Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Din & Felsefe / Yeni Türkiye Aklı: Tehâfüt; Sınır Koyan Akıl…!
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 11:18:03 ös »
Tehâfüt: Sınır Koyan Akıl

Yeni Türkiye Siyaseti, aklı yücelten ama onu sınırsızlaştırmayan bir siyasal geleneğe yaslanır.
Bu gelenek, Osmanlı düşüncesinde “Tehâfüt” adıyla kurumsallaşmıştır.

Tehâfüt, sanıldığı gibi düşünceye düşmanlık değildir.
Aklı susturmak değil, aklı yerine oturtmaktır.
Çünkü sınırı olmayan akıl, hakikat üretmez; yakıcılık üretir.

Aklın her alana sızdığı yerde mesafe kapanır.
Mesafe kapanınca mahremiyet yanar.
Mahremiyet yanınca şehir çözülür, kent kurulur.
Kent kurulduğunda siyaset ensestiyözleşir.

Tehâfüt geleneği tam bu noktada devreye girer:
Aklın her şeyi yutmasına “dur” der.
Hukuku mekândan, siyaseti sermayeden, düşünceyi tahakkümden ayırır.

Bu yüzden Osmanlı’da kelâm ile felsefe çatışmamış, karşı karşıya getirilmiştir.
Devlet bu karşılaşmayı bastırmamış, hakemlik etmiştir.
Ne aklı ilahlaştırmış, ne de düşünceyi yasaklamıştır.

Yeni Türkiye Siyaseti bu hattı yeniden kurar.

Bugün küreselci akıl, sınırsızdır.
Kentçi siyaset, sınırsızdır.
Kalkınmacı ideoloji, sınırsızdır.

Ve hepsi aynı sonucu üretir:
yakıcılık, tekasür, sermaye birikimi ve insanın çözülmesi.

Yeni Türkiye, Tehâfüt’ü yeniden hatırlar.
Bu bir felsefe tercihi değil, bir siyasal ahlâk tercihidir.

Aklı reddetmeyen,
ama aklı putlaştırmayan,
devleti kutsamayan,
ama devletsizliği de erdem saymayan
bir siyaset…

Tehâfüt burada şunu söyler:
Her şey konuşulabilir,
ama her şey hüküm veremez.

Yeni Türkiye’nin aklı budur.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026

2
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ
Kentçi Akla, Küresel Vesayete ve Sahte Muhalefete Karşı

Bu bölüm bir uzlaşma arayışı değildir.
Bir sentez denemesi hiç değildir.

Bu bölüm, Türkiye’de kendini muhalif sanan fakat düzenin kavramlarıyla konuşan bütün siyasal akıllarla açık bir hesaplaşmadır. Çünkü bugün Türkiye’de siyaset, ideolojik kamplara ayrılmış görünse de aynı mekânsal ve iktisadî dilin içinde dönüp durmaktadır.

Sağ da sol da, dindar da seküler de aynı kelimeleri tekrar etmektedir:
kalkınma, büyüme, kentleşme, merkezileşme.

Bu nedenle Türkiye’de İslamcı siyaset dahi kalkınmacı olduğu ölçüde Kemalisttir.
Ve Türkiye’de sol, kentçi olduğu ölçüde sermaye düzeninin taşeronluğunu yapmaktadır.

Aralarındaki çatışma gerçek değildir.
Aynı kentin içinde, farklı sloganlar atan iki hizbin gürültüsüdür yalnızca.

Kent ve Şehir Ayrımı: Siyasetin Gizli Eşiği

Bu noktada temel bir ayrımı netleştirmek gerekir: şehir başka, kent başkadır.

Şehir;
mesafeyi koruyan,
mahremiyeti tanıyan,
hukuku mekândan büyük bilen
dişil bir düzen imkânıdır.

Kent ise;
mesafeyi kapatan,
her şeyi görünür ve dolaşır kılan,
bedeni, emeği ve inancı aynı pazara süren
eril bir tahakküm makinesidir.

Kent, yakınlık üretir; fakat bu yakınlık sevgi değildir.
Bu, yakıcılıktır. Nar’dır.

Kentte aile çözülür, mahalle dağılır, beden metalaşır.
İnanç vitrine çıkar, emek anonimleşir.
Her şey birbirine fazla yaklaşır ve bu aşırı yakınlık, sınırları yok eder.

Bu nedenle kent siyaseti ensestiyözdür.
Her şeyi birbirine karıştırır,
her sınırı ihlal eder,
her mesafeyi “özgürlük” adına yakar.

Ensestiyöz siyaset, kenti şehir zannederek dişil olanı yakar;
geriye yalnızca eril bir güç gösterisi kalır.

Türk Solu’nun Yapısal Çıkmazı: Kent Tapıncı

Türkiye’de sol, uzun süredir ilericilik iddiasını kent üzerinden kurmaktadır.

Kent = özgürlük
Kent = modernlik
Kent = eşitlik

Bu denklikler yanlıştır.

Kent, sermayenin en rafine mekânıdır.
Emeğin en görünmez olduğu yerdir.
Yoksulluğun en iyi gizlendiği sahnedir.

Solun “kent hakkı” dediği şey, gerçekte kente sığma hakkıdır.
Yaşama hakkı değil; borçla, kirayla, güvencesizlikle tutunma hakkı.

Köyü gericilik sayan,
taşrayı aşağılayan,
göçü kaçınılmaz kader gibi sunan sol söylem,
sermayenin işini kolaylaştırmıştır.

Bugün kentte işçi mülksüzdür.
Kiracı köleleşmiştir.
Genç borçla disipline edilmiştir.
Kadın vitrine sıkıştırılmıştır.
Çocuk yalnızdır.

Buna rağmen sol hâlâ “şehirli bilinç” anlatmaktadır.
Bu bilinç özgürleştirici değildir; seküler bir kafestir.

Küreselcilik: Yeni İmparatorluk Mantığı

Küreselcilik kendini barış diliyle sunar.
Ancak bu dil masum değildir.

“Küresel entegrasyon” adı altında önerilen şey;
ulusların ölçek kaybı,
halkların siyasal etkisizleşmesi,
yerelin sökülmesidir.

Küreselcilik devletleri küçültürken sermayeyi büyütür.
Bu nedenle ulus-devlet eleştirisi çoğu zaman sermaye lehinedir.
Sınır eleştirisi emeğin aleyhinedir.
Kimlik çözülmesi yönetilebilirliğin aracıdır.

Türkiye’de küreselci sol, emperyalizme karşı olduğunu söyler;
ama emperyal mekânı, yani kenti kutsar.

Bu bir çelişki değil, yapısal bir uyumdur.

Göçer-Evli Uygarlık: Karşı Siyasetin İmkânı

Yeni Türkiye Siyaseti, kentçi, merkezci ve küreselci aklın karşısında konumlanır.

Bu siyaset, yerleşik imparatorlukların dikey ve konik tahakküm düzenine karşı
Göçer-Evli Uygarlık tecrübesini hatırlatır.

Bu tecrübe merkezsizdir ama dağınık değildir.
Devletlidir ama devleti kutsamaz.
Hukukludur ama betona teslim olmaz.
Hareketlidir ama kaotik değildir.

Göçer-Evli düzen;
şehri yürütür,
hukuku taşır,
mesleği korur,
mesafeyi ahlâk sayar.

