaktır. Şizoid mesafe düzeneklerini tek bir nedene bağlamak yerine, kendilik kırılganlığı, yapısal dayanıklılık ve ilişkisel güvenlik eksenlerinde çoğul bir formülasyon kurmak daha işlevseldir. Çünkü şizoid geri çekilme çoğu zaman bir eksiklik değil, bir düzenlemedir.



1. Kohut: Kendiliği Ayakta Tutan Mesafe

Kohut’un kendilik psikolojisi, patolojiyi klasik çatışma modellerinden çok, kişinin kendisini bir bütün olarak hissedip hissedemediği üzerinden okur. Bu perspektifte temel sorun, dürtülerin yasaklanması değil; kendiliğin sürekliliğini ayakta tutan ilişkisel dayanakların zayıflamasıdır. Dolayısıyla tedavi yalnızca “anlam çıkarmaya” değil, kendiliği taşıyabilecek bir ilişki zemini kurmaya yönelir.

Bu çerçevede şizoid görüngü, “duygularını ifade edemediği için” değil; kimi vakalarda kendiliğin dağılma tehdidine karşı kurulmuş bir mesafe ayarı olarak düşünülebilir. Buradaki mesafe, insanlardan vazgeçmek anlamına gelmez; tersine, insanı tamamen kaybetmeden ilişkiyi mümkün kılma çabasıdır.

Yakınlık arttığında kişi kendisini sahiplenilmiş, içeriden ele geçirilmiş ya da kendi düşüncelerinin öznesi olmaktan çıkmış gibi hissedebilir. Uzaklık arttığında ise bu kez görünmezlik belirir; ilişki bağları zayıfladıkça kişi kendi varlığını askıda yaşar. Şizoid geri çekilme, bu iki uç arasında kendiliği koruyan bir denge manevrası gibi çalışır.

Burada önemli bir paradoks ortaya çıkar: Dışarıdan soğuk görünen şizoid kişi, içeride yoğun duygulanımlar yaşayabilir. Ancak bu duygular ilişkiye çıktığında, ilişkiyi dağıtacakmış gibi deneyimlenir. Bu nedenle geri çekilme, duygunun yokluğu değil; duygunun ilişkiyi yıkma ihtimaline karşı kurulmuş bir güvenlik perdesidir.

Kohutçu çerçevede klinik hedef, hastayı hızla yakınlığa taşımak değildir. Asıl hedef, yakınlığı felaket olmaktan çıkarmaktır. Terapötik ilişki, kişinin kendilik sürekliliğini tehdit etmeyecek bir yoğunlukta kurulduğunda; kırılmalar kopuşa değil onarıma bağlandığında; eşduyum, ilişkiyi ayakta tutan bir taşıyıcı haline gelir. Bu çizgide ilerleyen bir terapi için başarı, çoğu zaman yakınlaşma ile değil, yakınlığa dayanabilme ile ölçülür.



2. Kernberg: Yapının Taşıma Kapasitesi

Kernberg’in yaklaşımı, kişiliği semptom kümeleriyle değil, ruhsal yapının ne kadar yük taşıyabildiği üzerinden okumayı önerir. Burada belirleyici olan; kişinin kimlik duygusunu ne kadar bütünlüklü yaşadığı, gerçeklikle bağını ne ölçüde sürdürebildiği ve zorlanma anlarında hangi savunmalara başvurduğudur. Bu bakışta tanı geri plana düşer; yapısal dayanıklılık öne çıkar.

Şizoid kişilik bu çerçevede, kimi klinik tablolarda içe dönük bir örgütlenme biçimi olarak, daha ağır kırılganlıkların komşuluğunda yer alabilir. Bu, şizoid kişinin ağır bir patolojiye sahip olduğu anlamına gelmez; ancak bazı şizoid profillerde dışarıdan sakin görünen denge, içeride yüksek bir gerilimle korunuyor olabilir.

Bu nedenle Kernberg çizgisinde klinik değerlendirme, yalnızca “hasta ne yapıyor?” sorusuna değil, ilişki içinde ne oluyor? sorusuna odaklanır. Şizoid geri çekilme, hangi temayı koruyor? Yakınlık hangi saldırganlık ya da bağımlılık duygularını tetikliyor? Terapist ilişkide hangi role davet ediliyor?

