AİLEM GÜVENDE OPERASYONLARI BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMAYA MAHKUM MUDUR?
EŞCİNSELLİK SEBEP DEĞİL SONUÇTUR
Ailem Güvende operasyonlarının hedefi olan LGBTQ aktivistlerinin tüm dünyada etrafa saçtıkları sahte hoşgörü, sevgi pıtırcıklığı, güya mağdur olduklarına dair her türlü gösteri ve söylem “iyileşmek isteyen eşcinseller”e kadardır. Sıra bize geldiğinde “mabadından ilişkiye girmeyi” her biri sanki sabah akşam bilimsel deney yapan laboratuvar faresiymiş gibi savunmaya başlar. Evet, bize kadardır. Birileri eşcinsellikten kurtuluyorsa kurguladıkları tüm zemin çatırdayacağı için bize karşı nasıl hadsizleşip eşcinselliğin sanki tapusu varmış da bunların eline verilmiş de bu konuda konuşma ruhsatı sadece kendilerinde varmış gibi ahkam kesmeleri, sözümona iyiliğimizi(!) düşündüklerinden adeta eşcinselliğin ordinaryüsü gibi akıl vermeye kalkmaları, bizleri susturmaya çalışmaları, sonrasında tehditleri ve şikayetleri derken gerçekleştirilen tüm bu operasyonlar, içlerindeki o hazımsızlığa, bize karşı yürüttükleri o organize ikiyüzlülüğe karşı sırf şu yaşadıkları büyük panik bile doğru yolda olduğumuzun en keyifli kanıtıdır. Açıkçası malumun ilamı oldu diyorum. Rahatça terapi alabildiğimiz ofisimiz onların yüzünden kapatıldı. Şu an ne yazık ki kendimize ait bir yerimiz yok. Bize bir odayı çok görenlere, "kendi mekanları da onlara dar olsun!” diye ettiğimiz ah’ı alanlara değil destek olmak şu saatten sonra üzülecek de değilim. Benim tek üzüldüğüm, burada asıl bizim mağduriyetimizin gözden kaçıyor olmasıdır. Bu yazıyı da bunun için kaleme alıyorum. Asıl mağdur kim? Peki ya asıl suçlu olanlar? LGBTQ Aktivizmi mi? Charlie Campbell “Başkalarını Suçlamanın Tarihi”nin girişinde şöyle diyor: “Önce suçlama vardı. Adem Havva’yı suçladı. Havva yılanı. Biz de o zamandan beri bununla yaşıyoruz. Hareketlerimizin sorumluluğunu kabullenmeyi reddetmek bizim ilk günahımız. Bu, cennet bahçesinden kovulmamızın ve acı çekmemizin sebebi. İyi de bunu neden yapıyoruz? Aslında suçlama oyununun hiçbir anlamı yok! Bu, sadece suçluluk duygumuzu başka yere yönlendirmek ve sorumluluk almaktan kurtulmak için geliştirdiğimiz bir sistem. Lakin bu sisteme fazla yüklendik; görünen o ki artık hiçbir şey bizim suçumuz değil.” Kaderi ya da Tanrı’yı da suçlayabiliriz. Peki aptal olmadığımızdan bu kadar çok eminken ya onun bir parçasıysak? Bizim aptallığımız başımıza gelen felaketlerden sonra her şeyi üstüne yıkıp suçlayacak birilerini bulmak oluyor. Evet, LGBTQ aktivizmi aile kurumuna saldırıyor, küresel güçler, sermayedarlar destek oluyor vs. Doğru.. Peki ya ne olacaktı? Eşcinselliğin bu denli göz önünde olmadığı ve dikkate alınmadığı dönemlerde nasıl ki “çıplaklık” kullanıldıysa elbette ki insanları böylesine etkileme gücü olan bir dinamiği kimse es geçmeyecekti. “Ee işte biz de bunun için savaşıyoruz ve bu operasyonlar da bunun neticesidir” denebilir. Amenna! O halde bataklığı kurutmadan istediğiniz kadar sinek ilacı sıkın bakalım sorun kökünden çözülecek mi?! Kökeni demişken peki ya düşünsenize aileye ve soyun devamına kasteden böylesine kötülüğün(!) sebebi de ne ola ki? Birilerinin özgürlüğü sadece kendi bencil arzularını dayatmak sanması mı? Tanrı’nın bizlere seçme hakkı vermiş olması mı? Yoksa kötülüğün, "kurtarıcılık" kılıfına