Eşcinsel Terapi Forum - Psikolog www.huseyinkacin.com

Genel => Din & Felsefe => Konuyu başlatan: Ertugrul Tulpar - 29 Nisan 2026, 09:10:27 öö

Başlık: Şizoid Öznenin Sessiz Hasedi: Eksiklik, Baba İşlevi ve Şükranın İmkânı
Gönderen: Ertugrul Tulpar - 29 Nisan 2026, 09:10:27 öö
Şizoid Öznenin Sessiz Hasedi: Eksiklik, Baba İşlevi ve Şükranın İmkânı

(Şizoid yapı, hased, eksiklik, Lacan ve baba işlevi üzerine kısa bir deneme. Buradaki “eksiklik”, sıradan bir yetersizlik değil; insan öznenin yapısal tam olmayışıdır. Metin, psikanalitik hattı Tulpar kavramlarıyla buluşturmaya çalışıyor.)

Şizoid öznenin trajedisi, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızlık sevgisi değildir. Onun asıl dramı, yakınlığa ihtiyaç duyduğu hâlde o ihtiyacın açtığı yarayı taşıyamamasıdır. Bu yüzden şizoid geri çekiliş, basit bir mesafe tercihi değil; öznenin kendi eksikliği karşısında kurduğu suskun bir savunmadır. Burada hased, gürültülü bir yıkım arzusu olarak değil, daha sinsi ve daha soğuk bir biçimde ortaya çıkar: iyiyi bozarak değil, iyiyi içeri almamaya çalışarak.

Şizoid özne çoğu zaman sevgiye düşman değildir; ama sevginin onda açtığı eksiklik duygusuna tahammül edemez. İlgiye karşı değildir; fakat ilginin, kendi kendine yetmediğini yüzüne vurmasından ürker. Bu yüzden hased, onda açık saldırganlık kılığında değil; geri çekilme, dondurma, değersizleştirme ve kaybolma kılığıyla belirir. Onun sessiz hasedi tam da burada görünür olur:

Bunların hepsi şöyle de okunabilir: “Öteki’nin fallik üstünlüğünü kabul etmeyeyim; böylece kendi eksikliğimle yüzleşmeyeyim.”

Burada “eksiklik”ten kastedilen şey, sıradan bir yoksunluk ya da psikolojik bir yetersizlik değildir. Psikanalitik anlamda eksiklik, insan öznenin tam olmayışıdır. İnsan, kendi kendine yeterli, kapalı ve pürüzsüz bir bütün değildir. Arzu da tam bu yüzden vardır. İstek, yönelme, sevme, bağ kurma, bekleme, kaybetme korkusu ve kavuşma sevinci hep bu eksik yapıdan doğar. Başka bir deyişle insan, eksik olduğu için arzu eder; tam olmadığı için ilişki arar.

Lacan’ın büyük müdahalesi tam burada belirir: özne, eksik olduğu için düşmüş değildir; zaten eksiklikten kurulur. Fakat bu eksiklik doğru biçimde simgeleştirilemediğinde, yani hudutlu bir insanlık durumu olarak değil de çıplak bir yara, bir aşağılanma, bir düşüş gibi yaşandığında, arzu da bozulur. İstek, canlı bir yöneliş olmaktan çıkar; tehdit hâlini alır. Bağ, zenginleşme olmaktan çıkar; işgal gibi hissedilir. Yakınlık, karşılaşma olmaktan çıkar; erime korkusunu uyandırır.

Şizoid özne tam da burada düğümlenir. Çünkü onun derin savunması, “eksik değilim” demekten çok, “eksikliğimin görünmesine izin vermeyeceğim” şeklinde işler. Bu yüzden çoğu zaman ihtiyaç duymuyormuş gibi davranır. Kimseye muhtaç değilmiş, kimseye minnet borcu yokmuş, hiçbir şey iç dünyasında belirleyici değilmiş gibi bir kabuk geliştirir. Bu kabuk dışarıdan vakar, mesafe, soğukkanlılık, hatta bazen olgunluk gibi bile görünebilir. Fakat çoğu kez bu serinkanlılığın altında kırılgan bir çekirdek vardır: “Bir şeyi gerçekten istersem küçülürüm. Birini gerçekten seversem açığa düşerim. Bir iyiliği gerçekten kabul edersem borçlu hâle gelirim.”

İşte bu noktada hased ile şükran arasındaki ayrım keskinleşir. Şükran, öznenin iyi nesneyi iyi olarak kabul edebilmesi, ondan bir şey alabildiğini inkâr etmemesi ve aldığı şeyi yıkmadan içinde taşıyabilmesidir. Bu anlamda şükran yalnızca ahlâkî bir incelik değil; ruhsal bir kudrettir. Şükran duyan özne, “Bende olmayan ama bana gelen iyi bir şey var” diyebilir. Hasedli özne ise tam bu cümleye dayanamaz. Çünkü bu cümle, eksikliği kabul etmeyi gerektirir.

