Gönderen Konu: Ahmet ÖZHAN ropörtajı (Ocak 2007)  (Okunma sayısı 2042 defa)

alıntı

  • Genel Moderatör
  • Tam Üye
  • *****
  • İleti: 147
    • Profili Görüntüle
Ahmet ÖZHAN ropörtajı (Ocak 2007)
« : 09 Mart 2009, 13:27:37 »
07 Ocak 2007
Tasavvuf müziği güftelerinde sık sık benlikten kurtulma, Allah'a kavuşma ve O'nunla olma hâline yer verildiğini görüyoruz. Tasavvuf ehlinin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin de tasavvufun tarifini yaparken "Allah'ın seni sende öldürüp kendinde diri kılmasıdır." sözüyle dikkat çektiği bu hâli nasıl anlamalıyız?

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)'nin söylediği, tüm tasavvuf ekollerinin getirdiği öğretinin özü ve özetidir. Tasavvufta, sülük etmenin, o süreci yaşamanın anlamı da bu sözün fiili açılımını hayata aktarabilmektir. Seni sende öldürüp kendinde var etmesi, aslında bu bir vehmi ortadan kaldırma operasyonudur. Sen sende zaten yoksun ama sen kendinin var olduğunu vehmediyorsun. Bütün tasavvufî terimler insanlardaki bu vehme dikkat çekmektedir. İnsanın bilgisi vehme dayandığı sürece asla dair bir bilgi veya somut bir tespit ifade etmekten acizdir. İşte seyr u sülük dediğimiz içsel yolculuk bilincimizin vehimden arınma sürecinden başka bir şey değildir. Ehad ve Samed olanın, yanı sıra var olan hiçbir şey yoktur, bu zaten muhaldir. Sadece Ademoğlu, kendini var zannederek, gaflet içerisinde Ehad'ın yanında başka bir varlık iddiası ile gizli, hatta aşikâr bir şirk içerisindedir. İnsanların yanılgısı bu. Tasavvuf, bu yanılgıyı zaman içerisinde bir sistem dahilinde temizleye temizleye bilincin arınmasını yani kalbin tasfiyesini, nefsin tezkiyesini gerçekleştirerek benlikten kurtulma yani fenâ'ya adım atmayı temin edici bir öğreti biçimidir. Fenâda İhlas sûre-i şerifi tam manâsıyla zahir olur. Kul huvallahu ehad. Öyle bir tek ki yanında bir başka şeyin varlığı mümkün değil. Ancak onun ilmindeki kudretlerini izhar ettiği, aslı var olmayan, birtakım görüntüler oluşur. İnsan muhayyilesi de bunu var olarak kabul eder. Demin de söylediğim gibi tasavvuf ıstılahının bir çoğu hep algılamayla alâkalıdır. Ef'âli, sıfatı zahirdir, Zâtı da yarattığı sonsuz tek olan "vücud âlemi'nin sırrıdır. Öyle bir Ehad ki her yere muhît. Bunun farkına varış, kendi varlık vehminden kurtuluş. İfnâ olmak yani fenâ bulmak. İşte bu algılama oluştuğunda artık bekâbillah, Allah'la bakî olma, yegâne bakî olanla baki olma keyfiyetinin kokusu alınmaya başlanır.

Biz sorunuza dönelim isterseniz. İlâhi güftelerindeki konuyla ilgili atıflar bir göz attığımızda ki baştan aşağı bütün tasavvuf müziği repertuarına göz atmak lâzım... görürüz ki nutk-i şeriflerde başka bir konu işlenmemiş, sadece tasavvufun içeriği olan murad-ı ilâhîden başka. Birkaç örnek verelim isterseniz. Meselâ Niyazî-i Mısrî Hazretleri diyor ki: "Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam, benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş." Bir başka ilâhisinde ise "İsterisen bulasın cânânı sen, gayre bakma, sende iste sende bul" demektedir. Bu örneklerin sayısını çoğaltabiliriz.

Murad-ı ilâhiyle neyi kast ediyorsunuz?

