Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ MANİFESTOSU
Nurun Hatırlanışı, Narın Teşhiri, Ateşin Taşınışı

Bu metin bir uzlaşma çağrısı değildir.
Bir reform önerisi hiç değildir.
Bu metin, çökmekte olan bir dünya düzeninin içinden konuşur.

Artık şunu açıkça söylemek zorundayız:
Eski siyaset bitmiştir.
Sağ–sol, laik–dindar, ulusal–küresel karşıtlıklarının tamamı kent merkezli aynı aklın varyantlarıdır.

Bugün dünyayı yöneten şey ideolojiler değil,
kent,
tekasür,
merkezileşme,
ve küresel dehlizdir.

Bu dehliz ışıklıdır ama çıkışsızdır.
Şeffaftır ama boğucudur.
Özgürlük konuşur ama mesafeyi yok eder.

Bu nedenle yeni bir dile değil,
yeni bir siyasal ontolojiye ihtiyacımız var.


---

Hac: Nurun Toplanması

Hac bir ibadet olmaktan önce,
bir siyasal hakikat sahnesidir.

Hac’da güç askıya alınır.
Statü çözülür.
Mülkiyet silinir.
Temsil iptal edilir.

Herkes aynı merkeze yönelir
ama kimse merkezin sahibi değildir.

Bu yüzden Hac:

Kent değildir,

İmparatorluk değildir,

Yönetim aygıtı hiç değildir.


Hac, nur merkezli bir toplanmadır.
Nur eşitler.
Nur mesafe üretir.
Nur yakmaz.

Bu yüzden Hac şehirdir.
Ama sabit bir şehir değil,
ahlâkî bir şehir fikridir.


---

Davos: Narın Saltanatı

Davos bunun tersidir.

Davos, küresel kentin mabedidir.
Nar merkezlidir.

Nar aydınlatmaz.
Nar yakar.

Davos’ta:

Güç görünür,

Sermaye meşrulaşır,

Karar örtükleşir.


Burada eşitlik yoktur.
Askı yoktur.
Arınma yoktur.

Burada yalnızca:

Yönetilebilirlik vardır,

Tekasür vardır,

Yakınlığın zorbalığı vardır.


Davos, seküler kafesin vitrini,
küresel dehlizin toplantı salonudur.

Işık vardır.
Ama nur yoktur.


---

Kent: Ensestiyöz Siyaset

Kent masum değildir.
Kent tarafsız değildir.

Kent, mesafeyi kapatır.
Her şeyi birbirine fazla yaklaştırır.
Yakınlık burada sevgi değildir; yakıcılıktır (nar).

Kentte:

Aile çözülür,

Mahalle dağılır,

Beden metalaşır,

İnanç vitrine çıkar,

Emek görünmez olur.


Bu yüzden kent siyaseti ensestiyözdür.

Her sınırı ihlal eder.
Her farkı eritir.
Her mesafeyi “özgürlük” diye yakar.

Ensestiyöz siyaset,
kenti şehir zannederek dişil olanı yakar;
geriye yalnızca eril bir güç gösterisi kalır.

Türkiye’de İslamcı siyaset dahi,
kalkınmacı olduğu ölçüde Kemalisttir.
Türkiye’de sol ise,
kentçi olduğu ölçüde sermayenin dilini konuşur.

Kavga ettikleri şeyler farklıdır,
ama taptıkları mekân aynıdır.


---

Göçer-Evli Uygarlık: Ateşin Taşınışı

Bizim cevabımız ne Hac’ı Davoslaştırmak,
ne Davos’u ahlâkla süslemektir.

Bizim cevabımız:
Göçer-Evli Uygarlıktır.

Göçer-Evli düzen:

Ateşi mekâna hapsetmez,

Onu taşır, sınırlar, evcilleştirir.


Bu ateş:

Yakmak için değil,

Isıtmak ve yaşatmak içindir.


Göçer-Evli siyaset:

Merkezsizdir ama dağınık değildir,

Devletlidir ama kutsalcı değildir,

Hukukludur ama beton sevmez,

Hareketlidir ama kaotik değildir.


Devleti tanır,
ama onu tanrılaştırmaz.

Hukuku bilir,
ama onu mekâna zincirlemez.

Mesafeyi korur,
çünkü ahlâk bilir.

Bu yüzden:

Kenti durdurur,

Şehri yürütür,

Tekasürü sınırlar,

İmparatorluğu reddeder.



---

Tehâfüt: Eski Aklın Çöküşü

Bugün yaşanan şey bir kriz değildir.
Bir tehâfüttür.

Kent merkezli uygarlık çökmektedir.
Teknoloji masalları enerjiye çarpmaktadır.
Dijital bolluk anlatısı fiziksel kıtlıkta dağılmaktadır.

Bu yüzden:

Eski Atlantik yok,

Eski Avrasya yok,

Eski denge politikaları yok.


Artık yalnızca ölçek savaşı vardır.

Ve küçük olan kaybolur.


---

Yeni Türkiye

Yeni Türkiye gelmiyor.
Zaten buradaydı.

Ama artık:

Adını koyuyor,

Dilini sertleştiriyor,

Mesafesini koruyor.


Bu bir davet değildir.
Bir müzakere çağrısı hiç değildir.

Bu bir kopuş bildirisidir.

Kentle barışan herkesle,
hangi ideolojiden olursa olsun,
hesaplaşma kaçınılmazdır.

Nur kaybolursa körleşiriz.
Nar hâkim olursa yanarız.
Ateşi taşımazsak söneriz.

Yeni Türkiye,
ateşi taşıyacak siyasal iradenin adıdır.

Ve bu sefer
dil yumuşamayacak.

Ertuğrul Tulpar
24 - Ocak - 2026
2
Hac – Davos – Göçer Evli Uygarlık
Nur, Nar ve Ateş Arasında Siyasetin Üç Yüzü

Bu bölüm, bir benzetme denemesi değildir.
Bir karşılaştırma oyunu hiç değildir.
Bu metin, insanlığın toplanma, yön tayini ve siyasal merkez kurma ihtiyacının üç farklı uygarlık biçiminde aldığı hâli açığa çıkarmayı amaçlar.