Bu nedenle bu siyaset kenti durdurur.
Şehri yeniden kurar.
Sermayeyi sınırlamayı bilir.
Devleti tanrılaştırmadan hakem yerine koyar.

Sonuç Yerine: Kopuş Hattı

Bugün Türkiye’de temel ayrım sağ–sol değildir.
Laik–dindar değildir.
Modern–gelenekçi değildir.

Asıl ayrım şudur:
kentçi olanlar ile
şehri savunanlar.

Kentçi olanlar farklı ideolojilere sahip olabilir.
Sonuç değişmez: aynı kafesin bekçiliği.

Yeni Türkiye Siyaseti bu kafesi reddeder.

Bu bölüm bir davet değildir.
Bir müzakere çağrısı hiç değildir.

Bu, siyasal bir kopuşun kaydıdır.

Kentle barışan herkesle,
hangi ideolojiden olursa olsun,
hesaplaşma kaçınılmazdır.

Yeni Türkiye gelmiyor.
Kent çökerken zaten ortaya çıkıyor.

Ve bu sefer dil yumuşamayacak.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
3
Din & Felsefe / KENT = ENSESTİYÖZ SİYASET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 09:38:18 ös »
Kent = Ensestiyöz Siyaset

Kent, masum bir yerleşim biçimi değildir.
Kent, siyasetin bedenidir.

Türkiye’de İslamcı ve muhafazakâr siyaset dahi kalkınmacı olduğu ölçüde Kemalisttir.
Çünkü kalkınmacılık, ister sol ister sağ dille konuşsun, kenti merkeze alır.
Kent ise tarafsız değildir.

Şehir dişildir; kent erildir.

Şehir; mesafe kurar, dolaşım üretir, nefes aldırır.
Kent ise mesafeyi kapatır, yoğunlaştırır, bastırır.
Bu nedenle kent, siyaseti de yoğunluk siyasetine zorlar: büyüme, hız, birikim, tahakküm.

İşte burada ensestiyözlük başlar.

Ensestiyöz siyaset;
kenti şehir zannederek
dişil olanı yakar,
yakıcılığı (nar) ilerleme diye sunar,
mesafeyi kapatmayı birlik sanır,
tekasürü kalkınma diye kutsar,
sermaye birikimini kader gibi dayatır.

Geriye ne kalır?

Yalnızca eril bir güç gösterisi.
Gürültü vardır, yön yoktur.
Işık vardır, nur yoktur.
Ateş vardır; fakat yalnızca nar olarak tecrübe edilir.

Bu yapı bir Seküler Kafes üretir.

Seküler kafes, özneyi tamamen karanlığa hapsetmez;
ışığı büker, yönü bozar, istikameti iptal eder.
Kentte yaşayan özne ateşi görür, ama ondan geçemez.
Yanmaz; fakat yakılır.

Bu yüzden kent merkezli her siyaset, ister “İslamcı”, ister “muhafazakâr”, ister “sol” olsun,
son tahlilde ensestiyöz bir siyasettir.

Çünkü şehir kurmaz.
Sadece kenti çoğaltır.

Ve kentin çoğaldığı yerde,
siyaset ahlâk üretmez,
istikamet doğurmaz,
yalnızca daha büyük bir kafes inşa eder.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
4
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ

Balkanlar’dan Türkistan’a Ortak Kaderin Yeniden Kuruluşu

Yeni Türkiye Siyaseti, bir genişleme hevesi değildir.
Bir “büyük devlet” fantezisi hiç değildir.
Bu siyaset, dağılmış havzaların yeniden birbirini hatırlamasıdır.

Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu-Arap Yarımadası ve Türkistan;
tarihin farklı anlarında koparılmış,
ama hiçbir zaman ruhen ayrılmamış aynı siyasî havzanın parçalarıdır.

Bu coğrafyalar bugün farklı krizlerle anılıyor olabilir.
Ama hepsinin yaşadığı şey aynıdır:
Merkezsizleşme, kimliksizleşme ve dış tahakküm.

Balkanlar; Avrupa’nın periferisinde tutulmuş,
Kafkasya; büyük güçlerin tampon alanına sıkıştırılmış,
Ortadoğu; parçalanarak yönetilen bir laboratuvara çevrilmiş,
Türkistan ise Rus ve Çin emperyalizmi arasında paylaştırılmak istenmiştir.

Yeni Türkiye Siyaseti tam burada devreye girer.

Bu siyaset,
“Ben geliyorum” demez;
“Birlikte ayağa kalkıyoruz” der.

Ortak İlke: Göçer-Evli Uygarlık

Yeni Türkiye’nin taşıyıcı omurgası,
yerleşik imparatorlukların dikey tahakkümüne karşı
Göçer-Evli Uygarlık tecrübesidir.

Bu tecrübe:
• Merkezsiz ama dağınık olmayan,
• Hukuku mekâna hapsetmeyen,
• Kimliği folklora indirgemeyen,
• Devleti kutsamadan devletsiz bırakmayan
bir siyasal aklı temsil eder.

Bu nedenle Yeni Türkiye,
Balkanlar’a “medeniyet götürmez”,
Kafkasya’ya “istikrar ihraç etmez”,
Ortadoğu’ya “model satmaz”.

Şunu yapar:
Ortak töreyi, ortak hafızayı ve müşterek siyasal dili yeniden kurar.

Türkistan: Eşiğin Kendisi

Türkistan için artık “denge politikası” yoktur.
Rusya’nın güvenlik vesayeti ile
Çin’in borç ve altyapı tahakkümü arasında
bir halk nefes alamaz.

Türkistan’a sunulan seçenekler gerçek değildir:
• Sessizlik karşılığında istikrar
• Kimlikten feragat karşılığında kalkınma

Bunların adı yavaş yok oluştur.

Yeni Türkiye, Türkistan’a şunu teklif eder:
Entegrasyon yoluyla bütünlük.

Bu, ilhak değildir.
Bu, koruyucu bir siyasal ölçek teklifidir.

Doğu Türkistan: Tamlığın Şartı

Ancak burada bir istisna değil, merkezî bir şart vardır:

Doğu Türkistan özgürleşmeden
Yeni Türk Devleti tam ve bütün olamaz.


Uygurların Çin işgali altında tutulduğu bir dünyada,
• Türkistan parçalıdır,
• Yeni Türkiye eksiktir,
• Töre yaralıdır.

Bu mesele bir “insan hakları dosyası” değildir.
Bu, bir milletin varlık meselesidir.

Uygur Türkleri özgürleşmeden:
• Türkistan nefes alamaz,
• Göçer-Evli Uygarlık zinciri tamamlanamaz,
• Yeni Türkiye siyaseti ahlâkî zeminini kaybeder.

Bu nedenle Doğu Türkistan’ın özgürleşmesi,
Yeni Türkiye için bir dış politika başlığı değil,
kurucu ilkedir.

Son Söz Yerine: Isıtan Gerçek

Yeni Türkiye Siyaseti korku üretmez.
Panik çağrısı yapmaz.
Ama hakikati de yumuşatmaz.

Şunu söyler:

Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Türkistan
ayrı ayrı ayakta kalamayacak kadar yalnızdır.

Birlikte ise,
tarihin yükünü taşıyacak kadar güçlüdür.

Bu bir çağrı değil,
bir hatırlatmadır.