Bence murad-ı ilâhiyeyle kast edilen nûr-i Muhammedî'dir. Çünkü murad-ı ilâhiyenin yegâne muhatabı Muhammedî bilinçtir. Zaten varlıktaki taayyünâtın yani açığa çıkışın, belirginleşmenin evveli de âhiri de; nûr-i Muhammedî'dir. O'nu ifade etmek üzere Heyûlâ, akl-ı kül, akl-ı evvel, nefs-i kül vs. diye adlandırılan ne kadar mefhum varsa, bunların hepsi îzâh bâbındadır. Yoksa bunların ayrı ayrı nesnelliği yoktur. Yani Cenâb-ı Hakk bütün taayyünâtını Muhammedî varoluş üzere izhâr etmiştir. Beni ancak bu tatmin edebiliyor. "Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl?" Yani Muhammedî hassasiyetin olmadığı ne varsa, yok oğlu yoktur vesselam. İlâhilerin vurguladığı kemal süreci de bu hassasiyet üzere oluşmuştur. Evvelâ kendini bir birey olarak farz edersin, sonra yavaş yavaş O'nda olma sürecini yaşarsın ta ki O'nda yok olana kadar. Buna da seyr u sülük deniyor, bu kadar basit. Çeşitli meşreplerde bunlar değişik sistematik neş'eler hâlinde zuhur eder ama evveli de âhiri de aynıdır. Cenâb-ı Hakk o lezzetleri tatmayı nasip ettiyse, ilminde var etti ise olur. Aksi takdirde gayret edeyim de edineyim diye bir şey imkân dahili değildir. Murad-ı ilâhî hadîs-i kudsîde zaten aşikâr olarak ortaya çıkıyor. Bilinmek ve sevilmek muradı ile Cenâb- Hakk'ın zâtından sıfatına taayyünü ile. Teknik bilgi olarak bu böyle ama yaşayış biçimi olarak çok daha muazzam, lisana gelmeyen bir hissiyatla bunların yakîni elde edilir. Yakîn mertebeleri algılama mertebeleridir. İnsan önce ilmel yakîne erer ve "Allah'ı tanıma" süreci başlar. Sonra zaman içinde algılama kapasitesi zikrullah ile, tefekkür ile, nevâfil ile, güzel ahlâkla nasibi kadar genişler. Aslında tasavvuf da satırlarla izahı olmayan sadece sadırla izahı olan bir mevzu. Anlatılması belki bir yol haritasıdır. Ama Medine'yi bulmak anlamı taşımaz yol haritası. Yaşayarak görerek onu ancak tadan bilebilir. Bugüne dek kütüphanelerce kitaplar yazılmasının nedeni de anlatılamayışındandır. Bir anlık hazzı fasiküller anlatamaz, kütüphaneler anlatamaz. Murad-ı ilâhî, o bir anlık hazzı sürekli kılabilmek hususundandır. Bütün sevdalar, bütün aşklar, bütün yönelişler, bütün akışlar ancak ve ancak Muhammedî gerçek üzerinedir. Fakat biz bunun şuuruna varmakta sıkıntıya düşüyoruz. Biz bunları şaşı bakışla, başka nesnelliklerle izah etmeye daha meyyaliz. Nefsimizden dolayı. Tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalp kemâle ermeden bütün ef'âlin ancak ve ancak Muhammedî kıpırtılar olduğunu söyleyebiliriz. Güzel ahlâk olan Muhammedî ahlâktır ama Efendimiz "Ben Allah'ın ahlakıyla ahlâklandım." diyor. Efendimiz sünnetullahtır. Efendimiz bizatihi taayyün-i evveldir. Taayyün-i âhirdir, aşktır, muhabbettir. Muhammedî muhabbetin bir zerresi eksik olduğu zaman o yanar biter kül olur, anlamını yitirir. Başka bir gerçekliği aklım almıyor. Tasavvuf müziği de bu sevdanın şarkısıdır. Bir tek aşk vardır O'dur, bir tek melodi vardır O'dur, bir tek şarkı vardır O'dur, bir tek sevgili vardır O'dur. Artık onların ikisi iki olmaktan ötedir, birdir. Hangisinde yok olursan tevhide erersin. Cenâb-ı Hakk'ın yol haritası sadece Muhammedîlik'tir. Bir tek tarîk-i Muhammedîyye vardır, bir tek mezheb-i Muhammedî vardır. Bir tek Muhammedî ruh vardır, hepimizin ruhudur. Bir tek Muhammedî nefs vardır hepimizin nefsidir. Yani Cenâb-ı Hak ilmindeki Muhammedîliği sevmiş, sırrını Muhammed olarak faş etmiştir anlayana. Ben başka şey bilmiyorum. Bana üstadım daha başkasını öğretmedi.