Hac, Davos ve Göçer-Evli Uygarlık;
aynı ihtiyacın, üç ayrı ontolojik zeminde kurduğu üç farklı dünyadır.

Bu fark anlaşılmadan ne kent–şehir ayrımı kavranabilir,
ne de Yeni Türkiye Siyaseti’nin niçin zorunlu olduğu görülebilir.

---

Hac: Nur Merkezli Toplanma

Hac, modern aklın sandığı gibi “bireysel bir ibadet” değildir.
Ama Davos gibi “karar üreten bir kongre” de değildir.

Hac, nur merkezli bir toplanmadır.

Nur burada bir metafor değil, bir siyasal ilkedir:

Eşitlik üretir,

Mesafeyi korur,

Kimliği eritmez,

Gücü merkezileştirmez.

İhram, yalnızca bir kıyafet değil;
statünün, mülkiyetin ve tahakkümün askıya alınmasıdır.

Hac’da kimse temsilci değildir,
kimse yönetici değildir,
kimse karar verici elit değildir.

Herkes aynı merkeze bakar,
ama kimse merkezin sahibi değildir.

Bu yüzden Hac:

Kent değildir,
İmparatorluk değildir,
Bürokratik bir merkez değildir.


Hac, şehir fikrinin en saf hâlidir: mesafeli, eşitlikçi, yatay ve arındırıcı.

---

Davos: Nar Merkezli Toplanma

Davos ise tam karşı uçta durur.

Davos, nar merkezli bir toplanmadır.
Nar burada ışık değil, yakıcılıktır.

Nar:

Mesafeyi kapatır,
Her şeyi dolaşıma sokar,
Her şeyi birbirine fazla yaklaştırır,
Sonunda her şeyi yakar.

Davos’ta eşitlik yoktur.
İhram yoktur.
Askıya alma yoktur.

Tam tersine:

Sermaye görünür kılınır,
Güç yoğunlaştırılır,
Karar örtük biçimde merkezileştirilir.
Davos, küresel kentin mabedidir.

Burada konuşulan şeyler:

“Kalkınma”dır ama kimin için olduğu belirsizdir,

“Teknoloji”dir ama bedelini kimin ödeyeceği söylenmez,

“Gelecek”tir ama halk yoktur.


Bu nedenle Davos:

Şehir değildir,
Nur üretmez,
Arındırmaz.

Davos, seküler kafesin üst katıdır.
Küresel dehlizin aydınlatılmış ama çıkışsız salonudur.

---

Göçer-Evli Uygarlık: Ateşi Taşıyan Siyaset

Hac nurdur.
Davos nardır.

Göçer-Evli Uygarlık ise ateştir.

Ama bu ateş:

Yakmak için değil,
Isıtmak içindir.

Göçer-Evli düzen, ateşi mekâna hapsetmez.
Onu taşır, dolaştırır, sınırlar.

Bu yüzden:

Kent kurmaz,

Şehri yürütür.

İmparatorluk inşa etmez,

Töre üretir.


Göçer-Evli Uygarlık:

Ne Hac gibi askıya alır,
Ne Davos gibi merkezileştirir.

Devleti hakem yapar, hukuku mekândan büyük tutar, mesafeyi ahlâk sayar.

Ateş burada:

Ocaktır,
Hanelidir,
Evli’dir.

Ensestiyöz değildir çünkü mesafeyi korur.
Tekasürcü değildir çünkü birikimi sınırlar.
İmparatorlukçu değildir çünkü konik değil ağsaldır.

---

Kent – Şehir Ayrımı Burada Netleşir

Şehir:

Nurla kurulur,
Mesafeyle yaşar,
Ahlâkla ayakta durur.

Kent:
Narla büyür,
Mesafeyi yakar,
Tekasürle beslenir.

Göçer-Evli Uygarlık ise:

Şehri sabitlemez,

Kenti kutsamaz.

Şehri yürütür, kenti durdurur.

Bu yüzden Göçer-Evli siyaset, ne Hac’ı Davoslaştırır, ne Davos’u meşrulaştırır.

İkisini de yerli yerine koyar.

---

Yeni Türkiye Siyaseti Bu Üçgenden Doğar

Yeni Türkiye Siyaseti, Hac’ın nurunu hatırlar, Davos’un narını teşhis eder, Göçer-Evli ateşi siyasete taşır.

Bu siyaset:

Küresel dehlizi reddeder,

Seküler kafesi kırar,

Kent merkezli tahakkümü durdurur.

Bu bir tercih değildir.
Bu bir estetik mesele hiç değildir.

Bu, varlık meselesidir.

Çünkü:

Nur kaybolursa toplum körleşir,

Nar hâkim olursa her şey yanar,

Ateş taşınmazsa ocak söner.


Yeni Türkiye, ateşi taşıyacak siyasal ölçeğin adıdır.

Ve artık bu ad, sadece söylenmek için değil, kurulmak için vardır.

Ertuğrul Tulpar
24 - Ocak - 2026
3
Dış Politikada Yeni Paradigma: Seküler Kafesin Çöküşü, Göçer-Evli Uygarlık Ufkunun Doğuşu

Dünya jeopolitiğinde son günlerde yaşanan tartışmalar, artık 20. yüzyılın paradigma çatışma modelleriyle açıklanamayacak kadar hızlı bir kırılma sürecine işaret ediyor. ABD Başkanı’nın sosyal medya üzerinden paylaştığı ve Kanada, Grönland ve Venezuela gibi bağımsız devletleri ABD’nin parçası gibi gösteren haritalar küresel siyaset yorumlarını sarsmış durumda; bu tür temsiller uluslararası kamuoyunda “emperyal fantezi” ve “yayılmacılık” gibi başlıklarla tartışılıyor.

