Gönderen Konu: Milli Eğitim Bakanlığı ve Aile Bakanlığı Milli Kurumlar Mıdır?  (Okunma sayısı 133 defa)

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3530
    • Profili Görüntüle
Milli Eğitim Bakanlığı ve Aile Bakanlığı Milli Kurumlar Mıdır?
       
Psikolog Hüseyin Kaçın

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde 7. Aile Şurası'na katıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 7. Aile Şurası'nda yaptığı konuşmada öne çıkanlar şöyle:

“Batılı ülkelerde aile kavramının içi boşalırken, anne babanın yerini ya tek ebeveynli bir model ya da tek kişilik hayat biçimi alıyor. İnsan fıtratına aykırı sapkın ilişkilerin belli çevreler tarafından kasıtlı şekilde meşrulaştırılmaya çalışılması da, aile kurumuna yönelik ana tehditler arasındadır. Nikah akdinin değersizleştirildiği, evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı, boşanmanın adeta teşvik edildiği sancılı bir süreçle karşı karşıyayız. Sürekli haz peşinde koşan hedonist ve egoist bir insan tipinin yüceltildiği bu gayri ahlaki hayat tarzı, maalesef etkisini ülkemizde her geçen yıl daha fazla gösteriyor.


 
Gayri ahlaki hayat tarzı ülkemizde etkisini her geçen yıl daha fazla gösteriyor. Aile kurumunu güçlendirecek politikalara önem veriyoruz. Biz başkaları gibi sosyal devletin istismarını yapmadık.

Güçlü milletler güçlü ailelerden oluşur. Onun için yıllarca bu ülkede kısırlaştırma adına her şeyi yaptılar. Doğum kontrolü dediler, aile planlaması dediler. Değişik isimlerle bize nüfuz etmeye çalıştılar. Tabii ki atılan bu adımlarla da nüfusumuz azaltıldı" diyen Erdoğan, "Ben bu milletin bir evladı olarak bu gidişi doğru bulmadım, bulmuyorum" ifadelerini kullandı.


 
Milli Eğitim Bakanlığı, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi”ni desteklemeye devam ederse, çocuklarımızın cinsiyetleri adeta kurban edilecek ve düzeltilemez, çok büyük bir sorunla millet olarak karşı karşıya kalacağız.

Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı gerçekten milli bilinç sahibi bir kurum mudur? Türk eğitim sistemi her dönemde, yani seksen öncesinde de ama özellikle seksen sonrasında daha da iflas etmiş bir sistemdir. Geçmişten günümüze Millî Eğitim Şûraları toplanır durur, kendince kararlar alınır. Vatanın, memleketin geleceğinin aydınlık olması adına, çocuklarımızı eğitmek için büyük kararlar almak gerekmiyor. Çocuklar için oyun oynamanın çok önemli olduğunu unutursak, çocuklarımızı eğitmek adına onların zihinlerini bilgi çöplüğüne dönüştürmüş oluruz. Muhakeme; yani “birbirine karşı savları olan iki yanı dinleyerek bir yargıya varma, yargılama” yeteneklerini öldürüyoruz. Bir parça çocuk psikolojisi bilenler, eğitimden birazcık anlayanlar bile çocuklarımıza bu vesile ile resmen zulüm yaptığımızı kabul edeceklerdir. Türkiye’de kararlar alınırken, uluslararası siyasete ya da ülke içindeki sosyolojik şartlara göre alınmaktadır ve bu karar alma süreçlerinde insan psikolojisi asla dikkate alınmaz; çünkü Türkiye’de hem evrensel hem de yerel psikolojimize dair derinlemesine çalışmalar yürütülmemektedir.