Mevlevi kültürü ve müziğine büyük hizmetleriniz geçiyor. UNESCO'nun bu hususta aldığı yeni kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Buna iki türlü yaklaşım söz konusudur. Zaten bu iki türlü yaklaşım varlık biçimimizin iki türlü değerlendirmesi anlamını taşır. Bir tanesi küresel birliktelik içinde hepimizin, her rengin, her inancın, her meşrebin birbirini kabullenmesi ve bir varlığın çeşitli tecellîleri olarak algılanabilmesi adınadır. Bu gayet normal ve olması gereken bir şeydir. İkinciye geldiğimizde bu bizim açımızdan biraz can sıkıcı. Üzülerek söylüyorum ama gerçek bu ki, biz o mânâyı, o estetiği, o ritüeli, istisna edebileceğimiz birkaç kişi ve kurum haricinde, yeteri kadar kemâl seviyede temsil ve muhafaza etmiyoruz, edemiyoruz. Tahrif ediyoruz, deforme ediyoruz. Eğer UNESCO'nun "Bunlar bunu sağlıklı bir şekilde yaşatmayı beceremeyecekler en azından biz bunu dünya kültürü portföyüne alalım da koruma altında olsun." diye düşünmüş olduğunu tahayyül etmek dahi istemiyorum. Ama böyle bir düşünce de yok sayılamaz. Çünkü Kapadokya'da her mağarada "la teşbih" bir semâzen dönüyor. Yerli ve yabancı turistler de "Aa çok enteresan, başları hiç dönmüyor mu!" diyorlar ise ben ister istemez böyle düşünmek zorundayım. Bizim değerlerimizi de maalesef başkaları koruma ihtiyacını hissediyor olabilir. Ve o başkalarının koyduğu kanunlara da biz uymak zorunda kalırız bu sefer. Ki bunu zillet olarak kabul ediyorum. Bugünkü Müslümanlıkla gerçek İslam arasında yeteri kadar paralellik yok ki, manevî hassasiyetler noktasında bu durum ortaya çıkıyor. Bu konuyla alakalı son bir şey daha söyleyeyim; UNESCO Hz. Mevlânâ konusunda olduğu gibi, birçok ülke ve kültüründen seçtiği, birçok kişiyi "2007 yılında gündem edebilirsiniz" diye dünyaya tavsiye kararı almış, yani konunun olumlu veya olumsuz fazla abartılacak önemi yok...

Muzaffer Özak Efendi ile olan münasebetinizi anlatabilir misiniz?

