Gönderen Konu: BİR ERKEKSİ GÜÇ EKSİKLİĞİ OLARAK EŞCİNSEL KİMLİK / EŞCİNSEL OLMA KORKUSU YAŞAMAK  (Okunma sayısı 2799 defa)

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
               Merhabalar, terapi sürecine geçmeden önce size biraz kendimden bahsetmek istiyorum. 20 yaşındayım ve üniversite öğrencisiyim. Bir abim var. Babam işkolik biri, ben kendimi bildim bileli hep geç saatlere kadar ve hafta sonları bile çalışırdı. İşten geldiğinde de bizimle ilgilenmezdi, varlığımız onun için önemli değildi. Bizi hep bir yerme peşindeydi. Halalarımın ve amcamın kuzenlerime yaptığı gibi. Ailelerinde öyle görmüşler demek ki. Evlatlarını toplum içinde aşağılamaya, nasihat süsü altında azarlamaya bayılırlardı. Bir konu hakkında yorum yapmaya bile hakkımız yoktu. Hep “Sen sus!”, “Sen karışma!” denilirdi. Babaannem ve dedemle birlikte yaşıyorduk. Babaannem hiçbir zaman otoriter tavrından ödün vermedi, vicdansız bir insandı ve anneme hep kötü davranıp aşağılardı. Sadece annem değil biz iki torununa da düşman gibiydi ve hep bizimle uğraşırdı. Babam hiçbir zaman annesi ve karısı arasındaki dengeyi sağlayamadı, sağlamak için bir şey de yapmadı. Hep annemin uğradığı haksızlıkları görmezden gelip, annemi art niyetle suçlardı. Babaannem sürekli bizi babama şikâyet etmekle tehdit eder, saçma sapan buyruklarını yerine getirmemizi isterdi. Babam da annesine karşı hiçbir zaman sorgulayıcı olmamıştı, o ne derse oydu ve onun lafıyla bize kızardı. Bize “Neneniz size ne derse yapacaksınız, o öl derse öleceksiniz!” derdi. Annem bize karşı hep koruyucu ve savunmacı olmuştu. Ona bu tavrından dolayı hak veriyorum; çevremizdeki insanlar bu kadar düşmanca davranmasaydı o da bizi koruma ihtiyacı duymazdı. O olmasa biz bin kat daha fazla ezilir ve belki de evden kopardık. Amcamlarla aynı binada oturuyorduk ve onlar bizim evden hiç çıkmıyorlardı. Bizim evin anahtarı hep üzerindeydi. Amcamın çocukları daha yüzlerini bile yıkamadan kahvaltıya bize inerlerdi, amcam akşam iş dönüşü kendi evine çıkmadan önce bize uğrar, ailecek akşam yemeklerini yer çaylarını içer bir tek uyumaya çıkarlardı. Babaannem, tam aksine, amcamın çocuklarına karşı sevgi doluydu, onlarla ilgilenirdi. Ben bizi sevmemesini anneme olan düşmanlığına bağlıyorum. Diğer kuzenlerim, halalarımın çocukları vb., bize geldiğinde biz babaannemden resmen it muamelesi görürdük. Babam da bize karşı bir gün göstermediği o ilgi ve sevgiyi kuzenlerime gösterirdi. O kadar kıskanırdım ki anlatamam. Bir kere, hiç unutmuyorum nasıl bir travmatik etki bıraktıysa artık, kuzenimle klasik çocukların yaptığı bir ağız dalaşına girmiştik. O dayım beni senden daha çok seviyor diyordu, ben de hayır babam beni daha çok seviyor diyordum. Bunu gidip babama sorduk ve babam tabiki de seni daha çok seviyorum kızım diyerek kuzenime sarılıp öpmüştü. O an yıkılmıştım resmen, bok gibi ortada kalmıştım. Şimdi burada eve gelen misafir çocuğunu kıramazdı ya o an öyle demiştir ama elbette seni daha çok seviyordur diye düşünenler olur ama ben de daha bir çocuktum, oğluydum. İkinizi de seviyorum demesi bile yeterdi. Bu biraz ayrıntı oldu ama en azından gördüğümüz muameleye bir örnek olmuştur diye düşünüyorum. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de amcamın oğlu tarafından tacize uğramıştım birkaç defa. Ayrıntıya girmiyorum zaten neler yapmış olabileceği az çok aşikâr. O şerefsizden nefret ediyorum. Daha sonraları biz üst kata yeni bir daire inşa edip oraya taşındık. Sözde planda biz çekirdek aile taşınacaktık ancak dedem vefat edince babaannemi de tek bırakamadık ve bizle taşındı. Ve evet, bizim için babaanne zulmü, annem için kaynana kâbusu hız kesmeden devam ediyordu. O günlerden günümüze, e tabi dur diyen olmadığı için, babaannem işin boyutunu arttırdı da artırdı. Annemden ve ailesinden nefret ediyor, ağıza alınmayacak küfürler ediyor ve türlü iftiralar atıyordu. Tabi biz de çocukları olarak payımızı alıyorduk. Artık, çok geç de olsa, babamın annesine karşı olan algıları değişmeye ve gerçek yüzünü görmeye başlamıştı. Babaannem öyle bir insan ki kendi evlatları bile yanına gelmeyi istemiyor, en azından uzakta kafamız rahat havasında yaşıyorlar. En sonunda yakın zamanda babaannemin şansını fazlaca zorlamasıyla evleri ayırma kararı aldık. Şu an ayrı yaşıyoruz ve rahatız.