büründüğünde ne kadar organize bir silaha dönüşebileceğini unutmuş olmamız mı? Habil ve Kabil’den ve daha nicesinden insanoğlu içinde barındırdığı kötülüğü de anladı. Kışkırtabildiğini ve öldürebildiğini de.. Şu dünya simülasyonunda farkına vardığımız kötü olabilmeyle -peki öyleyse bununla- ne yapacaktık? İşte çok geçmeden yasaklamayı bulmuşuz. Bu durum, Freud’un “Totem ve Tabu”sunda tabunun kaynağı olarak şeytani güçlerin etkisinden duyulan “korku” olarak geçer. Ne dersiniz? Belki de en başından beri biliyorduk: Yapabileceğimiz veya yaptığımız her türlü bozgunculuğa iblisi günah keçisi yapamayacağımızı, içimizdeki Şeytan’ı, bir parçamızın(!) ondan olduğunu.. Ya da ne kolay: Kendimizi tamamen soyutlayıp bir oluşumu hedef göstermek ve onu yegane suçlu addetmek.. Meseleyi daha iyi anlayabilmek için Totem ve Tabu’dan devam edersek: Tabu, yavaş yavaş, şeytan inancından ayrı bağımsız bir güç halini alıyor; gelenek ve adetlerin ve nihayetinde de yasanın zoraki dayatılışı haline geliyor. Tabu kuralları altında bulunan insan, hayvan ve yerler şeytanlıdırlar ama kutsal değildirler ve dolayısıyla “kirli” de değildirler. Kutsal olan ile kirli olanın ayrıştığını sanırız; oysaki aralarında acayip bir mutabakat söz konusudur. Biri diğerini baskıladığında artık “öteki” olan büsbütün ortadan kalkacağı yerde, kendisine aşağı bir değer verilmesine, hor görülmesine rağmen varlığını sürdürür. Çünkü bir şeyin kutsal olabilmesinin varlığı ancak ve ancak “kirli”nin varlığına muhtaçtır. Eşcinselliğin tabu, ailenin de kutsal olarak konumlandırılması.. Aksi halde kutsal olan tanınamaz mı? Bana göre Ailem Güvende operasyonları “kutsal” olanı korumak adına “kirli” olana karşı duyulan derin korkunun vuku bulmasından başka bir şey değildir. LGBTQ aktivizmine yönelik yapılan işlemler bize meselenin sonuç değil de sanki sebepmiş gibi ele alındığını gösteriyor. Oysa kompulsif yasaklarda büyük bir yer değiştirme becerisi bulunuyor. Öyle ki sonunda dünya çekilmez bir hal de alabilir. Şöyle: Tabu, yok olmamak için büyük bir direnç geliştiriyor. Hatta bunun için yasak olan kendini, vekilleri ile yaşatıyor: “Eşcinsellik doğuştandır.”, “Toplumun %10’u eşcinseldir; yani azınlıktır ve az olduğu için mağdurdur.”, “İnsanların cinsel ilişkilerinden, birbirlerini sevmelerinden size ne? Bırakın herkes birbirini istediği gibi sevsin..”, “Şaban’la Recep’in aşkına Ramazan engel olamaz” vb. Görüldüğü üzere cinsel yönelimin karşı cinsten kendi cinsine kaymasındaki tabu, “aşk”, “sevgi” , ”mağdur” ve “doğuştan böyle; bir şey yapılamaz” vekilleri ile kendini ikame etmektedir. Ne yaparsak yapalım sadece bastırarak, yasaklayarak çözüm bulacağımızı düşünememiz koca bir yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır. Tabu kendini yaşatmak için mutlaka başka bir yol bulacaktır. Oysa diğer taraftan çok ilginç olanı ise “Ailemi Koru” mitingleri ve “Ailem Güvende” operasyonları ile “Onur Yürüyüşü” ve “LGBTQ Dernekleri Kapatılmasın” protestoları arasında her iki tarafın da birbirlerinden beslendikleri bir bağ vardır: Biri var olabilmek için aslında ötekinin karşıtlığına ihtiyaç duyar. Şunu kimlerin görebildiğini merak ediyoruz: LGBTQ aktivizmi sanılanın aksine kendilerine karşı yapılan her türlü söylemden, sataşmadan, kısıtlamadan ve dahi