Bu gelişme, Trump’ın yalnızca askeri veya ekonomik baskı araçlarıyla değil, aynı zamanda algı ve temsil araçlarıyla da uluslararası sınırları yeniden tanımlama yönelimi ortaya koyduğu algısını güçlendiriyor.

Buradan hareketle, mevcut dünya siyaseti üç temel olgu üzerinden yeniden okunmalıdır.

1. Seküler Kafesin Çöküşü ve Kentçi İktidarın Sınırları

Bugün küresel siyasetin hâkim dili hâlâ “liberal uzlaşma”, “uluslararası hukuk”, “serbest piyasa entegrasyonu” gibi seküler çerçevelerle ifade edilmeye çalışılsa da, bu dil artık olayların arka planındaki belirleyici iktidar dinamiklerini açıklamıyor.

Seküler kafes, inancı — ister ulus-devlet kimliği, ister kültürel aidiyet olsun — siyasetin dışına iter ve meseleleri teknik normlara indirger. Oysa harita gibi provokatif temsiller, siyaset alanını etkisizleştirilmiş normlar üzerinden değil, doğrudan güç iddiaları üzerinden yeniden çerçeveler.

Bu, seküler kafesin iç tutarlılığını kaybettiği bir tehâfüt anıdır. Sistem, kendi mantığıyla çelişmeye başlar.

2. Küresel Dehliz ve Yeni Yayılmacılık Temsilleri

Bugün dolaşıma sokulan bu haritalar yalnızca bir medya içeriği değildir. Bunlar, egemenlik iddialarının normatif dillerin ötesinde meşrulaştırılma girişimleridir.

AI üretimi haritalar birer grafik değil, metaforik güç cümleleridir:
“Bu coğrafya üzerinde tasarruf edebilirim.”

İşte küresel dehliz tam burada çalışır. Hukuk normatif düzeyde konuşur, güç ise pratikte işler. Küresel dehliz, gerçek kararların alındığı yeri görünmez kılar, sorumluluğu dağıtır, faili belirsizleştirir. Siyaset vitrinde kalır, iktidar yeraltında dolaşır.

3. Göçer-Evli Ufuk ve Yeni İttifak Mantığı

Bu bağlamda Yeni Türkiye Siyaseti’nin önerdiği kavramsal harita anlam kazanır. Merkezsizleşen dünya, tek merkezli hegemonik modellerle açıklanamaz.

Göçer-Evli Uygarlık tecrübesi, kent-merkezli, dikey ve tahakkümcü imparatorluk aklının karşısına heterarşik, ağsal ve ölçek koruyucu bir siyasal tahayyül koyar.

Bu ufukta belirleyici olan yalnızca askerî ya da ekonomik güç değildir. Meşruiyet, sembol, temsil ve ahlâk da siyasal denklemin parçasıdır. Tam bu noktada, seküler insan hakları ve hukuk söylemleriyle kendini meşrulaştırmaya çalışan küresel güçlerin, pratikte çıplak güç söylemlerine yaslandığı açığa çıkar.

Sonuç: Dış Politikanın Yeni Mantığı

Bugün dış politika artık klasik blok çatışmaları üzerinden okunamaz. Mesele bir ABD-Rusya gerilimi ya da Atlantik-Avrasya karşıtlığı değildir. Mesele, seküler normların çözülmesi, temsilin güç söylemine dönüşmesi ve yeni hegemonik dillerin sahneye çıkmasıdır.

Trump’ın paylaştığı harita, bu dönüşümün bir göstergesidir. Küresel iktidar artık yalnızca tankla, parayla ya da yaptırımla değil; algı, temsil ve sembolik meşruiyet üzerinden kurulmaktadır.

Bu nedenle “bildiğimiz dış politikayı unutmak gerekir” cümlesi bir temenni değil, bir zorunluluktur. Eski dil çökmüştür. Yeni siyaset, yeni kavramlar talep etmektedir.

Ertuğrul Tulpar
24 - Ocak - 2026


NOT
Bu çalışmada kullanılan “Göçer-Evli Uygarlık” kavramı, Lütfi Bergen’in uzun yıllara yayılan düşünce emeğinden beslenmektedir. Kavram, burada Bergen’in kurucu çerçevesine sadık kalınarak, güncel siyasal ve mekânsal tartışmalar bağlamında yeniden ele alınmıştır.
4
Производство и поставка - канат полипропиленовый канат производства Северсталь метиз, Мечел, ММК Метиз, Силур со склада в г.Орел.
Продажа канат сизалевый оптом и в розницу по низким ценам.
Полный каталог всей метизной продукции, описания, характеристики, ГОСТы и технические условия.
Оформление заказа и доставка в сжатые сроки. Возможна отгрузка транспортной компанией.
Цены производителя.
5
Din & Felsefe / Yeni Türkiye Aklı: Tehâfüt; Sınır Koyan Akıl…!
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 11:18:03 ös »
Tehâfüt: Sınır Koyan Akıl

Yeni Türkiye Siyaseti, aklı yücelten ama onu sınırsızlaştırmayan bir siyasal geleneğe yaslanır.
Bu gelenek, Osmanlı düşüncesinde “Tehâfüt” adıyla kurumsallaşmıştır.

Tehâfüt, sanıldığı gibi düşünceye düşmanlık değildir.
Aklı susturmak değil, aklı yerine oturtmaktır.
Çünkü sınırı olmayan akıl, hakikat üretmez; yakıcılık üretir.

Aklın her alana sızdığı yerde mesafe kapanır.
Mesafe kapanınca mahremiyet yanar.
Mahremiyet yanınca şehir çözülür, kent kurulur.
Kent kurulduğunda siyaset ensestiyözleşir.

Tehâfüt geleneği tam bu noktada devreye girer:
Aklın her şeyi yutmasına “dur” der.
Hukuku mekândan, siyaseti sermayeden, düşünceyi tahakkümden ayırır.

Bu yüzden Osmanlı’da kelâm ile felsefe çatışmamış, karşı karşıya getirilmiştir.
Devlet bu karşılaşmayı bastırmamış, hakemlik etmiştir.
Ne aklı ilahlaştırmış, ne de düşünceyi yasaklamıştır.

