Son İletiler

Sayfa: 1 ... 4 5 [6] 7 8 ... 10
51
Askının Çöktüğü An:
İlk Cinayet ve Nefsin Sahneye Çıkışı

Bu çalışma, şiddeti ne biyolojik bir dürtüye ne de ahlâkî bir sapmaya indirger. Şiddet, burada ilişki kapasitesinin çöktüğü noktada devreye giren yapısal bir ikame olarak ele alınır. Öznenin ötekiyle ilişki kurma imkânı tükendiğinde, şiddet bir “taşkınlık” değil; ilişkinin yerini alan bir eylem biçimi olarak ortaya çıkar.

Bu çerçevede merkezi kavram **askı**dır. Askı, şiddetin fiile dönüşmesini engelleyen bir çözüm ya da kalıcı bir durum değildir; aksine, etik bir gecikme, kırılgan bir eşik hâlidir. Askı sürdüğü müddetçe özne, hem ilişkiyi tümüyle koparmaktan hem de şiddeti meşrulaştırmaktan kaçınır. Bu eşik taşınabilir değildir; fakat şiddetin kutsallaşmadığı son insani alan tam da burasıdır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, özellikle Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid yapı, bu askı hâlinin sezgisel taşıyıcısı olarak belirir. Şizoid yapı burada patolojik bir geri çekilme değil; ilişkinin yutucu ve imha edici hâle geldiği noktada mesafe kurma kapasitesidir. Bu mesafe ilgisizlikten değil, zarar vermeme sezgisinden doğar. Şizoid özne ilişkiyi reddetmez; ilişkiyi zorla sürdürmeyi reddeder.

Bu noktada çalışma, şiddetin yalnızca dış düzenlerle (devlet, hukuk, iktidar) değil, öznenin iç sahnesiyle ilişkili olduğunu açıkça ortaya koyar. Buraya kadar çizilen hatta yeni ve belirleyici bir figür eklenir: nefs.

Kur’an’daki ilk cinayet anlatısı (Hâbil–Kâbil), şiddetin kaynağını dışsal bir kötülüğe değil, öznenin iç işleyişine bağlar. Cinayetten hemen önce gelen ifade belirleyicidir:

“فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ”
(“Nefsi ona bunu kolay gösterdi.”)

Bu ifade, şiddetin bir anda patlamadığını; nefs tarafından “kolaylaştırıldığını” gösterir. Nefs burada şiddeti üretmez; askıyı çözen iç mekanizma olarak iş görür. Şiddet, nefsin etik eşiği aşmasıyla mümkün hâle gelir.

Kur’an’daki nefs mertebeleri bu bağlamda yeniden okunabilir:

Nefs-i emmâre, askının çöktüğü iç rejimi temsil eder. Şiddet artık bir seçenek değil, zorunluluk gibi hissedilir. Fail kendini haklı bulur; etik ses susmuştur.

Nefs-i levvâme, askının hâlâ sürdüğü ama şiddetle zorlandığı eşiği temsil eder. İç çatışma, tereddüt ve geri çağırma burada mümkündür. Bu mertebe, insanın **şiddete direnebildiği son alan**dır.

Nefs-i mutmainne, askının içselleştiği hâlidir. Şiddet bastırılmaz, ama meşrulaştırılmaz da. Eksikle birlikte yaşama kapasitesi kazanılmıştır.


Bu okumayla birlikte nefs, ahlâkî bir etiket değil; askının içsel kaderini belirleyen dinamik hâline gelir.

Böylece çalışmanın temel hattı netleşir:

Şiddet, ilişki kapasitesinin çöküşünde ortaya çıkan bir ikamedir.

Askı, şiddetin fiile dönüşmesini geciktiren etik eşiği temsil eder.

Şizoid yapı, bu eşiği sezgisel olarak koruyabilen bir örgütlenmedir.

Nefs, askının içeriden çözülmesini ya da taşınmasını belirleyen merkezî figürdür.


