Gönderen Konu: Modern Çağın Tutunamayanları Eşcinseller Sadist Mazoşistler Kişilik Bozuklukları  (Okunma sayısı 162 defa)

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3391
    • Profili Görüntüle
Öyle yorgunum ki… Hiç bu Dünya’ya ait olmamış bir insanın hisleri benimkiler. Hiçbir yere, hiç kimseye uyamamış bir insan. Yapayalnız, mahzun, kimsesiz. Bir o kadar suçlu, iğrenç, öfkeli. Yaşadıklarını anlamlandıramayan bir insan. Kim olduğunu bulamayan bir insan. İçindekilerden hangisi kendisi fark edememiş bir insan. Küçük bir çocuk kadar bile özgüveni olmayan bir insan. Hissettiklerinden var gücüyle kaçmaya çalışan bir insan ama başaramayan.

 

25 yaşındayım. Lakin öyle bir haldeyim ki ruhum ölü, içim bomboş. “Dead Inside” diyor ya Yabancılar, tam öyle işte. Eski hırsımı bulamıyorum; eski gücümü, dayanıklılığımı. Mutlu olamıyorum, mutlu olmaktan çok uzağım. Hıçkıra hıçkıra ağlarken kafamdan geçen düşüncelere sahip olamazken, yazıya döktüğümde hislerimi bulamıyorum. Bir insanın aynı anda hem bu kadar “masum” hem bu kadar “suçlu” oluşunu anlayamıyorum. Hem iyiliğin had safhasını hem iğrençliğin had safhasını yaşayışını anlayamıyorum.

 

Bazen titreyen ellerimden utanıyorum, sürekli yüzüme vurulan. Bazen kamburluğumdan utanıyorum, herkesin bir el atıp düzeltmeye çalıştığı. Bazen Dünya’ya sanki Mars’tan gelmiş bir insan gibi oluşuma şaşıyorum, bir film gibi. Bazen 3 senedir bir insanı unutamadığıma şaşıyorum. Her Allah’ın günü her şeyin, bana onu hatırlatıp beni yormasını garipsiyorum. Belki de gerçekten sevdiğin bir insan, ancak başkasını severek unutuluyordur, belki de hiç unutulmuyordur. Her türlü yeni bir çıkmaz.

 

Çocukluğumu hatırlıyorum, 7-8 yaşlarındayım. Çarşamba civarında yeni taşındığımız kiralık evdeyiz, giriş katı. Dışarısı çocuk cenneti, belki de o yıllarda bulabileceğiniz en çok çocuk nüfusu olan mahalle. Çıkıp diğer çocuklarla tanışmaya çekindiğimden, evde de bunalmaktan bir hâl olduğumdan dolayı annemin, altıma bir minder koyup beni pencerenin arkasına oturtuşunu hatırlıyorum. Parmaklıkların arkasından diğer çocukları izlediğimi, daha bir kere bile dışarı çıkmadan hepsinin isimlerini ezberlediğimi… Belki onlarla tanıştığımı, oyunlar oynadığımı hayal ediyorum emin değilim. Ta ki yaşça benden büyük bir akrabamız evimize misafir gelip, annemin ricası ile beni dışarı çıkartana kadar. Çocukların, neredeyse hepsinin ismini bilmeme şaşırdıklarını hatırlıyorum. Ama hâlâ daha bir ortama girdiğimde istemsiz olarak yaptığım gibi o zaman da kendime birkaç kişi seçmiştim galiba.

 

O mahallede yaşadığım bir sürü şey var, iyisiyle kötüsüyle. Ama hiç unutamadığım bir şey var ki o da benden en az 4 yaş büyük bir çocuğun tehditlerine, zorlamalarına, bilimum zorbalıklarına katlanmak zorunda kalmama rağmen ailemin bu konuda hiçbir şey yapmaması. Sorunu aileme götürdüğümde “kardeş kardeş oynayın” cinsinden içi boş laflar edilmesi. Ne çocuk aklımla ne şu anki aklımla anlayabildiğim bir şey değil. Hâlâ daha beni öfkelendiren… Baba bir dayanak olacaktı ya; ailenin, evin direği, çocukların güven kaynağı… Değildi efendim değildi. Her zaman olduğu gibi kimseyi bulamamıştım yanımda, ne bu olayda ne bundan sonrakilerde.

