Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
2
Öyleyse gay barların kapatılmasından çok daha önemli bir mesele olan 1219 sayılı kanun maddesinin tekrardan ele alınması gerektiğini hatırlatalım: Psikoloji lisansı olmayan biri, “klinik psikoloji” dalında yüksek lisans yaparsa sahada 20 yıllık tecrübesi olan bir psikologdan daha üstün bir yetkiye sahip olup klinik açabilir; psikolog açamaz. Bu durum, tüm şartlar sağlansa dahi “eşcinsel olmak istemeyenler”in terapi hakkına dolaylı yoldan engel olmaktadır. Ancak uzman bir tabip yönlendirme yaparsa “psikoterapi” başlayabilir. Uzman tabip de “tanınmış bir hastalık” olması koşuluyla yönlendirme yapabilir. Yani “eşcinsellik” için herhangi bir “tedavi edilebilir” vb resmi bir dayanak da olmadığına göre eşncinsel olmak istemeyenlerin çıkış yolları yasal olarak tamamen kapanmış olmaktadır. Çünkü bu alanda yapılan bir çalışma yok, düzenlenmiş bir yasa yok. Sağlık Bakanlığının da bununla ilgili bir çalışması yok. Özetle: Eşcinselsen ve bu konuda baskı gördüğünü düşünüyor ve toplumu suçluyorsan vs her türlü terapi desteği alabilirsin. Eşcinsel kalmak isteyenlerin önü açık ama eşcinsel kalmak istemeyen biriysen tek başınasın ve kendi başının çaresine bakmak zorundasın. Biz terapi aldığımızda herhangi bir LGBTQ aktistinin bizi şikayet etmesi dikkate alınıp ofisimiz kapatılmaktadır. Diploma fetişizmi liyakatın önüne geçmişse, LGBTQ aktivistleri yurt dışından destek alırken onlarla yapılabilecek en esaslı mücadele bizlere sahip çıkmak olacakken birkaç tane derneğin, gay barın ve sosyal medya hesabının kapatılması totemi; ata, koruyucu ruh, iyilik yapıcı, başkaları için tehlikeli olmasına rağmen kendi evlatlarını tanıyıp koruyan yapmayacaktır. Çoğu geleneksel kültürde Freud’un yorumladığı şekilde baba-oğul düşmanlığı ve ikisi arasındaki sessiz cinsel kıskançlık görülmez. Freud’un gözlemleri 19. Yüzyılın sonlarındaki Viyana için geçerliyken öncesindeki çoğu kabile kültüründe babalar ve oğullar birbirlerine karşı keyifli bir hoşgörüye sahiptiler. Oğulların babalarından öğreneceği çok şey ve birlikte geçirecekleri bolca vakitleri vardı. Özellikle Sanayi Devrimi ve mesai saatlerinin hayatımıza girmesiyle birlikte “baba” evden ve haliyle ailesinden uzaklaşınca bir işi bitirip çok geçmeden karşılığını alan veya bir ürünü ortaya çıkarıp hemen kar’a dönüştürebilen ve kalan çoğu vaktinde ailesiyle bağ kurmaya hazır baba modeli, yerini yılın hemen her günü saat karşılığı durmaksızın çalışan ve ailesine yorgun bir bedenle dönen, zamanla ev yaşamında silikleşen bir figüre bıraktı. Baba-oğul arasında frekans tamamen koptu. Yıllarca devrederek gelişen bir baba açlığı, oğulların libidoyu kendi cinsine kaydırmasındaki en önemli etkenlerden biri oldu. Şimdi ise anlam veremedikleri bir öfkeyle “neden benim naifliğimi kabul etmiyorsunuz?” çığlıkları atıyorlar. Babanın yokluğu, aynı zamanda devletin de yokluğudur, nüfusunun zamanla azalması ve toplumların ne yapacağını şaşırmasıdır. Belki bu meseleyi başka bir yazıda daha detaylıca ele alabiliriz. Şimdi bu ataerkiyi yeniden inşa etmemizin ne denli elzem olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu sebeple artık asıl gerçekliğimizin Freud’un Viyana’sı olduğunu ve ne yazık ki daha da içinden çıkılmaz bir yöne doğru savrulduğumuzu, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir oradan eşcinselliğin yaygınlaştığına şahit olmaktayız. Cioran “Cinsellik muazzam bir sahtekarlıktır, değişmez bir biçimde kendini yenileyen devasa bir yalandır.” derken tam olarak bizleri işaret etmiyor mu? Öyleyse gerçekten çözüm mü bulacağız yoksa her iki tarafında birbirine karşı gibi görünen ama aslında birbirlerini besledikleri oyunu seyretmeye devam mı edeceğiz? Hangi taraf obezlikten geberecek, bekleyip görecek miyiz? Yoksa asıl mağdurların iyileşmek için çabalayan eşcinseller olduğunu görüp onların mücadelesine destek olabilecek miyiz? Yapılan operasyonların başarılı olmasının tek yolu iyileşmek isteyen eşcinsellere sahip çıkmaktır. Onlara ofislerini geri vermek, onları terapi hakına kavuşturmaktır. Verdikleri mücadeleyi üniversitelerde araştırma konusu yapmaktır. İstediğiniz kadar dernek, gay bar ve web sayfası kapatılsın; bunlar, sadece daha gizli, daha organize, daha planlı ve daha çok kendilerini “özel” hissederek, dönüşerek büyümelerine sebep olacaktır. Seri katillerin cinsellikleri incelendiğinde hemen hepsinin eşcinsel olduğu görülecektir. Hakeza kadın cinayetlerinde de benzer bir durum söz konusudur. Kadın cinayetlerinin sebebi olan temeldeki gizil eşcinselliği anlayamadan, gerektiği kadar sosyalleşemeyen, kendine toplumda yer bulamayan, sağlıklı arkadaş ilişkisi geliştiremeyenlerin okullarda dehşet saçmalarının ardındaki anne-baba-çocuk ilişkilerinin iç yüzünü göremeden, kadın-erkek zıtlaşmasının derininde yatan sevgi eksikliğini fark edemeden, toplumsal çürümenin esasında sağlıklı “baba”yı kaybetmemizden kaynakladığını göremeden,  yetersiz erkekliğin eşcinsel dinamiklerine uyanmadan çocuk yapmayı ekonomik indekslere bağlarsak ne Afrika’daki (aile ilişkileri bizden daha iyi değil; ama yaşam koşulları zor olduğu için aileye tutunmaya daha çok ihtiyaç duymalarından) daha yüksek doğum oranını açıklayabiliriz ne yardım, teşvik paketleri ile doğum artış oranına istendik etki sağlayabiliriz, ne de arzu ettiğimiz huzurlu toplum ortamına kavuşabiliriz. Konda’nın 2025 barometresine göre Türkiye’de çocuksuz hanelerin oranı %48 yani her iki evden birinde artık çocuk yok. Hemen akla ekonomik sebepler geliyor ama o kadar basit değil. Burada en önemli şey hiç konuşulmuyor: Erkeklerin “erilliği” kaybetmelerinden.. Kadınların iş hayatına daha fazla katılması, böyle bir dünyaya çocuk getirmek istememek, gelecek kaygısı, babaların çocuk yetiştirme sürecine dahil olmaması vb birçok neden sıralanırken biz de çıkıp şunu soralım: Doğurkanlık hızının düşme sebeplerinden biri olarak neden toplumların “gizil eşcinsel olma potansiyeli” göz ardı ediliyor? Hayvanlarda eşcinsellik, genellikle dişiye ulaşamama durumunda görülüyor. Oysa insanlarda bu durum hayvanlarda olduğu gibi anlık bir çiftleşme ihtiyacı olarak geçip gitmiyor: İnsanların aile olmaya ve sevgi dolu bir yuvaya ihtiyaçları var. Bu boşluğun yerini hiçbir şey almıyor. Konudan çok uzaklaşmadan aslında aile kurumuna saldırı sadece LGBTQ aktivizmi üzerinden de olmadı. Eski Rusya örneğini ele alırsak komünizmin “eşit” olmaya takıntısı, anneyi de çalışmaya mecbur bıraktı ve çocukların bakımını da kreşler üstlendi; yani devlet, bizatihi asırlarca devam eden aile kurumunun dinamikleri ile oynamış oldu. Günümüzde eşcincelliğe en sert karşı çıkan liderlerden birinin 17 milyon metrekarelik devasa yüzölçümüne kıyasla nüfusu oldukça az olan bir ülkeden çıkması hiç şaşırtıcı olmasa gerek.. Ya da Çin’in geçmişte uyguladığı tek çocuk politikasına karşın bugün ne kadar destek verirse versin doğum artış hızını yükseltemiyor olması da.. Türkiye’de ise 2025 yılında toplam doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenilemesi için kritik eşik olan  2,1’in altına düşerek 1.4’te kaldı. Bir kritik eşik daha var: Ne kadar teşvik verilirse verilsin doğurganlık hızının yükselmesi mümkün görülmeyen 1.3’tür. Tamam Rusya’yı, Çin’i bir nebze de olsa anlayabiliyoruz da bize ne oldu da benzer bir kaderi paylaşmak zorunda kaldık? Ortaöğretim bilgilerimizden gelişmiş ülkelerde nüfus artışının düştüğünü ve bunları göstren piramitleri vs biliyoruz ama “zor yaşam koşulları” olmadığında (Afrika'daki gibi) kadınların erkeklere ihtiyaç duymamasının neler götürdüğünü tüm çıplaklığıyla ele almaya pek cesareti olan da yok maalesef.  