Yeni Türkiye gelmiyor.
Zaten buradaydı.
Şimdi adını koyuyor.


Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
5
Din & Felsefe / Göçer-Evli Uygarlık: Kentin Dehlizine Karşı Şehir-Sünnet
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 06:41:49 ös »
Göçer-Evli Uygarlık: Kentin Dehlizine Karşı Şehir-Sünnet

Türkiye’de siyasal tahayyül, uzun süredir iki dar kutup arasında rehin kalır: ya “yerleşik uygarlık” denilen kent-merkezli hiyerarşi, ya da bunun karşısında romantize edilen “göçebelik.” Oysa bu iki şema da gerçeği ıskalar. Çünkü “göçebelik” çoğu kez düzensiz dolaşma diye anlaşılır; “uygarlık” ise otomatik olarak sabit kent ve konut yoğunluğu ile özdeş kabul edilir. Bu ikilikte görünmeyen üçüncü biçim şudur: hareket ederken de şehir kalabilen, bina değil hukuk ve meslek taşıyan, teşkilatını mekânın betonuna değil töre/nomos sürekliliğine yaslayan bir düzen.

Bu metin, bu üçüncü biçimi göçer-evli uygarlık diye adlandıracaktır. “Evli” burada “evlilik” değil, ev/hane/iskân anlamındadır: yürüyen bir hane değil; yürürken de hane kurabilen bir toplumsal nizam. Göçer-evli toplum, “göçebe” değildir; çünkü “göçebe” deyince akla gelen, çoğu zaman kurumsuzluk ve rastlantısallıktır. Burada ise tam tersine, hareketin içine kurum yerleştirilir: meslek, adalet, muhakeme, emanet, sınır, misafirlik hukuku.

Bu nedenle “medeniyet/uygarlık” tartışmasının kilidi, bina sayısı ya da taş-toprak değildir; mekânın özneyi nasıl kurduğu meselesidir. Kent, mekânı bir “özgürleşme” alanı gibi sunsa da, pratikte çoğu zaman mekânın insanı esir ettiği bir düzendir: kalabalık, hız, reklam, anonimlik, borç ve tüketim; hepsi bir araya gelerek özneyi “yön” kaybına iter. Bu yön kaybı, yalnızca psikolojik değil, siyasal bir bozulmadır: insan, hangi eylemin hangi sonuçla bağlandığını göremez hâle gelir; böylece etik askı yerini reflekslere bırakır.

İşte dehliz burada devreye girer: Dehliz, yalnızca yeraltı geçidi değil; modern siyasal aklın kurduğu yönsüzleştirme topolojisidir. Dehlizde ışık tamamen sönmez; fakat bükülür, kırılır, dağıtılır. Bu yüzden dehliz, “bilgi eksikliği” üretmekten çok, istikamet kaybı üretir. Dehlizde yaşayan özne, kaynağı değil kırıntıları görür; kırıntıları “hakikat” sanır; sonra kırıntılar üzerinden nefret, panik ve mevzi refleksi üretir.

Şehir–Kent Ayrımı: Mekânın Etiği

Bu bölümde “şehir” ile “kent” aynı şey değildir. Kent, çoğu zaman mekânı sermaye ve denetim örgüsüne bağlayan yerleşiklik biçimidir. Şehir ise bina-merkezli değil, hukuk-merkezli bir toplumsal formdur: şehir, bir “sabit taş yığını” olmaktan önce bir arada yaşama ilkeleri demektir. Bu yüzden şehir, kimi durumlarda sabit binalarla var olur; kimi durumlarda ise, sabit bina olmadan da var olabilir. Belirleyici olan “duvar” değil, “adalet”tir. Bunu en çıplak biçimde şu formül yakalar:

Şehir, mekânda değil; hükümde kurulur.

Bu ayrım, güncel siyasal dilin çoğu kez kaçırdığı bir düğümü açar: Kent, her şeyi “görünür” kılar gibi yaparak, aslında hakikati gürültüye gömer. Dehliz siyaseti, bu gürültüde iş görür: kalabalık sloganlar, hızlı moral-panik döngüleri, bir gün parlayan bir gün sönen “aydınlanma”lar… Tam burada ateş-nar-nur ayrımı kritikleşir.

Ateş–Nar–Nur: Dehlizde Kalanın Siyaseti

Ateş, bu metinde bir nesne değil; eşiktir. Eşik, geri dönüşsüz bir karara girilen sınırdır. Ateş, özneyi dönüştürme imkânı taşır; fakat aynı anda yakma riskini de taşır. Ne var ki ateş tek tecrübe üretmez. Aynı ateş, farklı öznel konumlarda üç farklı şeye ayrışır: ateş, nar (yakıcılık) ve nur (istikamet).

İbrahim kıssasında ateş vardır; fakat nar askıya alınmıştır. Ateş “serin ve selametli” olur. Bu, ateşin yokluğu değil; ateşin yakıcılığının devre dışı kalmasıdır. Buradan şu ilke çıkar:

Ateş her zaman vardır; fakat nar ve nur aynı anda bulunmak zorunda değildir.

Münafıklık sahnesinde ise ateş yakılır, etraf kısa süreli “aydınlanır gibi” olur; ardından “nur” alınır. Bu dil, ateşin fiziksel varlığına değil, öznenin yön alma kudretine ilişkindir. Nur gidince ateş kalır; ama ateş artık “yol açan” bir ışık değil, yalnızca “yakan” bir şeye dönüşür: nar tecrübesi çıplaklaşır. Böylece siyasal sonuç şudur: nurun kaybı, insanı hakikatle değil, yakıcılıkla baş başa bırakır; yakıcılık da refleks üretir.

Dehliz, bu refleksi çoğaltan mekândır. Dehliz siyaseti, sürekli “acil” üretir; sürekli “mevzi” üretir; sürekli “düşman” üretir. Fakat bunların çoğu bir strateji değil, istikamet yoksunluğu belirtisidir. Çünkü nur yoksa, mevzi yalnızca mevzidir: amaçsız bir tutunma. Bu yüzden dehliz siyaseti, dışarıdan “militan” görünse de içeriden çürütücüdür: özneyi özne olmaktan çıkarır, yakıta çevirir.

Mevzi mi, Dehliz mi? Yerel Nifakın Çalışma Biçimi

“Mevzi” kelimesi burada faydalı bir ayrım kurmamıza izin verir. Mevzi, askeri-siyasal dilde bir konumlanma noktasıdır; ama her mevzi meşru değildir. Mevzi, eğer bir “şehir hukuku”na (adalet/emanet/muhakeme) bağlanmıyorsa, kolayca dehlize bağlanır: mevzi, hakikatin değil, kinin tutunma yerine dönüşür.

Bu noktada “yerel nifak” dediğimiz şey, büyük teorilerle değil, küçük mevzi manevralarıyla çalışır: bir acıyı seçer, onu kimliğe çiviler, sonra o çivi üzerinden toplumu ikiye böler. Burada en tehlikeli hamle şudur: çocuk üzerinden nefret üretimi. Çünkü çocuk, toplumsal vicdanın en hızlı tutuşan yeridir; dehliz siyaseti tam da buraya ateş atar: bir anlık parıltı, ardından nurun çekilmesi; geriye yalnızca nar.