 

Babamın, sözde “bizim için kazandığı para, bizim için çalışması” başıma hep bela olmuştu. Hiç zengin falan olmadık. Lakin çocukların veya insanların biraz bile paramız olmasına çok takıldığını hatırlarım. Belirli bir yaştan sonra girdiğim her ortamda “kolejde okuyan, zengin çocuğu, zengin zübbesi, uzun saçlı garip tip” falandım herhalde. Babam neredeyse hiç bizim için çalışmamıştı halbuki. İçindeki o “ezikliği” gidermek istemişti. “Sülalede birçok kişinin ticarete girişip başarılı olamaması ama kendisinin başarılı olması” ile övünmesi de bu yüzdendi. Kendisine birçok kez “yatlar katlar, saraylar değil; sevgisini istediğimi söylememe rağmen” bir faydası olmamıştı. Aradığım aileyi bu ailede(!) bulamadığımı söylediğimde hep ben suçlu olmuştum. Çünkü babam da o, kendisine hatası söylenince küçük bir çocuk gibi küsüp, arkasını dönüp, kızıp sizi haksız çıkaranlardandı.

Bir şeyler yazmam gerekiyor gibi. Bugün yine pek iyi değilim. Yazacak çok şey var, içimde çok şey var ama kimsenin beni anlamayacağından korkuyorum. Artık en ufak bir baskıyı kaldıramaz hâle geldim. Sizin de bahsettiğiniz gibi hastalıklar gün geçtikçe büyüyor sanırım. Yunus ile hiç tanışmamış olsaydım nasıl olurdu diye düşünüyorum,  belki bu hâllere hiç düşmezdim. Belki düşsem bile bu dipten kurtulmak bu kadar zor olmazdı. Siz hep en ufak sıkıntı, stress bile bu fantezileri, bu durumu tetikler diyorsunuz ya, öyle gerçekten. Ama tetikleyici hep Yunus artık, çünkü en küçük olayda aklıma o geliyor. Ona sığınmak istiyorum, bunun ne kadar bayağı olduğunun farkındayım belki de iğrenç ama kollarında olmak istiyorum, göğsüne kafamı dayayıp “erkeğim” demek istiyorum. Herhalde bundan önce bunları bana anca bir hap yazdırabilirdi ama bunları söylemeden de bir şeyler düzelmeyecek galiba. Bunları yazarken bile çok utanıyorum, özür dilemek istiyorum böyle bir şey yazdığım, yazmak zorunda kaldığım için. Yine söylediğiniz gibi bu durumlara düşmeseydim veya eşcinsellikle boğuşmak zorunda kalmasaydım da çok normal bir insan olmayacaktım, değildim belki önceden de. Ama artık çok farklı gibi, gerçekten çok farklı. Hiçbir şeyi kaldıramıyorum, hiçbir şeyle baş edemiyorum. Hissettiklerimden yoruldum, kafamın içindeki düşüncelerden yoruldum, sinirden stresten yoruldum. Küçükken belki daha çaresizdim. Yaşadıklarımın ne olduğunu ben bile bilmiyordum. Dayanacağım, destek alacağım kimse yoktu, konuşabileceğim kimse yoktu. Beni sevdiğine inandığım kimse yoktu ama farklıydım. Hırslıydım, özgüvenim kesinlikle şuankinden daha fazlaydı. Kendime inancım vardı, hayallerim vardı.