Annelerin hem çalışıp, hem evi çekip çevirip hem de çocuk yetiştirmeyi planlıyor ama karşılığında erkeğin sadece en fazla bir işte çalışıyor olması kadınları –kabul edin veya etmeyin- daha eril bir pozisyonda konumlandırmıyor mu? Bu durum karşısında feminist kadınlar, “o zaman erkekler de daha fazlasını yapsın; prenses olmasın” vb tepkilerle karşılık veriyor. Peki o halde neyi yarıştırıyoruz? Bu yarışın bir sonu var mı? Ya da nereye varabilir? Oysa rekabet, içinde eril olmayı saklar.  Atalarımızın buna denge getiren cinsiyetlere göre iş dağılımı neler oldu da  günümüzde şiddetle karşı çıkılan bir hal aldı? Şimdi ismini vermek istemediğim muhafazakar bir kadın derneğinin “kadınların çalışıyor olmasının nüfus artış hızına etkisi yoktur” minvalindeki çalışmalarının ne denli başarısız ve gerçeği yansıtmıyor olması da Türkiye’deki doğurganlık hızındaki sert düşüşten açıkça görülüyor. Afrikadaki gibi yaşamın en zor olduğu ülkelerde ise inanılmaz yüksek.. Ya da meseleyi daha fazla nüfusa bağlamadan gerçekten de asıl mesele kadınların çalışıp çalışmaması mı? Yoksa “erkekler”in eril olma alanlarının ve yetkilerinin daralması mı? Ya da erkeklerin daha alternatif, kendilerine özgü yeni iş alanları yaratamıyor olmaları mı? Bu konu çok su kaldıracağından burada sarahaten fark edilmesi gerekenin aileyi korumak için mevcut çalışmaların “eşcinselliği” ele almadan yürütüldüğü müddetçe ne denli eksik kalacağının anlaşılmasının önemine dikkat çekmektir. Ailem Güvende” derken oluşturulan “biz ve onlar” ayrımında bizim (iyileşmek isteyen eşcinsellerin) devreye girip söyleyeceklerimiz dikkate alınmadığı ve küçümsendiği bir kibirde kendi toplumsal Kabil’imizi, kadın-erkek, eşcinsel-heteroseksüel çatışmalarında yaratırken "kışkırtan ve hep birlikte kaybedenler" olacağız.  Meseleyi sadece LGBTQ aktivizmini baskılamak, gay barları kapatmak vb şekilde ele alırsak ne kadın cinayetlerinin, ne okul baskınlarının, ne kadın-erkek zıtlaşmasının, ne nüfus hızındaki düşüşün, ne topyekün sosyal çürümenin önüne geçemeyiz. Sebep değil sonuçla savaşmanın bedelini de en çok korumak ve güvende kalmak istediğimiz yerden ödeyeceğiz. Ailemizden.. O halde yazımızı Hüseyin Kaçın’ın şu sözleri ile bitirelim “Eşcinsellik, toplumun aynasıdır.Eşcinsellerden şikayet ediyorsak kendimizden şikayet ediyoruzdur. Eşcinselleri dışlıyorsak kendimizi dışlıyoruzdur.Eşcinsellik dini anlamda Allah’ın imtihanıysa eşcinselleri kurtarırsak, iyileştirebilirsek bunlar toplum için büyük bir kazanımdır... ...Peygamberler genelde sapık, çökmüş, bozulmuş toplumlara gelmiştir. Bir daha da peygamber gelmeyeceğine göre eşcinseller toplumların dönüştürücü gücüdür; eğer iyileştirebilirsek.. Eşcinselleri dışlayarak, yok sayarak, Cehennem’e sokarak kurtaramayız.”
3
AİLEM GÜVENDE OPERASYONLARI BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMAYA MAHKUM MUDUR?
   EŞCİNSELLİK SEBEP DEĞİL SONUÇTUR

Ailem Güvende operasyonlarının hedefi olan LGBTQ aktivistlerinin tüm dünyada etrafa saçtıkları sahte hoşgörü, sevgi pıtırcıklığı, güya mağdur olduklarına dair her türlü gösteri ve söylem “iyileşmek isteyen eşcinseller”e kadardır. Sıra bize geldiğinde “mabadından ilişkiye girmeyi” her biri sanki sabah akşam bilimsel deney yapan laboratuvar faresiymiş gibi savunmaya başlar. Evet, bize kadardır. Birileri eşcinsellikten kurtuluyorsa kurguladıkları tüm zemin çatırdayacağı için bize karşı nasıl hadsizleşip eşcinselliğin sanki tapusu varmış da bunların eline verilmiş de bu konuda konuşma ruhsatı sadece kendilerinde varmış gibi ahkam kesmeleri, sözümona iyiliğimizi(!) düşündüklerinden adeta eşcinselliğin ordinaryüsü gibi akıl vermeye kalkmaları, bizleri susturmaya çalışmaları, sonrasında tehditleri ve şikayetleri derken gerçekleştirilen tüm bu operasyonlar, içlerindeki o hazımsızlığa, bize karşı yürüttükleri o organize ikiyüzlülüğe karşı sırf şu yaşadıkları büyük panik bile doğru yolda olduğumuzun en keyifli kanıtıdır. Açıkçası malumun ilamı oldu diyorum. Rahatça terapi alabildiğimiz ofisimiz onların yüzünden kapatıldı. Şu an ne yazık ki kendimize ait bir yerimiz yok. Bize bir odayı çok görenlere, "kendi mekanları da onlara dar olsun!” diye ettiğimiz ah’ı alanlara değil destek olmak şu saatten sonra üzülecek de değilim. Benim tek üzüldüğüm, burada asıl bizim mağduriyetimizin gözden kaçıyor olmasıdır. Bu yazıyı da bunun için kaleme alıyorum. Asıl mağdur kim? Peki ya asıl suçlu olanlar? LGBTQ Aktivizmi mi? Charlie Campbell “Başkalarını Suçlamanın Tarihi”nin girişinde şöyle diyor: “Önce suçlama vardı. Adem Havva’yı suçladı. Havva yılanı. Biz de o zamandan beri bununla yaşıyoruz. Hareketlerimizin sorumluluğunu kabullenmeyi reddetmek bizim ilk günahımız. Bu, cennet bahçesinden kovulmamızın ve acı çekmemizin sebebi. İyi de bunu neden yapıyoruz? Aslında suçlama oyununun hiçbir anlamı yok!  Bu, sadece suçluluk duygumuzu başka yere yönlendirmek ve sorumluluk almaktan kurtulmak için geliştirdiğimiz bir sistem. Lakin bu sisteme fazla yüklendik; görünen o ki artık hiçbir şey bizim suçumuz değil.” Kaderi ya da Tanrı’yı da suçlayabiliriz. Peki aptal olmadığımızdan bu kadar çok eminken ya onun bir parçasıysak? Bizim aptallığımız başımıza gelen felaketlerden sonra  her şeyi üstüne yıkıp suçlayacak birilerini bulmak oluyor. Evet, LGBTQ aktivizmi aile kurumuna saldırıyor, küresel güçler, sermayedarlar destek oluyor vs. Doğru.. Peki ya ne olacaktı? Eşcinselliğin bu denli göz önünde olmadığı ve dikkate alınmadığı dönemlerde nasıl ki “çıplaklık” kullanıldıysa elbette ki insanları böylesine etkileme gücü olan bir dinamiği kimse es geçmeyecekti. “Ee işte biz de bunun için savaşıyoruz ve bu operasyonlar da bunun neticesidir” denebilir. Amenna! O halde bataklığı kurutmadan istediğiniz kadar sinek ilacı sıkın bakalım sorun kökünden çözülecek mi?! Kökeni demişken peki ya düşünsenize aileye ve soyun devamına kasteden böylesine kötülüğün(!) sebebi de ne ola ki? Birilerinin özgürlüğü sadece kendi bencil arzularını dayatmak sanması mı? Tanrı’nın bizlere seçme hakkı vermiş olması mı? Yoksa kötülüğün, "kurtarıcılık" kılıfına büründüğünde ne kadar organize bir silaha dönüşebileceğini unutmuş olmamız mı? Habil ve Kabil’den ve daha nicesinden insanoğlu içinde barındırdığı kötülüğü de anladı. Kışkırtabildiğini ve öldürebildiğini de.. Şu dünya simülasyonunda farkına vardığımız kötü olabilmeyle -peki öyleyse bununla- ne yapacaktık? İşte çok geçmeden yasaklamayı bulmuşuz. Bu durum, Freud’un “Totem ve Tabu”sunda tabunun kaynağı olarak şeytani güçlerin etkisinden duyulan “korku” olarak geçer. Ne dersiniz? Belki de en başından beri biliyorduk: Yapabileceğimiz veya yaptığımız her türlü bozgunculuğa iblisi günah keçisi yapamayacağımızı, içimizdeki Şeytan’ı, bir parçamızın(!) ondan olduğunu.. Ya da ne kolay: Kendimizi tamamen soyutlayıp bir oluşumu hedef göstermek ve onu yegane suçlu addetmek.. Meseleyi daha iyi anlayabilmek için Totem ve Tabu’dan devam edersek: Tabu, yavaş yavaş, şeytan inancından ayrı bağımsız bir güç halini alıyor; gelenek ve adetlerin ve nihayetinde de yasanın zoraki dayatılışı haline geliyor. Tabu kuralları altında bulunan insan, hayvan ve yerler şeytanlıdırlar ama kutsal değildirler ve dolayısıyla “kirli” de değildirler. Kutsal olan ile kirli olanın ayrıştığını sanırız; oysaki aralarında acayip bir mutabakat söz