               Evet artık yavaş yavaş malum konuya gelelim. Ne hissediyorum ve bunlar nasıl başlamıştı. Neşeli ve enerjik bir çocuktum ancak bu büyüdükçe tam tersi bir hal almaya başlamıştı. Sanki yaşama sevincim tükenmişti. Gereksiz derecede utangaçlık ve girişkenlik problemi yaşıyordum. Ortaokul ve lisede, beden eğitimi derslerinin öncesi ve sonrasında sınıfta kıyafetlerimizi değiştirirken sınıftaki akranlarım kadar rahat olamıyordum. Vücudumun görülmemesi için bacaklarımı sıranın iç kısmında tutup, hızlıca kimse görmeden pantolonumu çıkarıp eşofmanımı giyiniyordum. Neden bu kadar kasıyordum? Liseyi bitirene kadar somut olarak bir farkına varış yaşamamıştım. Her zaman kızlardan hoşlanmam gerektiğini düşünüyordum, aksi bir seçeneğin varlığından bile haberdar değildim. Ancak bu noktada bir erkeksi güç eksikliği aşikardı ama ben hala anlamayıp işte bu kızlar benim tipim değil o yüzden duygusal bir his yaşayamadım diye düşünüyordum. E bir de aileden gelen, sevgili işlerinin yanlış olduğu algısı da bu durumu destekliyordu. İlk defa lise birde, sınıf arkadaşlarımdan birine karşı bir şeyler hissettim ama bu hissin adını koymamıştım. Eşcinsellikmiş oymuş buymuş ben bu terimleri bile bilmiyordum. Onu sadece arkadaş olarak çok sevdiğimi sanıyordum fakat bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Sonra hocalarımdan bazılarına kaydı bu ilgi; onlardan onaylanma, aferin bekliyordum. Tavır ve hareketlerimde feminenlik yoktur. Lise bitmişti ve ben artık somut olarak ortada bir terslik olduğunun farkına vardım. Eşcinsellikle ilgili araştırmalar yapıyordum; doğuştan mıdır, genetik midir, tercih midir? Bu sorulara cevap arıyordum. Dini, bilimsel, taraflı, tarafsız bir dünya doğru yanlış bilgiyle karşılaştım. İnternet ortamı tam bir bilgi kirliliği. Bu araştırmalar uzun solukluydu, öyle bir iki hafta süreli değildi. Sanki bir çıkar yol, bir kurtuluş arayışı içindeydim. Google’da “eşcinsel olmak istemiyorum” ve “eşcinsellikten nasıl kurtulurum” gibi sorular aratıyordum. Orada bu foruma ve Hüseyin Bey’e ait sonuçlar da gördüm ancak ekşisözlük gibi sitelerde hakkında yazılan olumsuz eleştiriler nedeniyle bir adım geri durdum. Diğer bir arama sonucu olarak da Dr. Joseph Nicolosi’nin Onarım Terapisi kitabını gördüm. Kitap hakkındaki olumlu yorumlar dikkatimi çekti ve kitabı internetten sipariş edip kimse görmeden eve soktum. Kitabı okurken sürekli evet, aynen, ha ha gibi katılma ifadeleri kullanıp duruyordum. Kitap resmen benim hayatımın fotoğrafını önüme koymuştu. Birinci sınıftayken, homoseksüel eğilimim üniversitedeki erkeklerden bazılarının dikkatimi çekmesi ancak bir süre sonra bu ilgimde azalma ve tamamen yok olma şeklinde kendini gösteriyordu. Bir kişiye çok ilgi duyuyordum, hayaller kuruyordum ve en sonunda depresyona giriyordum. Sürekli bir melankolik, depresiflik hali beni sarmıştı. Ne olacak böyle, nereye kadar devam edecek? Ancak bu kişilerin hiçbirini erotize edip cinsel fanteziler kurmadım. Onlarla cinsel bir ilişki değil, sanki güven veren bir birliktelik hayal ediyordum. Adeta iki dostun birbirine sarılabileceği gibi sımsıkı, güven duyulan bir sarılma bekliyordum. Onunla oturup konuşabilmek istiyordum. Birinci sınıf bitti ve ben neredeyse bir senede bu kitabı ancak okudum. Roman gibi bir kitap değil, oturup kafa yorulması gerekiyor ve ben de derslerime yoğunlaşmam gereken zamanlarda bu sorunumu rafa kaldırıyordum. Gelelim kitap ne bana kattı; kitap sorunumun ne olduğunu, neden kaynaklandığını bana gösterdi ve sorunun ne olduğunu anlamak bile bu yöndeki fantezilerinizi azaltmaya yarıyor. Artık daha duruldum önceki gibi yolda giderken insanların yüzlerine yüzlerine bir arayıştaymış gibi bakmıyordum ancak bu her zaman böyle devam etmeyecekti. Günün birinde ben de kendime ördüğüm bu duvarları yıkıp, ulan ben de insanım deyip, belki daha kötü dağıtacaktım. Kitap bize sadece sorunun ne olduğunu gösteriyor ancak bu sorunu çözmek adına bir şey sağlamıyordu. Bu problemi aşmanın sadece kitaplar okuyarak gerçekleşmeyeceğini anladım ve bu kitapta anlatılan gibi profesyonel bir psikolojik destek almamın gerekli olduğunu anladım. Bu noktadan sonra Hüseyin hocanın forumunu kurcalamaya başladım. Terapiye gelen danışanların, şu anda benim yazdığım gibi, yazılarını okumaya başladım ve gelişme sağlayan, iyileşen insanları gördükçe umutlandım. Ancak bu noktada kendime bahaneler üretmeye başladım; seneye giderim gibi. Daha sonra Joseph Nicolosi’nin sitesinde Mısırlı birinin yazısını okudum. Kişi 28 yaşında bu dertten kurtulduğunu yazmıştı ve geç kaldığından yakınıyordu. Önceki yıllarını daha güzel geçirebilmiş olabileceğinden bahsediyordu. İşte bu yazı benim terapiye başlamak için karar verme sebebim oldu. Kendime dedim ki; “Ortada bir sorun olduğu bir gerçek, bunu ne kadar ertelesen de eninde sonunda bu terapiye gideceksin, bu süreç yaşanacak. Ya bu adam gibi geç gidersin aradaki yıllarını ziyan edersin ya da 20’inde gidip önündeki yıllarını en güzel şekilde yaşarsın.” Bu noktada söylemek istediğim bir mesaj var; lütfen bahanelerinizden sıyrılın ve kendinize karşı dürüst olun. 
               Gelelim terapi kısmına. Bir akşam üstü elim gitmeyerek, kendimi zorlayarak numarayı tuşladım ve aradım. İlk defa bunu birine söyleyecektim ve bu yüzden gerildim. Telefonda konuşurken Hüseyin Bey’in sesi ve tavırları soğuktu. Terapi hakkında bilgileri aldıktan sonra telefonu kapadım. Hüseyin hocayı tekrar aradım ve hemen ertesi güne görüşmek için iletişim kurdum. Öğlen saatleri hocanın tarif ettiği adrese vardım. İçeri girip oturdum, benden önce bir aile vardı. Dünkü telefon görüşmesinden beri çok stresli ve gergindim, ellerim buz gibiydi ve avuç içlerim terliyordu. Belki de hayatımda ilk defa aileme yalan söylemiştim, bir bahaneyle evden çıkmıştım. Biraz kitap okumaya çalıştım ama odaklanamıyordum. O an kapıyı açıp çıkıp gitmek geldi içimden, sanki yükümden kurtulacaktım bunu yapsaydım. Hayatımda ilk defa bu denli bir stres yaşıyordum ve ağır gelmişti ama sabrettim. Daha sonra sıra bana gelince Hüseyin Hoca geldi ve beni içeri davet etti. Konuşmaya başladık ve karşımda o telefondaki soğuk adamdan eser yoktu. Çok samimi ve ilgiliydi. Bir sürü konuya değindik, o sordu ben anlattım, anlattıkça da rahatladım. Yaptığı tespitler bende olumlu tesirler bıraktı, alanında oldukça deneyimli ve bilgin olduğu belliydi.  