Bazı günler iyiyim, daha umutluyum. Çok umutlanamasam bile olduğu kadar diyorum, bu yolda savaşırım; sağlığım için, faydalı bir insan olabilmek için, mutlu olabilmek için savaşırım. Ama birçok gün içimde hiçbir şey bulamıyorum, bütün umudumu kaybediyorum. Bir masturbasyon yapıp kolaya kaçmak istiyorum, hayalimde Yunus’a sığınmak, ondan destek almak. Halbuki sadece daha kötü bir hâle getiriyor her şeyi. Daha içinden çıkılmaz bir hâle getiriyor. Yine söylediğiniz gibi bir “kısır döngüye” bağlıyor her şey. Yazmaya başladığımda saat 00.48’di. Bugün, günün bu saatini zor ettim, bu yazıya başlamasaydım şu an yine hayallerimde Yunus’un kollarındaydım sanırım. Eve kapandığım takriben şu 10 ayın son 3-5 ayı ne kadar rahattım oysaki, tek derdim imanımı giderek kaybediyor olmamdı. Kafam ne kadar rahattı, her şeyi boşvermiştim. 15 yaşından beri ilk defa adamakıllı kilo almıştım. Sonra bir şeyler esti işte, Ramazan geldi, bu da Allah’ın bir hikmeti mi diyeyim ne diyeyim bilemiyorum. İçimde bir şeyler kıpırdanmaya başladı, bir şeylere niyet ettim, başladım ama bütün kâbuslar da yine başladı. Yine beynimi susturamamaya başladım, yine en ufak sorumlulukların altında ezilmeye başladım. Yine çaresizleştim.

 

Yunus olmasaydı bu hislerden kurtulmam %100 daha kolay mı olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü kafamda her şeyin başladığı nokta hep o oluyor. Dediğiniz gibi, diyeceğiniz gibi Yunus benim için büyük bir takıntı. Lafta değil, yaşadım ve kendim de gördüm. Hiç yapmayacağım şeyleri yaparak, hiç söylemeyeceğim sözleri söylerek, hiç olmadığım bir insana dönüşerek. Bunları görmesem bile şu yazıdan bile yeterince belli sanırım. Lakin gerçek de bu. Bir insanın bu kadar ayağıma dolanması beni gerçekten çok üzüyor. Lanetler okuyorum bazen güçsüzlüğüme, dayanıksızlığıma, beceriksizliğime ama kurtulamıyorum da.

 

Küçükken farklı düşünürdüm. O zaman da duygusaldım herhalde ama bir o kadar da dik fikirliydim. Tamam, evlilik falan ama bana bir yerde saçma gelirdi. Benim önceliklerim hep ideallerimdi, yapmak istediğim büyük işlerdi. Şimdi eşcinsellik meselesi olmasa koşup evlenecek gibiyim. Veya bir şekilde kitabına uysa Yunus’un kollarına atılacak gibi.

 

Yorgunum ve bitkinim hocam. Artık yeni bir şeylere niyetlensem, heves etsem de içimde kıpırdayan bir şeyler bulamıyorum. Kendime güvenemiyorum. Ben bile bir daha ne zaman tekrar bu odaya kapanacağımı kestiremiyorum. Kayboldum hocam, kayıp bir haldeyim.


Hocam ben bu eşcinsel hislerden gerçekten kurtuluyorum galiba. İnanılmaz mutluyum şu an. İnanmakta zorluk çekiyordum ama dediğiniz gibi hiçbir şey geri gitmiyormuş. Geldiğimde daha etraflıca konuşmak isterim. Teşekkür ederim hocam.🤚🏻