O hâlde mesele yalnızca iyi nesnenin varlığı değildir. Mesele, o iyiliğin özneye neyi hissettirdiğidir. Sevgi, bakım, ilgi, dinginlik, bilgi, başarı, cinsel çekicilik, üretkenlik ya da başkasındaki huzur; bunların hepsi şizoid özne tarafından kimi zaman yalnızca “iyi” olarak değil, “onda var, bende eksik” duygusunu uyandıran fallik bir üstünlük işareti olarak yaşanabilir. Buradaki fallus, elbette kaba ve biyolojik anlamda penis değildir. O, Öteki’nde parlayan ve öznenin kendi eksikliğini yüzüne vuran ayrıcalıklı işarettir. Özne, bunu gördüğü anda ya şükrana açılır ya da sessiz hasede çekilir.

Şizoid yapı çoğu zaman ikinci yolu seçer. Çünkü şükran için yalnız iyiliği görmek yetmez; o iyiliğin içeri alınması gerekir. Oysa içeri almak, etkilenmeyi kabul etmek demektir. Etkilenmek ise bazı özneler için zayıflık, borçlanma, hatta simbiyotik bir yutulma korkusu uyandırır. Bu nedenle şizoid özne, iyi nesneyi tahrip ederek değil, ondan etkilenmeyi reddederek kendini korur. Onun hasedi, “senin elindekini kırayım” demez her zaman; çoğu zaman “senden gelen şey bende yer etmesin” diye çalışır. Sessizliği bu yüzden masum değildir. Bazen en ağır yıkım, bağ kurmamanın içinden gelir.

Bu noktada baba işlevi belirleyici hâle gelir. Çünkü baba işlevi, yalnızca yasak koyan ya da dışarıdan sınırlayan bir figür değildir. Daha derinde, özneye eksikliğin felaket olmadığını öğreten simgesel düğümdür. Anne-çocuk ikilisinin içine üçüncü bir unsur girer; her arzu hemen doyurulmaz, her yakınlık sonsuz birleşmeye dönüşmez, her ihtiyaç aşağılanma anlamına gelmez. Böylece eksiklik, uçurum olmaktan çıkıp eşik hâline gelir. İnsan artık eksik olabilir; ama dağılmadan eksik olabilir. İsteyebilir; ama yutulmadan isteyebilir. Sevebilir; ama işgal edilmeden sevebilir.

Baba işlevi zayıf kurulduğunda ise özne, eksikliği simgesel bir hudut olarak değil, çıplak bir çöküş riski olarak yaşar. O zaman iyi nesneye yaklaşmak huzur değil, tehlike çağrıştırır. Yakınlık, temas değil, sınır kaybı gibi hissedilir. Şükran doğmaz; çünkü şükran için gereken temel iç güven kurulmamıştır. Özne, aldığında yok olmayacağını, etkilendiğinde köleleşmeyeceğini, sevdiğinde kendini kaybetmeyeceğini bilemez. Bu durumda hased, kötücül bir karakter kusurundan çok, eksikliğin işlenemeyişinden doğan savunmacı bir sertliktir.

Tulpar diliyle söylersek, şizoid öznenin temel korkusu eksiklik değil; eksikliğin işgale dönüşmesidir. Bu nedenle o, nimeti nimet olarak yaşayamaz bazen. Nimet, onda bir açılma yaratır; açılma ise iç hududun bozulacağı korkusunu uyandırır. Burada hased, dışarıdaki iyiliğe saldırıdan önce, içteki hududu koruma adına girişilen bir donma hareketidir. Şükran ise ancak içte bir tutrak kurulduğunda mümkündür. Tutrak şudur: İyiyi alırım, ama içinde kaybolmam. Yaklaşırım, ama işgal edilmem. Eksik olurum, ama çöküp dağılmam.

Bu yüzden şizoid öznenin iyileşmesi, yalnızca daha sosyal hâle gelmesi ya da daha çok konuşması değildir. Asıl mesele, eksikliği aşağılanma olarak değil, insanlık durumu olarak taşıyabilmesidir. Şükran tam burada doğar. Çünkü şükran, tam olmanın dili değildir; eksik kalmayı kabul etmiş bir öznenin dilidir. Şükran, “bende yok” demeyi bilirken, “buna rağmen yıkılmıyorum” diyebilmektir. Hatta belki daha da ileri gidip şunu söyleyebilmektir: “Tam olmadığım için alabiliyorum; alabiliyor olduğum için de insan kalıyorum.”

Sonunda şizoid öznenin sessiz hasedini görünür kılan şey tam budur: O, iyiliğe karşı değildir; ama iyiliğin açığa çıkardığı eksikliği uzun süre taşıyamaz. Bu yüzden donar, kuşkulanır, kaybolur, değersizleştirir. Şükran ise ancak eksiklik kabul edildiğinde doğar. Çünkü şükran tamlıkta değil, hudutlu bir eksiklikte filizlenir.

Ve belki en son söylenecek cümle şudur:

HEPİMİZ EKSİĞİZ.

Ve eksik kalacağız.

Mesele bu eksikliği inkâr ederek taşlaşmak değil; onu kabul ederek insanlaşmaktır. Şükran, tam da bu insanlaşmanın sessiz ve ağırbaşlı biçimidir.

Ertuğrul Tulpar
29 Nisan 2026