yasaklardan tarifi zor olan büyük bir zevk almaktadır. Ancak o şekilde var oluyorlar. Ne tuhaf değil mi? Madem öyle tam da burada tabunun ikircikliğine dair bir parantez açmamız gerekir: Tabu, bilinçdışının çok güçlü bir eğilimle itildiği, yasaklanmış bir fiildir. Fakat kabileler, tabu karşısında zamanla ikircikli bir tavır benimsiyor. Kabil’i sadece bir katil olarak görüp Habil’in “doğru”yu temsil etmekteki kibrini ve buna bağlı kışkırtıcılığını görmezden geldiğimiz gibi buradaki meselede de resmin bütününü kaçırabiliriz. Bu öylesine birbirini tamamlayan bir şema ki sonucu öl/mek/dürmek olsa bile.. Oysa insanların tabuyu bulma arzusu, hayatta kalma ve soyunu devam ettirme güdüsünden doğan bir ihtiyaçtır. Erkeğin kadınla evlenmesi, çoğalması, soyun bozulacağını hisseden ademoğlunun ensestten uzak durması gibi eşcinsellik de bu sistemde yer alamaz. İş oraya vardıysa artık tabunun bir koruyuculuğu da kalmamıştır; velhasılı çözülen veya dağılan tabu, ancak kendi faşizmine doğru yol alıp entropiye ulaşacaktır. Bu yüzden insanlar yasakları çiğnemekten bunu yapmaktan korkarlar; korkarlar çünkü yapmak isterler ve korkuları isteklerinden daha güçlüdür. Neden mi? Diyelim ki “tecavüz” serbest bırakıldığında diğer insanlar da suçluyla aynı işi yapmak istediklerinin farkına varacaklardır. Burada tabunun özünde “bulaşma” gücünün olması, baştan çıkarıcı ve taklide sevk etme yeteneği söz konusu... Bir yasağı çiğneyen insanın teşkil ettiği örnek, aynı suçu işlemeye iterek başka insanı da baştan çıkarıyorsa, bunun nedeni, yasağa itaatsizliğin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasıdır. Tıpkı yaklaşık bir senedir gündemimizi meşgul eden okul cinayetlerinde olduğu gibi.. Yetersiz erkekliğin (olması gerektiği gibi büyütülemeyen, alıngan, korkak ve bir o kadar ani saldırganlığa namzet, sosyalleşemeyen erkek sorunun) nelere mal olabileceğini fark edebilmemizin bedeli savunmasız çocukların hayattan koparılması şekliyle olacak kadar acı bir gerçeğe dönüşmektedir. Böylece Hüseyin Kaçın’ın neden “Eşcinsellik toplumların günahıdır.” dediğini daha iyi anlayabiliriz. Yapılabilecek eşcinsellik okumalarının en yanlışlarının başında gelenlerden biri de eşcinselliğe karşı konumlanırken tam da onların kabul ettirmek istediği yerde onu üçüncü bir cins olarak görmek olacaktır. Hayır, eşcinsellik ailenin ve beraberinde toplumun çürümümesinin bir sonucudur. Yani eşcinsellik, salt bir cinsel yönelim olarak ele alınamaz; aksine aile, soy bağı dinamiklerinin bozulması sapması sonucu olarak kişilerin cinselliğinin de sapmasıdır diyebiliriz. Anneyi içselleştirip babayla olması gereken özdeşimi bi’ sebepten kuramamış erkek çocuğunun libidosu muhtemelen yarım kalana yönelebilecektir ve annein kadınlığına acıyan kız çocuğu, acıdan, mutsuz olandan kaçınmak için nefret dahi etse babayla bütünleşme yoluna gidebilecek; farkına dahi varmadan eril hasletler geliştirebilecektir. Kendi babasıyla barışamayan erkek çocuğu babanın boşluğunu başka erkelerle doldurmak isteyebilecektir ve daha bir sürü şey.. Sanılanın aksine kadınlık veya erkeklik de doğuştan gelen bir cinsiyet olmuyor. Kadın veya erkek cinsiyeti donanımında dünyaya geliyoruz ama sorun erkek donanımına sahip birine erkekliğin yüklenememiş olmasında yatıyor; kadına da aynı şekilde.. hatta