Yine karanlık bir gün bugün. Artık konuşacak kimsem olmadığını fark ediyorum; bu, biraz benim yüzümden, biraz da etrafımdaki insanlar yüzünden. Yazmamı beklediğiniz üsluplu müsluplu bir yazı değil bu yine, sadece içimdekiler. Bugün içime oturan tüm şeyler. Beğenmeniz, beğenmemeniz, takdir etmeniz hiç önemli değil. Bugün bu yazıyı buraya konuşacak, yazacak kimsem olmadığından yazıyorum. Çaresizlikten, çaresizliğimden yazıyorum. Keşke diyorum keşke, en azından anlatabileceğim dertlere sahip olsaydım, Anlattığımda birilerinin beni anlayacağı, adamakıllı dinleyeceği. Bugün yine bu saate zor vardım içimdeki alevlerle. Bugün yine hiçbir şeyin düzelmeyeceği, hiçbir zaman iyi olamayacağım gibi hissettiğim günlerden. Yazmak, konuşmak ferahlatır beni genelde ama şu an bunun bile pek fayda vermediğini görüyorum. Sıkıntılarımın, acılarımın, yüklerimin altında eziliyorum. Günahlarımın altında eziliyorum. Kocaeli'deyim, içerde bir sürü insan var, alt katta bir sürü insan var ama ben çıkmış bu merdivenin tepesinde öylece oturuyorum. Çünkü artık bu içimdekilerle iyiymiş gibi de yapamıyorum. "Başınıza gelenler ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir" der Allah, Kuran'da, bilirsiniz. Galiba benim bu son 3-4 senem ne kadar kötü bir insan olduğumu kavrama zamanım. Çünkü bazen ne yaparsam yapayım o içimdeki ateş sönmüyor, aynı bugünkü gibi. Ağlamayı zillet olarak görür birçok insan, özellikle birçok erkek. Erkeğe ağlamak yakıştırılmaz. Benim nezdimde ise nimettir. Ah bi ağlayabilsem diyorum sabahtan beri, ah bi ağlayabilsem. Konuşarak içimden atamadıklarımı öyle atabilsem. Niye bu kadar çaresizim hocam, neden bu kadar güçsüzüm. Daha 25 yaşında kayboldum. Önümde bir ışık göremiyorum, görebildiğim tek ışık ölüm, hayatı çok sevenlerin aksine. Çok mu iyi hayatları var bu insanların diyorum, neleri var gerçekten bu kadar ölümden korkacak, bi' ben korkamadım bu ölümden ama intihar da edemedim. İki defa ciddi ciddi niyetlendim intihara ama yapamadım. Hâlâ içimden geçirmiyor değilim. Bu hayat bana fazla, ben buraya ait değilim gerçekten. İnsanlar nasıl bu kadar umursamaz oluyor şaşıyorum, kınamıyorum, şu umursamazlığın birazı da ben de olsa diyorum kimi zaman. Kimi zaman hiçbir şey teskin etmiyor kalbimi, ruhumu. Patlayacak diyorum, içim patlayacak. Beynimi susturmak istiyorum, kalbimi. Ne yapacağımı bilmiyorum hakikaten, kayboluyorum bu hayatta. Görünmezim zaten her zor durumda olan insan gibi, kimse görmek istemiyor. Herkes kendi yılanlarının derdinde. Görünmez olmasam diyorum, bana yine Allah'tan başka kimsenin yardım edebileceği de yok ya. Öyle işte. Bu yazı sizin "geç buraları" dediğiniz kısımlarla dolu bir yazı oldu ama öyle işte. Hayatta bazen çok da dobra olmamam gerektiğini öğrensem de size bile neden yazdığımı bilmiyorum açıkcası. Genellikle bu tedavi yolunda bir faydası olur diye yazarım yazdıklarımı ama bugün öyle yazıyorum. Siz, herhalde bu hayatta nasıl hisler besleyeceğimi bilemediğim ilk insansınız, fikirlerim hep nettir aslında. Çok güzel bir şey olmasa da insanlar hususunda böyle. Ama sizin için değil. Siz diyorsunuz ya hep "kendine yazıyorsun", gerçekten bugün kendime yazıyorum herhalde. Çünkü acı da olsa anlıyorum herhangi bir insanın umrunda olmayacağımı... Herhangi bir insanın diğer herhangi bir insanın umrunda olmayacağımı anlıyorum. "Ben niye bu kadar merhametliyim" diyorum bazen, şikayetçi olduğumdan değil merhametimden ama bendeki bu merhametin birazının bile insanlarda olmamasına şaşıyorum. Ben niye bu insanlardan bu kadar farklıyım hocam? Çoğu zaman farklı olmayı sevsem de, farklı insanları sevsem de ben niye herhangi biri değilim derim zaman zaman. Herkes gibi değilim?