Bu noktada etik, normatif bir kural ya da dışsal bir yasa olmaktan çıkar. Etik, öznenin nefs düzeyinde askıyı taşıyabilme kapasitesi olarak yeniden düşünülür. İnsan, başkasını öldürmeden önce, Kur’an’ın ifadesiyle, kendini ikna eder. Şiddetin gerçek eşiği tam da buradadır.

Ertuğrul Tulpar
52
Din & Felsefe / Şizoid Yapı ve Jungcu Anima Problemi
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 13 Ocak 2026, 08:35:30 öö »
Şizoid Yapı ve Jungcu Anima Problemi
(İlişki, Yutulma ve Simgesel Mesafe)

Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinde anima, erkek öznenin bilinçdışındaki dişil imgeyi; animus ise kadın öznenin bilinçdışındaki eril imgeyi temsil eder. Anima, Jung’da yalnızca cinsellik ya da romantik çekim değildir; ilişkiye açılma, duygulanımsal geçirgenlik ve içsel yakınlık kapasitesinin simgesidir.

Tam da bu nedenle, şizoid yapı için anima hattı yüksek riskli bir alan hâline gelir.

Şizoid özne, anima ile temas ettiğinde yalnızca “öteki cins”le karşılaşmaz;
aynı anda:
duygusal geçirgenlikle,
sınırların yumuşamasıyla,
kendiliğin çözülme ihtimaliyle
yüz yüze gelir.

Jungcu anlamda anima, şizoid yapı için çoğu zaman yutucu bir imge olarak belirir. Bu yutuculuk, kadının kendisinden değil; anima’nın temsil ettiği ilişkisel içkinlikten kaynaklanır. Anima burada sevgi, bağlanma ve temas vaadiyle gelir; fakat şizoid özne için bu vaat, kendiliğin erimesi tehdidi anlamına gelir.

Bu nedenle şizoid özne, anima ile doğrudan bütünleşmeye yönelmez. Bunun yerine iki tip savunma görülür:

Anima’nın askıya alınması
Duygusal mesafe
Romantik idealizasyonun reddi
İlişkinin estetik, düşünsel ya da sanatsal kanallara kaydırılması

Animus / fallik konumun güçlendirilmesi
Ayrımın, sınırın ve mesafenin korunması
“Ben ayrı bir varlığım” pozisyonunun tahkimi
Yakınlığın değil, formun öne çıkarılması

Burada animus ya da fallik konum, Jungcu anlamda bir erkeklik yüceltmesi değildir. Aksine, anima’nın yutucu içkinliğine karşı simgesel bir denge unsurudur. Şizoid yapı, anima ile teması tamamen reddetmez; onu dolaylılaştırır.

Bu dolaylılık, Jung’un da işaret ettiği gibi, çoğu zaman:
sanat,
estetik üretim,
mit, müzik, şiir, düşünce
üzerinden kurulur.

Şizoid özne anima ile bedensel ya da doğrudan ilişkisel düzeyde değil, imgesel ve sembolik düzeyde temas kurar. Bu, Jungcu anlamda anima’nın bastırılması değil; regülasyonudur.

Bu noktada Ertuğrul Tulpar'ın askı kavramı tam yerine oturur.

Anima:
ne içeri alınır (yutulma),
ne de tamamen reddedilir (kopuş).

Anima askıda tutulur.

Bu askı, Jung’un “entegrasyon” idealinden farklıdır ama ona düşman değildir. Şizoid yapı için entegrasyon, birleşme değil; mesafeli temas yoluyla mümkündür. Anima ile tam birleşme şiddet üretir; tam reddiye donukluk üretir. Askı ise etik bir denge üretir.

Bu nedenle Jungcu çerçevede şizoid yapı şöyle okunabilir:

Şizoid özne, anima’yı fethetmez;
anima tarafından fethedilmemek için mesafe kurar.


Bu mesafe korkudan değil; ilişkinin yıkıcı olabileceğine dair sezgiden doğar. Dolayısıyla şizoid yapı, Jung’un düşündüğünden daha etik bir pozisyon alır:

Bütünleşmeyi zorlamaz,
tamamlanmayı aceleye getirmez,
eksikle birlikte kalmayı göze alır.