konusudur. Biri diğerini baskıladığında artık “öteki” olan büsbütün ortadan kalkacağı yerde, kendisine aşağı bir değer verilmesine, hor görülmesine rağmen varlığını sürdürür. Çünkü bir şeyin kutsal olabilmesinin varlığı ancak ve ancak “kirli”nin varlığına muhtaçtır. Eşcinselliğin tabu, ailenin de kutsal olarak konumlandırılması.. Aksi halde kutsal olan tanınamaz mı? Bana göre Ailem Güvende operasyonları “kutsal” olanı korumak adına “kirli” olana karşı duyulan derin korkunun vuku bulmasından başka bir şey değildir. LGBTQ aktivizmine yönelik yapılan işlemler bize meselenin sonuç değil de sanki sebepmiş gibi ele alındığını gösteriyor. Oysa kompulsif yasaklarda büyük bir yer değiştirme becerisi bulunuyor. Öyle ki sonunda dünya çekilmez bir hal de alabilir. Şöyle: Tabu, yok olmamak için büyük bir direnç geliştiriyor. Hatta bunun için yasak olan kendini, vekilleri ile yaşatıyor: “Eşcinsellik doğuştandır.”, “Toplumun %10’u eşcinseldir; yani azınlıktır ve az olduğu için mağdurdur.”, “İnsanların cinsel ilişkilerinden, birbirlerini sevmelerinden size ne? Bırakın herkes birbirini istediği gibi sevsin..”, “Şaban’la Recep’in aşkına Ramazan engel olamaz” vb. Görüldüğü üzere cinsel yönelimin karşı cinsten kendi cinsine kaymasındaki tabu,  “aşk”, “sevgi” , ”mağdur” ve “doğuştan böyle; bir şey yapılamaz” vekilleri ile kendini ikame etmektedir.  Ne yaparsak yapalım sadece  bastırarak, yasaklayarak çözüm bulacağımızı düşünememiz koca bir yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır. Tabu kendini yaşatmak için mutlaka başka bir yol bulacaktır. Oysa diğer taraftan çok ilginç olanı ise “Ailemi Koru” mitingleri ve “Ailem Güvende” operasyonları ile “Onur Yürüyüşü” ve “LGBTQ Dernekleri Kapatılmasın” protestoları arasında her iki tarafın da birbirlerinden beslendikleri bir bağ vardır: Biri var olabilmek için aslında ötekinin karşıtlığına ihtiyaç duyar. Şunu kimlerin görebildiğini merak ediyoruz: LGBTQ aktivizmi sanılanın aksine kendilerine karşı yapılan her türlü söylemden, sataşmadan, kısıtlamadan ve dahi yasaklardan tarifi zor olan büyük bir zevk almaktadır.  Ancak o şekilde var oluyorlar. Ne tuhaf değil mi? Madem öyle  tam da burada tabunun ikircikliğine dair bir parantez açmamız gerekir: Tabu, bilinçdışının çok güçlü bir eğilimle itildiği, yasaklanmış bir fiildir. Fakat kabileler, tabu karşısında zamanla ikircikli bir tavır benimsiyor. Kabil’i sadece bir katil olarak görüp Habil’in “doğru”yu temsil etmekteki kibrini ve buna bağlı kışkırtıcılığını görmezden geldiğimiz gibi buradaki meselede de resmin bütününü kaçırabiliriz. Bu öylesine birbirini tamamlayan bir şema ki sonucu öl/mek/dürmek olsa bile.. Oysa insanların tabuyu bulma arzusu, hayatta kalma ve soyunu devam ettirme güdüsünden doğan bir ihtiyaçtır. Erkeğin kadınla evlenmesi, çoğalması, soyun bozulacağını hisseden ademoğlunun ensestten uzak durması gibi eşcinsellik de bu sistemde yer alamaz. İş oraya vardıysa artık tabunun bir koruyuculuğu da kalmamıştır; velhasılı çözülen veya dağılan tabu, ancak  kendi faşizmine doğru yol alıp entropiye ulaşacaktır. Bu yüzden insanlar yasakları çiğnemekten bunu yapmaktan korkarlar; korkarlar çünkü yapmak isterler ve korkuları isteklerinden daha güçlüdür. Neden mi? Diyelim ki “tecavüz” serbest bırakıldığında diğer insanlar da suçluyla aynı işi yapmak istediklerinin farkına varacaklardır. Burada tabunun özünde “bulaşma” gücünün olması, baştan çıkarıcı ve taklide sevk etme yeteneği söz konusu... Bir yasağı çiğneyen insanın teşkil ettiği örnek, aynı suçu işlemeye iterek başka insanı da baştan çıkarıyorsa, bunun nedeni, yasağa itaatsizliğin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasıdır. Tıpkı yaklaşık bir senedir gündemimizi meşgul eden okul cinayetlerinde olduğu gibi.. Yetersiz erkekliğin (olması gerektiği gibi büyütülemeyen, alıngan, korkak ve bir o kadar ani saldırganlığa namzet, sosyalleşemeyen erkek sorunun) nelere mal olabileceğini fark edebilmemizin bedeli savunmasız çocukların hayattan koparılması şekliyle olacak kadar acı bir gerçeğe dönüşmektedir. Böylece Hüseyin Kaçın’ın neden “Eşcinsellik toplumların günahıdır.” dediğini daha iyi anlayabiliriz. Yapılabilecek eşcinsellik okumalarının en yanlışlarının başında gelenlerden biri de eşcinselliğe karşı konumlanırken tam da onların  kabul ettirmek istediği yerde onu üçüncü bir cins olarak görmek olacaktır. Hayır, eşcinsellik ailenin ve beraberinde toplumun çürümümesinin bir sonucudur. Yani eşcinsellik, salt bir cinsel yönelim olarak ele alınamaz; aksine aile, soy bağı dinamiklerinin bozulması sapması sonucu olarak kişilerin cinselliğinin de sapmasıdır diyebiliriz. Anneyi içselleştirip babayla olması gereken özdeşimi bi’ sebepten kuramamış erkek çocuğunun libidosu muhtemelen yarım kalana yönelebilecektir ve annein kadınlığına acıyan kız çocuğu, acıdan, mutsuz olandan kaçınmak için nefret dahi etse babayla bütünleşme yoluna gidebilecek; farkına dahi varmadan eril hasletler geliştirebilecektir. Kendi babasıyla barışamayan erkek çocuğu  babanın boşluğunu başka erkelerle doldurmak isteyebilecektir ve daha bir sürü şey.. Sanılanın aksine kadınlık veya erkeklik de doğuştan gelen bir cinsiyet olmuyor. Kadın veya erkek cinsiyeti donanımında dünyaya geliyoruz ama sorun erkek donanımına sahip birine erkekliğin yüklenememiş olmasında  yatıyor; kadına da aynı şekilde.. hatta devreler o denli yanabilir ki ne isim koyacağını şaşıracağınız cinsel arzulara sahip kişilerin oluşturduğu bir topluma da gidebiliriz. Burada yalnız olmadığını bilmek isteyen ve gelişen bir güç oluşuyor; gerekirse aile kurumunun tüm kurallarını yıkmak pahasına olsa da.. Bu gücün alanı gittikçe büyüyüp ticarileşince insanın şeytana uymasına neden olan para da buraya doğru akıyor, örgütleniyor, yapılanıyor, sektörüne filmleri, oyunları, eğlenceyi katıyor; önünde engel teşkil eden ne varsa gerekirse bilimi dahi tekelleştirip tüm alanlara nüfuz ediyor.  Böylesine bir kuvvet, kerteriz alındığında ona mukabil “aileyi koruyalım” diyeceğiz de peki ya kendimizi, asıl “aile”den korumamız gerekiyorsa?! Asıl sebep aile dinemiklerinde yatıyorsa? Çözüm, sonuçla savaşmak yerine sebeplere odaklanmaksa? Aksi takdirde yıkım, bir kişinin “ben eşcinsel olmak istiyorum; özendim veya merak ettim” vb bir şekilde ortaya çıkmasıyla başlamıyor. Süregelen sebeplerin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sebep gördüğünüz çoğu şeyden sadece tetikleniyor; ama ilk adımı oradan atmıyor. Örneğin Türkiye’nin en bilindik eşcinsel seri katili olan Çumra Canavarı’nın ilişkiye girdiği herkesi öldürüp yaşadığı evin zeminine gömmeye sevk eden kendindeki dizginlenemeyen itkileri sadece “imansızlık, sosyal baskı, günah” vb şekilde ele almak, eşcinselliğin “değiştirme, bozma, yok etme” arzularını hiç bilmeyenlerin işi olacaktır. Onun zamanında Netflix de yolmadığına göre..  