Bu terapide eşcinsel kimliğimin gelişmediğini fakat eşcinsel olma korkusu yaşadığımı öğrendim. Kendimi eşcinsel olma yolunda durdurmayı başarabilmişim ama kendi başıma yapabildiğim en fazla bu kadardı. Bir kez daha terapinin ne kadar gerekli olduğunu anlamış oldum, profesyonel bir destek olmadan bu işten kurtulmak neredeyse imkânsız denilebilir. Ayrıca kendime fazla haksızlık ettiğimi ve yüklendiğimi bunun da bana zarar verdiğini öğrendim. Yıllardan beri kırıla kırıla özgüven kalmamıştı ya, babam tarafından hep hor görülüp küçümsenmiştim. Herhangi bir şeye karşı en ufak bir kızgın olma hakkım bile olmamıştı hiç. Bir şeye sinirlendiğimde babam “Sen ne bok olmuşsun ki!” derdi. Terapi çıkışında çok olumlu hissediyordum; terapiye ve Hüseyin Hoca’ya karşı tüm şüphelerim yok olmuştu. Kendisi bir psikologdan daha fazlası ve kendisinin bana bu konuda yardımcı olabilecek bir kişi olduğunu düşündüm. O hiç bilmeden etmeden insanları karalayanları da Allah’a havale ediyorum. Artık daha kararlı ve değişime inançlı hissediyordum. Bir hafta sonra ikinci terapi için tekrar geldim. İlk olarak kendime güven, vardığım nokta için kendimi takdir etme ve bu konudaki değişime inanma konularını konuştuk. Babama karşı annemi ve bizi hem ezdiği hem de babaanneme ezdirdiği için kızgınlık duyduğumu ancak bu kızgınlığı dışarı yansıtmayıp içselleştirdiğimi ve bunun da beni güçsüzleştirdiğini öğrendim. Bu anlamda beni koruyan bir baba figüründen yoksun olmamın da beni koruyabilecek bir erkek arayışında olmama sebebiyet verdiğini öğrendim. Aslında benim o kafada hayalini kurduğum ideal erkekten beklentim buydu; beni koruması ve bana zarar vermemesi. İşte ben bunu duygusallaştırıyor/ erotikleştiriyordum. Babama karşı gösteremediğim öfkemi abime gösterdiğimi öğrendim. Ben onun kadar özgür ve bencil olamadığım için, ben evin akıllı çocuğuydum ya, ona karşı öfke duyuyordum. Aslında bu uslu çocuk imajının bana ailem tarafından biçildiğini, bunun da benim kendimi takdir etmemi engellediğini ve takdiri hep dışardan beklememe sebep olduğunu ve dahası bunun beni birilerine bağımlı hale getirdiğini öğrendim. Bu imajdan sıyrılmalıyım. Gerçekten de içimde yapmak istediğim ama yapamadığım o kadar şey var ki. Mükemmeliyetçi oluşumun bazı konularda yerimde saymama ve gelişim göstermeme engel olduğunu öğrendim. Tembelliğin ve sürekli bahaneler uydurmanın dahi eşcinsel eğilimlerden kaynaklandığını öğrendim. Sürekli bize hâkim olan bu depresif ve bıkkınlık halinden kaynaklanıyor. Günlük karşılaştığım problemlerde ne kadar susarsam ve taviz verirsem bunun beni zayıflattığını ve erkekliğime zarar verdiğini öğrendim. Ne kadar söylersem o kadar gücüm artmış olur, ne kadar içimde tutarsam da o kadar ezilip bedel öderim! Bende var olan kibir ve üstün görme hissinin kendimi diğer erkeklerden ayırıp iç dünyamı kutsamama sebep olduğunu öğrendim. Aslında ben de o diğer beğenmediğim, kendimi üstün gördüğüm erkeklerden farklı değilim. Ne kimseyi küçümsemeliyim ne de kimseden etkilenmeliyim; herkesle oturup kalkıp sohbet edip etkilenmeden kendimi yaratmalıyım. Terapi çıkışında kendimi daha özgür ve rahat hissediyordum. Şimdi anlıyorum ki bu sadece cinsel yönelim problemi değil hayatımızın her alanında kendini gösteren sorunların da kaynağı. Sanki özgürlüğüme vurulan bir pranga. Önümdeki bu görünmez duvarı yıkıp öteki tarafta, hayal edemeyeceğimden daha geniş bir dünyaya adımımı atmalıyım.
« Son Düzenleme: 23 Ağustos 2018, 18:28:14 Gönderen: psikolog »

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
               Evet arkadaşlar 3. Terapiyle devam ediyoruz. Buraya ilk yazımı yazdıktan sonra kendimi biraz rahatsız hissettim, bu yazım tanıdığım biri tarafından okunursa ne olur o zaman ben ne yaparım diye. İşte yine, hayatın her alanında olduğu gibi, benim önceliğim çevremdekilerin ne düşündüğüydü. Bugüne kadar hayatımı çevremdekiler, anne baba vs., belirlemişti, geminin dümeni hiçbir zaman benim elimde olmamıştı. Maalesef bu da beni kendimden çok diğerlerinin değerlerine göre yaşamaya sevk etmişti. Kendime ve ne istediğime odaklanmıyordum. Hayatımın her noktasında bir harekette bulunurken hep çevredekiler ne düşünür, nasıl anlaşılır, benim hakkımda ne düşünürler, beni yanlış anlarlar mı diye gereksiz yere düşünüyordum ve çoğu zaman bu kaygılar yüzünden yapacak olduğum hamlelerden vazgeçiyordum. Kendimi doğru ifade etmek ve yanlış anlaşılmamak adına uzun açıklamalarda bulunuyordum; aman yanlış anlamasın, hakkımda böyle düşünmesin, beni böyle sanmasın diye. Bu beni fazlasıyla yoruyor, enerjimi tüketiyor ve bıktırıyor. Artık iyileşmek istiyorsam bunları aşmalıyım çünkü bu korkular benim gelişim göstermemi engelliyor. Hayatta önceliğim kendim olmalı. Siz ne kadar iyi evlat, iyi arkadaş olsanız da hakkettiğiniz değeri hiçbir zaman görmeyeceksiniz bu yüzden başkalarının takdirini kazanmak yerine neden kendi takdirimizi kazanmayalım? Hayatta başardığım şeyleri hep kolayladım, kendimi takdir etmeyi beceremedim ve bunu hep çevredekilerden bekledim. Neden hayatta en çok kendimizi sevmeyelim, en çok kendimize değer vermeyelim? Hayatta anne babadan bile çok kendimize değer vermeliyiz çünkü bu bizim hayatımız. Tabi bize benimsettirilen uslu çocuk profilinde önemli olan anne babanın lafını dinleyip, onların tasvip ettiği işleri yapmaktı. Kendi hayat tecrübelerimizi edinmek değil onların hayat deneyimlerinin çerçevesinde yaşamaktı. Hayatta hiç risk almadan ben hiç hata yapmadım dersen bir anlamı olmaz çünkü sen hata yapmak ve yapmamak arasında kalıp iyi olan kararı vermemişsindir, övünülecek bir şey yapmamışsındır. Sen sadece korkaksındır. İşte benim bu yaşıma kadar yaptığım buydu, hep hata yapmamak için kendimi garantide tutmaya çalıştım. Bu