6
« Son İleti Gönderen: psikolog Bugün, 03:57:42 ös »
GENEL SONUÇ: Sınır, Askıya Alma ve Şiddetin Yapısal Mantığı
Bu çalışma, Yusuf kıssasını ahlaki bir erdem anlatısı ya da bireysel bir kader hikâyesi olarak değil; şiddetin fiile dönüşmeden askıya alındığı yapısal bir eşik olarak ele almıştır. Psikanalitik–yapısal okuma, anlatının merkezine iyi niyet, sabır ya da ilahi ödül kavramlarını değil; yasa, sınır, utanç ve beden arasındaki ilişkiyi yerleştirmiştir. Böylece soru, “Yusuf neden kurtuldu?”dan ziyade, “Şiddet neden bedene yazılmadı?” noktasına kaydırılmıştır.
Analiz boyunca gösterildiği üzere Yusuf kıssasında şiddet potansiyeli açıktır. Kardeşler arası kıskançlık, dışlama, yok etme arzusu ve ensestüel bir iklim mevcuttur. Ancak bu potansiyel, fiilî bir bedensel ihlale dönüşmez. Bu dönüşümün gerçekleşmemesi, ahlaki bir engellemeden ziyade, simgesel yasanın tamamen çökmemiş olmasına bağlıdır. Baba figürü kördür; fakat bütünüyle yok değildir. Yasa zayıflamıştır; fakat susmamıştır. Bu nedenle mezar değil, kuyu vardır.
Kuyu, bu çalışmada şiddetin mekânı olarak değil; şiddetin fiile dönüşmeden sınırlandığı simgesel bir eşik olarak kavramsallaştırılmıştır. Bedene yönelmesi muhtemel şiddet, kuyu aracılığıyla temsil düzeyinde tutulur. Böylece beden, nesneleşmenin nihai yüzeyi hâline gelmez. Utanç, ahlaki bir duygu olarak değil; nesneleşmeyi durduran affektif bir mekanizma olarak işlev görür. Şiddet bastırılmaz; askıya alınır.
Bu askıya alma, yalnızca anlık bir koruma sağlamaz. Yusuf’un kuyu sonrası hayatı, şiddetin bedensel fiile dönüşmemesinin uzun vadeli etkilerini açık biçimde ortaya koyar. Özne, travmaya rağmen temsil kapasitesini yitirmez; dili, zamanı ve ilişkileri yeniden kurabilir. Şiddet süreklilik kazanmaz; intikam zorunlu hâle gelmez. Bu durum, etik bir yücelikten ziyade, yapısal bir imkânın sonucudur: Bedeni ihlal edilmemiş bir özne, şiddeti yeniden üretmek zorunda değildir.
Bu bağlamda çalışma, kutsal metinlerin yalnızca normatif ya da öğretici anlatılar olmadığını; aynı zamanda şiddetin nasıl sınırlandığını gösteren yapısal modeller sunduğunu ortaya koymaktadır. Yusuf kıssası, şiddetin kaçınılmazlığını değil; sınırın korunabildiği yerde şiddetin mümkün olmadığını göstermektedir. Kurtuluş, travmanın ardından gelen bir onarım değil; fiilin gerçekleşmemesidir.
Sonuç olarak bu çalışma, yasa, sınır ve beden arasındaki ilişkinin, şiddetin ortaya çıkışında belirleyici bir rol oynadığını savunmaktadır. Yusuf kıssası, çökmekte olan bir yasanın kendini son kez mekânsal bir sınır olarak dayatabildiği bir kırılma anını temsil eder. Bu yönüyle kıssa, yalnızca teolojik ya da ahlaki bir anlatı değil; psikanaliz, etik ve şiddet kuramları açısından aktarılabilir, özgün ve çağdaş bir düşünme modeli sunmaktadır.
Bu modelin önerdiği şey basittir ama sarsıcıdır:
Şiddet her zaman arzudan değil; sınırın çöküşünden doğar. Ve bazen kurtuluş, düşmekten sonra değil, düşüşün eşiğinde durabilmektir.
Sınır, Eşik ve Kurtuluşun Yapısal Anlamı
Bu çalışma boyunca Yusuf kıssası, ahlaki bir erdem anlatısı ya da bireysel bir kader hikâyesi olarak değil; şiddetin fiile dönüşmeden askıya alındığı yapısal bir kırılma sahnesi olarak ele alınmıştır. Psikanalitik–yapısal okuma, anlatıda yasa, sınır, utanç ve beden arasındaki ilişkinin, şiddetin süreklilik kazanmasını engelleyen bir düzenek oluşturduğunu göstermektedir. Yusuf’un kuyuya atılışı, bu bağlamda şiddetin gerçekleştiği bir mekân değil; şiddetin bedensel ihlale dönüşmeden durdurulduğu simgesel bir eşik olarak yorumlanmıştır.