Gelgelelim sevgi pıtırcığı LGBTQ aktivizmi de özünde değiştirmek, bozmak istiyor ama onların “aile”yi ilgası elbette ki Çumra Canavarı’nın yöntemiyle olmayacaktır; bu -çok açıkça- güya temel aldıkları “sevgi” inançlarına (şovlarına) da kesinlikle aykırı düşeceğinden kendi itkisine başka bir vekil bulacaktır: Öyleyse sonrasında bizleri bekleyen ise “ensest”liğin meşrutiyetini dayatmalarından başka bir şey değildir. Hüseyin Kaçın’nın işaret ettiği şu uyarıya kulak verelim: “Eşcinsellik Türk toplumunun kılcal damarlarına kök saldığında, cinsel özgürlükler bu kadarıyla yetinmeyecektir. Eşcinsellik doğal bir yaşam biçimi olarak toplum tarafından kabul edildiğinde; Pedofili(çocuklarla seks) de doğal hale gelecek, bir adım ötesinde ise Ensest’in (aile içi seksin) doğal bir duygu olduğunu psikoloji ve psikiyatri bilimi bize en kısa zamanda bilimsel olarak ispatlayacaktır.” O halde tabuyu yıkanlar “biz fitne fesat peşindeyiz” mi diyecekler? Elbette hayır. “İşleri ve durumu düzelttiklerini, barış ve iyilik yaptıklarını” söyleyecekler. “Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Hayır, biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara,11) Yani “bırakın insanlar birbirini sevsin, insanların birbirini seviyor olmasından neden bu kadar çok rahatsızsınız; asıl hasta sizsiniz”.. vb tepkiler şelinde baş gösterecektir; şaşırmayın.. Tabuyu yıkma eğilimi, insanların bilinçdışında sürekli yaşıyorsa tabuya boğun eğen insanlara baktığımızda da ne var ki onların da tabuya karşı ikircikli olduğunu görmek de bir o kadar şaşıtıcıdır. Burada tabuya atfedilen sihirli güç, tabunun insanları baştan çıkarma gücünden ibarettir. Bu güç, bulaşıcı bir hastalık gibidir; çünkü örnek daima bulaşıcıdır ve yasaklanmış olan istek bilinçdışında yer değitirip başka nesne üzerinde birikir. LGBTQ aktivizminde toplandığı gibi.. O halde ne yapmalı? Freud’a göre bu ancak vazgeçmekle dengelenebiliyor. Tabunun temelinde bir feragat yatar ve  onu yıkmanın kefareti bir feragatle ödenir.  Feragat edemeyen organize olmuş toplumsal gruplar varoluşlarını çoğunlukla “şikayet etmek” üzerine kurabilir; böylesine toplulukların tek iletişim aracı da dertlenmek ve haksızlığa uğramışlık hissini dilllendirmek ve  sosyal organizmasına bunun üzerinden alan açmak olacaktır. Hatta bunun için tüm otoritelere savaş açacak ve tüm değer yargılarıyla oyuncak gibi oynamaya da kalkabilecektir: Eşcinsel evlilik yapmakla yetinmeyip evlat edinmek gibi.. Çok daha farklı cinsiyet rolleri bulup Gay, Lezbiyen ve Biseksüel kavramlarına onlarcasını eklemek gibi.. Erkek bedenini kadınsılaştırıp giyimiyle, boyasıyla, her şeyiyle kadın gibi görünen yine aynı bedene (Conchita Wurst) sakal eklemek gibi.. Öyle ki aileyi düzenleyemeyen bir babasızlıkta ne yapacağını şaşırmış aile bireyleri gibi..  Ve dahasında kendi duygularını da tanzim edemeyen aile fertlerinin babaya karşı gittikçe çoğalan öfkesinde “suçlu” aramaları gibi..  Maalesef artık, LGBTQ aktivizmin “babayı öldürme” arzusundan feragat etmesi mümkün görünmüyor. Bu da ailesini korumak isteyen “baba”yı (artık erkini kaybetme endişesi taşıyacak kadar tedirgin olmuşsa) önce operasyonlara ve sonrasında daha sert yaptırımlara kadar götürecektir. Hüseyin Kaçın bu durumu şöyle açıklar: “Annenin kalbi çocuğa cenneti yaşatırken; Baba'nın Adı ise çocuğa dünyayı tanıtacaktır. Baba'nın Adı çocuğun dille tanışmasıyla toplumsallaşmasını pekiştirmektedir. Baba'nın Adı, erkeğe peygamberlik rolünü yüklemektedir. Aile küçük bir dünyadır. Bu dünyanın özünde dil ve din çekirdekleri sağlıklı ve bilinçli bir şekilde yer almamışsa iyiliğe karşılık kötülük baskın çıkacaktır. Anne ve baba kendi kadınlaşma ve erkekleşme süreçlerinde sabrın ve şükrün sınavını başarılı bir şekilde aşmamışlarsa çocuklarını kötülüğe yani sapkınlığa sürükleyeceklerdir.” O halde LGBTQ aktivizmine karşı yapılabilecek her türlü kısıtlama, yaptırım veya yasaklama ancak ve ancak meselenin aile boyutuyla ele alındığında istendik sonuçlar getirebilecektir. Aile dinamiklerini eleştirmeyi ve yeniden düzenlemeyi “saldırı” olarak algılamak, baba erkinin ne denli kadim bilgeliğinden yoksun kaldığına dair bir işaret değil de nedir? Freud’a göre hiç kimse yapmak istemediği bir şey için yasak koymaz. Bir şey tabu kılınmışsa, orada kesinlikle yapılması çok arzulanan bir eylem vardır. Eşcinsellik, bozulmuş aile dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkar. Bozulmuş aile dinamikleri, devam eden aile fertlerinde çok arzulanan yıkıcı eylemlerle kendini ortaya çıkarma hevesine yol açacaktır. Hüseyin Kaçın’ın belirttiği üzere kimi eşcinselliğini alkol, uyuşturucu ile kimi de kumar ile bastıracaktır.. Kiminde de eşcinsellik bizatihi tezahür edecektir. Çizgisinden sapmış aile ilşkilerini, sapkın cinsel arzuları doğurmaya ihtiyaç duyacaktır. Bu yüzden sebeplerini irdelemeden sonuçlara açtığımız savaşı da kaybetmeye mahkumuz. Oysa bu mücadeleye cansuyu olabilecek kilit kesim,  sayıları henüz çok az olsa da  iyileşmeye çalışan eşcinsellerdir. Onların yolculuğu, cinsiyetsizleştirme mücadelesine karşı insanlığa rehber ve umut olacaktır.
4
AİLEM GÜVENDE OPERASYONLARI BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMAYA MAHKUM MUDUR?
   EŞCİNSELLİK SEBEP DEĞİL SONUÇTUR - 2

Öyleyse gay barların kapatılmasından çok daha önemli bir mesele olan 1219 sayılı kanun maddesinin tekrardan ele alınması gerektiğini hatırlatalım: Psikoloji lisansı olmayan biri, “klinik psikoloji” dalında yüksek lisans yaparsa sahada 20 yıllık tecrübesi olan bir psikologdan daha üstün bir yetkiye sahip olup klinik açabilir; psikolog açamaz. Bu durum, tüm şartlar sağlansa dahi “eşcinsel olmak istemeyenler”in terapi hakkına dolaylı yoldan engel olmaktadır. Ancak uzman bir tabip yönlendirme yaparsa “psikoterapi” başlayabilir. Uzman tabip de “tanınmış bir hastalık” olması koşuluyla yönlendirme yapabilir. Yani “eşcinsellik” için herhangi bir “tedavi edilebilir” vb resmi bir dayanak da olmadığına göre eşncinsel olmak istemeyenlerin çıkış yolları yasal olarak tamamen kapanmış olmaktadır. Çünkü bu alanda yapılan bir çalışma yok, düzenlenmiş bir yasa yok. Sağlık Bakanlığının da bununla ilgili bir çalışması yok. Özetle: Eşcinselsen ve bu konuda baskı gördüğünü düşünüyor ve toplumu suçluyorsan vs her türlü terapi desteği alabilirsin. Eşcinsel kalmak isteyenlerin önü açık ama eşcinsel kalmak istemeyen biriysen tek başınasın ve kendi başının çaresine bakmak zorundasın. Biz terapi aldığımızda herhangi bir LGBTQ aktistinin bizi şikayet etmesi dikkate alınıp ofisimiz kapatılmaktadır. Diploma fetişizmi liyakatın önüne geçmişse, LGBTQ aktivistleri yurt dışından destek alırken onlarla yapılabilecek en esaslı mücadele bizlere sahip çıkmak olacakken birkaç tane derneğin, gay barın ve sosyal medya hesabının kapatılması totemi; ata, koruyucu ruh, iyilik yapıcı, başkaları için tehlikeli olmasına rağmen kendi evlatlarını tanıyıp koruyan yapmayacaktır. Çoğu geleneksel kültürde Freud’un yorumladığı şekilde baba-oğul düşmanlığı ve ikisi arasındaki sessiz cinsel kıskançlık görülmez. Freud’un gözlemleri 19. Yüzyılın sonlarındaki Viyana için geçerliyken öncesindeki çoğu kabile kültüründe babalar ve oğullar birbirlerine karşı keyifli bir hoşgörüye sahiptiler. Oğulların babalarından öğreneceği çok şey ve birlikte geçirecekleri bolca vakitleri vardı. Özellikle Sanayi Devrimi ve mesai saatlerinin hayatımıza girmesiyle birlikte “baba” evden ve haliyle ailesinden uzaklaşınca bir işi bitirip çok geçmeden karşılığını alan veya bir ürünü ortaya çıkarıp hemen kar’a dönüştürebilen ve kalan çoğu vaktinde ailesiyle bağ kurmaya hazır baba modeli, yerini yılın hemen her günü saat karşılığı durmaksızın çalışan ve ailesine yorgun bir bedenle dönen, zamanla ev yaşamında silikleşen bir figüre bıraktı. Baba-oğul arasında frekans tamamen koptu. Yıllarca devrederek gelişen bir baba açlığı, oğulların libidoyu kendi cinsine kaydırmasındaki en önemli etkenlerden biri oldu. Şimdi ise anlam veremedikleri bir öfkeyle “neden benim naifliğimi kabul etmiyorsunuz?” çığlıkları atıyorlar. Babanın yokluğu, aynı zamanda devletin de yokluğudur, nüfusunun