Farklı olmak zor, çok zor. Kimsesiz olmak çok zor. Bazen tutunacak hiçbir dal bulamamak çok zor. Bahsedilen "yalnızlığın hınzır uğultusu" kulaklarımı tırmalıyor artık. Yazmak da yetmiyor susmak da.







psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3391
    • Profili Görüntüle
Biter mi bu seneler hocam, çünkü ben bittim. Bu kötü seneler biter mi? Hayatımda böyle kötü zamanlarım olmuştu bu yaşıma rağmen, düşüşlerim de şiddetliydi, ayaklanmalarım da ama bu seferki bitmiyor, sonu gelmiyor. Aksine gittikçe daha da kötüleşiyor, seneden seneye daha çok umudumu kaybediyorum, daha çok kayboluyorum.

Bu birkaç gün iyice dağıttım yine. Yazamıyorum biliyor musunuz, yargılanmaktan mı korkuyorum yoksa anlaşılamayacağımdan mı bilmiyorum ama yazamıyorum. Geçen gün Ümraniye'ye gittim, ikinci el beyaz eşya bakmak için. Döndüğümde çok kötüydüm. Neden bilemiyorum, son zamanlarda böyle bütün gün dışarıda olup eve geldiğimde ağlamaklı oluyorum resmen saçma bir şekilde. Halbuki kötü bir şey olduğu yok, kötü bir olay yaşamıyorum dışarıda. Güçsüz hissediyorum galiba kendimi dışarıda, sonra böylesine güçsüz olduğum için kendimden nefret ediyorum. Bu hayatta tutunmaya yeterli görmüyorum kendimi. Uzun bir süre sonra hayata dönünce dışarıda yapılacak çok iş oluyor, ben de 2-3 haftadır bol bol dışarıdayım aslında. Fatih'te olduğumda böyle olmuyor mesela, eve döndüğümde kötü hissetmiyorum böylesine. Uzaklaşmak mı yaramıyor, yeterince aşina olmadığım, bilmediğim yerlere mi gitmek yaramıyor, inanın anlamıyorum. Anlayamadığım o kadar çok şey var ki, yaşadıklarım beni umutsuzluğa düşürmese bile sebepleri anlamaya çalışmak, sebepleri anlayıp çözüm bulmaya çalışmak beni umutsuzluğa düşürüyor. Kafamın içinde kayboluyorum.

Bu Ümraniye'ye gidip geldiğimdeki o duygu, ilk defa 29 Mayıs Üniversitesine yatay geçiş için gittiğim gün sarmıştı beni, bir seneden fazla oldu sanırım. O zamanda anlatmıştım bunu biraz yanlış hatırlamıyorsam. İlaç kullanıyordum o zamanlar. İlaç, her şeyi daha derinden yaşatıyordu bana. Biraz ilaca bağlamıştım o zaman bu duyguyu, biraz da okul ile alakalı bir mesele olmasından böyle kötü hissettiğimi düşünmüştüm. Bu ilki en şiddetlisiydi. Hatta ne kadar kötü görünüyorsam; annem, "kötü bir şey mi oldu" vesaire demişti, hatırlıyorum. Onlar okulun beni kabul edip/etmemesi ile alakalı sanmışlardı o hâlimi.