Yeni Türkiye Siyaseti bu hattı yeniden kurar.

Bugün küreselci akıl, sınırsızdır.
Kentçi siyaset, sınırsızdır.
Kalkınmacı ideoloji, sınırsızdır.

Ve hepsi aynı sonucu üretir:
yakıcılık, tekasür, sermaye birikimi ve insanın çözülmesi.

Yeni Türkiye, Tehâfüt’ü yeniden hatırlar.
Bu bir felsefe tercihi değil, bir siyasal ahlâk tercihidir.

Aklı reddetmeyen,
ama aklı putlaştırmayan,
devleti kutsamayan,
ama devletsizliği de erdem saymayan
bir siyaset…

Tehâfüt burada şunu söyler:
Her şey konuşulabilir,
ama her şey hüküm veremez.

Yeni Türkiye’nin aklı budur.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026

6
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ
Kentçi Akla, Küresel Vesayete ve Sahte Muhalefete Karşı

Bu bölüm bir uzlaşma arayışı değildir.
Bir sentez denemesi hiç değildir.

Bu bölüm, Türkiye’de kendini muhalif sanan fakat düzenin kavramlarıyla konuşan bütün siyasal akıllarla açık bir hesaplaşmadır. Çünkü bugün Türkiye’de siyaset, ideolojik kamplara ayrılmış görünse de aynı mekânsal ve iktisadî dilin içinde dönüp durmaktadır.

Sağ da sol da, dindar da seküler de aynı kelimeleri tekrar etmektedir:
kalkınma, büyüme, kentleşme, merkezileşme.

Bu nedenle Türkiye’de İslamcı siyaset dahi kalkınmacı olduğu ölçüde Kemalisttir.
Ve Türkiye’de sol, kentçi olduğu ölçüde sermaye düzeninin taşeronluğunu yapmaktadır.

Aralarındaki çatışma gerçek değildir.
Aynı kentin içinde, farklı sloganlar atan iki hizbin gürültüsüdür yalnızca.

Kent ve Şehir Ayrımı: Siyasetin Gizli Eşiği

Bu noktada temel bir ayrımı netleştirmek gerekir: şehir başka, kent başkadır.

Şehir;
mesafeyi koruyan,
mahremiyeti tanıyan,
hukuku mekândan büyük bilen
dişil bir düzen imkânıdır.

Kent ise;
mesafeyi kapatan,
her şeyi görünür ve dolaşır kılan,
bedeni, emeği ve inancı aynı pazara süren
eril bir tahakküm makinesidir.

Kent, yakınlık üretir; fakat bu yakınlık sevgi değildir.
Bu, yakıcılıktır. Nar’dır.

Kentte aile çözülür, mahalle dağılır, beden metalaşır.
İnanç vitrine çıkar, emek anonimleşir.
Her şey birbirine fazla yaklaşır ve bu aşırı yakınlık, sınırları yok eder.

Bu nedenle kent siyaseti ensestiyözdür.
Her şeyi birbirine karıştırır,
her sınırı ihlal eder,
her mesafeyi “özgürlük” adına yakar.

Ensestiyöz siyaset, kenti şehir zannederek dişil olanı yakar;
geriye yalnızca eril bir güç gösterisi kalır.

Türk Solu’nun Yapısal Çıkmazı: Kent Tapıncı

Türkiye’de sol, uzun süredir ilericilik iddiasını kent üzerinden kurmaktadır.

Kent = özgürlük
Kent = modernlik
Kent = eşitlik

Bu denklikler yanlıştır.

Kent, sermayenin en rafine mekânıdır.
Emeğin en görünmez olduğu yerdir.
Yoksulluğun en iyi gizlendiği sahnedir.

Solun “kent hakkı” dediği şey, gerçekte kente sığma hakkıdır.
Yaşama hakkı değil; borçla, kirayla, güvencesizlikle tutunma hakkı.

Köyü gericilik sayan,
taşrayı aşağılayan,
göçü kaçınılmaz kader gibi sunan sol söylem,
sermayenin işini kolaylaştırmıştır.

Bugün kentte işçi mülksüzdür.
Kiracı köleleşmiştir.
Genç borçla disipline edilmiştir.
Kadın vitrine sıkıştırılmıştır.
Çocuk yalnızdır.

Buna rağmen sol hâlâ “şehirli bilinç” anlatmaktadır.
Bu bilinç özgürleştirici değildir; seküler bir kafestir.

Küreselcilik: Yeni İmparatorluk Mantığı

Küreselcilik kendini barış diliyle sunar.
Ancak bu dil masum değildir.

“Küresel entegrasyon” adı altında önerilen şey;
ulusların ölçek kaybı,
halkların siyasal etkisizleşmesi,
yerelin sökülmesidir.

Küreselcilik devletleri küçültürken sermayeyi büyütür.
Bu nedenle ulus-devlet eleştirisi çoğu zaman sermaye lehinedir.
Sınır eleştirisi emeğin aleyhinedir.
Kimlik çözülmesi yönetilebilirliğin aracıdır.

Türkiye’de küreselci sol, emperyalizme karşı olduğunu söyler;
ama emperyal mekânı, yani kenti kutsar.

Bu bir çelişki değil, yapısal bir uyumdur.

Göçer-Evli Uygarlık: Karşı Siyasetin İmkânı

Yeni Türkiye Siyaseti, kentçi, merkezci ve küreselci aklın karşısında konumlanır.

Bu siyaset, yerleşik imparatorlukların dikey ve konik tahakküm düzenine karşı
Göçer-Evli Uygarlık tecrübesini hatırlatır.

Bu tecrübe merkezsizdir ama dağınık değildir.
Devletlidir ama devleti kutsamaz.
Hukukludur ama betona teslim olmaz.
Hareketlidir ama kaotik değildir.

Göçer-Evli düzen;
şehri yürütür,
hukuku taşır,
mesleği korur,
mesafeyi ahlâk sayar.