zamanla azalması ve toplumların ne yapacağını şaşırmasıdır. Belki bu meseleyi başka bir yazıda daha detaylıca ele alabiliriz. Şimdi bu ataerkiyi yeniden inşa etmemizin ne denli elzem olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu sebeple artık asıl gerçekliğimizin Freud’un Viyana’sı olduğunu ve ne yazık ki daha da içinden çıkılmaz bir yöne doğru savrulduğumuzu, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir oradan eşcinselliğin yaygınlaştığına şahit olmaktayız. Cioran “Cinsellik muazzam bir sahtekarlıktır, değişmez bir biçimde kendini yenileyen devasa bir yalandır.” derken tam olarak bizleri işaret etmiyor mu? Öyleyse gerçekten çözüm mü bulacağız yoksa her iki tarafında birbirine karşı gibi görünen ama aslında birbirlerini besledikleri oyunu seyretmeye devam mı edeceğiz? Hangi taraf obezlikten geberecek, bekleyip görecek miyiz? Yoksa asıl mağdurların iyileşmek için çabalayan eşcinseller olduğunu görüp onların mücadelesine destek olabilecek miyiz? Yapılan operasyonların başarılı olmasının tek yolu iyileşmek isteyen eşcinsellere sahip çıkmaktır. Onlara ofislerini geri vermek, onları terapi hakına kavuşturmaktır. Verdikleri mücadeleyi üniversitelerde araştırma konusu yapmaktır. İstediğiniz kadar dernek, gay bar ve web sayfası kapatılsın; bunlar, sadece daha gizli, daha organize, daha planlı ve daha çok kendilerini “özel” hissederek, dönüşerek büyümelerine sebep olacaktır. Seri katillerin cinsellikleri incelendiğinde hemen hepsinin eşcinsel olduğu görülecektir. Hakeza kadın cinayetlerinde de benzer bir durum söz konusudur. Kadın cinayetlerinin sebebi olan temeldeki gizil eşcinselliği anlayamadan, gerektiği kadar sosyalleşemeyen, kendine toplumda yer bulamayan, sağlıklı arkadaş ilişkisi geliştiremeyenlerin okullarda dehşet saçmalarının ardındaki anne-baba-çocuk ilişkilerinin iç yüzünü göremeden, kadın-erkek zıtlaşmasının derininde yatan sevgi eksikliğini fark edemeden, toplumsal çürümenin esasında sağlıklı “baba”yı kaybetmemizden kaynakladığını göremeden,  yetersiz erkekliğin eşcinsel dinamiklerine uyanmadan çocuk yapmayı ekonomik indekslere bağlarsak ne Afrika’daki (aile ilişkileri bizden daha iyi değil; ama yaşam koşulları zor olduğu için aileye tutunmaya daha çok ihtiyaç duymalarından) daha yüksek doğum oranını açıklayabiliriz ne yardım, teşvik paketleri ile doğum artış oranına istendik etki sağlayabiliriz, ne de arzu ettiğimiz huzurlu toplum ortamına kavuşabiliriz. Konda’nın 2025 barometresine göre Türkiye’de çocuksuz hanelerin oranı %48 yani her iki evden birinde artık çocuk yok. Hemen akla ekonomik sebepler geliyor ama o kadar basit değil. Burada en önemli şey hiç konuşulmuyor: Erkeklerin “erilliği” kaybetmelerinden.. Kadınların iş hayatına daha fazla katılması, böyle bir dünyaya çocuk getirmek istememek, gelecek kaygısı, babaların çocuk yetiştirme sürecine dahil olmaması vb birçok neden sıralanırken biz de çıkıp şunu soralım: Doğurkanlık hızının düşme sebeplerinden biri olarak neden toplumların “gizil eşcinsel olma potansiyeli” göz ardı ediliyor? Hayvanlarda eşcinsellik, genellikle dişiye ulaşamama durumunda görülüyor. Oysa insanlarda bu durum hayvanlarda olduğu gibi anlık bir çiftleşme ihtiyacı olarak geçip gitmiyor: İnsanların aile olmaya ve sevgi dolu bir yuvaya ihtiyaçları var. Bu boşluğun yerini hiçbir şey almıyor. Konudan çok uzaklaşmadan aslında aile kurumuna saldırı sadece LGBTQ aktivizmi üzerinden de olmadı. Eski Rusya örneğini ele alırsak komünizmin “eşit” olmaya takıntısı, anneyi de çalışmaya mecbur bıraktı ve çocukların bakımını da kreşler üstlendi; yani devlet, bizatihi asırlarca devam eden aile kurumunun dinamikleri ile oynamış oldu. Günümüzde eşcincelliğe en sert karşı çıkan liderlerden birinin 17 milyon metrekarelik devasa yüzölçümüne kıyasla nüfusu oldukça az olan bir ülkeden çıkması hiç şaşırtıcı olmasa gerek.. Ya da Çin’in geçmişte uyguladığı tek çocuk politikasına karşın bugün ne kadar destek verirse versin doğum artış hızını yükseltemiyor olması da.. Türkiye’de ise 2025 yılında toplam doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenilemesi için kritik eşik olan  2,1’in altına düşerek 1.4’te kaldı. Bir kritik eşik daha var: Ne kadar teşvik verilirse verilsin doğurganlık hızının yükselmesi mümkün görülmeyen 1.3’tür. Tamam Rusya’yı, Çin’i bir nebze de olsa anlayabiliyoruz da bize ne oldu da benzer bir kaderi paylaşmak zorunda kaldık? Ortaöğretim bilgilerimizden gelişmiş ülkelerde nüfus artışının düştüğünü ve bunları göstren piramitleri vs biliyoruz ama “zor yaşam koşulları” olmadığında (Afrika'daki gibi) kadınların erkeklere ihtiyaç duymamasının neler götürdüğünü tüm çıplaklığıyla ele almaya pek cesareti olan da yok maalesef.  Annelerin hem çalışıp, hem evi çekip çevirip hem de çocuk yetiştirmeyi planlıyor ama karşılığında erkeğin sadece en fazla bir işte çalışıyor olması kadınları –kabul edin veya etmeyin- daha eril bir pozisyonda konumlandırmıyor mu? Bu durum karşısında feminist kadınlar, “o zaman erkekler de daha fazlasını yapsın; prenses olmasın” vb tepkilerle karşılık veriyor. Peki o halde neyi yarıştırıyoruz? Bu yarışın bir sonu var mı? Ya da nereye varabilir? Oysa rekabet, içinde eril olmayı saklar.  Atalarımızın buna denge getiren cinsiyetlere göre iş dağılımı neler oldu da  günümüzde şiddetle karşı çıkılan bir hal aldı? Şimdi ismini vermek istemediğim muhafazakar bir kadın derneğinin “kadınların çalışıyor olmasının nüfus artış hızına etkisi yoktur” minvalindeki çalışmalarının ne denli başarısız ve gerçeği yansıtmıyor olması da Türkiye’deki doğurganlık hızındaki sert düşüşten açıkça görülüyor. Afrikadaki gibi yaşamın en zor olduğu ülkelerde ise inanılmaz yüksek.. Ya da meseleyi daha fazla nüfusa bağlamadan gerçekten de asıl mesele kadınların çalışıp çalışmaması mı? Yoksa “erkekler”in eril olma alanlarının ve yetkilerinin daralması mı? Ya da erkeklerin daha alternatif, kendilerine özgü yeni iş alanları yaratamıyor olmaları mı? Bu konu çok su kaldıracağından burada sarahaten fark edilmesi gerekenin aileyi korumak için mevcut çalışmaların “eşcinselliği” ele almadan yürütüldüğü müddetçe ne denli eksik kalacağının anlaşılmasının önemine dikkat çekmektir. Ailem Güvende” derken oluşturulan “biz ve onlar” ayrımında bizim (iyileşmek isteyen eşcinsellerin) devreye girip söyleyeceklerimiz dikkate alınmadığı ve küçümsendiği bir kibirde kendi toplumsal Kabil’imizi, kadın-erkek, eşcinsel-heteroseksüel çatışmalarında yaratırken "kışkırtan ve hep birlikte kaybedenler" olacağız.  Meseleyi sadece LGBTQ aktivizmini baskılamak, gay barları kapatmak vb şekilde ele alırsak ne kadın cinayetlerinin, ne okul baskınlarının, ne kadın-erkek zıtlaşmasının, ne nüfus hızındaki düşüşün, ne topyekün sosyal çürümenin önüne geçemeyiz. Sebep değil sonuçla savaşmanın bedelini de en çok korumak ve güvende kalmak istediğimiz yerden ödeyeceğiz. Ailemizden.. O halde yazımızı Hüseyin Kaçın’ın şu sözleri ile bitirelim “Eşcinsellik, toplumun aynasıdır.Eşcinsellerden şikayet ediyorsak kendimizden şikayet ediyoruzdur. Eşcinselleri dışlıyorsak kendimizi dışlıyoruzdur.Eşcinsellik dini anlamda Allah’ın imtihanıysa eşcinselleri kurtarırsak, iyileştirebilirsek bunlar toplum için büyük bir kazanımdır... ...Peygamberler genelde sapık, çökmüş, bozulmuş toplumlara gelmiştir. Bir daha da peygamber gelmeyeceğine göre eşcinseller toplumların dönüştürücü gücüdür; eğer iyileştirebilirsek.. Eşcinselleri dışlayarak, yok sayarak, Cehennem’e sokarak kurtaramayız.”