Kernberg’ün tekniği, Kohut’a kıyasla daha yapılandırıcıdır. Terapist geri çekilmeyi yalnızca yatıştırmaz; geri çekilmenin işlevini, ilişkide kurduğu düzeni ve bunun maliyetini çalışır. Ancak bu yaklaşım sert bir yüzleştirme anlamına gelmez. Aksine, sınır, ritim ve yorumun dozu iyi ayarlanmadığında şizoid savunma daha da katılaşabilir.

Şizoid hastayla çalışmanın zorlayıcı olmasının nedeni, duygunun yokluğu değil; duygunun ilişkiye çıktığında yapıyı sarsma riskidir. Bu nedenle teknik, terapistin kendisini merkeze koymasından çok, ilişkinin kaldırabileceği basıncı doğru hesaplamayı gerektirir.



3. Masterson/Klein: Bağın Bedeli

Masterson yaklaşımı klinik odağı, etiketlerden çok bağın nasıl kurulduğu ve neye mal olduğu sorusuna taşır. Bu hatta şizoid görüngü, kişinin ilişkiye ne kadar ihtiyaç duyduğu kadar, ilişkinin hangi bedellerle sürdürülebildiği üzerinden anlaşılır.

Ralph Klein çizgisinde şizoid iç dünya, koşullu bağ mantığıyla işler. Yakınlık, kendiliğin ele geçirilmesi riskini; uzaklık ise bağlantısızlık dehşetini çağırır. Kişi bu ikilemde bazen kontrollü bir teslimiyet geliştirir: “Ben karar vermeyeyim, güvenli olayım.” Bazen de bilinçli bir sürgüne çekilir: “Kendi başıma yapabilirim; çünkü o zaman kimse kendiliğime el koyamaz.”

Bu anlatı, şizoid geri çekilmeyi soğukluk ya da duyarsızlık olarak değil, bir güvenlik ekonomisi olarak okumayı mümkün kılar. İlişkiye ihtiyaç vardır; fakat ilişki, kendilik kaybı tehdidiyle birleştiğinde kişi, bedeli düşürecek bir mesafe düzenlemesi yapmak zorunda kalır.

Masterson/Klein hattının klinik gücü, şizoid olguyu alt tiplere ayırarak terapötik ritmi ayarlamasıdır. Dışarıdan sosyal görünen ama içeride geri çekilen profiller, ağır izolasyonla giden profiller ya da dışarıdan dalgalı görünen ama çekirdekte kendine yabancılaşma yaşayan profiller aynı sepete konmaz. Burada belirleyici olan, hangi yakınlığın tolere edilebilir olduğudur.



4. Guntrip: Geri Çekilme Bir Vazgeçiş Değil, Uzlaşmadır

Guntrip, şizoid geri çekilmeyi bir ilişkisizlik olarak değil, ilişkideki acıyla yapılmış bir uzlaşma olarak ele alır. Şizoid kişi ilişkiyi terk etmez; ilişkiyi daha az yıkıcı hale getirecek bir düzenek kurar. Bu nedenle iç dünya, patolojik bir kapanma olduğu kadar, dış ilişkiyi ikame eden bir yaşam alanı gibi de işleyebilir.

Guntrip’in katkısı, şizoid yapılanmada iç dünya zenginliğini değersizleştirmemiş olmasıdır. Fantazi, düşünsel üretim ve içe dönük yaratıcılık çoğu vakada yalnızca kaçış değildir; kendiliği koruyan bir barınaktır. Ancak dış dünya ile bağ tamamen koptuğunda, bu barınak giderek daha pahalı bir çözüme dönüşebilir.

Bu nedenle şizoid, yalnızca sosyal olarak çekilmiş kişi değil; iç dünyayı korumak için dış dünyayı azaltan kişidir.