Bu nedenle bu siyaset kenti durdurur.
Şehri yeniden kurar.
Sermayeyi sınırlamayı bilir.
Devleti tanrılaştırmadan hakem yerine koyar.

Sonuç Yerine: Kopuş Hattı

Bugün Türkiye’de temel ayrım sağ–sol değildir.
Laik–dindar değildir.
Modern–gelenekçi değildir.

Asıl ayrım şudur:
kentçi olanlar ile
şehri savunanlar.

Kentçi olanlar farklı ideolojilere sahip olabilir.
Sonuç değişmez: aynı kafesin bekçiliği.

Yeni Türkiye Siyaseti bu kafesi reddeder.

Bu bölüm bir davet değildir.
Bir müzakere çağrısı hiç değildir.

Bu, siyasal bir kopuşun kaydıdır.

Kentle barışan herkesle,
hangi ideolojiden olursa olsun,
hesaplaşma kaçınılmazdır.

Yeni Türkiye gelmiyor.
Kent çökerken zaten ortaya çıkıyor.

Ve bu sefer dil yumuşamayacak.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
7
Din & Felsefe / KENT = ENSESTİYÖZ SİYASET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 09:38:18 ös »
Kent = Ensestiyöz Siyaset

Kent, masum bir yerleşim biçimi değildir.
Kent, siyasetin bedenidir.

Türkiye’de İslamcı ve muhafazakâr siyaset dahi kalkınmacı olduğu ölçüde Kemalisttir.
Çünkü kalkınmacılık, ister sol ister sağ dille konuşsun, kenti merkeze alır.
Kent ise tarafsız değildir.

Şehir dişildir; kent erildir.

Şehir; mesafe kurar, dolaşım üretir, nefes aldırır.
Kent ise mesafeyi kapatır, yoğunlaştırır, bastırır.
Bu nedenle kent, siyaseti de yoğunluk siyasetine zorlar: büyüme, hız, birikim, tahakküm.

İşte burada ensestiyözlük başlar.

Ensestiyöz siyaset;
kenti şehir zannederek
dişil olanı yakar,
yakıcılığı (nar) ilerleme diye sunar,
mesafeyi kapatmayı birlik sanır,
tekasürü kalkınma diye kutsar,
sermaye birikimini kader gibi dayatır.

Geriye ne kalır?

Yalnızca eril bir güç gösterisi.
Gürültü vardır, yön yoktur.
Işık vardır, nur yoktur.
Ateş vardır; fakat yalnızca nar olarak tecrübe edilir.

Bu yapı bir Seküler Kafes üretir.

Seküler kafes, özneyi tamamen karanlığa hapsetmez;
ışığı büker, yönü bozar, istikameti iptal eder.
Kentte yaşayan özne ateşi görür, ama ondan geçemez.
Yanmaz; fakat yakılır.

Bu yüzden kent merkezli her siyaset, ister “İslamcı”, ister “muhafazakâr”, ister “sol” olsun,
son tahlilde ensestiyöz bir siyasettir.

Çünkü şehir kurmaz.
Sadece kenti çoğaltır.

Ve kentin çoğaldığı yerde,
siyaset ahlâk üretmez,
istikamet doğurmaz,
yalnızca daha büyük bir kafes inşa eder.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
8
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ

Balkanlar’dan Türkistan’a Ortak Kaderin Yeniden Kuruluşu

Yeni Türkiye Siyaseti, bir genişleme hevesi değildir.
Bir “büyük devlet” fantezisi hiç değildir.
Bu siyaset, dağılmış havzaların yeniden birbirini hatırlamasıdır.

Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu-Arap Yarımadası ve Türkistan;
tarihin farklı anlarında koparılmış,
ama hiçbir zaman ruhen ayrılmamış aynı siyasî havzanın parçalarıdır.

Bu coğrafyalar bugün farklı krizlerle anılıyor olabilir.
Ama hepsinin yaşadığı şey aynıdır:
Merkezsizleşme, kimliksizleşme ve dış tahakküm.

Balkanlar; Avrupa’nın periferisinde tutulmuş,
Kafkasya; büyük güçlerin tampon alanına sıkıştırılmış,
Ortadoğu; parçalanarak yönetilen bir laboratuvara çevrilmiş,
Türkistan ise Rus ve Çin emperyalizmi arasında paylaştırılmak istenmiştir.

Yeni Türkiye Siyaseti tam burada devreye girer.

Bu siyaset,
“Ben geliyorum” demez;
“Birlikte ayağa kalkıyoruz” der.

Ortak İlke: Göçer-Evli Uygarlık

Yeni Türkiye’nin taşıyıcı omurgası,
yerleşik imparatorlukların dikey tahakkümüne karşı
Göçer-Evli Uygarlık tecrübesidir.

Bu tecrübe:
• Merkezsiz ama dağınık olmayan,
• Hukuku mekâna hapsetmeyen,
• Kimliği folklora indirgemeyen,
• Devleti kutsamadan devletsiz bırakmayan
bir siyasal aklı temsil eder.

Bu nedenle Yeni Türkiye,
Balkanlar’a “medeniyet götürmez”,
Kafkasya’ya “istikrar ihraç etmez”,
Ortadoğu’ya “model satmaz”.

Şunu yapar:
Ortak töreyi, ortak hafızayı ve müşterek siyasal dili yeniden kurar.

Türkistan: Eşiğin Kendisi

Türkistan için artık “denge politikası” yoktur.
Rusya’nın güvenlik vesayeti ile
Çin’in borç ve altyapı tahakkümü arasında
bir halk nefes alamaz.

Türkistan’a sunulan seçenekler gerçek değildir:
• Sessizlik karşılığında istikrar
• Kimlikten feragat karşılığında kalkınma

Bunların adı yavaş yok oluştur.

Yeni Türkiye, Türkistan’a şunu teklif eder:
Entegrasyon yoluyla bütünlük.

Bu, ilhak değildir.
Bu, koruyucu bir siyasal ölçek teklifidir.