devreler o denli yanabilir ki ne isim koyacağını şaşıracağınız cinsel arzulara sahip kişilerin oluşturduğu bir topluma da gidebiliriz. Burada yalnız olmadığını bilmek isteyen ve gelişen bir güç oluşuyor; gerekirse aile kurumunun tüm kurallarını yıkmak pahasına olsa da.. Bu gücün alanı gittikçe büyüyüp ticarileşince insanın şeytana uymasına neden olan para da buraya doğru akıyor, örgütleniyor, yapılanıyor, sektörüne filmleri, oyunları, eğlenceyi katıyor; önünde engel teşkil eden ne varsa gerekirse bilimi dahi tekelleştirip tüm alanlara nüfuz ediyor. Böylesine bir kuvvet, kerteriz alındığında ona mukabil “aileyi koruyalım” diyeceğiz de peki ya kendimizi, asıl “aile”den korumamız gerekiyorsa?! Asıl sebep aile dinemiklerinde yatıyorsa? Çözüm, sonuçla savaşmak yerine sebeplere odaklanmaksa? Aksi takdirde yıkım, bir kişinin “ben eşcinsel olmak istiyorum; özendim veya merak ettim” vb bir şekilde ortaya çıkmasıyla başlamıyor. Süregelen sebeplerin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sebep gördüğünüz çoğu şeyden sadece tetikleniyor; ama ilk adımı oradan atmıyor. Örneğin Türkiye’nin en bilindik eşcinsel seri katili olan Çumra Canavarı’nın ilişkiye girdiği herkesi öldürüp yaşadığı evin zeminine gömmeye sevk eden kendindeki dizginlenemeyen itkileri sadece “imansızlık, sosyal baskı, günah” vb şekilde ele almak, eşcinselliğin “değiştirme, bozma, yok etme” arzularını hiç bilmeyenlerin işi olacaktır. Onun zamanında Netflix de yolmadığına göre.. Gelgelelim sevgi pıtırcığı LGBTQ aktivizmi de özünde değiştirmek, bozmak istiyor ama onların “aile”yi ilgası elbette ki Çumra Canavarı’nın yöntemiyle olmayacaktır; bu -çok açıkça- güya temel aldıkları “sevgi” inançlarına (şovlarına) da kesinlikle aykırı düşeceğinden kendi itkisine başka bir vekil bulacaktır: Öyleyse sonrasında bizleri bekleyen ise “ensest”liğin meşrutiyetini dayatmalarından başka bir şey değildir. Hüseyin Kaçın’nın işaret ettiği şu uyarıya kulak verelim: “Eşcinsellik Türk toplumunun kılcal damarlarına kök saldığında, cinsel özgürlükler bu kadarıyla yetinmeyecektir. Eşcinsellik doğal bir yaşam biçimi olarak toplum tarafından kabul edildiğinde; Pedofili(çocuklarla seks) de doğal hale gelecek, bir adım ötesinde ise Ensest’in (aile içi seksin) doğal bir duygu olduğunu psikoloji ve psikiyatri bilimi bize en kısa zamanda bilimsel olarak ispatlayacaktır.” O halde tabuyu yıkanlar “biz fitne fesat peşindeyiz” mi diyecekler? Elbette hayır. “İşleri ve durumu düzelttiklerini, barış ve iyilik yaptıklarını” söyleyecekler. “Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Hayır, biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara,11) Yani “bırakın insanlar birbirini sevsin, insanların birbirini seviyor olmasından neden bu kadar çok rahatsızsınız; asıl hasta sizsiniz”.. vb tepkiler şelinde baş gösterecektir; şaşırmayın.. Tabuyu yıkma eğilimi, insanların bilinçdışında sürekli yaşıyorsa tabuya boğun eğen insanlara baktığımızda da ne var ki onların da tabuya karşı ikircikli olduğunu görmek de bir o kadar şaşıtıcıdır. Burada tabuya atfedilen sihirli güç, tabunun insanları baştan çıkarma gücünden ibarettir. Bu güç, bulaşıcı bir hastalık gibidir; çünkü örnek daima bulaşıcıdır ve yasaklanmış olan istek bilinçdışında yer değitirip başka nesne üzerinde