Bu nedenle “çocuk üzerinden etnik nefret üretimi”, yalnızca ahlaki bir düşüş değil, topolojik bir operasyondur: toplumu şehir zemininden koparıp, dehliz zeminine çekme girişimi. Bu, “biz ve onlar” ayrımını bir fikir tartışması olmaktan çıkarıp, bir yakıcılık rejimine dönüştürür. Artık tartışma yoktur; yalnızca yanma vardır.

Göçer-Evli Uygarlığın Siyasi Tezi: Yatay Düzen, Hukuk Taşıyan Hareket

Göçer-evli uygarlık tezi, bu dehliz-kent düzenine karşı şu iddiayı kurar: toplumun esası, mekânın betonu değil, taşınabilir hukuktur. Taşınabilir hukuk, “devletsizlik” demek değildir; fakat “devleti kente hapseden” anlayışın tersine, devleti mekânın denetim şebekesi olmaktan çıkarıp, adaletin dolaşımı olarak düşünmektir. Bu, bir “yatay uygarlık” fikridir: hiyerarşik koniler yerine, heterarşik ağlar; buyurgan merkezler yerine, müzakere ve hakemlik.

Bu bağlamda “Yeni Türk Siyaset Teorisi” denebilecek şey, fetih retoriği ya da romantik imparatorluk nostaljisi değil; kent-dehliz düzenine karşı şehir-sünnet düzenini kurma iddiasıdır. Siyasi çekim, zorla katma ile değil; şu üç kapasiteyle oluşur:

1. Hukuk kapasitesi: adalet ve muhakemenin işlemesi, keyfiliğin sınırlanması.


2. Meslek kapasitesi: üretim-emek-lonca/ehliyet düzeninin yeniden kurulması (sadece tüketim değil).


3. İstikamet kapasitesi (nur): topluma yön duygusu veren ortak iyinin inşası; panik döngülerinin kırılması.



Bu üçü yoksa, her strateji “nar”a döner: yakar ama yol açmaz. Bu üçü varsa, “göçer-evli” form, farklı coğrafyalarla konfederatif/işbirlikçi bir yakınlık üretebilir: Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu… Bu yakınlığın dili “katılmak zorundasınız” dili değil; “kent-dehliz düzenine mahkûm olmadan birlikte yaşanabilir” dilidir. Siyasi teori burada güç siyaseti değil, toplumsal form tartışmasıdır.

15 Temmuz Sonrası: Nurun Kısmi İadesi

15 Temmuz’u bu çerçevede okumak, olayı yalnızca bir “kalkışma” olarak değil, bir “nur mücadelesi” olarak kavramayı mümkün kılar: Dehliz, devleti ve toplumu yönsüzleştirmek ister; yönsüzleşen özne, ateşi yalnızca nar olarak görür; her şey yakıcılığa indirgenir. 15 Temmuz sonrası yaşanan şey —bütün çelişkileri ve gerilimleriyle— dehlizin bazı tünellerinin kapanması ve toplumun bazı alanlarda yeniden istikamet bulmasıdır. Bu, “nurun tam iadesi” değildir; ama “nurun kısmi iadesi” denebilir: en azından dehlizin tek yönlü karartma rejimi kırılmış, bazı bağlar yeniden görünür olmuştur.

Fakat kısmi iade, kalıcı istikamet demek değildir. Nurun kalıcılaşması, “mevzi refleksi”nin şehir hukukuna bağlanmasına bağlıdır. Aksi halde mevzi, yeniden dehlize düşer; ateş yine nar’a döner; toplum yine yakıtlaşır.

Son söz: Göçer-evli uygarlık, “hareket”i başıboşluk değil, hukuk olarak düşünür. Kent-dehliz düzeni ise “yerleşiklik”i güvenlik değil, yönsüzleştirme olarak işletir. Yeni siyaset teorisinin mihenk taşı şudur: ateşi söndürmek değil; ateşi nurla birlikte taşımak. Çünkü ateş aynı ateştir; fark, ateşin değil, öznenin yerindedir.

Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026

Not: Bu çalışmada kullanılan bazı kavramsal ayrımlar (özellikle göçer-evli uygarlık, şehir/kent ayrımı ve hukuk taşıyan toplumsal form fikri), Lütfi Bergen’in kamusal alanda yürüttüğü tartışmalardan esinlenmiştir. Ancak metindeki kurgu, bu kavramların özgün bir bağlamda yeniden yerleştirilmesine dayanmaktadır.

6
Din & Felsefe / Nur Merkezli Siyaset: Dehliz Karşıtı Bir Teori Denemesi
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 02:37:21 ös »
Nur Merkezli Siyaset: Dehliz Karşıtı Bir Teori Denemesi

1. Siyasetin Yanlış Kurulduğu Yer

Modern siyaset teorilerinin büyük bölümü iktidarı şu üç eksenden biri üzerinden okur:

Güç (realizm),

Çıkar (liberalizm),

Kimlik (modern kimlik siyasetleri).


Bu üç okuma biçiminin ortak zaafı şudur:
Siyaseti ateş üzerinden kurarlar.

Ateş burada metafor değildir; kriz, şiddet, çatışma, seferberlik ve korku üretimi anlamına gelir. Ateş merkezli siyaset, sürekli olarak “yakıcı bir gerekçe”ye ihtiyaç duyar. Düşman, tehdit, olağanüstü hâl, beka, etnik saflaşma, çocuk cesedi, kadın bedeni, kutsal değer… Hepsi ateşi harlamak için kullanılır.

Bu tür siyaset, ateşi yönetmeye çalışır; ateşle mesafe kurmayı bilmez.

2. Dehliz Siyaseti: Küresel Model

Ateşin doğrudan yakıcılığından kaçınan modern iktidar biçimleri ise başka bir yol seçmiştir: dehliz.

Dehliz siyaseti şunları yapar:

Açık cephe kurmaz,

Doğrudan iktidar talep etmez,

Sürekli geçici pozisyonlar üretir,

Krizi çözüyor gibi yapar ama krizi dolaşımda tutar.


Küresel ölçekte bu, finans–medya–hukuk–STK–teknoloji ağlarıyla işler. Yerelde ise paralel yapılar, kimlik kışkırtmaları, ahlâkî panikler ve masumiyet imgeleri üzerinden çalışır.

FETÖ/PDY bu modelin yerel ve dinî versiyonudur.
“Türk Solu şeysinde” çıkan etnik nefret yazıları ise bunun seküler ve sözde sol versiyonudur.

Biçimler farklıdır; topoloji aynıdır.

3. Ensestiyöz Siyaset Kavramı

Bu noktada yeni kavramı netleştiriyoruz:

Ensestiyöz siyaset, ateşle arasındaki mesafeyi kaybetmiş siyasettir.

Çocuk üzerinden nefret üretir,

Kadın bedeni üzerinden mevzi kazanır,

Kimliği kanla sabitlemeye çalışır,

Masumiyet ile şiddeti aynı anda kullanır.


Ensestiyözlüğün kaynağı ateş değildir; ateşi yalnızca nar (yakıcılık) olarak idrak eden nursuz bakıştır.

Bu yüzden ensestiyöz siyaset:

Sağda da olabilir,

Solda da olabilir,

Dindar da olabilir,

Seküler de olabilir.


Belirleyici olan ideoloji değil; nurun yokluğudur.

