Gönderen Konu: Türk’ün Tüp Bebeği: “Düşünce”  (Okunma sayısı 6258 defa)

alıntı

  • Global Moderator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 142
    • Profili Görüntüle
Türk’ün Tüp Bebeği: “Düşünce”
« : 20 Temmuz 2009, 02:10:13 ös »
Kendisi de bir romancı olan Tanpınar, 1936 yılında, mukayeseli bir bakışla, o güne dek “roman” türü adı altında neşredilmiş onlarca eserin varlığına rağmen, vasıfları batıda şekillenmiş “modern roman” türünde bir eserin yokluğuna dikkat çeker ve “Bir Türk romanı niçin yoktur?” diye sorarak romancılığımız üzerinde topyekûn bir değerlendirme yapar. Tanpınar “yok” dediği Türk romanını şöyle tarif eder:

“…müşterek vasıfları, cemiyet ve hayatımızla, Türk insanı ve onun meseleleriyle olan alakasından gelen ve beraberinde taşıdığı hava ile birbirine en uzak numunelerinde bile bir bütünlük gösteren bir türk romanı yoktur.” 

Esasında, 1936 yılında, henüz 60 yılı geçmeyen bir mazisi olan Türk romancılığını ilk sorgulayan Tanpınar değildir. “Neden bir Türk romanı yoktur?” sorusunun cevabını bulmaya yönelik çabalar Tanpınar’dan önce de vardır ve sonra da olmaya devam edecektir. Tanpınar’ın bakışındaki farklılık ise, onun hemen her uğraş alanında hafif bir dikkatle fark edilebilecek olan Janusien düşünme tarzıdır ki, bu tarz ile Tanpınar üzerinde kafa yorduğu her meselenin farklı taraflarını ortaya koymaya çalışır. Tanpınar, Türk romancılığının güdük kalması ile ilgili olarak ortaya atılan, Türk romancılarının cemiyetimizle, hayatımızla alakadar olmadıkları veya garptan okuduklarının tesiri altında kaldıkları yönündeki sebebe yönelik iddiaların haklı tarafları olabileceğini söylemekle beraber bu iddiaları çok doğru bulmaz. Sebebi, hayatımızın çok yoğun olmamasında, geçiş aşamasında olmamızda arayan düşüncelere de itibar etmeyen Tanpınar’a göre ıstırap çeken, seven, yaşayan ve ölen herkesin romanı yazılabilir, ama roman gibi bir türün tek başına gelişebilmesi mümkün değildir, romana müsait bir yeşerme ortamı sağlayacak tam teşekküllü, içinde tenkidi, felsefeyi ve fikri de bulunduran bir edebiyat hayatımızın olması gerekir.  Bu da entelektüel hayatın gelişmiş olması ile mümkündür ki ne yazık ki o dönemde bu vasat dahi mevcut değildir.

“Bir romancı, bir şair, bir tiyatro muharriri… Bütün bunların yetişebilmesi için memlekette evvela kendimizle, sonra bütün ile alakadar bir edebiyatın bulunması lüzumu vardır. Hâlbuki bu, bizde yoktur. Türkçe, henüz ferde ait tecessüsle başlayan tecrübe dediğimiz şeyi tanımıyor.” 