Doğu Türkistan: Tamlığın Şartı

Ancak burada bir istisna değil, merkezî bir şart vardır:

Doğu Türkistan özgürleşmeden
Yeni Türk Devleti tam ve bütün olamaz.


Uygurların Çin işgali altında tutulduğu bir dünyada,
• Türkistan parçalıdır,
• Yeni Türkiye eksiktir,
• Töre yaralıdır.

Bu mesele bir “insan hakları dosyası” değildir.
Bu, bir milletin varlık meselesidir.

Uygur Türkleri özgürleşmeden:
• Türkistan nefes alamaz,
• Göçer-Evli Uygarlık zinciri tamamlanamaz,
• Yeni Türkiye siyaseti ahlâkî zeminini kaybeder.

Bu nedenle Doğu Türkistan’ın özgürleşmesi,
Yeni Türkiye için bir dış politika başlığı değil,
kurucu ilkedir.

Son Söz Yerine: Isıtan Gerçek

Yeni Türkiye Siyaseti korku üretmez.
Panik çağrısı yapmaz.
Ama hakikati de yumuşatmaz.

Şunu söyler:

Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Türkistan
ayrı ayrı ayakta kalamayacak kadar yalnızdır.

Birlikte ise,
tarihin yükünü taşıyacak kadar güçlüdür.

Bu bir çağrı değil,
bir hatırlatmadır.

Yeni Türkiye gelmiyor.
Zaten buradaydı.
Şimdi adını koyuyor.


Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
9
Din & Felsefe / Göçer-Evli Uygarlık: Kentin Dehlizine Karşı Şehir-Sünnet
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 06:41:49 ös »
Göçer-Evli Uygarlık: Kentin Dehlizine Karşı Şehir-Sünnet

Türkiye’de siyasal tahayyül, uzun süredir iki dar kutup arasında rehin kalır: ya “yerleşik uygarlık” denilen kent-merkezli hiyerarşi, ya da bunun karşısında romantize edilen “göçebelik.” Oysa bu iki şema da gerçeği ıskalar. Çünkü “göçebelik” çoğu kez düzensiz dolaşma diye anlaşılır; “uygarlık” ise otomatik olarak sabit kent ve konut yoğunluğu ile özdeş kabul edilir. Bu ikilikte görünmeyen üçüncü biçim şudur: hareket ederken de şehir kalabilen, bina değil hukuk ve meslek taşıyan, teşkilatını mekânın betonuna değil töre/nomos sürekliliğine yaslayan bir düzen.

Bu metin, bu üçüncü biçimi göçer-evli uygarlık diye adlandıracaktır. “Evli” burada “evlilik” değil, ev/hane/iskân anlamındadır: yürüyen bir hane değil; yürürken de hane kurabilen bir toplumsal nizam. Göçer-evli toplum, “göçebe” değildir; çünkü “göçebe” deyince akla gelen, çoğu zaman kurumsuzluk ve rastlantısallıktır. Burada ise tam tersine, hareketin içine kurum yerleştirilir: meslek, adalet, muhakeme, emanet, sınır, misafirlik hukuku.

Bu nedenle “medeniyet/uygarlık” tartışmasının kilidi, bina sayısı ya da taş-toprak değildir; mekânın özneyi nasıl kurduğu meselesidir. Kent, mekânı bir “özgürleşme” alanı gibi sunsa da, pratikte çoğu zaman mekânın insanı esir ettiği bir düzendir: kalabalık, hız, reklam, anonimlik, borç ve tüketim; hepsi bir araya gelerek özneyi “yön” kaybına iter. Bu yön kaybı, yalnızca psikolojik değil, siyasal bir bozulmadır: insan, hangi eylemin hangi sonuçla bağlandığını göremez hâle gelir; böylece etik askı yerini reflekslere bırakır.

İşte dehliz burada devreye girer: Dehliz, yalnızca yeraltı geçidi değil; modern siyasal aklın kurduğu yönsüzleştirme topolojisidir. Dehlizde ışık tamamen sönmez; fakat bükülür, kırılır, dağıtılır. Bu yüzden dehliz, “bilgi eksikliği” üretmekten çok, istikamet kaybı üretir. Dehlizde yaşayan özne, kaynağı değil kırıntıları görür; kırıntıları “hakikat” sanır; sonra kırıntılar üzerinden nefret, panik ve mevzi refleksi üretir.

Şehir–Kent Ayrımı: Mekânın Etiği

Bu bölümde “şehir” ile “kent” aynı şey değildir. Kent, çoğu zaman mekânı sermaye ve denetim örgüsüne bağlayan yerleşiklik biçimidir. Şehir ise bina-merkezli değil, hukuk-merkezli bir toplumsal formdur: şehir, bir “sabit taş yığını” olmaktan önce bir arada yaşama ilkeleri demektir. Bu yüzden şehir, kimi durumlarda sabit binalarla var olur; kimi durumlarda ise, sabit bina olmadan da var olabilir. Belirleyici olan “duvar” değil, “adalet”tir. Bunu en çıplak biçimde şu formül yakalar:

Şehir, mekânda değil; hükümde kurulur.

Bu ayrım, güncel siyasal dilin çoğu kez kaçırdığı bir düğümü açar: Kent, her şeyi “görünür” kılar gibi yaparak, aslında hakikati gürültüye gömer. Dehliz siyaseti, bu gürültüde iş görür: kalabalık sloganlar, hızlı moral-panik döngüleri, bir gün parlayan bir gün sönen “aydınlanma”lar… Tam burada ateş-nar-nur ayrımı kritikleşir.

Ateş–Nar–Nur: Dehlizde Kalanın Siyaseti

Ateş, bu metinde bir nesne değil; eşiktir. Eşik, geri dönüşsüz bir karara girilen sınırdır. Ateş, özneyi dönüştürme imkânı taşır; fakat aynı anda yakma riskini de taşır. Ne var ki ateş tek tecrübe üretmez. Aynı ateş, farklı öznel konumlarda üç farklı şeye ayrışır: ateş, nar (yakıcılık) ve nur (istikamet).