gibi kaygılarım ortadan kalktıkça daha çok özgürleşip daha çok kendimi keşfedeceğim çünkü dikkatimi kendime vermeye başlayacağım, başkalarının ne düşündüğüne değil. Bunlarda rezil olacak utanılacak hiçbir şey yok, ki varsa dahi bu senaryoda suçlanacak kişi ben değilim. Ben bu hayatın mağduruyken neden bunun suçlusu gibi hissediyorum ve bunun utancını taşıyorum? Ulan beni ne hale getirdiğinize bir bakın, şu an ben hayatta çok başka şeylerle uğraşıyor olabilecekken daha bunları aşmaya çalışıyorum. Siz utanmayın onlar utansın, bir insanın bir insana yapabileceği en kötü şeyi yaptıkları için. Utanç bizim cesaretimizi kırıp hayatta hamle yapmamızı, risk almamızı (erkeğe ait davranış biçimleri) ve böylece de erkek olmamızı engelliyor. İkincil olarak da çocukken yaşadığım taciz konusunu konuştuk. Üzerimde bu kadar kötü etkilerinin olduğunu, birçok bilinçaltı davranışımın kaynağı olduğunu bilmezdim. Benim okul öncesi çağlarımdı ve kuzenim benden yaşça büyüktü. Onunla yalnız kaldığımız zaman popomu eller, beni kucağına oturtur-zıplatır, kendi cinsel organını benimkine dokundururdu ve sürterdi. Erekte olmuş penisini pantolonun üstünden tutmamı isterdi. Bu hadise birkaç defa tekrarlandı. Ben ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum, cinsellikle alakalı hiçbir şey bilmiyordum ve bu yönde bir davranış olduğunu anlayamamıştım. Pipisinin sadece işemeye yaradığını sanan masum bir yavruydum. O temiz dünyamı nasıl kirlettin, Allah belanı versin senin ailenden ırak. El kadar çocuğu kirli amaçlarına alet ederken hiç mi vicdanın sızlamadı. Sen hayatına devam ederken bu yaptığının beni ne hale getirdiğine bir bak. “Taciz bizlere kendimize güvenmemeyi, güven, emniyet ve sevgiyi hakketmediğimizi öğretir. Ruhumuzu öldürür ve risk alma eğilimlerimizi yok eder. Kendi duygularımızı bastırmayı ve kendi gereksinimlerimizi başkalarını kullanarak elde etmeyi öğreniriz… Bu çocuğa geçmişin acılarını unutturabilecek tek kişi sizsiniz. Hayatta bundan daha önemli ne gibi bir amacınız olabilir?” (Terapide okunan bir kitaptan alıntı) Sözler çok doğruydu; özgüvensiz ve korkak biriyim. En basitinden bir mekânda otururken bile garsonu çağırmasını arkadaşıma söylüyordum kendim çağırmıyordum veya otobüste giderken müsait yerde inebilir miyim demeye bile çekiniyordum, biri de burada iniyor olsa da mecbur kalmasam diye hesap yapıyordum. Sanki sesim çıkınca herkes bir anda dönüp bana bakacakmış, utanılacak bir şey yapacakmış gibi hissediyordum. Bu problemin farkına çok önceden varmıştım ve aşmıştım ancak burada önemli nokta şu; meğer bunlar yaşadığım istismardan kaynaklanıyormuş. Bilinçaltımda var olan kendimi koruyamama ve kendimi savunamama düşünceleri şu an da benim kendimi koruyamayacak ve savunamayacak olmam düşüncesini yaratıyor. Bu da benim cesaretimi kırıyor ve hayatı hep sonraki adımları düşünerek geçirmeme sebep oluyor. Olabilecek tüm kötü ihtimalleri hesaplamalıyım, işimi şansa bırakmamalıyım, risk almamalıyım ve hep dikkatli olmalıyım. Hiçbir zaman o anda olmadım, hep ilerisi hakkında hesaplardaydım. Hep kendimi koruyordum çünkü zamanında koruyamamıştım! İşte bu benim farkında olarak yaptığım bir şey değil bilinçaltı bir olaydı. İşte burada tanınırsam ne olur korkusu da buradan kaynaklanıyordu. Sanki ben de bu ayıbın ortağıymışım gibi utanç duyuyordum ve açığa çıkmasını istemiyordum. Olur da ifşa olursam zan altında kalacak ve kendimi insanlara karşı savunamayacak olmaktan korkuyordum. Beni kim yargılayabilir, benim neler yaşadığımı kim bilebilir? Ben tüm bunların suçlusu muyum yoksa mağduru mu? İnsan düşüncesiyle, eylemleriyle, tarzını değiştirerek kaderini değiştirebilir. Ben de bu savunmacı tavrımı üzerimden atabilmeliyim, kendimi korumayı bırakmalıyım. Bu olay olmasaydı ben böyle bir savunmacı kafa yapısında olmayacaktım. Bu da beni yoran, enerjimi tüketen ve hayattan tat almamı engelleyen bir başka şey. Cesur olmalı, kararlarımın arkasında durmalı ve bunları eyleme dökmeliyim. Sonucu iyi yere gider gitmez bu ayrı, önemli olan risk alabilme cesaretinde ve hamle yapabilecek güçte olmak. Hayatta her insan hata yapar, hata yapmamaya çalışmak çok saçma. Bunlar kimseye zarar vermeyen hatalar olduğu sürece olağandır ve kimseyi ipe götürmez. Hata yapmaktan korkmamalıyım! Düşüp kalkıp tecrübe edinmeliyim, kendi hayat tecrübelerimi. Bazen değişime olan inancımın azalmasını konuştuk ve bu düşüşün korkularımdan kaynaklandığını öğrendim. Korkmayacağım, kendimi suçlamayacağım ve utanmayacağım. Toplum hiçbir şey bilmez ama ayıplar, yargılar, kınar, eleştirir. E o zaman s.keyim toplumu. Geçmişimdeki hiç kimseye hesap vermek zorunda değilim. Kendi gücümün farkına varmalıyım, ben bu işin üstesinden gelecek güçteyim. Bu zamana kadar bu kuyuya düşmedim, pis işlere bulaşıp kendimi kirletmedim ve kötüye giden yolda kendimi durdurdum. Herkes yenilirken bu duygularına ben yenilmedim. İşte bu güç gerektirir! Aslında benim bu olayım olmasaydı ben bu yollardan geçmeyecektim, bu süreci yaşamayacaktım. Her ne kadar zor bir süreç olsa da ben sorunlarımı çözdükçe, mücadele ettikçe de kendi gücümü ortaya koyacağım ve kendi mükemmeliyetime yaklaşacağım. Daha iyi donanımlı bir insan olacağım. Diğer, sıradan erkeklere benzemeye çalışmak yerine kendime odaklanıp, yetenek ve yaratıcılıklarımı ortaya çıkarıp tarzımı yaratmalıyım. Bırakın onlar futbol konuşsun, araba konuşsun. Dikkatimi kendime verirsem kendi yetenek ve zevklerime göre kendi ilgi alanlarımı oluşturabilirim. Ben o gruba ait değilim, ben farklıyım, ben özelim. Geçmişi bırak, geleceğe odaklan! Geçmişte yaptığım yanlışları bırakmalı, düşünce yapımı kendim odaklı olacak şekilde değiştirmeli ve artık bu noktadan sonra kendine yeni bir sayfa açmalıyım, kendimi işlemeliyim ve ortaya bir eser çıkarmalıyım. Kızlar konusunda da somut adımlar atmayı konuştuk. Her şey bir tecrübedir. Bir şeye kalkıştığınızda en fazla ret yersiniz bir şey kaybetmezsiniz. Bir kızda beni çeken bir şey varsa üzerine gitmeliyim, bu duyguları beslemeliyim. Sonuç odaklı düşünmeye gerek