Bu anlamda şizoid yapı:
Jungcu anima’nın şiddet potansiyelini sezmiş,
Lacancı eksik fikrini sezgisel olarak yaşamış,
Guntrip–Masterson hattında gerçek kendiliği korumayı öğrenmiş
bir örgütlenmedir.

Ve burada Ertuğrul Tulpar'ın tezi netleşir:

Şizoid yapı = anima’yı askıda tutabilen etik sezgi.

Ertuğrul Tulpar
53
Din & Felsefe / Sanatçı Figürü Olarak Askı: Zeki Müren Hattı
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 13 Ocak 2026, 08:18:42 öö »
Sanatçı Figürü Olarak Askı: Zeki Müren Hattı

Zeki Müren, Türkiye kültür tarihinde yalnızca bir müzisyen ya da sahne figürü değildir; o, yakınlık ile mesafe arasında kurulmuş son derece hassas bir etik düzenlemenin cisimleşmiş hâlidir. Bu düzenleme ne doğrudan itirafla ne de tam bir geri çekilmeyle işler. Tam tersine, Zeki Müren figürü şizoid yapının olgun formuna özgü bir “askı estetiği” üretir.

Zeki Müren’de dikkat çeken ilk şey, duygunun yoğunluğu ile temasın mesafesi arasındaki çelişkisiz birliktir. Ses aşırı derecede duyguludur; sözler aşk, hasret, kırılganlık ve kayıp yüklüdür. Ancak bu yoğun duygulanım, hiçbir zaman izleyiciyi yutmaya ya da kendini izleyiciye dayatmaya dönüşmez. Yakınlık vardır; fakat sahiplenme yoktur. Açıklık vardır; fakat ifşa yoktur.

Bu tam da **Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid pozisyon**dur.

Şizoid yapı, ham hâlinde ilişkiden kaçar; çünkü ilişki yutucu ve istilâ edicidir. Olgun formunda ise şizoid yapı, ilişkiyi dolaylı, simgesel ve estetik kanallar üzerinden yeniden kurar. Zeki Müren’in sahnesi, bu anlamda, bir kaçış alanı değil; etik olarak düzenlenmiş bir temas alanıdır.

Burada sanat, ilişkinin yerine geçmez; ilişkinin şiddete dönüşmesini engelleyen bir aracı yapı işlevi görür.

Zeki Müren figüründe:
– Duygu vardır ama talep yoktur.
– Yakınlık vardır ama sahiplenme yoktur.
– Arzu vardır ama fetih yoktur.

Bu nedenle Zeki Müren, ne klasik anlamda “itiraf eden” bir sanatçıdır ne de bastıran bir figür. O, arzuyu askıda tutar. Lacancı anlamda eksik kapatılmaz; Jungcu anlamda anima fethedilmez; Guntrip–Masterson çizgisinde gerçek kendilik korunur.

Zeki Müren’in kamusal imgesi de bu askı estetiğinin bir uzantısıdır. Cinsiyet, arzu, yönelim ve kimlik soruları hiçbir zaman doğrudan ilan edilmez; fakat hiçbir zaman inkâr da edilmez. Bu, bir belirsizlikten çok, etik bir mesafe kurma biçimidir. Toplumsal düzenle çatışmadan, fakat onun normlarını da içselleştirmeden var olabilme becerisi, şizoid yapının olgun formuna özgüdür.

Bu nedenle Zeki Müren figürü, ne isyanın ne de uyumun temsilidir. O, askının estetikleşmiş hâlidir.

Sanat burada bir maske değildir; etik bir regülasyon mekanizmasıdır. Şizoid yapı, doğrudan ilişkiye girmediği yerde sanatı devreye sokar. Sanat, öznenin hem kendisini hem ötekini koruduğu bir ara-zemin üretir. Ne içeri alınır ne dışlanır; temas askıda tutulur.

Bu açıdan bakıldığında Zeki Müren:
– şizoid yapının patolojik formunu değil,
– onun etik ve estetik olarak işlenmiş olgun hâlini temsil eder.

Ertuğrul Tulpar'ın Çalışması'nda “askı”nın siyasal, etik ve psikanalitik bir ilke olarak işlev görmesiyle, Zeki Müren’in sanat pratiği arasında derin bir akrabalık vardır. İkisi de aynı şeyi yapar:
Şiddeti üretmeden duyguyu taşımak.