İkincisi bu sene Ramazan'da ev bakmaya gidip döndüğümüzde olmuştu. Yine insanlar başka şeylere bağlamıştı kötü hâlimi. Kendimi bıraksam ağlayacaktım resmen halbuki dediğim gibi bu seferde de kötü bir şey olmamıştı. Ancak şunu hatırlıyorum, hangi evi tutacağımıza karar verir gibi olduktan sonra işler bana daha ciddi gelmişti, bir an içimde bir boşluk oluştu, ailemin yanından ayrılacağımdan dolayı falan değildi ama eminim, Fatih'i bırakacak olmaktı belki de bilemiyorum ama yine dediğim gibi döndüğümdeki kötü hâlimin sebebi bunlar değidli, emindim. Fatih, benim için bir "safe place" belki de, güvenli alan, alıştığım yer. Dışarıya en çok çıktığım yer, en iyi bildiğim yer. Çok gezen eden bir insan olmama rağmen, Fatih'in neredeyse her yerini az çok bilirim. Buradan uzaklaştığımda kötü hissediyorum belki de, o yüzden bir değişik oluyorum eve döndüğümde ama bilemiyorum işte hocam. Bir sene boyunca Küçük Çamlıca'ya gidip geldim hazırlık için ki o zamanlar bir bakıma daha çaresizdim, nereye nereden gidilir, nasıl gidilir neredeyse hiçbir fikrim yoktu. Sonra birinci sınıfta bir sene Topkapı Mevlevihanesine gidip geldim, bu duygulara boğulmadım. Şimdi neden diyorum. Sebebini anlamaya bu kadar kafa yormasaydım, daha iyi olurdum aslında şu birkaç gün sanırım. Ancak sebebini anlayıp çözmek istiyorum, bulamıyorum, kavrayamıyorum yine kayboluyorum.

Sadece eşcinsellik değil hocam, bazen tüm bunları çözebileceğime dair inancımı kaybediyorum. Diyorsunuz ya "eşcinsellik ortadan kalktığında diğer sorunlar ortaya çıkıyor", benim sorunlarım yok hocam, ben kendim bir sorunum. Nasıl bu yaşa kadar gelmişim bilmiyorum. Her şey çok fena patlak verdi şu son birkaç senede. Çözmek istiyorum gerçekten, dediğiniz şeyleri yapmaya çalışıyorum, kendimi kırmaya çalışıyorum ama bazen de umudumu kaybediyorum. Bir motivasyonum da yok artık hocam, kaç senedir aynı şeylerin içindeyim, çok yoruldum, tükendim. Ne bir sevenim var, ne bir sevdiğim. Hayat daha gerçekçi olmaya başladıkça insanın da kendine bir yoldaş bulma isteği artıyor galiba. O kadar istiyorum ki birini seveyim, evleneyim, tutunacağım biri olsun. Ama bunu sağlıklı bir şekilde yapmak istiyorum. Öte yandan ne gerçek bir arkadaşım var ne bir dostum. Aile deseniz hak getire biliyorsunuz artık, bırakın desteği, iyi gelmeyi falan ancak köstek oluyor bana, ailemle oldukça daha da geri çekiyorlar beni. Daha da üzüyorlar. Hep idealist bir adamdım, artık ideallerim de yok. Kendime inancımı yitirdim sanırım. Bir yandan da 25 yaşına geldim, kayda değer bir şey yapamadım, bu saatten sonra ne yapabileceğim ki diyorum. Bölük pörçük başarılarım var ama yetersiz. Anlayacağınız tutunacak hiçbir şeyim yok.


Eşcinsellikle alakalı kitapları okumanın veya filmleri izlemenin bir faydası olacağına inanmıyorum hocam. Hepsi sebepler sunuyor, sebepleri keşfetmek bir şeye yaramıyor bu yolda. Sebepleri ben de az çok biliyorum ve fark ediyorum artık. Önemli olan çözüm odaklı olmak diye düşünüyorum, bu yolda çabalıyorum.