Ara Not
Bu tartışma, benlik ile görünen bütünlük arasındaki ilişkiyi merkeze alan Lacan’ın ayna evresi okumalarıyla birlikte düşünüldüğünde, şizoid mesafenin yalnızca ilişkisel bir savunma değil, öznenin kendisini nasıl gördüğü ve kendisini hangi imgede tanıdığıyla da bağlantılı olduğu bir alan açar. Şizoid yapıdaki mesafe, bu açıdan yalnızca başkalarıyla kurulan ilişkinin değil, öznenin kendi imgesine fazla yaklaşmasının ya da o imgeye bütünüyle teslim olmasının yarattığı gerilimin de düzenlenmesi olarak okunabilir. Bu metin, söz konusu hattı bilinçli olarak açmadan bırakmakta; ancak okurun, şizoid mesafeyi imgesel bütünlük ile içsel parçalanma arasındaki gerilimle birlikte düşünmesine imkân tanımaktadır.


Sonuç: Mesafe Bir Belirti Değil, Bir Mantıktır

Şizoid geri çekilme tek bir duygu yoksunluğu değildir. Kendilik kırılganlığı, yapısal örgütlenme ve ilişkisel güvenlik arasında, vakaya göre ağırlık merkezi değişen çok katmanlı bir düzenlemedir.

Bu yaklaşım iki pratik sonuç üretir:
Birincisi, tedavi hedefi yakınlık kurdurmak değil, yakınlığın eşiğini çalışmaktır.
İkincisi, terapötik başarı şizoid savunmayı kırmakta değil; savunmanın koruduğu şeyi bozmadan, daha esnek bir ilişkisel kapasite inşa etmekte yatar.

Şizoid savunma kırıldığında kişi iyileşmiş olmayabilir; yalnızca korunaksız kalmış olabilir. Bu nedenle klinik hedef, korunma ihtiyacını inkâr etmek değil, onu daha az maliyetli hale getirmektir.

Ertuğrul Tulpar


Kısa Kaynak Notu

Bu metinde başvurulan kuramsal çerçeve ve temel referanslar şu hatlar üzerinden şekillenmektedir:

Kohut – The Analysis of the Self (1971) ve kendilik psikolojisi çerçevesine genel atıflar
Kernberg – Borderline kişilik örgütlenmesi (BPO) ve yapısal düzey yaklaşımı
Masterson & Klein – Disorders of the Self: New Therapeutic Horizons derlemesi
Guntrip – Şizoid fenomenin nesne ilişkileri kuramındaki klasik formülasyonları ve Türkçe baskılar

Kaynakça

Brenner, C. (1998). Psikanaliz: Temel Kavramlar. Ankara: HYB.

Freud, S. (1923). Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd. (A. Babaoğlu, Çev.). İstanbul: Metis Yayıncılık.

Hartmann, H. (1958). Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu. İstanbul: Metis Yayınları.

Joseph Palombo, H. K. (2018). Psikanalitik Gelişim Teorileri Rehberi. (F. B. Helvacıoğlu, Çev.). İstanbul: Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları.

Klein, M. (1957). Haset ve Şükran. İstanbul: Metis Yayınları.

Kohut, H. (1971). Kendiliğin Çözümlenmesi. İstanbul: Metis Yayınları.

Kohut, H. (1977). Kendiliğin Yeniden Yapılandırılması. (O. Cebeci, Çev.). İstanbul: Metis Yayıncılık.

Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu. (A. N. Babaoğlu, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

Masterson, J. F. (2010). Gerçek Kendilik. (P. Üzeltüzenci, Çev.). İstanbul: Litera Yayıncılık.

Özakkaş, T. (2012). Bütüncül Psikoterapi – 7. Dönem Aralık 2008 Ders Notları. İstanbul: Özak Yayınevi (Psikoterapi Enstitüsü).

Özmen, E. (2002). Lacan, Ayna Evresi ve Marx. Birikim.

Stern, D. (1985). Bebeğin Kişilerarası Dünyası.