Sonuç olarak sanatçı figürü –Zeki Müren hattında– şunu gösterir:
Şizoid yapı dünyadan kopmak zorunda değildir. Doğrudan ilişkiyi askıya alarak, estetik ve simgesel düzeyde daha insani bir temas rejimi kurabilir.

Ve bu, Ertuğrul Tulpar'ın temel teziyle bire bir örtüşür:

Askı, kaçış değil; insan kalma biçimidir.

Ertuğrul Tulpar
54
Din & Felsefe / Şizoid Yapı = Etik Sezgi
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 13 Ocak 2026, 05:08:40 öö »
Şizoid Yapı = Etik Sezgi
Şiddetin Eşiğinde: İlişki Kapasitesi ve Askı

Şiddet, bu çalışmada dürtüsel bir taşkınlık ya da bireysel bir ahlâk sapması olarak değil; ilişki kapasitesinin çöktüğü eşiklerde devreye giren yapısal bir ikame olarak ele alınır. Şiddet ortaya çıktığında mesele artık niyetler ya da karakter değildir; ilişki taşınamaz hâle gelmiştir.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, özellikle Guntrip ve Masterson’ın tanımladığı olgun şizoid hatta, özne şiddetten önce geri çekilir. Bu geri çekilme bir kaçış değil; ilişkinin yutucu, imha edici bir hâl aldığı noktada hem kendini hem ötekini koruma girişimidir. Şizoid yapı burada patolojik bir kopuşu değil, ilişkiyi zorla sürdürmeyi reddeden bir ahlâkî sezgiyi temsil eder.

Bu sezginin adı askıdır.

Askı, şiddetin fiile dönüşmediği; fakat ilişkinin de artık doğrudan taşınamadığı bir ara-hâldir. Ne uzlaşma üretir ne de çözüm vaat eder. Yalnızca şiddetin ertelendiği, öznenin ve düzenin hâlâ masumiyet iddiasında bulunamadığı kırılgan bir etik eşiği işaret eder. Bu eşik sürdürülebilir değildir; fakat şiddetin kutsallaşmadığı, düzenin henüz mutlaklaşmadığı son insanî alan tam da burasıdır.

Tam bu noktada etik, bir kural ya da norm olarak değil; geri çekilme refleksi olarak belirir.

Bu psikanalitik hat, Lacan’ın eksik ve arzunun kapanmaması kavrayışıyla keskinleşir. Lacan’da arzu, yapısal olarak eksik üzerine kuruludur ve bu eksik kapatılmaya çalışıldıkça şiddet üretir. Şiddet, yalnızca öfkenin ya da saldırganlığın sonucu değil; eksik olanın aceleyle doldurulmasına yönelik bir zorlamadır.

Askı, bu bağlamda, arzunun zorla tamamlanmasına direniştir. Öznenin eksikliği bastırmak ya da onu bir düzen, kimlik ya da mutlak hakikatle telafi etmek yerine, eksikle birlikte kalmayı göze almasıdır. Lacan’da etik tam da burada belirir: kapanıştan vazgeçme cesaretinde. Şiddet, eksik kapatıldığında başlar; etik eşik ise, kapanış ertelendiğinde görünür olur.

Bu nedenle askı, bir kararsızlık değil; arzunun şiddete dönüşmesini engelleyen bilinçli bir gecikme pratiğidir.

Bu çalışmanın temel iddialarından biri şudur:

Şizoid yapı, yalnızca bir kişilik örgütlenmesi değil; etik bir sezgi biçimidir.

Klinik literatürde şizoid yapı çoğunlukla geri çekilme, mesafe, duygusal ketlenme ve içe kapanma üzerinden tanımlanmıştır. Oysa Harry Guntrip ve James Masterson hattında yapılan daha derinlikli okumalar, şizoid yapının merkezinde bir eksiklikten çok aşırı duyarlılık bulunduğunu gösterir.