İbrahim kıssasında ateş vardır; fakat nar askıya alınmıştır. Ateş “serin ve selametli” olur. Bu, ateşin yokluğu değil; ateşin yakıcılığının devre dışı kalmasıdır. Buradan şu ilke çıkar:

Ateş her zaman vardır; fakat nar ve nur aynı anda bulunmak zorunda değildir.

Münafıklık sahnesinde ise ateş yakılır, etraf kısa süreli “aydınlanır gibi” olur; ardından “nur” alınır. Bu dil, ateşin fiziksel varlığına değil, öznenin yön alma kudretine ilişkindir. Nur gidince ateş kalır; ama ateş artık “yol açan” bir ışık değil, yalnızca “yakan” bir şeye dönüşür: nar tecrübesi çıplaklaşır. Böylece siyasal sonuç şudur: nurun kaybı, insanı hakikatle değil, yakıcılıkla baş başa bırakır; yakıcılık da refleks üretir.

Dehliz, bu refleksi çoğaltan mekândır. Dehliz siyaseti, sürekli “acil” üretir; sürekli “mevzi” üretir; sürekli “düşman” üretir. Fakat bunların çoğu bir strateji değil, istikamet yoksunluğu belirtisidir. Çünkü nur yoksa, mevzi yalnızca mevzidir: amaçsız bir tutunma. Bu yüzden dehliz siyaseti, dışarıdan “militan” görünse de içeriden çürütücüdür: özneyi özne olmaktan çıkarır, yakıta çevirir.

Mevzi mi, Dehliz mi? Yerel Nifakın Çalışma Biçimi

“Mevzi” kelimesi burada faydalı bir ayrım kurmamıza izin verir. Mevzi, askeri-siyasal dilde bir konumlanma noktasıdır; ama her mevzi meşru değildir. Mevzi, eğer bir “şehir hukuku”na (adalet/emanet/muhakeme) bağlanmıyorsa, kolayca dehlize bağlanır: mevzi, hakikatin değil, kinin tutunma yerine dönüşür.

Bu noktada “yerel nifak” dediğimiz şey, büyük teorilerle değil, küçük mevzi manevralarıyla çalışır: bir acıyı seçer, onu kimliğe çiviler, sonra o çivi üzerinden toplumu ikiye böler. Burada en tehlikeli hamle şudur: çocuk üzerinden nefret üretimi. Çünkü çocuk, toplumsal vicdanın en hızlı tutuşan yeridir; dehliz siyaseti tam da buraya ateş atar: bir anlık parıltı, ardından nurun çekilmesi; geriye yalnızca nar.

Bu nedenle “çocuk üzerinden etnik nefret üretimi”, yalnızca ahlaki bir düşüş değil, topolojik bir operasyondur: toplumu şehir zemininden koparıp, dehliz zeminine çekme girişimi. Bu, “biz ve onlar” ayrımını bir fikir tartışması olmaktan çıkarıp, bir yakıcılık rejimine dönüştürür. Artık tartışma yoktur; yalnızca yanma vardır.

Göçer-Evli Uygarlığın Siyasi Tezi: Yatay Düzen, Hukuk Taşıyan Hareket

Göçer-evli uygarlık tezi, bu dehliz-kent düzenine karşı şu iddiayı kurar: toplumun esası, mekânın betonu değil, taşınabilir hukuktur. Taşınabilir hukuk, “devletsizlik” demek değildir; fakat “devleti kente hapseden” anlayışın tersine, devleti mekânın denetim şebekesi olmaktan çıkarıp, adaletin dolaşımı olarak düşünmektir. Bu, bir “yatay uygarlık” fikridir: hiyerarşik koniler yerine, heterarşik ağlar; buyurgan merkezler yerine, müzakere ve hakemlik.

Bu bağlamda “Yeni Türk Siyaset Teorisi” denebilecek şey, fetih retoriği ya da romantik imparatorluk nostaljisi değil; kent-dehliz düzenine karşı şehir-sünnet düzenini kurma iddiasıdır. Siyasi çekim, zorla katma ile değil; şu üç kapasiteyle oluşur:

1. Hukuk kapasitesi: adalet ve muhakemenin işlemesi, keyfiliğin sınırlanması.


2. Meslek kapasitesi: üretim-emek-lonca/ehliyet düzeninin yeniden kurulması (sadece tüketim değil).


3. İstikamet kapasitesi (nur): topluma yön duygusu veren ortak iyinin inşası; panik döngülerinin kırılması.



Bu üçü yoksa, her strateji “nar”a döner: yakar ama yol açmaz. Bu üçü varsa, “göçer-evli” form, farklı coğrafyalarla konfederatif/işbirlikçi bir yakınlık üretebilir: Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu… Bu yakınlığın dili “katılmak zorundasınız” dili değil; “kent-dehliz düzenine mahkûm olmadan birlikte yaşanabilir” dilidir. Siyasi teori burada güç siyaseti değil, toplumsal form tartışmasıdır.

15 Temmuz Sonrası: Nurun Kısmi İadesi

15 Temmuz’u bu çerçevede okumak, olayı yalnızca bir “kalkışma” olarak değil, bir “nur mücadelesi” olarak kavramayı mümkün kılar: Dehliz, devleti ve toplumu yönsüzleştirmek ister; yönsüzleşen özne, ateşi yalnızca nar olarak görür; her şey yakıcılığa indirgenir. 15 Temmuz sonrası yaşanan şey —bütün çelişkileri ve gerilimleriyle— dehlizin bazı tünellerinin kapanması ve toplumun bazı alanlarda yeniden istikamet bulmasıdır. Bu, “nurun tam iadesi” değildir; ama “nurun kısmi iadesi” denebilir: en azından dehlizin tek yönlü karartma rejimi kırılmış, bazı bağlar yeniden görünür olmuştur.

Fakat kısmi iade, kalıcı istikamet demek değildir. Nurun kalıcılaşması, “mevzi refleksi”nin şehir hukukuna bağlanmasına bağlıdır. Aksi halde mevzi, yeniden dehlize düşer; ateş yine nar’a döner; toplum yine yakıtlaşır.