Kenan Turan (t.y.). Aynada İskeletini Görmek: Benlik ve Kendilik Kavramlarının Ayrımı.
https://kenanturan.com.tr/aynada-iskeletini-gormek-benlik-ve-kendilik-kavramlarinin-ayrimi/
78
Din & Felsefe / ENSEST YASAĞININ ÇÖKÜŞÜ VE MÜNAFIKLIK
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 19 Ocak 2026, 01:53:48 ös »
ENSEST YASAĞININ ÇÖKÜŞÜ
 VE MÜNAFIKLIK:
Ertuğrul Tulpar’ın Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması Bağlamında Bir Literatür Değerlendirmesi

Literatür Değerlendirmesi

Ertuğrul Tulpar’ın çalışması: Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması, münafıklık kavramını klasik ahlâkî tipolojilerden ve niyet merkezli okumaların sınırlarından çıkararak, etik askı, mesafe, ensest yasağı ve siyasal söylem ekseninde yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır. Literatürde bu kavramların her biri farklı disiplinlerde ayrıntılı biçimde ele alınmış olsa da, Kur’anî münafıklık figürü etrafında bütünlüklü bir etik–siyasal çerçeve içinde bir araya getirildikleri bir çalışma bulunmamaktadır.

Modern siyaset teorisi ve sosyal düşüncede, şiddetin ahlâkî ve ideolojik söylemler aracılığıyla normalleştirilmesi üzerine önemli tartışmalar mevcuttur. Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem adlı çalışmasında, kötülüğün istisnai bir sapkınlıktan ziyade, bürokratik ve ahlâkî gerekçelerle sıradanlaşabileceğini ileri sürer (Arendt, 1963). Bu yaklaşım, şiddetin açık bir kötücüllükten çok, görev, sorumluluk ve ahlâk dili içinde “sorunsuz” biçimde işlemesine dikkat çeker. Benzer biçimde Zygmunt Bauman, modern bürokratik düzenin, şiddeti teknik ve ahlâkî rasyonaliteler aracılığıyla görünmez kıldığını ve etik sorumluluğu dağıttığını savunur (Bauman, 1989).

Bu çalışmalar, şiddetin ahlâk diliyle meşrulaştırılması bakımından bu araştırmayla kesişmekle birlikte, münafıklığı Kur’anî bir kategori olarak ele almaz; daha çok modern devlet, bürokrasi ve rasyonalite bağlamında analiz eder.

Etik alanında mesafe ve sınır kavramları, özellikle yüz yüze ilişki ve sorumluluk bağlamında tartışılmıştır. Emmanuel Levinas, etiği, ötekiyle kurulan ve asla tamamen kapatılamayan bir mesafe üzerinden temellendirir; etik ilişki, temasın mutlaklaşmasına değil, sorumluluğun mesafe içinde taşınmasına dayanır (Levinas, 1961). Jacques Derrida ise etik ve adalet kavramlarını erteleme, askı ve kararın imkânsızlığı bağlamında düşünerek, mutlak yakınlığın etik imkânı ortadan kaldırdığını vurgular (Derrida, 1990).

Antropolojik düzlemde Claude Lévi-Strauss, ensest yasağını kültürün kurucu eşiği olarak tanımlar ve bu yasağın doğa ile kültür arasındaki geçişi mümkün kıldığını ileri sürer (Lévi-Strauss, 1949). Ancak bu literatürde ensest yasağı, genellikle kültürel düzenin başlangıç noktası olarak ele alınır; etik askının çökmesiyle ensestin siyasal ve etik düzlemde yeniden üretildiği bir yapı tartışması geliştirilmez.

Dini söylemin modern siyasal iktidarla ilişkisini ele alan çalışmalar da bu araştırmayla temas hâlindedir. Talal Asad, dini kavramların modern siyasal bağlamlarda yeniden biçimlendirildiğini ve etik içeriğinin dönüştürüldüğünü gösterir (Asad, 2003). Olivier Roy ise siyasal İslam bağlamında inancın ideolojik ve stratejik amaçlarla araçsallaştırılmasını tartışır (Roy, 2004). Bununla birlikte bu çalışmalar, münafıklığı merkezî bir analitik kategori olarak ele almaz ve ensest yasağı ile etik mesafe arasındaki ilişkiyi siyasal şiddet bağlamında açmaz.

Ertuğrul Tulpar’ın Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması, söz konusu literatürden ayrılarak münafıklığı ne bireysel bir ahlâk kusuru ne de salt bir inanç problemi olarak kavramsallaştırır. Münafıklık burada, etik askının iptaliyle işleyen bir etik-siyasal öznelik biçimi olarak ele alınmaktadır. Ensestiyöz yapı ise, bu askının yapısal karşılığı olarak düşünülür. Bu bağlamda ensestiyöz yapı ile münafıklık eş anlamlı değildir; ancak aynı düzeyde iş gören ve aynı sonuçları üreten denk kavramsal yapılardır. Ensest, mesafenin çöküşünü; münafıklık ise bu çöküşün etik ve siyasal dilini ifade eder.