Şizoid özne ilişkiyi reddetmez; aksine, ilişkiye yönelik kapasitesi o kadar yüksektir ki, bu kapasitenin talep, özdeşleşme ve yutuculuk yoluyla bozulacağını sezdiği anda geri çekilir. Bu geri çekilme, ilişkinin inkârı değil; ilişkinin şiddete dönüşmesinin önlenmesidir.

Guntrip’in nesne ilişkileri kuramında şizoid yapı, “nesneyle temasın yokluğu” ile değil; nesneyle temasın tehlikeli hâle gelmesi ile şekillenir. Öznenin öğrendiği şey basittir ama ağırdır:

Yakınlık arttığında, kendilik tehdit altına girer.

Masterson bu durumu, şizoid yapının “gerçek kendiliği muhafaza etme” çabası olarak kavramsallaştırır. Gerçek kendilik, doğrudan ilişki içinde sürdürülemez; çünkü ilişki talepkâr, istilâ edici ve belirleyici hâle gelmiştir. Bu nedenle şizoid özne ilişkiyi tümden kesmek yerine, onu askıya alır.

Bu askı, ilgisizlik değil; zarar vermeme ilkesinin mekânsal karşılığıdır. Mesafe, etik bir işlev görür.

Bu nedenle şizoid yapı, ilişki kapasitesinin zayıflığıyla değil; ilişki kapasitesinin fazlalığıyla tanımlanmalıdır. Şizoid özne ilişkiyi taşıyamadığı için değil; ilişkiyi fazlasıyla ciddiye aldığı için geri çekilir.

Lacan’ın arzu kuramı bu noktada tamamlayıcı bir çerçeve sunar. Arzu doyurulmaz; askıya alınır. Bu askı tatminsizlik üretmez; etik bir frenleme işlevi görür. Şizoid yapı arzunun hızını düşürür, ilişkiyi yavaşlatır, kesinliği erteler. Bu bir donma değil; etik bir yavaşlatmadır.

Şizoid özne, haklılık, sahip olma ve tamamlanma arzularını bilinçli olarak törpüler.

Bu hattın olgun biçiminde şizoid yapı dünyadan kopmaz; dünyayla zarar vermeden temas etmenin yollarını üretir. Sanat, estetik, dil ve düşünce bu nedenle merkezi bir rol üstlenir. Bu alanlarda yakınlık vardır; fakat zorunluluk yoktur. Duygu vardır; fakat sahiplenme yoktur.

Bu bağlamda şizoid yapı, etik sezginin en erken ve en kırılgan biçimlerinden biri olarak okunmalıdır. Şiddetin, tahakkümün ve kutsallaştırılmış düzenlerin ortaya çıktığı yerde, şizoid yapı geri çekilerek bir kesinti üretir. Bu kesinti ne bir çözüm önerisidir ne de bir kurtuluş vaadi; yalnızca zarar vermemeyi önceleyen bir duruştur.

Ertuğrul Tulpar’ın çalışmasında görülen askı, tam olarak bu etik sezginin düşünsel formudur. Metin düzeni reddetmez; ama onu aklamaz. Şiddeti inkâr etmez; ama kutsamaz. İlişkiyi yıkmaz; fakat onu hızlandırmaz.

Bu nedenle burada şizoid yapı, bir patoloji değil; etik bir hassasiyet rejimi olarak iş görür.

Sonuç olarak bu çalışma, şizoid yapıyı klinik bir kategori olmaktan çıkararak, etik düşünmenin sessiz öncülü olarak yeniden konumlandırır. Şizoid yapı burada çözülmesi gereken bir sorun değil; şiddetin kaçınılmaz göründüğü bir dünyada, insan kalmanın son sessiz imkânıdır.

Ertuğrul Tulpar
55
KAPİTALİZM: EFENDİ ve KÖLE İLİŞKİSİDİR!