Çalışma, ensestüel yapıyı fiilî cinsel eylemlerle özdeşleştirmeyen; onu aile içinde sınırların bulanıklaştığı, sevginin ayrıştırılamadığı ve yasanın zayıfladığı bir ruhsal iklim olarak ele alan bir çerçeve önermektedir. Yusuf kıssasında bu iklimin açık belirtileri görülmekle birlikte, anlatı fiilî bir bedensel ihlalle sonuçlanmaz. Bunun nedeni, yasanın mutlak biçimde işlemesi değil; bütünüyle de çökmemiş olmasıdır. Kuyu, bu “ramak kala” anını temsil eden yapısal sınırdır.
Bu noktada kuyu ile ateş arasındaki fark belirleyici hâle gelir. Ateş, sınırın tamamen çöktüğü, bedenin mutlak yok oluşa teslim edildiği bir sahneyi temsil ederken; kuyu, düşüşe rağmen bedenin korunabildiği, şiddetin geri çevrildiği bir ara uzam sunar. Yusuf’un bedeni ateşe değil, kuyuya düşer. Bu tercih, anlatının ahlaki değil; yapısal mantığını açığa çıkarır. Kurtuluş, burada fiilin ardından gelen bir telafi değil; fiilin hiç gerçekleşmemesi olarak belirir.
Bu yapısal okuma, Kur’an’ın başka bir yerinde toplumsal düzeyde açıkça dile getirilen bir ilkeyle de örtüşmektedir. Âl-i İmrân Suresi’nin 103. ayetinde, insanlar arasındaki düşmanlığın sona erdirilmesi, birleştirici bir bağa tutunma ve şiddetin eşiğinden geri çekilme metaforları birlikte yer alır:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; sakın ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız da kalplerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarındayken oradan da sizi kurtarmıştı.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Bu ayette şiddet, gerçekleşmiş bir felaket olarak değil; henüz düşülmemiş bir çukurun kenarı olarak tasvir edilir. Kurtuluş, düşüşten sonra gelen bir onarım değil; düşüşün eşikte durdurulmasıdır. Yusuf kıssasında kuyu metaforu üzerinden temsil edilen sınır mantığı ile bu ayetin sunduğu çerçeve, yapısal düzeyde birbirini tamamlamaktadır. Her iki anlatıda da yasa zayıflamış, düşmanlık ve yok etme arzusu belirginleşmiş; ancak simgesel bağ bütünüyle kopmadığı için şiddet bedensel fiile dönüşmemiştir.
Sonuç olarak bu çalışma, kutsal metnin yalnızca normatif ya da ahlaki mesajlar değil; şiddetin nasıl sınırlandığını gösteren yapısal modeller sunduğunu ortaya koymaktadır. Yusuf kıssası, bireysel ve ailevi ölçekte bu sınırı görünür kılarken; Âl-i İmrân 103. ayet, aynı ilkeyi toplumsal düzeyde formüle eder. Böylece kurtuluş, travmanın ardından gelen bir telafi olarak değil; sınırın korunabildiği yerde şiddetin mümkün olmadığı bir yapı olarak düşünülür.
Bu yapısal mantık, Kur’an anlatılarında yalnızca Yusuf kıssasına özgü değildir. Hz. İbrahim kıssasında ateş, şiddetin nihai ve mutlak biçimi olarak sahneye çıkar; ancak ateş burada bedeni yok eden bir fiile dönüşmez. “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol” buyruğu, şiddetin gerçekleşmesinden sonra gelen bir telafi değil; şiddetin fiil olarak işlememesini sağlayan simgesel bir müdahaledir. Yusuf kıssasında bu müdahale kuyu aracılığıyla, İbrahim kıssasında ise ateşin niteliğinin dönüştürülmesi yoluyla gerçekleşir. Her iki anlatıda da ortak olan, şiddetin mümkün olduğu eşiğin görünür kılınması; ancak bedenin bu eşiğin ötesine geçirilmemesidir.
Bu perspektif, Yusuf kıssasını hem psikanalitik hem de etik düzlemde, çağdaş şiddet, sınır ve aile içi ilişkiler tartışmalarıyla ilişkilendirilebilecek özgün bir teorik kaynak hâline getirmektedir.