yok, öncelikle ilk adımı atmak gerek. Çok ince düşünmeye ve derin hesaplar yapmaya gerek yok. Devamı gelmezse de o zaman öğreniriz, olacak ya da olmayacak diye peşin hüküm vermeye gerek yok. Kız meselelerinde de hata yapmaktan korkmaya gerek yok. Bu yaşlarda herkes aptal aptal hatalar yapar, ben neden yapmayayım. Bu işlere bulaşmadan, hata yapmamaya uğraşarak kendimi koruduğumu zannederim ama aksine kaybederim. Korkmuyorum ve özgürlüğün tadını çıkarıyorum, hayatı tekil olarak serbestçe yaşıyorum. Kimsenin ahlak değerlerine göre yaşamıyorum, kendi değerlerimi yaratıyorum. Bir şeyi toplum ayıp veya yanlış bulduğu için değil ben ayıp veya yanlış bulduğum için yapmıyorum. Bu dünyada herkesin zor bir hikayesi var ve herkes bir şeylerin bedelini ödüyor, büyük veya küçük. Benim şansıma da bu düşmüş bu yüzden buraya geliyorum, çözüm arıyorum. Başka insanlarda başka yerlerde çözüm arıyor olabilir veya sorunları çözümsüz olabilir. Ben bir gün bunun içinden çıkacağım, bu bedel ödemeyi bitireceğim ve bu hikâyeden bir şey çıkacak. “Bu öze dönüş yolculuğunda, öyle çok saçmalığı terk etmem, öyle çok yükten kurtulmam gerekti ki… vasat düşünceler, vasat fikirler, olumsuz hisler, ikinci el inançlar, elden düşme yargılar. Benliğimin en karanlıkta kalmış yerlerini belirlemek, onlara meydan okuyup, onlarla savaşmak için, kendimi fethetmek zorunda kaldım.” (Alıntı)

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Geçen hafta yazı yazmaya zaman yaratamadığım için bu yazımda 4 ve 5. terapileri birlikte yazacağım. İlk olarak yaşadığım çekinceler üzerine konuştuk. Genellikle biriyle konuşurken çekingen veya utangaç tavırlar içindeyimdir. Ağzımdan çıkanların doğuracağı sonuçları düşünürüm hep. Örneğin küfürlü konuşursam karşımdakine ayıp olur mu düşüncesi ve sahip olduğum örnek çocuk imajı küfür etmemeli algısı beni bu duruma iten sebeplerden bazıları. Dahası, fikrimi söyleyeceğim zaman fazla ileri gitmiş olur muyum, fazla mı büyük konuşmuş olurum, yanlış mı algılanırım, karşımdaki ne düşünür, kırılır mı, üzülür mü, bu karşımdakini sinirlendirir mi vb. düşünceler. Yıllar babamı ve babaannemi kızdıracak bir şey söylemekten kaçınarak geçtiği için karşımdakini sinirlendirecek bir söz söylemekten çekiniyorum hep. Kavga çıkmasından, gerginlik yaşanmasından korkarım. İnsanlar bana çekinmeden ve acımadan her şeyi söyleyebiliyor, bir şeyleri göze alabiliyor ama ben bunu yapmaktan korkuyorum. Tabi bu da ileri bir durum olarak insanlarla yüzleşmekten korkup ancak arkalarından konuşmayı doğuruyor. Evet bu hepimizin ortak özelliği. Yüzlerine bir şey diyemeyiz, korkarız ama arkalarından konuşuruz. Arkadaşımızı 3. bir arkadaşımıza şikâyet ederiz, babamızı, kardeşimizi anamıza şikâyet ederiz. İşte bu da benim sosyal hayatta ezilmeme sebep oluyor, istediğim tepkileri veremiyorum, görüşümü beyan edemiyorum, koyun gibi ortama uyuyorum. Fikrimi belli etsem bile gözüm insanların yüzünde tepkilerini kontrol ederek olumsuz karşılanırsam hemen kendi fikrimi satıyorum, arkasında durup onu uygulatmak için çabalamıyorum. Yıllardır baskı altında kalmanın ve ezilmenin bende bıraktığı izler bunlar. Babam bizi karşısında hiç tanımadı, görmedi, hiçe saydı ve aşağıladı. Cesaretimi kırdı hep, hiç destek olmadı. Hakkımı savunmaya, derdimi anlatmaya çalışırken beni ipleyen olmadı. Şikâyetim ısrarlı devam ediyorsa da psikolojik şiddetle bastırıldım. Keşke beni karşısında bir birey olarak görseydi de en azından dinleseydi. Özgüvenimin gelişmesine katkı sağlasaydı ya, yüceltseydi ya. Ne olurdu? Çok mu zordu? Benim fikirlerim zaten hep saçmaydı hatta benim bir konuda fikrim olmasına bile hakkım yoktu. “Sen sus!” ve “Sen karışma!” sözleri beynimin içinde bir o yana bir bu yana çarpıp duruyor, her seferinde yeniden öfke doğuruyor. Dediğimi yap ya da yapma ama en azından bir dinle amına koyayım ya çok mu zor? Çocuk bu her lafa atlar zaten. Milletin içinde rencide etmek, cesaretini ve özgüvenini kırmak, ağzına sıçıp bırakmak zorunda mısın? O yaşta çocukla mı yarışıyorsun ya? O her şeyin doğrusunu bilir ve onun yaptığı her şey doğrudur. Onun davranışları ve görüşleri olgudur, tartışılamaz ve eleştirilemez, yoruma kapalıdır. Ona fikir veremezsiniz çünkü onun sizin o boktan fikrinize ihtiyacı yoktur, doğrusu zaten düşünülmüştür. Görüşlerim yıllarca hafife alındığı ve aşağılandığım için özgüven ve cesaret tükendi bitti. Ağzımı açmaya korkar oldum ya var mı böyle bir şey. Yurtta oda arkadaşlarım canımı sıkan bir şey yaptığı zaman hakkımı savunamaz hale geldim. Lan şunu yapma veya bunu neden yaptın diyemez oldum, hesap soramadım. Benim mutlaka bu çekinceleri yenmem lazım, mutlaka. Konuşurken emin ve cesur olmalıyım, görüşlerimi ve fikirlerimi korkmadan ifade etmeliyim. Tartışma çıkacaksa da çıkar, karşıdakiyle küsersek de küseriz. Ben bu çekince ve korkaklıklarımı yendikçe güçleneceğim, özgürleşeceğim. “Umut karanlıkta başlar, şafakta ortaya çıkar.” (Cesur Yeni Dünya)
               Artık kendimi terapi öncesindeki halime nazaran daha güçlü hissediyorum ve inşallah daha da artacak ve ben o güce ulaştığım zaman bende hiçbir şekilde eşcinsel çekim duygusu kalmayacak. Yakışıklı erkek güçlü erkek demektir, güçlü erkek de koruyacak sahip çıkacak demektir kafası tamamen. Ben artık yolumu görüyorum; benim durumum yazının başlığında da yazdığı gibi erkeksi güç eksikliğinden kaynaklı ve ben bu gücü telafi edince artık kendimi savunmasız ve korunmaya muhtaç hissetmeyeceğim, bilinçaltımda sahip olduğum beni koruyabilecek birine olan ihtiyaç hissim son bulacak. Bu zamana kadar kızlar karşısında kendime duvarlar ördüm. Benden hoşlanan kızları görmezden geldim, yok saydım ve kendimi çektim. Doğal olarak onlar da zorlamadı ve bunu hiçbir kız da yapmaz zaten, bir erkeğin peşinden ısrarla koşmaz. Şimdi düşünüyorum da yaptığım o muameleler yüzünden beni bencil ve ukala görüyorlardır ki haklılar da. Kızların benimle bir sorunu yok aksine benim onlarla bir sorunum var, hep reddettim. Bu tavırlarımı bırakmalıyım. Erkekliğime bir katkısı yok ve gelişmesini engelliyor.