1974'ün ramazanıydı. Tuğrul Ağabey'le arkadaşız ve her gün sohbet ediyoruz. "Bu akşam seni bir yere iftara götüreyim." dedi ve tekkeye götürdü. Orada gördüm Muzaffer Efendi Hazretleri'ni ilk defa. Baktım, normal bizim gibi bir insan. Şeyh deyince başka türlü hayal ediyormuşum demek ki. Sakallı, cübbeli falan. Ama kısa gömlekli, yazdı zaten, bıyıklı, kırmızı yanaklı, tonton, şakacı biri. İlk karşılaşmamız Tuğrul Ağabeyim sayesinde oldu ve büyük bir muhabbet zuhur etti. Dokuz sene aşağı yukarı her gün görüştük. Zaten dükkanı Sahaflar Çarşısı'nın kapısına bakardı. Biz Tuğrul Ağabeyimle çarşının kapısında zuhur edince "Ediyle Büdü geliyor." dermiş. O zamanlar geceleri çalıştığım için bazen dergaha gecikirdim. Fazla süratli araba kullanmayı sevmem normalde ama konu Efendi'yi görebilmek olunca, altımdaki altı otomatik Amerikan arabasını uçururdum. Tekkenin sokağına girince onlar çıkıyor olsa bile ben mîrâc etmiş kadar mutlu oluyordum. Ertesi gün Efendi'nin sahaflardaki dükkânına gittiğimde "Akşam ziyaret ettin çok teşekkür ederim çok memnun ettin bizi Ahmetçiğim." derdi. Biz tabii kafayı yerdik. Sonra işte o Amerika hizmet seyahatleri söz konusuydu, fütûhat zamanı. Her seferinde birlikte olduk. Ben de orada konserler veriyordum. Meselenin estetik, ilmî her yönüyle temsiline hepimiz bir yerden dahil olduk. O şekilde 74'ten refık-i âlâsını tercih ettiği 85'e dek hep birlikte olduk. 11 sene. İlk göz ağrım benim. Onda kaybolurduk biz. Genciz o zaman da, 23-24 yaşındaydım ben. Her şeyin farkındaymışçasına ama hiçbir şey bilmeden yanında olmak yetiyordu. Hiçbir tartma, ölçme, itiraz etme... Hiçbir mecalin yok. Tam ölü yıkayıcının elinde gibi, efendim niye böyle dedi diye dahi düşünmeden. Tam bir teslimiyetle, büyük bir lezzetle. Teslim olduğunun farkına dahi varmadan tamamıyla ait olmak. Onun bir uzvu gibi hissetmek. Öyle bir sarhoşluk içerisinde geçen 11 sene. O aile içerisinde Sefer Efendim, Kemal Baba, Tuğrul Ağabeyim. O muhteşem zâtlardan oluşan iki halaka göçtü, biz üçüncü halakayız. Önümüzdeki iki halaka geçti 32 sene, hayırlısı ile sıra bize geliyor artık yavaş yavaş. Ama hayat kısa; yapacak şeye kanmıyorsun, doyamıyorsun. Ve sonra Sefer Efendim zamanı, o başka bir âlem, başka bir sevda. Ve bütün bunları Tuğrul Ağabeyimle yaşıyoruz. O zamanki kimliklerimiz itibariyle. Tabii o kendi ilmiyle, irfanıyla her zaman temayüz eden bir kişilikti. Ben de ona çok yakın olmakla birlikte her zaman onun bir cebi gibiydim. Sabahlara kadar sohbet ederdik. Sefer Efendim zamanında büyük bir sevda dönemi yaşadık. Tasavvuf müziğinin birikiminin esas bânîsi Sefer Efendim'dir. O dağ bayır dolaşıp koca teyplerle herkesin ağzından ilâhiler, duraklar, menkıbeler toplamış. Gönüllerini neyle çalacaksa onunla çalmış. Devasa bir arşiv yapmış, o güne dek dokunulmamış. Sonra bir dönem zuhur etti. 80'li yılların başından itibaren bir kadrolaşma oldu. Büyük müzisyenlerle birlikte, evvelâ Nühüft Mersiyeyi, Muharrem ilâhilerini falan ben notaya aldım. Sonra Cenâb-ı Hakk Cüneyt (Cüneyt Kosal) Ağabeyi yolladı. Ben sadece yorum icracı olarak sıyırdım paçayı. Bütün yazım işi Cüneyt Ağabeyciğimin sırtına kaldı. Büyük hizmeti vardır. Yüzlerce, binlerce nota yazıldı çizildi. O sırada konserler, tasavvuf müziği oluştu, gürül gürül devam etti. Birçok arkadaş "Allah senden razı olsun, sayende ekmek yiyoruz." dediler. 99'a kadarmış Sefer Efendimle birlikteliğimiz. Büyük sevgiliydi. 67'den beri de Tuğrul Ağabeyle hep beraberiz. Böyle omuz omuzalık 40 senedir devam ediyor.

Uzunca bir zaman Tasavvuf Müziği ortada yoktu...