birikir. LGBTQ aktivizminde toplandığı gibi.. O halde ne yapmalı? Freud’a göre bu ancak vazgeçmekle dengelenebiliyor. Tabunun temelinde bir feragat yatar ve onu yıkmanın kefareti bir feragatle ödenir. Feragat edemeyen organize olmuş toplumsal gruplar varoluşlarını çoğunlukla “şikayet etmek” üzerine kurabilir; böylesine toplulukların tek iletişim aracı da dertlenmek ve haksızlığa uğramışlık hissini dilllendirmek ve sosyal organizmasına bunun üzerinden alan açmak olacaktır. Hatta bunun için tüm otoritelere savaş açacak ve tüm değer yargılarıyla oyuncak gibi oynamaya da kalkabilecektir: Eşcinsel evlilik yapmakla yetinmeyip evlat edinmek gibi.. Çok daha farklı cinsiyet rolleri bulup Gay, Lezbiyen ve Biseksüel kavramlarına onlarcasını eklemek gibi.. Erkek bedenini kadınsılaştırıp giyimiyle, boyasıyla, her şeyiyle kadın gibi görünen yine aynı bedene (Conchita Wurst) sakal eklemek gibi.. Öyle ki aileyi düzenleyemeyen bir babasızlıkta ne yapacağını şaşırmış aile bireyleri gibi.. Ve dahasında kendi duygularını da tanzim edemeyen aile fertlerinin babaya karşı gittikçe çoğalan öfkesinde “suçlu” aramaları gibi.. Maalesef artık, LGBTQ aktivizmin “babayı öldürme” arzusundan feragat etmesi mümkün görünmüyor. Bu da ailesini korumak isteyen “baba”yı (artık erkini kaybetme endişesi taşıyacak kadar tedirgin olmuşsa) önce operasyonlara ve sonrasında daha sert yaptırımlara kadar götürecektir. Hüseyin Kaçın bu durumu şöyle açıklar: “Annenin kalbi çocuğa cenneti yaşatırken; Baba'nın Adı ise çocuğa dünyayı tanıtacaktır. Baba'nın Adı çocuğun dille tanışmasıyla toplumsallaşmasını pekiştirmektedir. Baba'nın Adı, erkeğe peygamberlik rolünü yüklemektedir. Aile küçük bir dünyadır. Bu dünyanın özünde dil ve din çekirdekleri sağlıklı ve bilinçli bir şekilde yer almamışsa iyiliğe karşılık kötülük baskın çıkacaktır. Anne ve baba kendi kadınlaşma ve erkekleşme süreçlerinde sabrın ve şükrün sınavını başarılı bir şekilde aşmamışlarsa çocuklarını kötülüğe yani sapkınlığa sürükleyeceklerdir.” O halde LGBTQ aktivizmine karşı yapılabilecek her türlü kısıtlama, yaptırım veya yasaklama ancak ve ancak meselenin aile boyutuyla ele alındığında istendik sonuçlar getirebilecektir. Aile dinamiklerini eleştirmeyi ve yeniden düzenlemeyi “saldırı” olarak algılamak, baba erkinin ne denli kadim bilgeliğinden yoksun kaldığına dair bir işaret değil de nedir? Freud’a göre hiç kimse yapmak istemediği bir şey için yasak koymaz. Bir şey tabu kılınmışsa, orada kesinlikle yapılması çok arzulanan bir eylem vardır. Eşcinsellik, bozulmuş aile dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkar. Bozulmuş aile dinamikleri, devam eden aile fertlerinde çok arzulanan yıkıcı eylemlerle kendini ortaya çıkarma hevesine yol açacaktır. Hüseyin Kaçın’ın belirttiği üzere kimi eşcinselliğini alkol, uyuşturucu ile kimi de kumar ile bastıracaktır.. Kiminde de eşcinsellik bizatihi tezahür edecektir. Çizgisinden sapmış aile ilşkilerini, sapkın cinsel arzuları doğurmaya ihtiyaç duyacaktır. Bu yüzden sebeplerini irdelemeden sonuçlara açtığımız savaşı da kaybetmeye mahkumuz. Oysa bu mücadeleye cansuyu olabilecek kilit kesim, sayıları henüz çok az olsa da iyileşmeye çalışan eşcinsellerdir. Onların yolculuğu, cinsiyetsizleştirme mücadelesine karşı insanlığa rehber ve umut olacaktır.