 
“…Çocukların zihin yapıları 7 yaştan öncekilerden farklı olduğu gibi, 11 yaştan sonrakilerde de farklıdır. Şu halde ilkokul çocuklarının eğitimi anaokulu çağındakilerden farklı olduğu gibi, ortaokul çağındakilerden de farklı olmalıdır. Fakat bu fark bizim memleketimizde çok defa bir derece farkı olarak anlaşılmakta ve yapılan hataların çoğu buradan kaynaklanmaktadır. İlkokul çocuğu yetişkin insanın küçültülmüş şekli değildir; yani yetişkin insana bir dersten 100 sayfa verir, ilkokul çocuğuna 2 sayfa verirseniz, bunlara seviyelerine göre hitap etmiş olmazsınız. İlkokul çağındaki çocuğun zihin yapısı ve işleyiş tarzı yetişkinlerdekinden farklıdır. İşte bu yüzdendir ki, bu çağdaki çocuğa yetişkinlere öğrettiğimiz bilgilerin öğretilmesiyle çocuk bakımından sağlanacak hiçbir fayda yoktur, tersine, böyle bir manasız yükleme çocuğun zihin gelişmesini boşu boşuna engelleyebilir.

Çocuğun ilkokul çağında ihtiyacı olan şey sayfalar dolusu bilgi değildir, o bilgileri alabilecek ve hazmedebilecek bir zihin olgunluğuna erişmektir. Bu da ancak dış dünyadaki olayların bağlı bulunduğu münasebet sistemiyle çocuk zihninin dayandığı prensipler arasında bir uygunluk sağlamakla olur. Böyle bir uygunluk çocuğa hayat tecrübesi imkanı vermekle kendiliğinden sağlanır. O kadar ki, çocuğun bu çağda okuma-yazma öğrenmesi bile şart değildir.

Bir çocuk, zihin gelişmesi normal tamamlandığı takdirde, okuma-yazma da dahil olmak üzere bütün beş yıllık ilkokul döneminde kendisine öğretilen şeyleri 12 yaşına geldiği zaman altı ay içinde büyük bir rahatlıkla öğrenebilir. On iki yaşında rahatlıkla öğreneceği şeyleri ise yedi yaşından on bir yaşına kadar her ne yapsanız öğretemezsiniz. Beş yıllık öğretimin gayesi o beş yılın sonunda çocukta belli bir takım bilgilerin bulunmasını sağlamaksa, çocuk beş yıl sonra onları bir çırpıda öğrenebileceğine göre, beş yıl müddetle onun kafasını doldurmak için sarf edilen gayretler masum çocuğa boşu boşuna zulmetmekten başka hiçbir mana ifade etmez.” (Dünden Bugüne Tarih, Kültür ve Milliyetçilik, Erol Güngör)


 
Anlamamız gerekir ki çocuklarımızın ilkokula başlama yaşı asla beş, altı ve altı-buçuk bile olmamalıdır. Yedi yaşından önce çocuklarını okula gönderen veliler çocuklarına en büyük kötülüğü etmektedirler. Bu kötülük sonucunda çocuklar psikolog ya da psikiyatrist kapılarında öğrenme sorunlarına nafile nafile (boşa giden, işe yaramayan, yararsız; boş yere, boşuna) çözüm aramaktadırlar.

Ritalin’lenen ya da Concerta’lanan çocuklar ilaç arsızı olmaktadırlar. Bu ilaç cinayetini anne babalar, yerine göre öğretmenlerle birlikte işlemektedirler. Anneler artık kadın günlerinde çaylarına kısırlarını keklerini katık ederken,

“Ritalin mi Concerta mı daha etkili?” tartışması yapmaktadırlar.

Okullar çocuklar için, modern bir hapishaneden öte bir işlevi olmayan kurumlardır. Çocuklar oyun oynamak için yaratılmışlarsa, gençler de isyan etmek için yaratılmışlardır. Gençlerin kuşak çatışması yaşamalarını ailede ve toplumda engellemek, devletin kendi kuyusunu bilerek ya da bilmeyerek kazmasıdır. Gençlerin sokaklarda kontrolü kaybetmeden eylemler yapmaları mümkünse engellenmemelidir; hatta teşvik bile edilmelidir. Devlet, gençlerin isyan dürtülerini engellerse gençleri terör örgütlerinin içine itecektir. Terörün içine bulaşan gençleri polis kurtaramadığı gibi, asker de kurtaramaz. Bu durumda üniversiteler de gençlerin bahar şenliklerinde coştukça coşmaları için, askerlikten kaçabildikleri kadar kaçmaları için dört yıl içinde kalınması gereken modern panayır alanlarıdır.