İnşallah ileride yazacağım polisiye/suç/psikoloji/yalnızlık/farklı insan😁 temalı romanımın taslaklarını yazmaya başladım hocam. Biraz yazdıktan sonra size de göndereceğim.

Bazen yazmaktan daha iyi yapacak işlerim oluyor, yapmam gerekenler. Bazen vaktimi boş geçiriyorum ama yazacak kuvvetim olmuyor. Kafamda biriktirdiğim çok şey vardı aslında, yazsam veya anlatsam iyi olur dediğim ama şu an çıkarabilir miyim onları bilemiyorum.

Yazılarımda en çok, yapmam gerekenlere, sorumluluklarıma ne kadar önem verdiğimi görüyorum. Onları yerine getirememenin bana verdiği sıkıntıyı, ama bunu garipsemiyorum da. İnsan, az da olsa sürekli kendini geliştirmeden, kendine bir şeyler katmadan var olabilir mi ki veya varoluşunun bir anlamı olur mu? Bu sorumlulukların -yapmak istediklerimi de diyebilirim aslında, çünkü sorumlulukta bir zorunluluk havası seziliyor- hayatıma yansıması ise şu şekilde sanırım: Bir düzen öncelikle, bir düzenim olması. Günlük bir düzenim, belirli bir rutinim olmadan daha çok yıprandığımı görüyorum. Mesela şu an en önemlilerinden biri İngilizce Çalışmak. İngilizce çalışmadığımda/ çalışamadığımda huzursuz oluyorum. Çünkü şu sıralar hayatımda bir değişime, dönüşüme gitmenin en temel anahtarlarından biri bu. Şu anki çalışma rutinimle bırakın Boğaziçi'ni Şırnak'ı zor kazanırım.

Nefretle veya onaylamamakla beraber "babam gibi" olmamla alakalı konuşmuştuk, ben de bu sorumluluk bilincini veyahut da kendini geliştirme, başarılı olma isteğinin babamın bana empoze ettiği bir şey mi acaba diye düşünüyordum ama tam anlamıyla öyle olduğunu düşünmüyorum. Bununla beraber, evet, babamdan izler taşıdığıma dair argümana katılıyorum.

Yazmayı düşündüğüm konulardan biri bu değildi ama yazı buraya kaydı. Size Whatsapp'tan attığım: "Bu insanlar neden insanlıktan anlamıyor hocam? Kimse, güzellikle söyleyince bir şeyi yapmıyor. İlla sövüp sayacaksın, garip. Yakın ilişkiler de böyle, insan gibi davranınca karşıdaki hemen tepene çıkmaya çalışıyor veya seni kullanmaya çalışıyor veyahut da sana her ağzına geleni söyleyebileceğini zannediyor. İnsan gibi davranıyorsun olmuyor, "jerk" diyor ya yabancılar, işte öyle davranıyorsun, bu sefer senin moralin bozuluyor. Zor." yazıdan bahsedeyim biraz. Herkesin aklına bir kez de olsa düşen bir şeydir bu hayatında. İnsan fıtratı herhalde bu, insan fıtratının zelilliği, alçaklığı veya nasıl adlandırırsanız. Hep birilerinin, diğerlerinin üstüne çıkma çabası.

Böyle boş bir giriş yaptıktan sonra asıl meseleye geleyim. Beni, size bu mesajı atmaya iten şeylerden biri, kendimi açmak aslında, her yönümle, her şeyiyle. Bu benim için über zor olsa da, zaman zaman bunu, sadece size değil, hiç kimseye yapmamak istemememden dolayı olsa da, hiç kolay değil. O mesajı atmaya beni iten diğer şeylerden biri ise, ev arkadaşımla son zamanlarda yaşadığım birkaç olay ki müdahale etmem gerektiğini anlayıp şu mesajları yazdım ona: "Bu arada, bu sıra sık yaşadığımız bir şey ile ilgili seni uyarmak istiyorum. Birincisi Üsküdar'da evde yaşadığımız olay. "Bozuk sifon" bizim sorunumuz değil, evi kiralayan adam bozuk her şeyden sorumlu, ararız ve yaptırmak zorunda. Sen orada onla uğraşıp, sinirlenip sonra sinirini benden çıkarmaya çalışırsan o iş olmaz haberin olsun. Ben de bir dahaki sefer sineye çekmem, alttan almam. Zabıta kisvesi ile kimle nasıl konuştuğun beni ilgilendirmez ama benimle düzgün konuşmanı rica edeceğim.