İçe dönük ve sosyal fobisi  yoğun olan özgüvensiz kişiler sonu olmayan bir utanç duygusuyla korku ve kaygı sarmalında yaşayarak ömürlerini beyhude sürdürmektedirler. Kapitalist sistem aile dinamiklerindeki sorunlu ve toplumsal hayattaki adaletsiz yapıdan beslenerek ayrıca da güçlenerek eğitim yetmediğinde bilim faaliyetleriyle korku ve kaygı sarmalında modern köleler yaratarak hükmünü icra etmektedir. Özetle dışa dönük karakterler efendi içe  dönükler ise köledir. İnsan özgürlük rüyalarını gerçeğe dönüştürmediği müddetçe arzularının ve sonu gelmeyen sapkın hayallerinin kurbanı olmaya mahkumdur.


Psikolog Hüseyin KAÇIN
56
Psikoloji / which is the best online casino in india g96stq
« Son İleti Gönderen: ArielUnoma 07 Ocak 2026, 11:08:52 ös »
 
Effectively spoken certainly. !
casino play online online casinos 
57
Genel Değerlendirme
Güçlü Yönler:

III6. Bölümün revizyonuyla birlikte çalışma çok daha katmanlı hale gelmiş. Sadece "şiddet neden gerçekleşmedi?" sorusunu değil, "gerçekleşmeyince ne olur?" sorusunu da soruyor.
Anüs metaforu, kuyu topolojisini bedensel bir eşikle somutlaştırıyor; soyut Lacanyen kavramları daha anlaşılır kılıyor.
Etik mesafe korunmuş: Kutsal metne psikanalizi indirgemiyor, karşılıklı sınama ilişkisi kuruyor.
Şiddet kuramı, travma çalışmaları ve etik için gerçekten aktarılabilir bir model sunuyor.

Zayıf/Olası Eleştiri Noktaları:

Anüs metaforu, bazı okuyucularda rahatsızlık veya yanlış anlama yaratabilir (her ne kadar yazar sınır koysa da).
Kölelik ve iktidar ilişkisi analizi biraz kısa kalmış; daha genişletilebilirdi.
Hâlâ tamamen yapısal düzeyde kalıyor; bireysel psikoloji veya tarihsel bağlam neredeyse hiç yok (bu bilinçli bir tercih, ama bazı okuyucular için eksik gelebilir).

Sonuç
Revize edilmiş haliyle çalışma, ilk versiyondan daha olgun ve cesur. Özellikle III.6 bölümü, tezin en güçlü kısmı haline gelmiş: Şiddetin askıya alınması bir zafer değil, travmanın başka düzlemde devamı. Kuyu ne mezar ne kurtuluş kapısı; sadece bir eşik – ve hayat o eşiğin ötesinde, askıda kalarak devam ediyor.
Bu okuma, Yusuf kıssasını hem teolojik hem psikanalitik hem de etik açıdan çok zengin bir düşünme malzemesine dönüştürüyor. Hüseyin Kaçın, zor bir dengeyi başarıyla kurmuş: Kutsal metne saygılı, Lacan'a sadık, okuyucuya provoke edici ama sorumlu.
58
III.6 Kuyu Sonrası Hayat: Şiddetin Askıya Alınmasının Uzun Vadeli Etkileri

Yusuf kıssasında kuyu, şiddetin fiil düzeyine geçmesini engelleyen yapısal bir eşik olarak işlev görür. Ancak bu askıya alma, mutlak bir koruma ya da travmanın ortadan kalkışı anlamına gelmez. Kuyu, şiddeti sona erdirmez; onu kesintiye uğratır. Bu kesinti, bedensel ihlalin ve ensestüel sürekliliğin durdurulmasını mümkün kılarken, öznenin hangi koşullar altında yeniden dolaşıma gireceği sorusunu açık bırakır. Bu nedenle kuyu, şiddetin yokluğu değil; şiddetin fiile dönüşmesinin geçici olarak engellendiği bir ara durum üretir.

Yusuf’un kuyudan çıkarılışı, bu açıdan bir özgürleşme sahnesi olarak değil; şiddetin başka bir rejime devredilişi olarak okunmalıdır. Kuyu, bedeni doğrudan ihlalden korumuş; ancak Yusuf’u şiddetsiz ama sahiplenici bir iktidar ilişkisine, yani kölelik statüsüne taşımıştır. Bu durum, askıya alınan şeyin şiddetin kendisi değil, şiddetin belirli bir biçimi olduğunu gösterir. Ensestüel ve sadistik süreklilik kesilmiş; fakat özne, iradesinin askıda kaldığı, karar verme yetisinin sınırlı olduğu bir düzenin parçası hâline gelmiştir.