               
               5. terapinin ilk konusu kızlarla etkileşime gireceğim zaman saçma bir şekilde anneme karşı kendimi suçlu hissetmemdi ve bunun sebebi de annemle olan çok yakın ilişkimdi. Küçüklüğümden beri adeta en yakın arkadaş, sırdaş gibiydik. Uzun uzun sohbet ederdik, birbirimizden saklı bir şeyimiz yoktu. Abimle bu kadar yakın değiller hatta hiç yakın değiller ve her geçen gün birbirlerinden uzaklaşmaya da devam ediyorlar. Annem abimden ne kadar kopuyorsa bana o kadar bağlanıyor; bütün beklentilerini bana bağlıyor, duygusal yatırımlarını bana yapıyor. Annemle her sorunumuzu birbirimize anlatıp dertleşirdik. Annem, babamla veya evde yaşadığı sorunlarda kendisi bu sorunları çözmek yerine sürekli bana şikâyet de bulunurdu, dert yanardı. Ben de onu sakinleştiren, akıl veren, destek olan rolündeydim. Antidepresan etkisindeydim. Beni ağlama duvarı seçmişti ben de bana biçtiği rolü benimsemiştim ve ona psikolojik ve duygusal hizmet ediyordum. Bunların bedelini yine ben ödüyordum çünkü bu bana ve erkekliğime zarar veriyordu. Annemi o kadar seviyordum ki o ölse yaşayamayacağımı düşünüyordum. Okul için şehir dışına çıktığım zaman anormal derecede bir özlem duygusu yaşamıştım. Yakın bir okula geçiş planları yapıyordum çünkü ondan uzakta hayatta eksiklik vardı. Şimdi düşünüyorum da ne kadar anlamsızca etkilemiş bu durum beni. Nedir yani ne bu ana kuzuluğu? Evde babam ve abim kadına hiçbir açıdan saygı göstermedikleri için onların eksiğini telafi etme görevi de bendeydi. İsteklerini yerine getirmeye çalışırdım, ilgilenirdim bari ben üzmeyeyim diye ama artık umurumda değil. Kendi sorunlarını kendisi çözmek yerine beni kullanarak telafi edemez. Git istediğin muameleyi, ilgiyi kocanı yola getir al beni bu uğurda harcama. Onlar seninle ilgilenmiyorsa sen de onların alışverişine kadar peşlerinde gezme, aç mısın tok musun diye kırk defa sorma. Onlar sana değer vermiyorsa sen de onların peşinden koşma. Her türlü hizmetlerini yap ama kötü muamele görünce ağzını açama gel bana ağla, şikâyet et. Bu ne amına koyayım ya? Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey. Yıllarca duygusal olarak sömürmüş beni, kendini iyi ederken beni harcamış. Onun bendeki algısı masum ve cinsel tarafı sanki hiç yokmuşçasına o konulara uzak olduğu için kadınları algılayış biçimimi de tamamen etkiledi. Kızlarla gireceğim ilişkiler korkunç derecede yanlış bir şeymiş gibi bilinçaltımda vardı. Buraya kadar olan kısmın özeti; ben bu hayatı annemi mutlu etmek için yaşamışım. Hayatta birinci önceliğim hep annem olmuş, ben bir kıza gidersem annemin önceliğim olmaktan çıkacağını ve o kıza ilgi gösterirken sanki anneme ihanet etmiş olacaktım. Anne sevgisinden vazgeçemediğim için de bir kızı sevemiyordum, sevmeyi göze alamıyordum. Annemle aramızdaki sevgi gibi görünen şey aslında iki tarafa da zarar veren bir şey, zehirli bir sevgi. Bütün duygusal yatırımını kural koymadan, sınır tanımadan, varını yoğunu benim üzerime yapıyor ve kendi problemlerini çözmek yerine bu sömürüden güç alarak hayatını devam ettiriyor. Artık annemin dertlerini dinlemeyi bırakıyorum, her konuda. Öteki türlü dinlediğin zaman bir şekilde üzülüyorsun, etkileniyorsun. En fazla uyarırım, çözümünü söylerim geçerim uygularsa uygular uygulamazsa da sonuçlarına katlanır, sözümü dinlemeyene de düştüğü durumdan dolayı acımam. Kendi düşen ağlamaz. Gitsin onlara tavır alsın, bedel ödettirsin, cezalandırsın. Bunları yapmadığı sürece bu düzen böyle gider, ezilir durur. Bu gidişatı değiştirmek onun elinde olan bir şey, bana ağlayarak ve benim onu avutmamla olmaz. Bu durum sadece bana zarar veriyor, o istediğini alıyor gidiyor ve onlarla hiç sorun yokmuş gibi davranıyor, hizmetlerini yapmaya devam ediyor. Artık sömüreceği ben yokum. Bir de şöyle bir durum var ki annem kendi aramızda konuşurken bir duruma karşı ne kadar muhalif görünse de babamla yüz yüze gelince hemen geri vites yapıyor ve satıyor. Bu da bizim samimiyetimizin ne kadar güvenilemeyeceğinin göstergesi. Babam anneme fazlasıyla bağımlıdır ve kıskançtır; onu bir yere giderken tek göndermez, birlikte giderler. Pazar alışverişinden tutun kıyafet alışverişine kadar. Kadınların alışveriş anlayışı yavaş yavaş, sağa sola bakarak, kırk çeşit şey deneyip çıkararak olur ve hiçbir erkek de bu duruma ayak uyduramaz. Bırak kadın çıksın çarşıya pazara gitsin gezsin gelsin. İlla bir şey alınacaksa sen mi alacaksın? Babamdaki ekonomiden anlar düşüncesini ve her şeyi idare etme isteğini annem de kabullendi ve bu durum onu pasifleştirdi, tek başına bazı şeyleri yapamaz oldu. Dahası annemi her yere arabayla götürüp getirdiğinden annem tek başına bir yerlere gidemez oldu çünkü nasıl gideceğini bilmiyordu ve yalnız başına bunu beceremeyeceğini hissediyordu sanki. Bu davranışları bilinçaltı olarak kendilerini gösteriyordu. Bu durum da bir yerlere gideceği zaman yanında biri olması gerekliliği düşüncesini onda yarattı. O da bu zamanlarda o kişi olarak beni seçti ve alışverişe gideceği zaman bile benim gelmemi istiyordu. Zaten aşırı kararsız bir insan ve peşinden sağa sola bildiğiniz sürükleniyordum. Babamın bu himaye etme isteğini kırmak annemin elindeydi ama annem bunu kabullendi, bozmak istemedi. Belki rahatına, kolayına geldi ama sebebi ne olursa olsun o boyunduruğa girdi. Peki onun yanlış davranışlarının, hatalarının, çözmek istemediği problemlerinin kurbanı neden ben olayım? Ben niye senin peşinden mağaza mağaza geziyorum, olmuş ya da olmamış diye akıl veriyorum? Kaç kadın boyu kadar oğlundan bu beklentiler içinde? Her işi yaparken mutlaka benle yapacak. Temizlik yapıyorsa bir köşesinden tutturacak, yemek yapıyorsa yardım ettirecek illaki. Sebebini sorsam ve yapmak istemiyorum desem de acelem var o yüzden der ama bu hep bahane. Diyorum ki başka kadınlarda bu işleri yaparken hep oğullarıyla mı yapıyor yani neden illa ben yardım edeceğim tek başına yapamıyor musun?  