5
AİLEM GÜVENDE OPERASYONLARI BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMAYA MAHKUM MUDUR?
   EŞCİNSELLİK SEBEP DEĞİL SONUÇTUR - 1

Ailem Güvende operasyonlarının hedefi olan LGBTQ aktivistlerinin tüm dünyada etrafa saçtıkları sahte hoşgörü, sevgi pıtırcıklığı, güya mağdur olduklarına dair her türlü gösteri ve söylem “iyileşmek isteyen eşcinseller”e kadardır. Sıra bize geldiğinde “mabadından ilişkiye girmeyi” her biri sanki sabah akşam bilimsel deney yapan laboratuvar faresiymiş gibi savunmaya başlar. Evet, bize kadardır. Birileri eşcinsellikten kurtuluyorsa kurguladıkları tüm zemin çatırdayacağı için bize karşı nasıl hadsizleşip eşcinselliğin sanki tapusu varmış da bunların eline verilmiş de bu konuda konuşma ruhsatı sadece kendilerinde varmış gibi ahkam kesmeleri, sözümona iyiliğimizi(!) düşündüklerinden adeta eşcinselliğin ordinaryüsü gibi akıl vermeye kalkmaları, bizleri susturmaya çalışmaları, sonrasında tehditleri ve şikayetleri derken gerçekleştirilen tüm bu operasyonlar, içlerindeki o hazımsızlığa, bize karşı yürüttükleri o organize ikiyüzlülüğe karşı sırf şu yaşadıkları büyük panik bile doğru yolda olduğumuzun en keyifli kanıtıdır. Açıkçası malumun ilamı oldu diyorum. Rahatça terapi alabildiğimiz ofisimiz onların yüzünden kapatıldı. Şu an ne yazık ki kendimize ait bir yerimiz yok. Bize bir odayı çok görenlere, "kendi mekanları da onlara dar olsun!” diye ettiğimiz ah’ı alanlara değil destek olmak şu saatten sonra üzülecek de değilim. Benim tek üzüldüğüm, burada asıl bizim mağduriyetimizin gözden kaçıyor olmasıdır. Bu yazıyı da bunun için kaleme alıyorum. Asıl mağdur kim? Peki ya asıl suçlu olanlar? LGBTQ Aktivizmi mi? Charlie Campbell “Başkalarını Suçlamanın Tarihi”nin girişinde şöyle diyor: “Önce suçlama vardı. Adem Havva’yı suçladı. Havva yılanı. Biz de o zamandan beri bununla yaşıyoruz. Hareketlerimizin sorumluluğunu kabullenmeyi reddetmek bizim ilk günahımız. Bu, cennet bahçesinden kovulmamızın ve acı çekmemizin sebebi. İyi de bunu neden yapıyoruz? Aslında suçlama oyununun hiçbir anlamı yok!  Bu, sadece suçluluk duygumuzu başka yere yönlendirmek ve sorumluluk almaktan kurtulmak için geliştirdiğimiz bir sistem. Lakin bu sisteme fazla yüklendik; görünen o ki artık hiçbir şey bizim suçumuz değil.” Kaderi ya da Tanrı’yı da suçlayabiliriz. Peki aptal olmadığımızdan bu kadar çok eminken ya onun bir parçasıysak? Bizim aptallığımız başımıza gelen felaketlerden sonra  her şeyi üstüne yıkıp suçlayacak birilerini bulmak oluyor. Evet, LGBTQ aktivizmi aile kurumuna saldırıyor, küresel güçler, sermayedarlar destek oluyor vs. Doğru.. Peki ya ne olacaktı? Eşcinselliğin bu denli göz önünde olmadığı ve dikkate alınmadığı dönemlerde nasıl ki “çıplaklık” kullanıldıysa elbette ki insanları böylesine etkileme gücü olan bir dinamiği kimse es geçmeyecekti. “Ee işte biz de bunun için savaşıyoruz ve bu operasyonlar da bunun neticesidir” denebilir. Amenna! O halde bataklığı kurutmadan istediğiniz kadar sinek ilacı sıkın bakalım sorun kökünden çözülecek mi?! Kökeni demişken peki ya düşünsenize aileye ve soyun devamına kasteden böylesine kötülüğün(!) sebebi de ne ola ki? Birilerinin özgürlüğü sadece kendi bencil arzularını dayatmak sanması mı? Tanrı’nın bizlere seçme hakkı vermiş olması mı? Yoksa kötülüğün, "kurtarıcılık" kılıfına büründüğünde ne kadar organize bir silaha dönüşebileceğini unutmuş olmamız mı? Habil ve Kabil’den ve daha nicesinden insanoğlu içinde barındırdığı kötülüğü de anladı. Kışkırtabildiğini ve öldürebildiğini de.. Şu dünya simülasyonunda farkına vardığımız kötü olabilmeyle -peki öyleyse bununla- ne yapacaktık? İşte çok geçmeden yasaklamayı bulmuşuz. Bu durum, Freud’un “Totem ve Tabu”sunda tabunun kaynağı olarak şeytani güçlerin etkisinden duyulan “korku” olarak geçer. Ne dersiniz? Belki de en başından beri biliyorduk: Yapabileceğimiz veya yaptığımız her türlü bozgunculuğa iblisi günah keçisi yapamayacağımızı, içimizdeki Şeytan’ı, bir parçamızın(!) ondan olduğunu.. Ya da ne kolay: Kendimizi tamamen soyutlayıp bir oluşumu hedef göstermek ve onu yegane suçlu addetmek.. Meseleyi daha iyi anlayabilmek için Totem ve Tabu’dan devam edersek: Tabu, yavaş yavaş, şeytan inancından ayrı bağımsız bir güç halini alıyor; gelenek ve adetlerin ve nihayetinde de yasanın zoraki dayatılışı haline geliyor. Tabu kuralları altında bulunan insan, hayvan ve yerler şeytanlıdırlar ama kutsal değildirler ve dolayısıyla “kirli” de değildirler. Kutsal olan ile kirli olanın ayrıştığını sanırız; oysaki aralarında acayip bir mutabakat söz konusudur. Biri diğerini baskıladığında artık “öteki” olan büsbütün ortadan kalkacağı yerde, kendisine aşağı bir değer verilmesine, hor görülmesine rağmen varlığını sürdürür. Çünkü bir şeyin kutsal olabilmesinin varlığı ancak ve ancak “kirli”nin varlığına muhtaçtır. Eşcinselliğin tabu, ailenin de kutsal olarak konumlandırılması.. Aksi halde kutsal olan tanınamaz mı? Bana göre Ailem Güvende operasyonları “kutsal” olanı korumak adına “kirli” olana karşı duyulan derin korkunun vuku bulmasından başka bir şey değildir. LGBTQ aktivizmine yönelik yapılan işlemler bize meselenin sonuç değil de sanki sebepmiş gibi ele alındığını gösteriyor. Oysa kompulsif yasaklarda büyük bir yer değiştirme becerisi bulunuyor. Öyle ki sonunda dünya çekilmez bir hal de alabilir. Şöyle: Tabu, yok olmamak için büyük bir direnç geliştiriyor. Hatta bunun için yasak olan kendini, vekilleri ile yaşatıyor: “Eşcinsellik doğuştandır.”, “Toplumun %10’u eşcinseldir; yani azınlıktır ve az olduğu için mağdurdur.”, “İnsanların cinsel ilişkilerinden, birbirlerini sevmelerinden size ne? Bırakın herkes birbirini istediği gibi sevsin..”, “Şaban’la Recep’in aşkına Ramazan engel olamaz” vb. Görüldüğü üzere cinsel yönelimin karşı cinsten kendi cinsine kaymasındaki tabu,  “aşk”, “sevgi” , ”mağdur” ve “doğuştan böyle; bir şey yapılamaz” vekilleri ile kendini ikame etmektedir.  Ne yaparsak yapalım sadece  bastırarak, yasaklayarak çözüm bulacağımızı düşünememiz koca bir yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır. Tabu kendini yaşatmak için mutlaka başka bir yol bulacaktır. Oysa diğer taraftan çok ilginç olanı ise “Ailemi Koru” mitingleri ve “Ailem Güvende” operasyonları ile “Onur Yürüyüşü” ve “LGBTQ Dernekleri Kapatılmasın” protestoları arasında her iki tarafın da birbirlerinden beslendikleri bir bağ vardır: Biri var olabilmek için aslında ötekinin karşıtlığına ihtiyaç duyar. Şunu kimlerin görebildiğini merak ediyoruz: LGBTQ aktivizmi sanılanın aksine kendilerine karşı yapılan her türlü söylemden, sataşmadan, kısıtlamadan ve dahi yasaklardan tarifi zor olan büyük bir zevk almaktadır.  