Sonuç olarak literatürde etik mesafe, ensest yasağı, siyasal şiddet ve dini söylem üzerine kapsamlı tartışmalar bulunmakla birlikte, bu unsurların Kur’anî münafıklık figürü etrafında bütünlüklü bir etik–siyasal analiz içinde bir araya getirildiği bir çalışma mevcut değildir. Ertuğrul Tulpar’ın Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması, söz konusu boşluğu doldurmayı ve münafıklığı, şiddetin ahlâk diliyle sorunsuzlaştırıldığı bir işleyiş biçimi olarak yeniden düşünmeyi hedeflemektedir.

Ertuğrul Tulpar

---

Kaynakça

Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil. New York: Viking Press.

Asad, T. (2003). Formations of the Secular. Stanford: Stanford University Press.

Bauman, Z. (1989). Modernity and the Holocaust. Ithaca: Cornell University Press.

Derrida, J. (1990). Force of Law: The Mystical Foundation of Authority. Cardozo Law Review.

Levinas, E. (1961). Totalité et Infini. The Hague: Martinus Nijhoff.

Lévi-Strauss, C. (1949). Les structures élémentaires de la parenté. Paris: Mouton.

Roy, O. (2004). Globalized Islam. New York: Columbia University Press.
79
Din & Felsefe / NEDEN DİNDAR-MİLLİYETÇİ SÖYLEM ENSEST ÜRETMEYE YATKINDIR?
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 19 Ocak 2026, 10:30:54 öö »
NEDEN DİNDAR-MİLLİYETÇİ SÖYLEM ENSEST ÜRETMEYE YATKINDIR?

Dindar-milliyetçi söylemde münafıklık, inancı inkâr ederek değil, inancı etik askıdan kopararak işler. Buradaki problem “inanmamak” değildir; problem, inancın mesafe koyma kapasitesini iptal eden bir hızlandırıcıya dönüştürülmesidir. İnanç, durdurması gereken yerde hızlandırır; sınır koyması gereken yerde yakınlığı mutlaklaştırır. Bu nedenle mesele dindarlık değil, etik icraatın yokluğudur.

Bu söylemin tipik yapısı, ahlâk dilinin sürekli dolaşımda olmasına rağmen bu dilin etik bir yavaşlama üretmemesi üzerine kuruludur. Din, ümmet, millet ve kutsallık sürekli çağrılır; fakat bu çağrı, durmayı değil, kararın ve şiddetin hızlanmasını sağlar. Şiddet, sınanması gereken bir eşik olarak değil, kaçınılmaz ve zorunlu bir görev olarak sunulur. “İyi niyet”, “beka”, “kutsal savunma” gibi ifadeler, etiğin asli işlevi olan mesafe koymayı askıya almak için kullanılır.

Tam bu noktada münafıklık ortaya çıkar. Münafıklık burada bir inanç eksikliği değil, etik adına konuşulurken etiğin iptal edilmesidir. Etik dil vardır, fakat etik askı yoktur. Kur’an’daki tekrar eden uyarı — “akıl etmez misiniz?” — tam olarak buraya yöneliktir. Sorun söylemde değil, ensestin farkına varamayan bir akıldadır. Etik, düşüncenin kendisi değil; düşüncenin sınır koyabilme eylemidir.

Kur’an’daki münafık figürüyle örtüşen yer de tam burasıdır: “Islah ediyoruz” denir, fakat fiilen bozgunculuk normalleştirilir; ateş yakılır, kriz ve tehdit diliyle etraf aydınlatılıyor gibi yapılır, ardından karanlık yönetilir. Yani şiddet doğrudan savunulmaz; ahlâk diliyle sorunsuzlaştırılır.