4. Nur Merkezli Siyasetin Tanımı

Buradan itibaren yeni teoriyi adlandırıyoruz:

> Nur Merkezli Siyaset



Nur merkezli siyaset:

Ateşi inkâr etmez,

Krizi yok saymaz,

Çatışmayı romantize etmez.


Ama şunu yapar: Ateşle mesafe kurar.

Nur, burada ahlâkî vaaz değildir.
Nur = istikamet bilgisidir.

Nur merkezli siyaset şunları reddeder:

Çocuk cesedini argüman olarak kullanmayı,

Etnik kimliği suç kategorisine çevirmeyi,

Masumiyet üzerinden siyasal şantaj kurmayı,

Sürekli olağanüstülük hâli üretmeyi.


Çünkü nur, yön verir; bağırmaz.

5. 15 Temmuz’un Teorik Anlamı

15 Temmuz, nur merkezli siyasetin tam zaferi değildir. Ama şudur:

> Nurun kısmi olarak geri çağrıldığı andır.



Bu çağrı sayesinde:

Ateşin kimin elinde olduğu görünür oldu,

Dehlizlerin mutlak güvenli olmadığı anlaşıldı,

Paralel yapı ilk kez çıplak yakalandı.


Bu yüzden 15 Temmuz, bir “kahramanlık destanı”ndan çok, epistemik bir kırılmadır: Kim ne yakıyor? Kim kimden besleniyor? Kim krizle yaşıyor?

6. Teorinin Son Önermesi

Bu siyaset teorisi şu önermeyle kapanır:

> Sorun ateş değildir.
Sorun ateşi nursuz görmektir.



Ateş her zaman olacak. Kriz hiç bitmeyecek. Çatışma tarihin parçası.

Ama siyaset, ateşi yalnızca nar olarak kullandığı anda ensestiyözleşir.
Dehlizlere çekildiği anda küresel faşizmin yerel taşeronu hâline gelir.

Nur merkezli siyaset ise şunu söyler:

Ateşten kaçma.
Ateşi yüceltme.
Ateşle arana mesafe koy.


Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
7
Din & Felsefe / ATEŞ, NAR VE NUR: AYNI ATEŞİN ÜÇ AYRI TECRÜBESİ
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 23 Ocak 2026, 11:27:58 öö »
Ateş, Nar ve Nur: Aynı Ateşin Üç Ayrı Tecrübesi

Kur’an’da ateş tek anlamlı bir imge değildir. Aynı ateş, farklı öznel konumlarda bambaşka tecrübeler üretir. Bu nedenle ateşi tek başına ele almak yanıltıcıdır. Asıl belirleyici olan ateşin ne olduğu değil, ateşle kurulan ilişkidir. Bu ilişki üç kavram üzerinden açılabilir: ateş, nar (yakıcılık) ve nur.

Ateş, bu metinde bir unsur ya da nesne değil; bir eşiktir. Ateş, öznenin bulunduğu yerden çıkıp geri dönüşsüz bir karara girdiği topolojik sınırı temsil eder. Ateşe girmek, bir bedel ödemeyi; yanmayı göze almayı ve dönüşmeyi kabul etmeyi gerektirir. Bu yüzden ateş arındırıcı olduğu kadar tehlikelidir. Ateş farkı kapatır. İç ile dış, önce ile sonra, eski ile yeni arasındaki mesafeyi yakar. Bu yönüyle ateş, geri dönüşsüzlük üretir.

Ancak ateşin yakıcılığı, ateşin zorunlu özü değildir. Kur’an bunu İbrahim kıssasında açıkça gösterir. İbrahim ateşe atıldığında, ateş vardır; fakat nar (yakıcılık) askıya alınmıştır. Ayette ateşe “serin ve selametli” olması emredilir. Bu, ateşin söndürülmesi değildir. Ateş yanmaya devam eder; fakat yakmaz. Başka bir deyişle, ateşin nar’ı alınmıştır. İbrahim’in girdiği ateş, nursuz değil; narsızdır. Bu yüzden ensestiyöz değildir. Çünkü ensestiyözlük, ateşin varlığından değil, ateşle kurulan mesafenin kapanmasından doğar.

Burada kritik ayrım ortaya çıkar:
Ateş her zaman vardır; fakat nar ve nur aynı anda bulunmak zorunda değildir.

Nur, ateşin aydınlatıcı yönüdür. Nur, ateşten doğabilir; ama ateşle özdeş değildir. Nur, yön verir. Yol açar. Ayrım üretir. Ateşin içinde kaybolmayı değil, ateşten geçmeyi mümkün kılar. Bu yüzden nur, yalnızca fiziksel bir ışık değil; istikamettir. Kur’an’da nurun alınması, ateşin sönmesi anlamına gelmez. Ateş yanmaya devam eder; fakat artık yön vermez.

Münafıklık tam da bu noktada ortaya çıkar. Münafık ateşe girmez; ama ateş yakar. Bu ateş, İbrahim’in ateşi değildir. Münafığın yaktığı ateş, nur üretmez. Yakar, gürültü çıkarır, parıltı üretir; fakat istikamet vermez. Bakara suresinde anlatılan sahnede ateş yakılır, çevre kısa süreli aydınlanır gibi olur; ardından “Allah onların nurunu alır ve geriye daha koyu bir karanlık kalır.”

Ayetin grameri açıktır: alınan şey ateşin nuru değildir; münafıkların nurudur. Ateş yerinde durur, yanmaya devam eder. Eksilen ateşten değil, öznenin idrakinden eksilendir. Bu nedenle burada kararan ateş değil, bakıştır. Nurunu kaybeden özne için ateş artık yön veren bir ışık değil, yalnızca nar (yakıcılık) olarak tecrübe edilir.

Bu noktada önemli bir terslik oluşur:
İbrahim’in ateşi narsızdır ama nurludur;
Münafığın ateşi ise nursuzdur ve yalnızca nar’dır.

Kur’an’ın zulümât ifadesi bu durumu tamamlar. Zulümât, tek bir karanlık değil; katmanlı ve yönsüz karanlıklar demektir. Bu, münafıkların yaşadığı dehlizlerin topolojisiyle örtüşür. Yeraltı geçitleri ışığı bütünüyle söndürmez; fakat onu büker, dağıtır ve istikametsizleştirir. Dehlizde yaşayan özne, ışığın kaynağını değil yalnızca kırıntılarını görür. Bu yüzden münafık için ateş, ister kendi yaktığı olsun ister başkasının yaktığı, ister İbrahim’in ateşi olsun, sonunda kara bir ateşe dönüşür. Oysa ateşin özü kara değildir; bakış kararmıştır. Kara olan ateş değil, nurunu kaybetmiş idraktir.

Bu durum münafığı trajik bir yere sürükler. Ateşe girmediği için dönüşemez; ateşten uzak duramadığı için de sürekli yakılır. Yanmaz; ama yakılır. Nur olmadığı için ateş yalnızca nar olarak kalır. Bu nedenle münafık, kendi yaktığı ateşin yakıtına dönüşür. Tahrîm suresinde ateşin yakıtı olarak “insanlar ve taşlar”ın zikredilmesi, bu topolojik sonun kapatılmasıdır. Burada artık özne yoktur; yalnızca yakıt vardır.