Bu noktada kölelik, şiddetin yokluğu olarak idealize edilemez. Bedensel ihlalin gerçekleşmemesi, öznenin özgürleştiği anlamına gelmez. Yusuf’un bedeni artık ensestüel bir tehdidin nesnesi değildir; ancak bedeni ve emeği, başka bir iktidar düzeni içinde dolaşıma sokulmuştur. Travma bu aşamada ortadan kalkmaz; yalnızca yer değiştirir ve biçim değiştirerek sürer. Şiddetin sürekliliği kesilmiş; fakat öznenin askıda kalışı devam etmiştir.

Bu askıda kalışın topolojik mantığını açıklamak için, anüs kavramının psikanalitik anlamı bu noktada netleştirilmelidir. Lacanyen düzlemde anüs, biyolojik ya da cinsel bir organ olarak değil; öznenin tamamen nesneye indirgenmediği son bedensel eşik olarak kavramsallaştırılır. Anüs, bir giriş değildir; penetrasyonu temsil etmez. Buna karşılık bir çıkış noktasıdır; kapalıdır ancak bütünüyle geçirimsiz değildir. Denetlenebilir olması, onu ele geçirilebilir kılmaz. Bu nedenle anüs, öznenin bedeni üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurulmasını engelleyen, ihlali askıya alan bir sınır yüzeyi olarak çalışır. Lacan için bu eşik; kontrol, tutma, askıya alma ve vermeme mantığıyla işler.

Bu topolojik yapı, kuyu metaforunun işleviyle doğrudan örtüşür. Kuyu, bedeni mutlak nesneleşmeden korur; ancak özneyi özgür bir konuma yerleştirmez. Anüs nasıl ki öznenin tamamen ele geçirilmesini engelleyen fakat onu özgürleştirmeyen bir sınır yüzeyi ise, kuyu da bedensel ihlali askıya alırken özneyi yeni bir iktidar ilişkisine devreder. Askıya alma, burada bir çözüm değil; sürekliliği kesen ama yeni bir başlangıcı garanti etmeyen yapısal bir duraklamadır.

Bu nedenle kuyu, ne mezar ne de kurtuluş kapısıdır. Kuyu, şiddetin fiile dönüşmesinin durdurulduğu; fakat öznenin henüz yeniden kurulmadığı bir eşik olarak işlev görür. Yusuf’un kuyudan sonraki yaşamı, şiddetin önlenmesi ile özgürlüğün tesis edilmesi arasındaki farkı görünür kılar. Yasa, bedeni koruyabilir; ancak özneyi özgürleştirmek zorunda değildir.

Sonuç olarak Yusuf’un kuyu sonrası hayatı, bu çalışmanın temel savını derinleştirir: Şiddetin askıya alınması, travmanın sona ermesi değil; travmanın başka bir düzlemde sürmesidir. Kuyu, şiddeti durdurur; ama öznenin kaderini tamamlamaz. Bu nedenle kuyu, kıssada nihai bir çözüm değil; şiddetin biçim değiştirerek devam edebileceği uzun bir sürecin başlangıç noktası olarak okunmalıdır.
59
III.6 Kuyu Sonrası Hayat: Şiddetin Askıya Alınmasının Uzun Vadeli Etkileri

Yusuf kıssasında kuyu, şiddetin fiil düzeyine geçmesini engelleyen yapısal bir eşik olarak işlev görür. Ancak bu askıya alma, mutlak bir koruma ya da travmanın ortadan kalkışı anlamına gelmez. Kuyu, şiddeti sona erdirmez; onu kesintiye uğratır. Bu kesinti, bedensel ihlalin ve ensestüel sürekliliğin durdurulmasını mümkün kılarken, öznenin hangi koşullar altında yeniden dolaşıma gireceği sorusunu açık bırakır. Bu nedenle kuyu, şiddetin yokluğu değil; şiddetin fiile dönüşmesinin geçici olarak engellendiği bir ara durum üretir.