Bu yüzden dindar-milliyetçi söylemde münafıklık, inancın yokluğu değil; inancın ensestiyöz yakınlık üretmek için araçsallaştırılmasıdır. Ensest burada dar anlamda bir cinsel ihlâl değil, ben ile öteki arasındaki mesafenin, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın çökmesidir. Ensestiyöz yapı, temasın mutlaklaşmasıdır; mutlak temas ise şiddetin en “doğal” ve en görünmez biçimini üretir. Bu yüzden etik, en temel hâliyle ensest yasağıdır: temasın mutlaklaşmasına karşı konulan ilk ve asli sınır.

Bu noktada “ensestiyöz yapı” ile “münafıklık” arasındaki ilişkiyi doğru adlandırmak gerekir. Bu iki kavram eş değildir, çünkü aynı şeyi adlandırmazlar; fakat birbirine denktir, çünkü aynı işlevi görürler ve aynı sonucu üretirler. Ensestiyöz yapı, mesafenin çökmesinin yapısal adıdır. Münafıklık ise bu çöküşün etik-siyasal öznelik biçimidir. Biri yapıyı, diğeri bu yapının dilini ve davranış tarzını tarif eder.

Bu nedenle doğru formül şudur: Ensestiyöz yapı ile münafıklık eş değildir, fakat aynı düzeyde iş gören, birbirine denk iki kavramsal okumadır. Daha da net söylersek: Ensest, münafıklığın bedeni; münafıklık, ensestin dilidir. İkisi de mesafenin iptaliyle çalışır ve şiddeti ahlâk diliyle sorunsuzlaştırır.

Sonuç olarak dindar-milliyetçi söylem ensest üretmeye yatkındır; çünkü etik, bu söylemde sınır koyan bir eşik olmaktan çıkarılıp hızlandırıcı bir gerekçeye dönüştürülür. Mesafe kaybolduğunda, şiddet artık istisna değil düzen hâline gelir. Ve ensest tam da budur: yakınlığın kutsallaştırıldığı, durmanın imkânsızlaştığı bir siyasal ve etik rejim.

Ertuğrul Tulpar
80
Din & Felsefe / ENSEST OLARAK ATEŞ: SORUNSUZ İŞLEYEN ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 18 Ocak 2026, 11:34:45 ös »
ENSEST OLARAK ATEŞ
Sorunsuz İşleyen Şiddet

Etik, bizim burada kullandığımız kavramsal dilde bir erdemler toplamı ya da normatif bir kural dizisi değildir; etik, her şeyden önce mesafe koyabilme kapasitesidir. Bu “dil”, gündelik Türkçeyi değil; Kuyu–Ateş–Devlet hattında kurulan teorik okuma rejimini ifade eder. Mesafe, temasın askıya alınmasıdır; askı, şiddetin durmasıdır. Şiddet ancak temas mutlaklaştığında, yani aralık ortadan kalktığında başlar. Bu nedenle etik, “iyi olmak”tan önce, yakınlaşmaya direnebilme yeteneği olarak düşünülmelidir.

Mesafenin çöktüğü yerde ortaya çıkan yapı, dar anlamda cinsel bir ihlâl olarak değil, yapısal bir ensest olarak kavranmalıdır. Ensest burada, ben ile öteki arasındaki ayrımın, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın, temas ile mesafe arasındaki gerilimin çökmesidir. Ensestiyöz olan, bedenlerin değil; sınırların karışmasıdır. Tam da bu nedenle ensest, şiddetin en “doğal”, en görünmez ve en meşru biçimidir: çünkü mesafe yoktur ve mesafe yoksa durdurma da yoktur.

Kur’an’da bu mesafesizliğin temel metaforu ateştir. Ateş, şiddetin kendisi değildir; ateş, mesafesizliğin görünür hâlidir. Ateş yaklaşmayı kaldırmaz, aralık tanımaz, dokunduğunu ya dönüştürür ya da yok eder. Bu yüzden ateş, ensestin metaforu olarak çalışır. Ateşin yakıcılığı değil, yakınlık dayatması belirleyicidir.