Son söz: Göçer-evli uygarlık, “hareket”i başıboşluk değil, hukuk olarak düşünür. Kent-dehliz düzeni ise “yerleşiklik”i güvenlik değil, yönsüzleştirme olarak işletir. Yeni siyaset teorisinin mihenk taşı şudur: ateşi söndürmek değil; ateşi nurla birlikte taşımak. Çünkü ateş aynı ateştir; fark, ateşin değil, öznenin yerindedir.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026

Not: Bu çalışmada kullanılan bazı kavramsal ayrımlar (özellikle göçer-evli uygarlık, şehir/kent ayrımı ve hukuk taşıyan toplumsal form fikri), Lütfi Bergen’in kamusal alanda yürüttüğü tartışmalardan esinlenmiştir. Ancak metindeki kurgu, bu kavramların özgün bir bağlamda yeniden yerleştirilmesine dayanmaktadır.

10
Din & Felsefe / Nur Merkezli Siyaset: Dehliz Karşıtı Bir Teori Denemesi
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 02:37:21 ös »
Nur Merkezli Siyaset: Dehliz Karşıtı Bir Teori Denemesi

1. Siyasetin Yanlış Kurulduğu Yer

Modern siyaset teorilerinin büyük bölümü iktidarı şu üç eksenden biri üzerinden okur:

Güç (realizm),

Çıkar (liberalizm),

Kimlik (modern kimlik siyasetleri).


Bu üç okuma biçiminin ortak zaafı şudur:
Siyaseti ateş üzerinden kurarlar.

Ateş burada metafor değildir; kriz, şiddet, çatışma, seferberlik ve korku üretimi anlamına gelir. Ateş merkezli siyaset, sürekli olarak “yakıcı bir gerekçe”ye ihtiyaç duyar. Düşman, tehdit, olağanüstü hâl, beka, etnik saflaşma, çocuk cesedi, kadın bedeni, kutsal değer… Hepsi ateşi harlamak için kullanılır.

Bu tür siyaset, ateşi yönetmeye çalışır; ateşle mesafe kurmayı bilmez.

2. Dehliz Siyaseti: Küresel Model

Ateşin doğrudan yakıcılığından kaçınan modern iktidar biçimleri ise başka bir yol seçmiştir: dehliz.

Dehliz siyaseti şunları yapar:

Açık cephe kurmaz,

Doğrudan iktidar talep etmez,

Sürekli geçici pozisyonlar üretir,

Krizi çözüyor gibi yapar ama krizi dolaşımda tutar.


Küresel ölçekte bu, finans–medya–hukuk–STK–teknoloji ağlarıyla işler. Yerelde ise paralel yapılar, kimlik kışkırtmaları, ahlâkî panikler ve masumiyet imgeleri üzerinden çalışır.

FETÖ/PDY bu modelin yerel ve dinî versiyonudur.
“Türk Solu şeysinde” çıkan etnik nefret yazıları ise bunun seküler ve sözde sol versiyonudur.

Biçimler farklıdır; topoloji aynıdır.

3. Ensestiyöz Siyaset Kavramı

Bu noktada yeni kavramı netleştiriyoruz:

Ensestiyöz siyaset, ateşle arasındaki mesafeyi kaybetmiş siyasettir.

Çocuk üzerinden nefret üretir,

Kadın bedeni üzerinden mevzi kazanır,

Kimliği kanla sabitlemeye çalışır,

Masumiyet ile şiddeti aynı anda kullanır.


Ensestiyözlüğün kaynağı ateş değildir; ateşi yalnızca nar (yakıcılık) olarak idrak eden nursuz bakıştır.

Bu yüzden ensestiyöz siyaset:

Sağda da olabilir,

Solda da olabilir,

Dindar da olabilir,

Seküler de olabilir.


Belirleyici olan ideoloji değil; nurun yokluğudur.

4. Nur Merkezli Siyasetin Tanımı

Buradan itibaren yeni teoriyi adlandırıyoruz:

> Nur Merkezli Siyaset



Nur merkezli siyaset:

Ateşi inkâr etmez,

Krizi yok saymaz,

Çatışmayı romantize etmez.


Ama şunu yapar: Ateşle mesafe kurar.

Nur, burada ahlâkî vaaz değildir.
Nur = istikamet bilgisidir.

Nur merkezli siyaset şunları reddeder:

Çocuk cesedini argüman olarak kullanmayı,

Etnik kimliği suç kategorisine çevirmeyi,

Masumiyet üzerinden siyasal şantaj kurmayı,

Sürekli olağanüstülük hâli üretmeyi.


Çünkü nur, yön verir; bağırmaz.

5. 15 Temmuz’un Teorik Anlamı

15 Temmuz, nur merkezli siyasetin tam zaferi değildir. Ama şudur:

> Nurun kısmi olarak geri çağrıldığı andır.



Bu çağrı sayesinde:

Ateşin kimin elinde olduğu görünür oldu,

Dehlizlerin mutlak güvenli olmadığı anlaşıldı,

Paralel yapı ilk kez çıplak yakalandı.


Bu yüzden 15 Temmuz, bir “kahramanlık destanı”ndan çok, epistemik bir kırılmadır: Kim ne yakıyor? Kim kimden besleniyor? Kim krizle yaşıyor?

6. Teorinin Son Önermesi

Bu siyaset teorisi şu önermeyle kapanır:

> Sorun ateş değildir.
Sorun ateşi nursuz görmektir.



Ateş her zaman olacak. Kriz hiç bitmeyecek. Çatışma tarihin parçası.

Ama siyaset, ateşi yalnızca nar olarak kullandığı anda ensestiyözleşir.
Dehlizlere çekildiği anda küresel faşizmin yerel taşeronu hâline gelir.

Nur merkezli siyaset ise şunu söyler:

Ateşten kaçma.
Ateşi yüceltme.
Ateşle arana mesafe koy.


Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
Sayfa: [1] 2 3 ... 10