Yoktu evet. Şimdiki hâle gelene dek tüm dîvânlar tarandı, sözel yapılar tamir edildi, melodik yapılar tamir edildi. Büyük bir restorasyondan geçti tasavvuf mûsikîsi. Ve şimdi nereye gidersek gidelim notalar var. Sefer Efendim yüzlerce binlerce çoğaltır, tomar tomar dağıtırdı hatta ben bozulurdum. "Mal bizim Efendicim!" derdim. "Olsun olsun oğlum!" derdi, "Yine sizin o. Vermekten korkmayın." Şimdi, değil Türkiye'nin Avrupa'nın hatta dünyanın neresine gidersen git bizim notalar bizim repertuarlar. Kadîm olan tasavvuf mûsikîsi Türk Tasavvuf Mûsikîsini ve Folklorunu Yaşatma Derneği'nden çıkmıştır. Sağda solda vardı ama kıymet-i harbiyyesi yoktu. Bizim elimize geçince can buldu çünkü biz nefsimiz için yapmadık bu işi. Tamamen vasıtayız. Eserler nasıl tespitse insanlar da sadece birer vasıta. Abdülkadir Geylânî Cenâb-ı Hakk'la mülakatında sorar: "Ya Rabbe'l-âlemin, senin taşıyıcın var mıdır?" Âlemlerin Rab'bi "Vardır." der. "Tüm mahlûkâtı özellikle insanı kendime taşıyıcı olarak halk ettim." Onun için yokluğu kabul ettikten sonra, yokluğu bilincinde bulduktan sonra sen artık yoksun ki, O yazar da çizer de; okur da söyler de.

Tasavvuf müziğinin güfte ve besteleri arasında mükemmel bir uyum göze çarpıyor. Bu uyumun sebebi ne?

Hiç şüphe yok bu uyumda... İkisi de ilhâmât-ı Rabbaniyye'dir; nefsânî değildir. Nefsânî olanlar zaten can bulmaz. Ben de şöyle bir şey yapayım diye uğraştığın vakit olmaz. Ama Rab Cenapları tarafından doğuş halindeyse en basit melodi bile dillerden dillere dolaşır. Canı vardır çünkü. Her ne kadar arınmamış olsa dahi bilincin, nefha-i ilâhiyye'yi hâmil olmak itibariyle o cevhere; sözel, melodik ve ritimsel yapıya bir akışı vardır. Kendi de adlandıramaz onu. Bir Laz kardeşimizi götürmüşler tekkeye, başlamışlar "Allah Allah!" diye kaynatmaya, bizim lazoğlu bakmış kaptırıyor kendini " Ne oliyruk Yâ Rabbi?" demiş. Yani hiç farkında olmadan "Ne oluyorum Yâ rabbî?" oluruz. Çünkü sen bir esma terkibinden müteşekkilsin. Sen dediğin şey sen değilsin, öyle bir şey yok ki! Onun için "O" yegâne var olan, kendi esmasını derhâl çekim alanına dahil ediyor. Karşılıklı bir anlayış ve birlikte olma arzusu oluşuyor. İnansın inanmasın. "Ay bu neymiş?" diyen insana rastlayamazsın kolay kolay. Sevk-i tabiiyle ona tâbi olur. Tercih eder etmez o başka bir şey ama sevk-i tabiiyle ona akar kesinlikle. Bu da o terkib-i esma olmasından kaynaklanır. Ta en baştaki soruya dek bir atıfta bulunacağım. Terkib-i esma olmamızdan kaynaklanan bir rablık sıfatımız vardır. Bireysel rububiyetimiz vardır. Bütün şirkin sebebi de odur. Rablık iddiasındayız. Eşyayla olan iletişimimizde rab gibi davranıyoruz. Bu da çok normal çünkü Rabb'in esmasının terkibinden müteşekkiliz. Bütün mesele rablığımızı Rabbu'l âlemîn'e teslim etmek, tevhid etmek. Bekâbillahın icaplarından bir tanesi de budur, belki en önemlisidir, belki de sadece budur. Onun için tasavvuf mûsikîsindeki akış, gönlümüzde bizi biz yapan terkib-i esmanın kendinin çağrılışını duyduğunda onunla iletişim kurma yaptırımıdır. Şarkılar aynı şekilde değildir. Tercih ettiği vardır etmediği vardır. Meşrep girer oraya ama terkib-i esmanın kendisini hissetmesi, kendisinin çağrısını duyması başka. Onun meşreple ilgisi yok. Tüm esma oraya akar.

Güftelerin tercihinde Aziz Mahmud Hüdâyi, Yunus Emre, Niyazî-i Mısri Hazretleri'nin nutukları en fazla tercih olunanlar arasında yer alıyor...

Aziz Mahmut Hüdâyî'nin bir Hüdâyî Külliyatı yapılacak kadar çok ilâhîsi var. Nutk-i şerifleri bestekârlar tarafından çok tercih edilmiştir.