Bir istifa dilekçesi ile sözlerimizi sonlandırmış olalım:

“…Yukarıda sıralanan olumsuzluklar daha da uzatılabilir. Bu olumsuzluklar altında kişiliğimin ve mesleğimin olumsuz bir şekilde etkileneceği kaygısı ile istifa etmemin doğru olacağı inancındayım. Ki bütün çabalarımın göz ardı edilerek stajyerliğimin kaldırılmamasını göz önünde bulundurarak, geleceğin ümit vaat etmediğini görmekteyim.

Stajyerliğimin kaldırılmamasını dahi dikkate almayan beni kaygılandıran şudur ki, psikoloji de Pavlov'un köpeklerinin zil sesine salya saldıkları gibi kendi şahsi menfaatleri karşısında Pavlov'un köpekleri misali heyecana kapılan bu şahısların kirli ve küflü ellerinde yetişen masum nesillerin, güzel kokular saçan güller değil ölüm saçan zakkum çiçekleri, baldıran zehirleri olarak toplumda yer edinme ihtimalleridir. Gözlemlerim neticesinde güneydoğu bölgesinde dağların tepesinde suçlu insan aramanın bir faydası olmayacağı kanaati hasıl oldu. Eğer ki kirli ve küflü zihinlerin ellerinde filizlenen zakkum çiçekleri dağlara ekilmişse suçlu olan o kirli, küflü ve kokuşmuş zihinlerdir. Yine gözlemlerim neticesinde öğrencilerin dağlara olan sempatisi masum ve telafi edilebilirdir. Lakin şahsiyetsizliği şahsiyet edinmiş yöneticilerin kirli, küflü ve kokuşmuş zihinlerindeki menfilikler telafi edilemezdir.

Artık uğruna sıkıntılara katlanacağımız, mücadele edeceğimiz, şartlar ne kadar feci olursa olsun yılmadan yaşatmaya çalışacağımız bir değere inanmıyoruz. Hayatımıza anlam veren, yitirdiğimiz zaman hayatımızın anlamını da birlikte yitireceğimiz yüce, kutsal değerlere inanmıyoruz. Böyle değerler olmadığı zaman insanlar kendilerini hayvanlara yaklaştıran biyolojik içgüdülerinin güdümüne girerler; herkesi birbirine düşüren, birbirinden uzaklaştıran ruhsal eğilimlerin, kibrin, kinin, hasedin esiri olurlar.

Milli Eğitim bünyesinde böyle esir idareci ve öğretmenlerin varlığını müşahede ettikten sonra, memleketimin geleceğinin aydınlık olacağına olan inancımın yok olmaması için, güneydoğunun çilekeş ve cefakar halkına (özellikle gençlerine) olan sevgi bağlarımın yok olmaması için, dört yıllık üniversite tahsilim esnasında daima öğretmen olacağım günü sabırsızlıkla beklememe rağmen ve hala öğretmenlikten daha güzel bir meslek olduğunu düşünmememe rağmen, stajyerliğimin kalkmamasının dikkate alınarak istifamın kabulü hususunda;

Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Saygılarımla

Hüseyin KAÇIN

Kızıltepe Lisesi

1995-1996

https://www.habervakti.com/milli-egitim-bakanligi-ve-aile-bakanligi-milli-kurumlar-midir-makale,1420.html?fbclid=IwAR32GaAIdh6RDq5IxRZyBGlqzZzNx-U-vERRouYIygUrF00h4F28pxu2Sbc