İkincisi Ümraniye'de olan olay. Sen bana nerede olduğunu tarif etmeyip, "kapalı cadde kapalı cadde" dersen, aynı zamanda ben halihazırda telefonda senden haber beklerken, orada muhabbet ederekten "gözlerini açarsan görürsün" vesaire gibi bayağı, sakil laflar edersen ben sinirlenirim, hoşuma gitmez. Bunlardan başka rahatsız olduğum olaylar da oldu ama durumun anlaşılması için bunlar kafi. Bundan sonra buna göre muamele edelim birbirimize. Sen de hem suçlu hem güçlü olma."

Bu arkadaşa attığım mesaj.
Yazıma devam ediyorum:

İkinci olay ise kısaca, biz ikinci el bir çamaşır makinesi aldık, arızalı çıktı. Adam bize 1 yıl garanti vermişti. Eve geçtikten sonra adamı aradık. 3 gün bizi ekti. Spotçu ile ilk iletişimi kurduğundan dolayı ilk 3 gün arkadaş konuştu adamla. Daha sonra arkadaş, zaten şu an evde benimle kalmadığı için 4. ve 5. gün ben aradım adamı. 4. gün yine insan gibi konuştum. Baktım yine ses seda yok, ben şunları yarın bi' kalaylıyayım dedim, yoksa gelmeyecekler. Sinirli bir insan olmama rağmen pek sinirlenmemiştim olaya aslında ama başka türlü adamlara bu işi yaptıramayacağımı anladım. 5. gün aradım, 2 farklı kişi ile görüştüm. İkisine de bastım kalayı, biri alttan aldı. Diğeri bir de tepeme çıkmaya çalıştı, işte o zaman kan beynime sıçradı, iyi bi giydirdim adama. Hem suçlu hem güçlü olması delirtti beni biraz.

Demem o ki whatsapp'tan size o mesajı sustuğumdan atmadım. Öfkeni yansıtırsan daha çabuk iyileşirsin diyorsunuz ya. He bir şeye yaradı mı derseniz "susmamak", bence çok da yaramadı. Spotçularla konuştuğum gün, yine benim asabım bozuldu, keyfim kaçtı. Arkadaşıma yazdığımda ise o da olayı daha da hararetlendirseydi yine keyfim kaçacaktı muhtemelen. Tüm bunlarla beraber son seansımızdaki genel tavrınızın da biraz size Whatsapp'tan attığım bu mesaj ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Abartıyor da olabilirim tabii, çünkü "what i taught was never real". Böyle düşünmemin sebepleri: "bazı danışanlar erkeksiliği kaldıramaz ve gelmemeye başlarlar" demeniz ve geçen seans ve bu seans arasındaki davranış farklılığınız. Belki siz de son seansta ters davranarak tepkimi ölçtünüz veya tepki vermemi, boşaltım yapmamı istediniz, bilemiyorum. Bu erkeksilik mi derseniz bence değil. Evet, bazen bazı şeyleri içinde tutmamak, dışa vurmak her insana iyi gelir, buna kesinlikle katılırım ama her şeye, herkese ters gitmenin, kaba ve saygısızca davranmanın erkeksilikle bir alakası olduğuna inanmıyorum. Öte yandan seans, keyfini kaçırdı mı derseniz, kaçırdı. Daha öncede böyle birkaç seans olmuştu.