Eşcinsel Terapi Forum - Psikolog www.huseyinkacin.com

Genel => Din & Felsefe => Konuyu başlatan: Ertugrul Tulpar - 15 Ocak 2026, 12:06:03 öö

Başlık: KUYUNUN DİBİNDEKİ KAN
Gönderen: Ertugrul Tulpar - 15 Ocak 2026, 12:06:03 öö
“Yusuf’un kuyusuna damlayan kan,
göl olur mu?”


Kuyunun Dibindeki Kan
Hâbil–Kâbil Kıssasında Nefis, Eksik ve Şiddetin Meşrulaşması

Kur’an’da Hâbil–Kâbil kıssasında geçen (فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ) "Fa-ṭawwaʿat lahu nafsuhu" ifadesi, şiddetin nedenini değil, şiddetin nasıl mümkün hâle geldiğini gösterir. Bu ifade, Kur’an’da şu bağlamda geçer:

Arapça (aslı): فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ (el-Mâide, 5/30)

Transkripsiyon: Fa-ṭawwaʿat lahu nafsuhu qatla akhīhi fa-qatalahu fa-aṣbaḥa mina’l-ḫāsirīn.

Türkçe anlamı (meal): “Bunun üzerine nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi; o da kardeşini öldürdü ve kaybedenlerden oldu.”

Bu cümle, cinayeti açıklamaz; cinayete giden etik eşiğin nasıl çöktüğünü tarif eder. Tam da bu nedenle burada ahlâkî bir hükümle değil, insanın kendi iç dünyasında şiddete nasıl ikna olduğunu izleyerek ilerleriz. Metin, okuru bir sonuç noktasına değil, adım adım kuyuya iner gibi derinleşen bir sürece davet eder.

Ayetin dili son derece dikkatlidir. طَوَّعَتْ (ṭawwaʿat) fiili zorlamak anlamına gelmez; emretmez, dayatmaz, hatta doğrudan bir şeytanî ayartma bile değildir. Bu fiil, zor olanı kolay, katlanılamaz görüneni makul, yapılamaz olanı yapılabilir hâle getirmeyi anlatır. Şiddet burada patlamaz; hazırlanır. Dışsal bir fail yoktur, zorunluluk yoktur. Cinayet, öznenin kendi nefsinde sessizce taşınabilir kılınır. Nefis öldürmez; öldürmeyi taşınabilir bir seçenek hâline getirir.

Bu nokta psikanalitik açıdan belirleyicidir. Şiddet burada bir dürtü boşalması değildir; öfkenin ani bir taşkınlığı da değildir. Tam tersine, şiddet psişik bir yeniden çerçeveleme sonucudur. Freudcu düzlemde bu, İd’in değil, Ego’nun devreye girdiği andır. İd isteyebilir; kıskançlık, öfke ya da rekabet hissedilebilir. Ama cinayet, planlanabilen, ertelenebilen ve gerekçelendirilebilen bir fiil olarak Ego’nun ürünüdür. “Nefsin kolay göstermesi”, Ego’nun özneye şu iç cümleyi kurmasıdır: “Bunu yapabilirsin. Bu aşırı değil. Başka çaren yok. Bu senin hakkın.” Etik frenler burada kopmaz; fakat gevşer. İşte cinayet tam bu gevşemenin içinden doğar.

Kırılmanın derininde ise Lacan’ın işaret ettiği eksik vardır. Hâbil’in kurbanı kabul edilir, Kâbil’inki edilmez. Bu fark, Kâbil için yalnızca bir reddedilme değil, benliğe yönelmiş bir tehdit olarak yaşanır. Sorun eksik olmak değildir; sorun eksikle birlikte kalamamaktır. Hâbil eksikle kalabilir; karşılık vermez, şiddeti askıya alır. Kâbil ise eksikliği bir hakaret gibi yaşar ve onu kapatmak ister. Şiddet tam bu noktada devreye girer: eksikliği ortadan kaldırma girişimi olarak. Oysa Kur’an’ın sessiz ama sert öğretisi açıktır: eksik kapatılamaz, yalnızca örtülür. Bu örtmeyi de insana karga öğretir. İnsan, şiddetle eksikten kurtulamaz; sadece onunla yüzleşmeyi erteler.

Burada Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid yapı belirleyici bir karşı-figür olarak ortaya çıkar. Şizoid yapı, ilişkinin yutucu hâle geldiğini sezdiği anda geri çekilir; ama kopmaz. Askıya alır. Şiddetin mümkün olduğu eşiği görür, fakat onu fiile dökmez. Hâbil’in tutumu tam olarak budur. Kâbil ise geri çekilmez; askıya almaz; mesafe kurmaz. Onun çözümü, ilişkiyi ortadan kaldırmaktır. Yani tanığı yok ederek eksikliği yok saymak. Bu nedenle Kur’an, cinayetin ardından “kaybedenlerden oldu” der. Çünkü bu bir kazanım değil, psişik bir iflastır.

“Nefsin kolay göstermesi” tam da burada, Ertuğrul Tulpar'ın kurduğu etik–askı hattıyla birleşir. Askı, şiddetin mümkün olduğu ama yapılmadığı eşiği temsil eder. Nefis bu eşiği bir anda yıkmaz; onu eritir. Şiddeti olağanlaştırır, etik sınırı görünmez kılar. Ayette şeytanın, kaderin ya da zorunluluğun yer almaması boşuna değildir. Şiddet, dışsal bir güç tarafından değil; öznenin kendi içinde sessizce meşrulaştırılır.

Bu nedenle ilk cinayet teolojik bir problem olmaktan çok, derin bir psikodinamik sahnedir. Kur’an burada ahlâk dersi vermez; insanın şiddete nasıl ikna olduğunu gösterir. Şiddet kötülükten doğmaz; eksikle kalamama hâlinden doğar. İnsan, kendisini eksik ve reddedilmiş hissettiğinde bu hissi taşıyamazsa, önce tanıklığı yok eder.

Bu noktada Hâbil–Kâbil anlatısı bir “kahramanın yolculuğu” değildir. Campbell’ın şemasındaki gibi dönüşüm, entegrasyon ya da ödül yoktur. Burada yalnızca bir eşik vardır: askının taşınabildiği ve taşınamadığı an. Hâbil askıyı taşır; Kâbil acele eder. Ve ilk cinayet, kötülükten değil, eksikle kalamayan masumiyetten doğar.

Metnin nihai cümlesi artık kendiliğinden belirir: (فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ) "Nefsi ona bunu kolay gösterdi" ayeti, şiddetin başladığı anı değil; şiddetin meşrulaştırıldığı anı anlatır. Şiddet öfkeden değil, etik askının sessizce çözülmesinden doğar.