Sonuç olarak ateş, nar ve nur aynı sahnenin farklı katmanlarıdır. Ateş eşiktir. Nar, bu eşiğin yakıcılığıdır. Nur ise bu eşikten geçerken yön kaybetmemeyi mümkün kılan istikamettir. Münafıklık, ateşi inkâr etmek değil; ateşi yalnızca nar olarak yaşamakta ısrar etmektir. İbrahim’in farkı ateşten kaçması değil; ateşe girerken nurunu kaybetmemesidir. Münafık ise ateşten kaçar; ama nurunu dehlizlerde çoktan yitirdiği için, ateşi nereye koysa karanlık çoğalır.

Ateş aynı ateştir.
Fark, ateşin değil, öznenin yerindedir.


Ertuğrul Tulpar
23 - Ocak - 2026
8
VESAYET, DEHLİZ, KÜRESEL EKLEMLENME: “DEHLİZ TEORİSİ” İÇİN KAVRAM DİYAGRAMI

1) Vesayet (devlet iktidarı) — “yüzeyin sertleşmesi”
Vesayet, siyasetin (halk iradesinin) “hükümet” kurabildiği ama “iktidar” olamadığı; asıl iktidarın devlet aygıtının seçilmemiş katmanlarında (ordu/istihbarat/yargı/bürokrasi) toplandığı rejim mantığıdır. Bu mantık, kamusal alanı bir “yüzey” gibi sertleştirir: görünüşte hukuk ve anayasa dili işler; fakat kararın merkezi başka bir yerdedir. Kriter’deki “bürokratik vesayet” anlatısı bu düzlemi, FETÖ’nün “devlet iktidarı”na yönelmesini mümkün kılan tarihsel atmosfer olarak çerçeveler.

Diyagram notu: Vesayet, “açık zor”la değil “meşru görünüm”le çalıştığı için, içeriden oyulabilir bir yüzey üretir.

2) Dehliz (nifakın topolojisi) — “yeraltı yerleşimi”
Dehliz, yalnızca saklanma değil, dolaşım mimarisidir: tek bir çıkışa değil, çok çıkışlı ve geri dönüşlü geçitlere dayanır. Bu yüzden münafıklık, “psikolojik kusur” ya da “ahlaki zaaf” olmanın ötesinde bir yerleşim biçimidir: açık cephe kurmaz; içeride kalır; yön değiştirir; dili çoğaltır; yüzeyi oyar. Dehliz, vesayet yüzeyinin altına kurulur; vesayet yoksa dehlizin stratejik değeri de düşer.

Diyagram notu: Vesayet yüzeyi üretir
Dehliz yüzeyi içeriden işler.

3) Küresel eklemlenme (küresel dehliz) — “boşlukların ağ hâline gelmesi”
“Küresel dehliz”, ulus-devletlerin egemenlik alanları arasındaki boşlukların (hukuki gri alanlar, finansal dolaşım kanalları, STK/diyalog/medya meşruiyeti, diaspora ağları, eğitim/sağlık gibi masum sektör kılıfları) bir geçitler sistemine dönüşmesidir. Burada mesele, bir “üst akıl” değil; topolojik imkândır: yerel dehlizler küresel dolaşımla beslenir, küresel dolaşım yerel dehlizlere görünmezlik kazandırır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın FETÖ’yü farklı coğrafyalarda (Kuzey Amerika, Balkanlar, Avrupa, Orta Asya, Afrika) yaygın faaliyet gösteren bir ağ olarak tarif etmesi bu “küresel eklemlenme” boyutunu doğrudan işaretler.

Diyagram notu: Yerel dehliz, küresel geçitlere eklemlenince “riskten kaçınma kapasitesi” büyür.

4) Ateş (meşruiyet parıltısı / enerji rejimi) — “ışık var, yön yok”
Dehliz mantığı, ateşi iki düzeyde kullanır:
a) Meşruiyet ateşi: Kısa süreli aydınlanmalar üretir (başarı, hizmet, diyalog, kalkınma, modernlik); fakat nur özneye yerleşmez—yön üretmez.
b) Enerji ateşi: Küresel sistemin “altyapı ateşi”dir: veri merkezleri, çipler, şebekeler, enerji arzı. Burada ateş, artık mecaz olmaktan çıkıp maddi bir kapasiteye dönüşür.

Bu ikinci düzlemde, AI–veri merkezi–elektrik talebi hattının büyüklüğü artık teknik raporlarda ölçülebilir bir risk alanı olarak tartışılıyor: IEA, AI odaklı veri merkezlerinin büyük elektrik talebine ve yerel şebeke baskılarına dikkat çekiyor.

KUR’AN DİZİSİYLE BİREBİR EŞLEME: KUYU, ATEŞ VE MEDİNE

Kuyu: Kapanma/askı/topolojik eşik
Kuyu, fiilin ertelendiği, şiddetin “hemen sonuç” üretmediği ara eşiktir: özne düşer ama hikâye bitmez; tam tersine başka bir rejime devredilir. Siyasal karşılık: Vesayet düzeninde “hükümet var ama iktidar yok” hâli; kararın askıya alındığı, sorumluluğun dağıtıldığı kuyu-vari bir topoloji.

Ateş: Dönüşüm eşiği / geri dönüşsüzlük
Ateş, bedel ve bütünleşme talep eder: içine giren dönüşür (ya bütünlenir ya yanar). Dehliz mantığı, ateşe girmez; ama ateş yakar: meşruiyet parıltıları üretir, kriz anlarında ateşi dışsallaştırır. Bakara’daki “ateş yakma—nurun alınması” mantığı, “ışık var ama yön yok” şeklinde okunabilir.

Medine: Düzenin ortaya çıkışı / nifakın mümkünleşmesi
Medine, düzenin, yasanın ve kamusal otoritenin ortaya çıktığı yerdir; bu yüzden nifak burada bir “ahlak sorunu” olmaktan çıkıp “yerleşim sorunu” olur. Vesayet, dehliz zinciri, tam da Medine momentinde belirginleşir: yüzey kalınlaşır, yeraltı mimarisi değer kazanır.

FETÖ PARANTEZİ: “PARALEL YAPI”NIN TOPOLİK OKUMASI
Bu çerçevede FETÖ, “tekil ihanetlerin toplamı” değil, vesayet yüzeyi üzerinde dehlizsel yerleşim olarak okunur. Kriter’deki çizgi, FETÖ’nün “eski Türkiye”nin vesayet kültürü içinde doğup büyüdüğünü ve devlet iktidarını hedeflediğini vurgular.  Dışişleri’nin anlatısı ise bu yapının küresel ağlarla dolaşımda kaldığını ve farklı sektör-kılıflarıyla faaliyet yürüttüğünü söyler.

15 Temmuz bu modelde “ateşe girme cesareti” değil; ateşin artık saklanamaz hâle gelmesi olarak konumlanır: dehliz, bir noktaya kadar korur; fakat ateş büyüdüğünde dehlizin kendisi de yanıcı olur.

DAVOS–AI–SERMAYE HATTI: KÜRESEL DEHLİZİN YENİ ENERJİSİ
Davos örneği, “küresel dehliz”in güncel biçimini göstermek için kullanılabilir:

Elit meşruiyet dili (“kapsayıcılık”, “refahı paylaşma”, “kimse geride kalmasın”) ile,

Teknolojik zorunluluk dili (“AI dönüşümü”, “beyaz yakalıların sarsılması”) aynı sahnede birleşiyor.