Anne diyorum beni bir rahat bırak, nefes aldır lütfen ya beni bir sal artık. Cevap hep “hadi hadi”. Bana neden bu kadar bağımlı anlayamıyorum yani NEDEN? Beni bir türlü bırakmadı, benden vazgeçmedi ve bu da benim özgürleşmemi engelledi. Burada benim hiçbir suçum yok tüm suç onun; o bana yapışmıştı ve o bırakmadan ben nasıl kopabilirdim ki? Küçüklükten beri abimle beni hep ev işlerinde yardım etmeye alıştırmaya çalıştı. Abim hep çakallığından üstün körü yapardı sonrasında da annem o beceremiyor diyerek onu saldı ama bu sefer bana iyice yapıştı. O da yapsın dediğim zaman o anlamıyor, beceremiyor diyordu. Becerttir amk bana ne ya. Bu da o zamanlar iyi çocuk imajını besleyip duran başka bir faktördü; iyi çocuk annesine yardım eder. Ulan senin iyi çocuk tanımın senin köpeğin olmak be başka bir şey değil. Bu saatten sonra da gelmiyorum bir yere, bir boka da el atmıyorum yeter lan. Kim var karşında senin ya, komşu kadın mı, kız kardeşin mi? Kendi aptallıklarının cezasını neden bana ödettiriyorsun? Git sorunlarını çöz ya benim üzerimden duygularını besleme. Kocana ve oğluna ayar verememişsin, e verseymişsin bana ne. Bu saatten sonra bana babamı her şikâyete geldiğinde hatasını yüzüne vuracağım. O insanın huyu şöyleymiş böyleymiş bunlar bizi aşan şeyler bundan şikâyetlenmenin bir anlamı yok ve bunu değiştiremeyiz. Babam neden böyle, annem neden böyle diyemeyiz yani en fazla bir yere kadar diyebiliriz. Herkesin kendi sorununu bir şekilde çözmesi lazım. Annem kendi sorununu kendi çözecek; benim onu mutlu etmek gibi bir görevim yok. Bu yüzden artık bunun peşinde koşmuyorum ve ona üzülmekten, acımaktan vazgeçiyorum. Ciddi bir sağlık problemi yok bir şeyi yok ve neden ben onun adına bu kadar dertleneyim, sözde acısına ortak olayım? Anne, baba olmak karşılıksız olmaktır. Nedir bizdeki bu parazit ilişki? Tükettin beni be vallahi yeter. Bu duygusal bağı, bu iç içe geçmişliği kopartmam lazım. Ha bu demek değildir ki onu artık daha az seveceğim. Bu aramızdaki sevgiyi zehirli olmaktan çıkarıp sağlıklı bir sevgiye çevirmek demek. Şu an ki sevgi acıdan besleniyor; beni acılarına ortak ettiği için bu kadar güçlü görünüyor. Bana anlatmasaydı, babamı şikâyet etmeseydi ve onu yola getirebilseydi ne olacaktı, biz birbirimizi sevmeyecek miydik? Abimi o kadar şikâyet ediyor hadi silse ya ama olmaz, o sevgi hiç tükenmez. O yüzden benim kaybetmeyi göze alamayacağım hiçbir şey yok ortada. Bundan sonra benim sözümü dinlerse eyvallah, dinlemezse silerim, restimi çekerim. Artık annemin beni duygusal anlamda kuşatmasına müsaade etmiyorum, izin vermiyorum. Bu zamana kadar görünür sorun hep babamdı ama ben annemin bana verdiği zararı hiç görmedim. Bu zararı annem bana sevgiyle verdi, görünür bir zarar değildi. Babamla olan kopukluğu başlatan da onun bu tutumuydu çünkü ben istemeden de olsa taraf tuttum, buna itildim. Annem böyle olmasaydı, babamın bütün olumsuzluklarına rağmen aramızda daha farklı bir ilişki olabilirdi. “Kötülerin yaptığı şeylerle baş etmeyi öğrenmek için, iyilerin psikoloğa gitmesi gerektiği tepetaklak bir dünyada yaşıyoruz.” (August Pullman-Wonder)
               İkincil olarak da babamın kıymet bilmezliği ve takdir edemeyen bir insan olduğunu konuştuk. Ben herhangi bir konuda ne kadar kendimi belli etmeye çalışsam da babam bakar ama görmez. Sürekli bir küçümseme ve aşağılama peşindedir. Onun bize sunduğu imkanları ilerde o öldüğü zaman göremeyeceğimizi ve bizim yetersiz olduğumuzu düşünür, her fırsatta laf sokarak bunu söyler durur. Ona göre biz ilerde bir varlık sahibi olamayız ve ölmeden önce bize ne kadar fazla ev-arsa bırakırsa o kadar iyi çünkü bırakmazsa zaten biz bir şey yapamayız. Sanki rızkı veren kendisiymiş gibi o kadar emin konuşuyor ki çıldırıyorum ama o görecek, ilerde görecek, yanıldığını anlayacak. Ben tepkimi gösteriyorum ve onunla tartışıyorum, törpülenebildiği kadar törpülenecek. Susmuyorum, içime atmıyorum ve içselleştirmiyorum, kabullenmiyorum. Konuyu uzatmıyorum ama en azından tepkimi gösteriyorum. Bir müddet bu mücadele devam edecek, bağıracağım çağıracağım ama içselleştirmeyeceğim en azından. Babam beni anlamıyor deyip üzülmeyeceğim. Yurtdışı planlarımı da artık somut hale getirmeye çalışıyorum ki yokluğumu ve gidebileceğimi anlasınlar. Böyle olursa durumumuz boyut atlar ve tavırları değişir hem de özgürleşmeme katkı sağlar. Bu planlarımı da onlarla konuşmuyorum, kendi içimde hesabını yapıyorum ve şartlarımı sağlıyorum çünkü hem gerek yok hem de engel olacaklar. Susuyorum, bildirmeye ve danışmaya gerek yok. Ben ayarlarım her şeyi giderken gidiyorum derim. Anne diye bir derdin olmayacak. Kafanda anneni düşünerek kaygılanmayacaksın, onu düşünerek karar almayacaksın. Anne babayı hayatından, zihninden çıkaracaksın.  Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. “Değiştiremediği şeylerle uğraşmaya devam etmek bir hastalıktır, değiştirebileceklerine odaklanmak ise en güzel ilaç.” (Bazı Yollar Yalnız Yürünür)
               
               
               