Bu tercih ediş neye göre?

Burada şöyle bir nüans var. Turuk-ı âliyyenin zikir özelliklerine göre olur bu. Daha ziyade devrânı ve kıyâmî tarîkler iki dörtlük ölçülen ilahilerle ritüellerini oluşturduklarından dolayı, çok fazla mürekkep usulle ölçülmüş eserleri ve ağır aruz kalıpları ile yazılmış nutk-u şerifleri," Cumhur" okuyuş haricinde pek tercih etmezler. Halkın anlaması, sözel yapının gönle daha kolay inmesi adına daha ziyade koşma türü hece vezni tercih edilmiştir.

Aruz da daha klasik âyinlerde kullanılır. Ama devranda algılanması kolay şeyler tercih edilir. Niyazî-i Mısrî, Aziz Mahmut Hüdayi ve Yunus Emre Hazretleri'nin de hep bu halka yakın olan nutukları tercih edilmiştir ilâhî formunda. Ama tevşihler için aruz ve daha nevadirden olan nutk-u şerifler tercih edilmiştir. O daha çok cami mûsikîsine girer ya da cumhur ilâhiye girer. Zikrullah arasındaki tefekkür ve dinlenceye eşlik eder yani. Ama Mevlevi mukabelesinde Farisî Mesnevî'den, Dîvân-ı Kebîr'den ağır güfteler seçilir. Ayin-i şerifin formatı da bu klasizme uygundur. Mânâ olarak bütün âyin'ler aynıdır, ancak koreografik ayrılıklardan söz ediyorum... İşin teknik mecburiyetleri de vardır. Aruz kalıbıyla aldığınız şey bitmez, devranda sıkılır insan. Yani hem teknik hem de tefekkürü o anda sağlayabilen, gönlü açabilen, açılımı sağlayabilen pratik sözler kullanılır ki zevk alma sağlansın.

Neden Mevlevi âyini gibi bir Halveti, Kadiri âyini de konser salonlarında yapılamıyor?

Zikrullah hiçbir zaman seyredenler için yapılmaz, zikredenler için yapılır. Bugün Mevlevi âyinlerinin temaşa hâline dönüşmesi şu an esas anlamının fazla önde olmayışındandır. Sadece estetiğinin önde oluşundandır. Ama estetiğinde de on beşinci dakikada insanlar kopuyorlar. Evvelâ bunlar papatya tarlası gibi denir tamam, sonra başları nasıl dönmüyor neden kusmuyorlar diye düşünmeye başlıyorlar. Sonra bakıyorlar birinci selam bitti ardından ikinci gene aynı üçüncü gene aynı dördüncü seyirde zevk yoktur, zikredende zevk vardır. Gönüller ancak zikrederken tatmin olur. Seyirci meselesi ise dergâha gelenlerin gönülleri ısınsın diye yapılır. Tuzak yani, âyin-i şerif tuzaktır aslında. Yoksa zikrullahtan asıl kasıt senin loş bir ortamda diz üstü çöküp, gözlerini yarı kapatıp tefekkürle, rabıtayla yaptığındır. Öteki âyin-i şerif resmî geçittir. Ordunun resmî geçidi gibi. Orada seyr u sülük edilmez. Kendi tefekküründe rabıtanda sonra da gönlüne doğanı hayata geçirmendir seyr u sülük. Çünkü siyasî sistemin tolere ettiği yegâne zikir Mevlevi âyinidir. Bugün devran yapmaya kalksan müsaade etmezler. Onun bir sosyetesi var oldum olası. O şekilde kabul görmüş. Hadi demişler bu estetik falan ortada dursun. Bütün dünyaya da ait olmuş. Turistik malzeme hâline de gelmiş. Ama aynı şekilde bir de Halveti şeb-i arûsu yapsak ona izin vermezler. Neticeyi kelâm, zikrullah seyredene değil zikredene lezzet verir. Seyir devranda da olsa, semâda da olsa, kıyamda da olsa on dakikadan sonra tat vermez. Çünkü aynı harekettir. Ancak onu algılayan gönül zevk alır.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.


Bu sohbet Keşkül Dergisi'nde yayınlanmıştır.