   Türk düşüncesinin sergüzeştini anlatmaya çalışırken neden söze Tanpınar’ın romanla ilgili fikirlerini anlatarak başladığımız sorusu akla gelebilir. Bu şekilde başlıyoruz, çünkü hemen herkesin kabul edeceği gibi, bedii dertlerin serin vahasının ötesinde başlayan her edebi uğraş hem sebep-sonuç ilişkisi şeklinde doğrusal olarak, hem de birbirini tamamlayan, var kılan sarmal bir süreç şeklinde düşünceyle bağlantılıdır. Yolumuzdaki ilk rehberimiz Tanpınar da sorgulamasının sonunda bir Türk romanının olmayışını entelektüel bir hayatın olmamasına dayandırır. Onun sorgulamasını bitirdiği, sebebi ortaya koyduğu ve bize rehberliğinin noktalandığı bu çizgiden itibaren bizim sorgulamamız başlıyor ve asıl sorular bundan sonra geliyor. Bir Türk düşüncesi var mıdır? Şayet var ise mahiyeti nedir? Yok ise neden yoktur? Bu soruların cevabını, psikolojik bir bakışla ortaya koyabilmek için Türk düşüncesinin tarihsel macerasını, evrim süreçlerini ve nihayet yakın geçmişteki durumunu irdeleme gerekliliği ortaya çıkar. Buna geçmeden önce “Türk Düşüncesi” sözüyle neyi kastettiğimizi açıklığa kavuşturalım. “Türk düşüncesi”nden kastımızın bir “Türklük” veya “Türkçülük” düşüncesi olmadığını özellikle vurgulayalım. “Türk romanı” veya “Türk şiiri” dediğimizde nasıl ki Türklük veya Türkçülükle ilgili bir roman veya şiir kastetmiyorsak “Türk düşüncesi” lafzıyla da böyle bir şey kastetmediğimizi anlamak kolaydır, fakat yine de kelimelerin seyyaliyetinden ve yazandan okuyana gidene kadar anlamın başına gelenlerden çekindiğimiz için bu açıklamayı gerekli görüyoruz. Tanpınar’ın, olmayan Türk romanı için söylediklerini “Türk düşüncesi” ifadesine uyarlayacak olursak: “ortak özellikleri toplumumuz ve bizim hayatımızla, Türk insanı ve onun sorunlarıyla olan alakasından gelen ve beraberinde taşıdığı hava ile birbirine en uzak ve en zıt örneklerinde bile bir bütünlük gösteren bir Türk düşüncesi...”
   İçinde insan olan hiçbir şey psikolojinin alanı dışında değildir. Bu, tek bir insanın yaşadıkları için geçerli olduğu kadar büyük toplulukların tarih içindeki maceraları için de geçerlidir. Tarihsel psikolojide ise tek tek insanların psikolojisinden çok toplulukların psikolojisi önem kazanır. Tarihsel psikoloji uğraşını, ihmal edilebilir istisnaların bir kenara bırakılması ile biraz istatistiğe, bir tarihçi için ilgisiz görünebilecek birçok tarihi olayı aynı kapta toplayıp çeşitli reaksiyonlara sokarak bir sonuca ulaşılmasıyla kimyaya ve yatay bakışı ile de aynı katmandaki buluntulardan bir devrin ana özelliklerini tespit imkânı sağlayan arkeolojiye benzetebiliriz. Bu benzetmeden de anlaşılabileceği gibi tarihsel psikoloji penceresinden bakarak yapacağımız tespitlerle, kişiler ve olaylardan çok bunları belirleyen altyapıyı anlamaya çalışacağız. Böyle bir amaçla yola çıkarken en doğru metot şüphesiz ki bakışlarımızın ilk hedefini ulaşabildiğimiz en eski nokta olarak belirlemek olacaktır.
Türk’ün ilk hayat alanı olan Orta Asya’da doğmuş, gelişmiş bir Türk düşüncesi yoktur. Hemen hemen bütün Türkiyatçıların bu konuda hemfikir olması bize bu cümleyi bu kadar açık bir biçimde ifade etme cüretini veriyor. Hatta batılı Türkiyatçıların bir kısmı Çin medeniyeti sayesinde Türklerle ilgili birçok bilgiye ulaşabildiklerini ifade ederken o dönemde tarih yazıcılığı bile olmayan Türklerin Çin medeniyeti hakkında günümüze bir bilgi aktarmayışından da şikâyet ederler. Düşünce yaprakları toplamak için yola çıktığımızda Türk’ün ulaşabildiğimiz bugüne en uzak topraklarından sepetimiz boş döneriz. Neden mi? Çünkü her an tetikte bekleyen, her gün çadır söküp çadır kuran, sürekli tehdit altında yaşayan, tabiatla ve aynı hayat alanını paylaşmak zorunda olduğu diğer topluluklarla sürekli bir mücadele içinde olan, bir kağanın ardına düşüp savaştan savaşa koşan insanların “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorunsalını, somut anlamından öte bir biçimde felsefi olarak sorgulayacak, tinsel, tözsel çıkarsamalar yapacak durumu yoktur. Her an biyolojik bir “var kalma” kaygısı içinde yaşayan insanların ontolojik sorgulamalar yapması imkân dâhilinde değildir. Bütün bunların ötesinde, psikolojik bir yaklaşımla durumu yorumlayacak olursak, o zamanki yaşayış şekli “birey” olabilmenin önünde büyük bir engeldir ve düşüncenin, felsefenin başlaması için, yukarıda Tanpınar’dan aktardığımız cümledeki “ferde ait tecessüs”ün ortaya çıkması elzemdir; bu da ancak bireylerin varlığında mümkün olabilir. Bu durum, el ele tutuşmuş bir halk oyunu grubu içindeki kişilerden herhangi birinin özel yeteneklerini ortaya koyamayışına benzer. Ortaya konulması gereken oyun el ele tutuşmayı ve senkronize bir biçimde aynı şekilde hareket etmeyi gerektirir. Grubun içinden herhangi bir kişi kendine has figürler sergilemeye kalkışırsa bütün grup dağılır ve güzel bir folklor gösterisi komediye dönüşür. Bu folklor grubunun bütün üyeleri bireysel bir takdirden çok grubun takdir edilmesi için çaba sarf eder ve üyeler belki de kendi solo yeteneklerinin farkında bile olamazlar. Türk’ün o zamanki durumu da kitlesel bir varlıktan öte değildir ve bu kitlenin içinde eriyen, kitleyi ayakta tutmak için bireyliğini kitle için ve kitle içinde eriten topluluk üyelerinin, kitlenin genel temayüllerinin dışına çıkarak, diyalektik bir gözle kendisini, varlığını ve buradan yola çıkarak da içinde yaşadığı topluluğu, daha da ileri giderek dünyayı mercek altına alması, ölmemek için öldürmek zorunda olan bir askerin o mücadele esnasında hümanist düşünceler geliştirebilmesi kadar zordur. Kitle içinde bireyselliğin ortadan silinmesi şarttır.