Münafık figürü tam bu noktada belirir. Münafıklık, bir inanç eksikliğinden ya da bireysel bir ahlâk kusurundan önce, etik askının reddidir. Şizoid öznenin geri çekilerek teması askıya aldığı yerde, münafık özne temasın içinde kalarak etik içeriği boşaltır. Bu boşaltma açık bir ihlâl, görünür bir zorbalık ya da çıplak bir şiddetle gerçekleşmez; tam tersine, uyum, iyi niyet ve ıslah dili aracılığıyla işler. Böylece etik, sınır koyan bir eşik olmaktan çıkar ve düzenin işleyişini pürüzsüzleştiren bir söyleme indirgenir.

Bu işleyiş, Bakara Suresi 2:17 ayetinde çarpıcı bir metaforla sahnelenir:

Arapça:
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

Latin transkripsiyon:
mathaluhum ka-mathali alladhī istawqada nāran, falammā aḍā’at mā ḥawlahu dhahaba llāhu binūrihim wa tarakahum fī ẓulumātin lā yubṣirūn

Türkçe anlam (özet):
“Onların durumu, ateş yakan kimse gibidir. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların ışığını alıverir ve onları karanlıklar içinde bırakır; artık göremezler.”

Burada kritik olan fiildir: istawqada — ateşi kendisi yakmak, bilinçli olarak tutuşturmak. Münafık ateşi kendisi yakar. Bu ateş gündüz yakılan, yön gösteren bir ateş değildir; gece yakılan, geçici bir aydınlatma üreten, ardından daha derin bir karanlık bırakan ateştir. Ateş burada hakikati açmaz; karanlığı yönetilebilir hâle getirir. Münafıklığın yaptığı tam olarak budur: ensesti “ışık” gibi sunmak, mesafesizliği “ıslah” diye adlandırmak, şiddeti “düzen”in doğal işleyişi hâline getirmek.

Bu nedenle münafıklık, klasik düşman figüründen daha tehlikelidir. Münafık iktidarla çatışmaz, eleştiri üretmez, karşı durmaz; aksine düzenle uyumlanır ve onu hızlandırır. Şiddet burada doğrudan uygulanmaz; normalleştirilir, gerekçelendirilir ve görünmez kılınır. Etik askı sürdüğü sürece düzen yavaşlar; münafık özne bu askıyı kaldırarak düzeni hızlandırır. Münafıklık bu yüzden şiddetin kendisi değil, şiddetin sorunsuz işlemesini sağlayan ara yüzdür.

Şizoid özneyle münafık özne arasındaki fark da burada belirginleşir. Şizoid, geri çekilerek mesafe koyar; bu mesafe siyaseti dönüştürmez ama şiddetin mutlaklaşmasını yavaşlatır. Şizoidin geri çekilişi bir etik ideal üretmez; buna karşılık, karar alma süreçlerini aksatan sessiz bir direnç işlevi görür. Münafık ise çekilmeyi değil, uyumu seçer. Ancak bu uyum sorumluluk alan bir yakınlık değildir; etik yükü boşaltan bir mesafesizliktir. Münafık, düzenin dilini ve değerlerini sahiplenerek onları işlevsizleştirir; etik, sınır koyan bir eşik olmaktan çıkar ve yönetilebilir bir söyleme dönüşür.

İbrahim kıssasında ateş vardır, fakat ateş mesafeye zorlanır. Ensestiyöz şiddet ilahi müdahaleyle askıya alınır; ateş serinliğe çevrilir. Münafık anlatısında ise ateş vardır ama onu mesafeye zorlayan hiçbir şey yoktur. Bu yüzden biri etik bir kesinti üretirken, diğeri sorunsuz işleyen bir süreklilik üretir. Mesele ateşin varlığı değil, ateşin mesafeye zorlanıp zorlanmamasıdır.

Sonuçta münafıklık, etiğin ihlâli değildir; etiğin işlevsizleştirilmesidir. Şiddetin en sessiz, en kalıcı ve en tehlikeli biçimi, bağırarak değil, ahlâk diliyle konuşarak işler. Etik, ateşi söndürmek değildir; etik, ateşi mesafeye zorlayabilmektir. Ensestin karşısında duran şey masumiyet değil, aralıktır. Ve aralık kaybolduğunda, ateş artık sadece yakmaz; düzen hâline gelir.

Ertuğrul Tulpar
Sayfa: 1 ... 6 7 [8] 9 10