Ancak o şekilde var oluyorlar. Ne tuhaf değil mi? Madem öyle  tam da burada tabunun ikircikliğine dair bir parantez açmamız gerekir: Tabu, bilinçdışının çok güçlü bir eğilimle itildiği, yasaklanmış bir fiildir. Fakat kabileler, tabu karşısında zamanla ikircikli bir tavır benimsiyor. Kabil’i sadece bir katil olarak görüp Habil’in “doğru”yu temsil etmekteki kibrini ve buna bağlı kışkırtıcılığını görmezden geldiğimiz gibi buradaki meselede de resmin bütününü kaçırabiliriz. Bu öylesine birbirini tamamlayan bir şema ki sonucu öl/mek/dürmek olsa bile.. Oysa insanların tabuyu bulma arzusu, hayatta kalma ve soyunu devam ettirme güdüsünden doğan bir ihtiyaçtır. Erkeğin kadınla evlenmesi, çoğalması, soyun bozulacağını hisseden ademoğlunun ensestten uzak durması gibi eşcinsellik de bu sistemde yer alamaz. İş oraya vardıysa artık tabunun bir koruyuculuğu da kalmamıştır; velhasılı çözülen veya dağılan tabu, ancak  kendi faşizmine doğru yol alıp entropiye ulaşacaktır. Bu yüzden insanlar yasakları çiğnemekten bunu yapmaktan korkarlar; korkarlar çünkü yapmak isterler ve korkuları isteklerinden daha güçlüdür. Neden mi? Diyelim ki “tecavüz” serbest bırakıldığında diğer insanlar da suçluyla aynı işi yapmak istediklerinin farkına varacaklardır. Burada tabunun özünde “bulaşma” gücünün olması, baştan çıkarıcı ve taklide sevk etme yeteneği söz konusu... Bir yasağı çiğneyen insanın teşkil ettiği örnek, aynı suçu işlemeye iterek başka insanı da baştan çıkarıyorsa, bunun nedeni, yasağa itaatsizliğin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasıdır. Tıpkı yaklaşık bir senedir gündemimizi meşgul eden okul cinayetlerinde olduğu gibi.. Yetersiz erkekliğin (olması gerektiği gibi büyütülemeyen, alıngan, korkak ve bir o kadar ani saldırganlığa namzet, sosyalleşemeyen erkek sorunun) nelere mal olabileceğini fark edebilmemizin bedeli savunmasız çocukların hayattan koparılması şekliyle olacak kadar acı bir gerçeğe dönüşmektedir. Böylece Hüseyin Kaçın’ın neden “Eşcinsellik toplumların günahıdır.” dediğini daha iyi anlayabiliriz. Yapılabilecek eşcinsellik okumalarının en yanlışlarının başında gelenlerden biri de eşcinselliğe karşı konumlanırken tam da onların  kabul ettirmek istediği yerde onu üçüncü bir cins olarak görmek olacaktır. Hayır, eşcinsellik ailenin ve beraberinde toplumun çürümümesinin bir sonucudur. Yani eşcinsellik, salt bir cinsel yönelim olarak ele alınamaz; aksine aile, soy bağı dinamiklerinin bozulması sapması sonucu olarak kişilerin cinselliğinin de sapmasıdır diyebiliriz. Anneyi içselleştirip babayla olması gereken özdeşimi bi’ sebepten kuramamış erkek çocuğunun libidosu muhtemelen yarım kalana yönelebilecektir ve annein kadınlığına acıyan kız çocuğu, acıdan, mutsuz olandan kaçınmak için nefret dahi etse babayla bütünleşme yoluna gidebilecek; farkına dahi varmadan eril hasletler geliştirebilecektir. Kendi babasıyla barışamayan erkek çocuğu  babanın boşluğunu başka erkelerle doldurmak isteyebilecektir ve daha bir sürü şey.. Sanılanın aksine kadınlık veya erkeklik de doğuştan gelen bir cinsiyet olmuyor. Kadın veya erkek cinsiyeti donanımında dünyaya geliyoruz ama sorun erkek donanımına sahip birine erkekliğin yüklenememiş olmasında  yatıyor; kadına da aynı şekilde.. hatta devreler o denli yanabilir ki ne isim koyacağını şaşıracağınız cinsel arzulara sahip kişilerin oluşturduğu bir topluma da gidebiliriz. Burada yalnız olmadığını bilmek isteyen ve gelişen bir güç oluşuyor; gerekirse aile kurumunun tüm kurallarını yıkmak pahasına olsa da.. Bu gücün alanı gittikçe büyüyüp ticarileşince insanın şeytana uymasına neden olan para da buraya doğru akıyor, örgütleniyor, yapılanıyor, sektörüne filmleri, oyunları, eğlenceyi katıyor; önünde engel teşkil eden ne varsa gerekirse bilimi dahi tekelleştirip tüm alanlara nüfuz ediyor.  Böylesine bir kuvvet, kerteriz alındığında ona mukabil “aileyi koruyalım” diyeceğiz de peki ya kendimizi, asıl “aile”den korumamız gerekiyorsa?! Asıl sebep aile dinemiklerinde yatıyorsa? Çözüm, sonuçla savaşmak yerine sebeplere odaklanmaksa? Aksi takdirde yıkım, bir kişinin “ben eşcinsel olmak istiyorum; özendim veya merak ettim” vb bir şekilde ortaya çıkmasıyla başlamıyor. Süregelen sebeplerin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sebep gördüğünüz çoğu şeyden sadece tetikleniyor; ama ilk adımı oradan atmıyor. Örneğin Türkiye’nin en bilindik eşcinsel seri katili olan Çumra Canavarı’nın ilişkiye girdiği herkesi öldürüp yaşadığı evin zeminine gömmeye sevk eden kendindeki dizginlenemeyen itkileri sadece “imansızlık, sosyal baskı, günah” vb şekilde ele almak, eşcinselliğin “değiştirme, bozma, yok etme” arzularını hiç bilmeyenlerin işi olacaktır. Onun zamanında Netflix de yolmadığına göre..  Gelgelelim sevgi pıtırcığı LGBTQ aktivizmi de özünde değiştirmek, bozmak istiyor ama onların “aile”yi ilgası elbette ki Çumra Canavarı’nın yöntemiyle olmayacaktır; bu -çok açıkça- güya temel aldıkları “sevgi” inançlarına (şovlarına) da kesinlikle aykırı düşeceğinden kendi itkisine başka bir vekil bulacaktır: Öyleyse sonrasında bizleri bekleyen ise “ensest”liğin meşrutiyetini dayatmalarından başka bir şey değildir. Hüseyin Kaçın’nın işaret ettiği şu uyarıya kulak verelim: “Eşcinsellik Türk toplumunun kılcal damarlarına kök saldığında, cinsel özgürlükler bu kadarıyla yetinmeyecektir. Eşcinsellik doğal bir yaşam biçimi olarak toplum tarafından kabul edildiğinde; Pedofili(çocuklarla seks) de doğal hale gelecek, bir atım ötesinde ise Ensest’in (aile içi seksin) doğal bir duygu olduğunu psikoloji ve psikiyatri bilimi bize en kısa zamanda bilimsel olarak ispatlayacaktır.” O halde tabuyu yıkanlar “biz fitne fesat peşindeyiz” mi diyecekler? Elbette hayır. “İşleri ve durumu düzelttiklerini, barış ve iyilik yaptıklarını” söyleyecekler. “Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Hayır, biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara,11) Yani “bırakın insanlar birbirini sevsin, insanların birbirini seviyor olmasından neden bu kadar çok rahatsızsınız; asıl hasta sizsiniz”.. vb tepkiler şelinde baş gösterecektir; şaşırmayın.. Tabuyu yıkma eğilimi, insanların bilinçdışında sürekli yaşıyorsa tabuya boğun eğen insanlara baktığımızda da ne var ki onların da tabuya karşı ikircikli olduğunu görmek de bir o kadar şaşıtıcıdır. Burada tabuya atfedilen sihirli güç, tabunun insanları baştan çıkarma gücünden ibarettir. Bu güç, bulaşıcı bir hastalık gibidir; çünkü örnek daima bulaşıcıdır ve yasaklanmış olan istek bilinçdışında yer değitirip başka nesne üzerinde birikir. LGBTQ aktivizminde toplandığı gibi.. O halde ne yapmalı? Freud’a göre bu ancak vazgeçmekle dengelenebiliyor. Tabunun temelinde bir feragat yatar ve  onu yıkmanın kefareti bir feragatle ödenir.  Feragat edemeyen organize olmuş toplumsal gruplar varoluşlarını çoğunlukla “şikayet etmek” üzerine kurabilir; böylesine toplulukların tek iletişim aracı da dertlenmek ve haksızlığa uğramışlık hissini dilllendirmek ve  sosyal organizmasına bunun üzerinden alan açmak olacaktır. Hatta bunun için tüm otoritelere savaş açacak ve tüm değer yargılarıyla oyuncak gibi oynamaya da kalkabilecektir: Eşcinsel evlilik yapmakla yetinmeyip evlat edinmek gibi.. Çok daha farklı cinsiyet rolleri bulup Gay, Lezbiyen ve Biseksüel kavramlarına onlarcasını eklemek gibi.. Erkek bedenini kadınsılaştırıp giyimiyle, boyasıyla, her şeyiyle kadın gibi görünen yine aynı bedene (Conchita Wurst) sakal eklemek gibi.. Öyle ki aileyi düzenleyemeyen bir babasızlıkta ne yapacağını şaşırmış aile bireyleri gibi..  