Axios’un Davos çerçevesi, Larry Fink’in “kapitalizmin meşruiyet krizi” ve AI’nin beyaz yakalı işlere etkisi üzerinden “yeni bir toplumsal test” vurgusunu aktarıyor.  Bu, küresel dehlizin şu yeni formunu önerir:
Meşruiyet parıltısı (ateş) ile altyapı zorunluluğu (enerji/çip/veri merkezi) aynı anda işletilir; böylece sistem, hem “etik dil” hem “teknik kader” üzerinden dolaşımda kalır. IEA’nın enerji-odaklı veri merkezi büyümesi tespiti, bu kader dilinin maddi zeminini verir.

TEK CÜMLELİK ŞEMA
Vesayet (yüzeyin sertleşmesi)
Dehliz (yeraltı dolaşımı, çift dillilik, yön değiştirme)
Küresel Dehliz (egemenlik boşluklarının ağ hâline gelmesi)
Ateş (meşruiyet parıltısı + enerji rejimi)
Nurun aşınması (ışık var, yön yok)
İfşa/Kriz (ateşin saklanamaz hâle gelişi).
9
DEHLİZDEN YÜZEYE: GÖÇER MEDENİYET AKLI, KÜRESEL DEHLİZLER VE TÜRKİYE’NİN ANTİ-DEHLİZ SİYASETİ

Ertuğrul Tulpar


Özet
Bu makale, modern jeopolitiği belirleyen vekâlet savaşları, gri alanlar ve kurumsal belirsizlikler üzerinden işleyen “küresel dehliz” olgusunu kavramsallaştırmakta; Türkiye’nin Suriye pratiğini bu yapıya karşı geliştirilen özgün bir anti-dehliz siyaset örneği olarak ele almaktadır. Çalışma, Kur’ân’daki kuyu–ateş–Medine dizisini siyasal-topolojik bir şema olarak kullanmakta; bu şemayı göçer medeniyet kökenli siyasal aklın modern tezahürleriyle ilişkilendirmektedir. Makalenin temel iddiası, Türkiye’nin Suriye’deki başarısının klasik emperyal genişleme veya vekâlet savaşı modelleriyle açıklanamayacağı; bunun yerine yüzey üretmeye ve yerel karar inşasına odaklanan bir siyasal-topolojik pratiğin sonucu olduğudur.

Anahtar Kelimeler: Küresel dehliz, göçer medeniyet, vekâlet savaşları, Medine siyaseti, Türkiye, Suriye


1. Giriş: Modern Siyasetin Dehlizleşmesi

Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel siyaset, giderek daha az doğrudan işgal ve ilhak; daha çok vekâlet savaşları, gri alanlar ve kurumsal belirsizlikler üzerinden işlemektedir. Devletler, egemenliklerini açık yüzeylerde tesis etmek yerine, hukuki ve askerî sorumluluğu belirsiz ağlar aracılığıyla sürdürmeyi tercih etmektedir. Bu makale, söz konusu yapıyı “küresel dehliz” kavramı altında ele almaktadır.

Küresel dehliz, büyük güçlerin doğrudan sorumluluk almadan nüfuz kurabildikleri; kararın askıya alındığı, meşruiyetin bulanıklaştığı ve şiddetin dolaşımda tutulduğu siyasal-topolojik bir alanı ifade eder. Bu alanlarda ateş vardır; fakat nur yoktur. Yakma vardır; fakat yön yoktur.

Bu çerçevede Suriye, 2010’lu yıllar boyunca küresel dehliz siyasetinin en yoğun biçimde işlediği sahalardan biri olmuştur.


2. Metodoloji: Siyasal-Topolojik Okuma

Bu çalışma, üç katmanlı bir metodolojiye dayanmaktadır:

1. Kavramsal analiz: “Dehliz”, “yüzey”, “ateş” ve “karar” kavramlarının siyaset teorisi bağlamında yeniden tanımlanması.


2. Metinsel-topolojik okuma: Kur’ân’daki kuyu–ateş–Medine dizisinin tarihsel değil, yapısal bir siyasal şema olarak ele alınması.


3. Vaka analizi: Türkiye’nin Suriye pratiğinin, küresel dehliz siyasetiyle karşılaştırmalı biçimde incelenmesi.

Bu yöntem, normatif bir “iyi–kötü siyaset” ayrımından ziyade, yerleşim biçimlerini merkeze alır. Belirleyici olan niyet değil; aktörlerin siyaseti nerede ve nasıl kurduklarıdır.

3. Kavramsal Çerçeve: Küresel Dehliz

3.1. Dehliz Nedir?

Dehliz, klasik anlamda bir gizlenme mekânı değil; dolaşım mekânıdır. Dehlizde özne saklanmaz, yön değiştirir. Karar ertelenir, sorumluluk dağılır. Bu bağlamda küresel dehliz:

Vekil aktörler

Hukuki gri alanlar

Sürekli geri dönüşlü geçitler üzerinden işler.

ABD’nin YPG üzerinden, Rusya ve İran’ın Esad rejimi ve milis ağları üzerinden kurduğu nüfuz, bu dehlizsel siyasetin tipik örnekleridir.

4. Kur’ânî Şema: Kuyu – Ateş – Medine

Kur’ân kıssalarında tekrar eden kuyu–ateş–Medine dizisi, bu çalışmada metafizik değil, siyasal-topolojik bir şema olarak okunmaktadır.

Kuyu: Askı hâli, yönsüzlük, kararın ertelenmesi

Ateş: Yakıcı güç, şiddet, fakat nursuz aydınlanma

Medine: Yüzey, karar, sorumluluk ve meşruiyet

Bakara Suresi’nde ateş yakan fakat aydınlanamayan münafık tasviri, ateşin tek başına kurtarıcı olmadığını; yön ve karar olmadan karartıcıya dönüştüğünü gösterir. Medine ise ateşin sınırlandığı, şiddetin yüzeye alındığı ve siyasetin karar üretebildiği yerdir.

5. Göçer Medeniyet Aklı ve Anti-Dehliz Siyaseti

5.1. Göçer Medeniyet Aklı (Kavramsal Tanım)

Bu makalede “göçer medeniyet”, etnik veya tarihsel bir kimlik değil; siyasal-topolojik bir refleks olarak tanımlanmaktadır. Bu refleksin temel özellikleri şunlardır:

Mülkiyetten ziyade tahsis ve sorumluluk

Sabit yüzey yerine ilişki üzerinden egemenlik

Gizli ağlar yerine görünür ittifaklar

Bu yapı, yerleşik imparatorlukların ürettiği dehlizlere kıyasla daha az gizli dolaşım alanı üretir.

5.2. Türkiye’nin Suriye Pratiği

Türkiye’nin Suriye’de izlediği politika:

Ne doğrudan işgal

Ne ilhak

Ne de klasik vekâlet savaşıdır

Türkiye, ateşi tamamen söndürmemiş; fakat ateşi yüzeye zorlamıştır. Yerel aktörleri karar almaya, sorumluluk üstlenmeye ve meşruiyet üretmeye mecbur bırakmıştır. Bu, dehliz siyasetine karşı geliştirilmiş açık bir anti-dehliz pratiktir.