....

Yazının tamamı için tıklayın

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 4048
    • Profili Görüntüle
Ynt: Türk’ün Tüp Bebeği: “Düşünce”
« Yanıtla #1 : 04 Şubat 2013, 12:32:01 ös »
Psikolog Hüseyin KAÇIN
0 555 326 22 91
Aile ve Evlilik Terapisti

KADIN ve AŞK

Hz Havva zekası ve ruhuyla hayata dokunan ilk insandır. İyi ki eli o yasak ağaca uzanmıştır. İyi ki Hz Adem'in aklını çelmiştir. Böylece hayatın sırrını açığa çıkarmıştır. Aşk ve cinselliği cennetten hediye olarak dünyaya taşımakla görevlendirilmiştir. Allah hayata dair tüm oluşumların nüvelerini kadında gizlemiştir. Bu anlamda kadın hayatın kendisidir. Yüreğinde Hz Havva'ya şükran duygusu beslemeyen insan yücelik mertebesine erişemeyecektir. Kadını yüceltmeyen erkek asla yücelemeyecektir.


http://www.youtube.com/watch?v=K9MC30t7Uhc&list=UUIe19S-aZ6TQNiC1Tsfjviw&index=2

tıklayınız


26/12/2011 tarihli Radikal Gazetesinde sitemiz ve eşcinsel terapiler hakkında
yayınlanan makaleye ulaşmak için tıklayınız

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1073587&Yazar=PINAR_OGUNC&Date=26.12.2011&CategoryID=97#