Ve dahasında kendi duygularını da tanzim edemeyen aile fertlerinin babaya karşı gittikçe çoğalan öfkesinde “suçlu” aramaları gibi..  Maalesef artık, LGBTQ aktivizmin “babayı öldürme” arzusundan feragat etmesi mümkün görünmüyor. Bu da ailesini korumak isteyen “baba”yı (artık erkini kaybetme endişesi taşıyacak kadar tedirgin olmuşsa) önce operasyonlara ve sonrasında daha sert yaptırımlara kadar götürecektir. Hüseyin Kaçın bu durumu şöyle açıklar: “Annenin kalbi çocuğa cenneti yaşatırken; Baba'nın Adı ise çocuğa dünyayı tanıtacaktır. Baba'nın Adı çocuğun dille tanışmasıyla toplumsallaşmasını pekiştirmektedir. Baba'nın Adı, erkeğe peygamberlik rolünü yüklemektedir. Aile küçük bir dünyadır. Bu dünyanın özünde dil ve din çekirdekleri sağlıklı ve bilinçli bir şekilde yer almamışsa iyiliğe karşılık kötülük baskın çıkacaktır. Anne ve baba kendi kadınlaşma ve erkekleşme süreçlerinde sabrın ve şükrün sınavını başarılı bir şekilde aşmamışlarsa çocuklarını kötülüğe yani sapkınlığa sürükleyeceklerdir.” O halde LGBTQ aktivizmine karşı yapılabilecek her türlü kısıtlama, yaptırım veya yasaklama ancak ve ancak meselenin aile boyutuyla ele alındığında istendik sonuçlar getirebilecektir. Aile dinamiklerini eleştirmeyi ve yeniden düzenlemeyi “saldırı” olarak algılamak, baba erkinin ne denli kadim bilgeliğinden yoksun kaldığına dair bir işaret değil de nedir? Freud’a göre hiç kimse yapmak istemediği bir şey için yasak koymaz. Bir şey tabu kılınmışsa, orada kesinlikle yapılması çok arzulanan bir eylem vardır. Eşcinsellik, bozulmuş aile dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkar. Bozulmuş aile dinamikleri, devam eden aile fertlerinde çok arzulanan yıkıcı eylemlerle kendini ortaya çıkarma hevesine yol açacaktır. Hüseyin Kaçın’ın belirttiği üzere kimi eşcinselliğini alkol, uyuşturucu ile kimi de kumar ile bastıracaktır.. Kiminde de eşcinsellik bizatihi tezahür edecektir. Çizgisinden sapmış aile ilşkilerini, sapkın cinsel arzuları doğurmaya ihtiyaç duyacaktır. Bu yüzden sebeplerini irdelemeden sonuçlara açtığımız savaşı da kaybetmeye mahkumuz. Oysa bu mücadeleye cansuyu olabilecek kilit kesim,  sayıları henüz çok az olsa da  iyileşmeye çalışan eşcinsellerdir. Onların yolculuğu, cinsiyetsizleştirme mücadelesine karşı insanlığa rehber ve umut olacaktır.
7
Merhaba emre ben. Bugün tekrar terapite gittim. Bugün canım o kadar sıkkın ki o kadar bunalıyorum ki içim çok daralıyor çok bunalıyorum. Artık sadece her şey bitsin istiyorum . Haketmediğim şeyleri yaşamaktan bıktım sürekli . Yaşıtlarım sürekli eğlenirken ben sürekli düşünmekten kafayı yemekten bıktım artık. Nolur artık bunalmak istemiyorum artık üzülmek istemiyorum. Sabah okulda klüp etkinliği vardı oraya gittim. Herkes samimiydi geçen senelerden tanışıyordu zaten. Kendimi yanlız hissettim kendimi. Kişileri tanıyordum ama samimi değildim yani herkes güzelce muhabbet ederken ben yalnız oturuyordum. En son çıktım zaten dayanamadım. Belki birileri neden erken çıktın falan der diye düşündüm ama kimse de bir şey demedi. Aklım bir tane abide kaldı orda. Neden bilmiyorum bir şey beni çekiyor ona ne bilmiyorum. Hayatta mutlu başarılı insanları gördükçe moralim bozuluyor. Çevremde dindar başarılı zeki evli mutlu çocuklu insanlar var . Hepsinden nefret ediyorum hepsini yok etmek istiyorum. Ben bu yaşımda bu kadar sıkıntıyla uğraşırken diğer insanların rahat rahat yaşamasına tahammülüm kalmadı artık . Artık cidden gücüm kalmadı ben bitsin istiyorum artık bu çilenin. Hani allah çok adaletliydi hani nerde. Ben dertten tasadan geberirken bana yardım etmezken bana kötülük yapanlara gül gibi hayat yaşatıyorsa buna ne denir şimdi. Benim için öyle birisi yok artık beni bu durumlara düşürdü ya bu sıkıntılara düşürdü ya artık benim bir allahım yok her şeyimle ondan nefret ediyorum . Ben dr diğer arkadaşlarım gibi olmak isterdim ne olurdu sanki ne olurdu yani bana niyr bu kadar zulmediyor ben anlamıyprum ya. Cidden bunaldım artık. Bu hafta hep tuvaletlerde insanların penisine bakmaya çalıştım cidden utanıyorum kendimden yapmak istemiyorum ama engel olamıyorum. Cidden çok bunaldım sadece bitsin istiyorum. Diğer normal arkadaşlarım gibi olmak istiyorum sadece lütfen.ekstra olarak bugün hoca fen liseli bir kızdan bahsetti. Silahlı saldırı yapmış heralde. Onunla ortak yönümün olduğunu söyledi. Ben de mutlu ve huzurlu insanları görünce dayanamıyorum rahatsız oluyorum. O kız da büyük ihtimal kendi yaşayamadığı şeyleri başkasında görünce dayanamadı ve böyle bir girişimde bulundu. Varsayım tabiki de.
8

Acılar Paylaşılmaz, başrollerinde Kadir İnanır ve Kerem Tunaboylu'nun yer aldığı, 1989 yapımı bir Türk sinema filvidir.

Filmin Konusu

• Baba-Oğul Çatışması: Başarılı bir ceza avukatı olan Erdoğan (Kadir İnanır) ile yıllar önce boşanmasının ardından annesiyle birlikte büyüyen oğlu Sinan’ın (Kerem Tunaboylu) yıllar sonra yeniden bir araya gelmesini konu alır.
• Yabancılık ve Uyumsuzluk: Aradan geçen uzun yıllar ve babasız büyümenin getirdiği öfkeyle Sinan, babasına karşı yabancılık hisseder; hayatını kendi arkadaş çevresi üzerine kurmuştur.
• Kırılma Noktası: Sinan aynı zamanda eşcinseldir. Erdoğan bir gün oğlunu evinde birlikte olduğu gençle görünce büyük bir şok yaşar, oğlunu önce döver ve reddeder.
• Pişmanlık ve Kabul: Daha sonra bu tepkisinden pişmanlık duyan baba, oğlunun yaşadığı bu yönelimi ve yabancılaşmayı geçmişte babasız kalmasına bağlar ve ona yeniden bir baba gibi yaklaşmaya çalışır.
Filmin tam sürümünü ve sahnelerini izlemek için ilgili bağlantıya göz atabilirsiniz:  https://www.youtube.com/watch?v=Qk6T0DTH8Go
9
Eşcinsel Terapi ile ilgili tepkiler / Ynt: ACILAR PAYLAŞILMAZ FİLMİNİ İZLEDİM
« Son İleti Gönderen: psikolog 07 Ekim 2026, 10:58:37 öö »
Yalnız birşeyide unutmayın.. Çalışan anneler evlatlarıyla fazla bir arada olamıyor.. Benim oğlumu büyüten bir bakıcı vardı.. Oğlum hiçbir zaman çalışmamı istemedi.. İnanın eğer böyle şeyler yaşayacağımı bilseydim çalışmaz ben büyütürdüm oğlumu😞

Artık anladım ki oğlum bakıcısının hayatından çok etkilenmiş 😞

Arzu
10
Eşcinsel Terapi ile ilgili tepkiler / Ynt: ACILAR PAYLAŞILMAZ FİLMİNİ İZLEDİM
« Son İleti Gönderen: psikolog 07 Ekim 2026, 10:57:54 öö »
Bir oğlan Çocuğuna çok baskıcı kuralcı olmamak gerekir. Kız oğlan eşitliği çok büyük Bi safsata, yok öyle bişey. Oğlanın ruhunda fevrilik özgürlük daha baskın. Dışa dönük ve karar alma yetisi, yöneticilik becerisi yaratılıştan daha fazla. Şimdi bazıları itiraz eder, bu yüzden ekleyeyim, kızlarda da içe ve ruha dönüklük, ilişki kurup yönetebilme, ev içi psikolojik dengeleri sağlayabilme, estetik yetenekleri fazla. Eşitlik yok. Bu, herkesi eşit yapacağız, paranoyasının ceremesini çekiyoruz bizler. Fıtrata uygun eğitim vermeyi, daha doğrusu fıtratı ve eğitmeyi öğrenmeden hiç kimse evlenip çocuk sahini olmamalı.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10