6. Karşılaştırmalı Okuma: Küresel Dehliz ve FETÖ

Türkiye’nin iç siyasetinde FETÖ örneği, küresel dehliz–yerel münafıklık ilişkisinin çarpıcı bir tezahürüdür. FETÖ:

Vesayet boşluklarında dolaşmış

Küresel dehlizle eklemlenmiş

Ateş yakmış, fakat ateşe girmemiştir


15 Temmuz, bu dehlizsel yapının yüzeye zorlandığı ve dağıldığı andır. Aynı siyasal mantık, Suriye sahasında da işlemiştir.

7. Tartışma: Davos, Yapay Zekâ ve Yeni Dehlizler

Davos merkezli söylemler, yapay zekâ ve enerji üzerinden yeni bir küresel dehliz mimarisinin inşa edildiğini göstermektedir. Karar merkezlerden çekilmekte; maliyetler çevre ülkelere yayılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin pratiği, yalnızca bölgesel değil; küresel ölçekte alternatif bir siyaset modeli sunmaktadır.

8. Sonuç

Bu çalışma, Türkiye’nin Suriye’deki başarısını klasik güç projeksiyonu veya neo-emperyal bir girişim olarak değil; göçer medeniyet kökenli bir anti-dehliz siyasetinin güncel tezahürü olarak değerlendirmiştir. Kur’ân’daki kuyu–ateş–Medine dizisiyle kurulan paralellik, modern siyasetin karşı karşıya olduğu temel sorunu açığa çıkarmaktadır: Ateş vardır; fakat Medine yoktur.

Türkiye’nin farkı, ateşi dolaşımda tutmak yerine yüzeye zorlamasında yatmaktadır. Dehlizler karanlık üretir; yüzey karar üretir. Bu bağlamda Türkiye, modern tarihte nadir görülen biçimde, doğrudan imparatorluk yönetimi olmaksızın, kendi mahallesinin siyasal düzenini yeniden kurabilen bir aktör olarak ortaya çıkmaktadır.
10
Din & Felsefe / KÜRESEL DEHLİZİN KARTOGRAFİSİ: ATEŞ, ENERJİ VE DOLAŞIM
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 22 Ocak 2026, 01:46:47 ös »
KÜRESEL DEHLİZİN KARTOGRAFİSİ: ATEŞ, ENERJİ VE DOLAŞIM

Bu noktada “küresel dehliz” soyut bir metafor olmaktan çıkar; haritalanabilir, izlenebilir ve işleyişi okunabilir bir yapıya dönüşür. Aşağıda yer alan jeopolitik çevreleme haritası, klasik anlamda bir dünya haritası değildir. Devlet sınırlarını, bayrakları ya da ideolojik blokları göstermekten çok; ateşin nerede yakıldığı, ışığın nerede kesildiği ve dolaşımın hangi geçitlerden aktığını görünür kılar. Bu nedenle bu harita, küresel dehlizin kartografisidir.

Haritada belirgin olan şey cepheler değil, geçitlerdir: boğazlar, kanallar, üsler, denizaltı devriyeleri, enerji hatları ve veri merkezleri. Güç, artık doğrudan çatışma alanlarında değil; dolaşımın askıya alınabildiği, yönlendirilebildiği ya da boğulabildiği eşiklerde yoğunlaşmaktadır. Bu yapı, ne tam anlamıyla barışa ne de açık savaşa karşılık gelir. Aksine, her iki durumu da sürekli erteleyen bir yeraltı iktidarı üretir. Küresel dehliz tam olarak budur: savaşmadan kuşatan, aydınlatmadan yakan, karar almadan yönlendiren bir düzen.

Bu kartografi, ateşin mahiyetini de açığa çıkarır. Burada ateş, cephede yakılan bir savaş ateşi değildir; enerji üretimi, yapay zekâ altyapıları, çip tedariki ve veri akışları üzerinden büyüyen nursuz bir ateştir. Yanma vardır, fakat yön yoktur. Isı vardır, fakat aydınlanma yoktur. Kur’an’daki Bakara metaforu bu düzeyde küresel bir karşılık bulur: ateş yakılır, çevre kısa süreli aydınlanır gibi olur; sonra nur alınır ve karanlık derinleşir. Küresel dehliz, işte bu kararmanın mekânıdır.

KÜRESEL DEHLİZ VE YEREL DÜĞÜM: FETÖ

Bu küresel kartografi, yerel münafıklık biçimlerini dışarıdan üretmez; onları içeriden dolaşıma sokar. FETÖ bu anlamda istisnai bir yapı değil, küresel dehlizin yerel bir düğümüdür. Örgütün ne açık bir cephe kurması ne de net bir ideolojik manifesto üretmesi tesadüftür. FETÖ, varlığını tam da bu küresel dehlizin sunduğu gri alanlarda sürdürebilmiştir: egemenlik boşlukları, hukuki ara bölgeler, finansal geçitler ve söylemsel meşruiyet parıltıları.

FETÖ’nün stratejisi, ateşe girmek değil; ateşi yakmaktır. Eğitimden medyaya, bürokrasiden ekonomiye uzanan mekanizmalar, dönüştürücü bir yüzey üretmemiş; geçici aydınlanmalarla yönsüz bir ısı yaratmıştır. Bu yapı, ne açık bir isyan ne de açık bir inkâr üretmiştir. Tam tersine, düzenin dilini konuşmuş; fakat düzenin içine yerleşerek onu içeriden oymuştur. Dehliz burada bir metafor değil, örgütsel bir mimaridir.

15 Temmuz bu açıdan ateşe girilen bir an değil; ateşin artık saklanamaz hâle geldiği bir eşiktir. Küresel dehlizin sunduğu geri dönüşlü geçitler daraldığında, yerel münafıklık ateşi yönetemez hâle gelmiş; yakılan ateş özneyi de içine almıştır. Tahrîm suresinde tarif edilen topolojik son burada gerçekleşir: ateşi yakan, sonunda ateşin yakıtına dönüşür. Bu bir ahlaki ceza değil, mekânsal bir sonuçtur.

SONUÇ: DEHLİZ, ATEŞ VE AÇIKLIK

Küresel dehlizin kartografisi bize şunu gösterir: kararma ateşten değil, dehlizden bulaşır. Ateş her zaman yakar; fakat nur ancak açık mekânda yön verir. Dehlizde kalan özne için ateş, ister kendi yaktığı olsun ister başkasının yaktığı, ister İbrahim’in ateşi olsun, sonunda kara bir ateşe dönüşür. Çünkü kararan ateş değil, bakıştır. Nurun alınması, ateşin sönmesi değil; yön verme kudretinin kaybıdır.

Bu nedenle münafıklık ne bireysel bir ahlak sorunu ne de tarihsel bir sapmadır. Münafıklık, yeraltına yerleşmiş bir varoluş biçimidir. Küresel ölçekte bu, dehlizlerin haritalanmasıyla; yerel ölçekte ise FETÖ gibi yapılarla görünür olur. Dehlizden çıkmak mümkündür; fakat bunun bedeli vardır. Dehlizden çıkmak, tek yöne razı olmayı; tek yöne razı olmak ise ateşe girmeyi göze almayı gerektirir. Aydınlanma ancak bu riskle mümkündür.

Açık düşmanlar düzeni sarsar.
Dehlizde yaşayanlar onu çürütür.


Ertuğrul Tulpar
22 - Ocak - 2026

Sayfa: [1] 2 3 ... 10