Yusuf’un kuyudan çıkarılışı, bu açıdan bir özgürleşme sahnesi olarak değil; şiddetin başka bir rejime devredilişi olarak okunmalıdır. Kuyu, bedeni doğrudan ihlalden korumuş; ancak Yusuf’u şiddetsiz ama sahiplenici bir iktidar ilişkisine, yani kölelik statüsüne taşımıştır. Bu durum, askıya alınan şeyin şiddetin kendisi değil, şiddetin belirli bir biçimi olduğunu gösterir. Ensestüel ve sadistik süreklilik kesilmiş; fakat özne, iradesinin askıda kaldığı, karar verme yetisinin sınırlı olduğu bir düzenin parçası hâline gelmiştir.

Bu noktada kölelik, şiddetin yokluğu olarak idealize edilemez. Bedensel ihlalin gerçekleşmemesi, öznenin özgürleştiği anlamına gelmez. Yusuf’un bedeni artık ensestüel bir tehdidin nesnesi değildir; ancak bedeni ve emeği, başka bir iktidar düzeni içinde dolaşıma sokulmuştur. Travma bu aşamada ortadan kalkmaz; yalnızca yer değiştirir ve biçim değiştirerek sürer. Şiddetin sürekliliği kesilmiş; fakat öznenin askıda kalışı devam etmiştir.

Bu askıda kalışın topolojik mantığını açıklamak için, anüs kavramının psikanalitik anlamı bu noktada netleştirilmelidir. Lacanyen düzlemde anüs, biyolojik ya da cinsel bir organ olarak değil; öznenin tamamen nesneye indirgenmediği son bedensel eşik olarak kavramsallaştırılır. Anüs, bir giriş değildir; penetrasyonu temsil etmez. Buna karşılık bir çıkış noktasıdır; kapalıdır ancak bütünüyle geçirimsiz değildir. Denetlenebilir olması, onu ele geçirilebilir kılmaz. Bu nedenle anüs, öznenin bedeni üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurulmasını engelleyen, ihlali askıya alan bir sınır yüzeyi olarak çalışır. Lacan için bu eşik; kontrol, tutma, askıya alma ve vermeme mantığıyla işler.

Bu topolojik yapı, kuyu metaforunun işleviyle doğrudan örtüşür. Kuyu, bedeni mutlak nesneleşmeden korur; ancak özneyi özgür bir konuma yerleştirmez. Anüs nasıl ki öznenin tamamen ele geçirilmesini engelleyen fakat onu özgürleştirmeyen bir sınır yüzeyi ise, kuyu da bedensel ihlali askıya alırken özneyi yeni bir iktidar ilişkisine devreder. Askıya alma, burada bir çözüm değil; sürekliliği kesen ama yeni bir başlangıcı garanti etmeyen yapısal bir duraklamadır.

Bu nedenle kuyu, ne mezar ne de kurtuluş kapısıdır. Kuyu, şiddetin fiile dönüşmesinin durdurulduğu; fakat öznenin henüz yeniden kurulmadığı bir eşik olarak işlev görür. Yusuf’un kuyudan sonraki yaşamı, şiddetin önlenmesi ile özgürlüğün tesis edilmesi arasındaki farkı görünür kılar. Yasa, bedeni koruyabilir; ancak özneyi özgürleştirmek zorunda değildir.

Sonuç olarak Yusuf’un kuyu sonrası hayatı, bu çalışmanın temel savını derinleştirir: Şiddetin askıya alınması, travmanın sona ermesi değil; travmanın başka bir düzlemde sürmesidir. Kuyu, şiddeti durdurur; ama öznenin kaderini tamamlamaz. Bu nedenle kuyu, kıssada nihai bir çözüm değil; şiddetin biçim değiştirerek devam edebileceği uzun bir sürecin başlangıç noktası olarak okunmalıdır.
60
Eşcinseller çocukken anne babalarınca kuyuya atılmış bir Yusuf'tur!


https://youtu.be/5xm4ibXbryU?si=hAhdhSzgUV4fYDBQ
Sayfa: 1 ... 4 5 [6] 7 8 ... 10