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
6. terapiden selamlar. Annemle olan bütünleşik yapımızı ayırmaya çalışıyorum ve artık gözümde babamın sempatisi artmaya başlıyor çünkü yıllardır o bana babamı şikâyet ederek aslında beni babamdan soğutmuştu. Önceden tek sevdiğim, her şeyim annemdi, babamı sevmezdim ve duygusal manada bir bağımız yoktu ama şimdi annemi aramızdan çıkarttıkça bu bağ oluşmaya başlıyor. İyisiyle kötüsüyle babam diyerek sahip çıkıyorum, göz arkası etmiyorum. Anneler, çocuklarınızı kuşatmamalısınız, sadece kendinize aitmiş gibi. O çocuklar kocanız ve sizin ortak sahip olduğunuz varlıklar ve babalarıyla olan yakınlıklarını kırmaya çalışmamalısınız. Çocuğunuza kendinizi melek babayı şeytan olarak algılatmamalısınız. Kocanızdan almanız gereken sevgiyi, saygıyı, mutluluğu oğullarınız üzerinden elde etmekten vazgeçin. Onları duygusal yönden sömürüyorsunuz, verdiğiniz hasarın, işlediğiniz suçun ve girdiğiniz vebalin farkında değilsiniz. Şeytan diyor hiçbirine hakkını helal etme de işte anne babadır kabul ediyoruz yapacak bir şey yok. Babamla olan ilişkimizi güçlendirmek bana kalıyor. Küçükken babanın vermesi lazımdı ama vermedi bu yaştan sonra gelemez de o yüzden oturup sızlanmanın anlamı yok, artık benim ona gitmem ve ondan almam gerekenleri almam lazım. Bugüne kadar fazlasıyla babama giden öfkemi alıp asıl sahibi olan anneme yönlendirmenin vakti geldi ve bu öfke iyileştirici bir öfke. Kusura bakma anne, böyle olmasını ben de istemezdim ama bunun böyle olmasının sebebi sensin. Ektiğin pisliğin hasat zamanı geldi, otur kabullen. Anneyle oturup konuşmaya, hele de duygusallaşmaya hiç gerek yok. Artık annemin şikâyet ve dedikodularını dinlemiyorum, o da istediğini bulamadığı için dönüp arkasını gidiyor. Gözünün içine bakıp sıkılmadan dinlememe, derdini dert edinmeme, onu haklı bulmama ve uzun uzun akıl hocalığı yapmama alışmıştı ve bunu artık bulamayınca o da öfkeleniyor. “Sen hiç geçen seneki gibi akıllı değilsin, bu sene manyaklaşmışsın.” veya “Bu çocuk hiç ağız da açtırmıyor aman aman.” diyor. Evet manyağım ama sana göre. Senin akıllı tanımın dedikodu yapabileceğin, şikâyet yağmuruna tutabileceğin, duygusal ve psikolojik manada sömürüp kendini rahatlatıp mutlu edebileceğin bir erkek çocuğu. Bana mazlumu getirin misali her sorununda pisliğini kustuğun ve kirlettiğin bir kova. Sen bana akıllı deyince ben akıllı olmuyorum be anne. Hayat senin değer yargıların etrafında da dönmüyor. Bana göre de sen çok şeylersin ama susuyorum. Benim derdim senin bana akıllı demen de değil, artık iyi evlat olmak gibi bir gayem de yok ve seni mutlu etmek için yaşamıyorum. Sen mutlu olmak için sorunlarını çözmek yerine beni harcadın ama şimdi de ben seni harcıyorum. Dediğim gibi, ben de böyle olmasını istemezdim ama bunun sebebi sensin ve bu noktadan sonra ortası da yok sanırım. Kopunca tam kopuyorsun herhâlde ama yine de böyle olmaması için çabalayacağım. Sağlıklı bir ilişkimiz olması için çalışacağım ama sen her yaklaştığımda zehir salmaya devam ediyorsun. Çok zayıfsın anne, çok zayıf. Yalancı hükümdarlığın da yıkılıyor çünkü artık yavru prensin yok. Henüz çok geç değilken git aradığını kocandan al belki sağlıklı ve sağlam bir ilişkiniz olur yoksa öteki türlü ortada kalacaksın, hazır kaynana çıkmış aranızdan, e kocan yerine koyduğun ben de çıkıyorum. Yoksa hayat bir kere oynanan bir oyun ve sen bunu kaybedeceksin. Güçsüzler kaybeder ve sen güçsüzsün. Anneyle oturup konuşmak, dertleşmek insanı kadınsılaştırıyor. O kadınsılığı duygusallık olarak düşünürsek, annemin kocasından bulamadığı, istediği ve beklediği ilgiyi alakayı, korumayı, haklarına sahip çıkmayı ben de diğer erkeklerden bekliyorum. Onun dertlerini benimsiyorum ve ben de bir erkekten bir şey bekler hale geliyorum. Bu saatten sonra annemin sevgisine ihtiyacım yok, o bağı ve iç içe geçmişliği içimde öldürmem lazım. Bir erkek çocuğunun duygusal anlamda bir erkekle özdeşim kurması gerekiyor; bu kişi baba, o olmazsa abi, amca, öğretmen. Onu örnek alması gerekiyor. Bir kadınla yani anneyle bu söylediğim duygusal özdeşimi kurmamalı.
               Artık hayattan daha fazla tat alıyorum, yaşadığım anı be bulunduğum ortamı daha farkındalık içinde geçiriyorum, ettiğim sohbetler daha anlamlı ve arkadaşlarım bana daha yakın geliyor. Hiçbir zaman insanları gerçekten sevemediğimi düşünürdüm, arkadaşlıklarıma değer veririm ve bozulmalarını hiç istemem ama sanki bozulursa da bir şey kaybettiğimi hissetmem. Arkadaşlarımdan bir süre ayrı kaldığım zaman özlem hissetmem. Kimseye içimi açmamışım, tam anlamıyla bağlanamamışım. İçten bir şekilde kimseyi sevemiyordum. Bu zamana kadar olmamasının sebebi annemden kopamamam. Sadece annemi ve çok güçlü bir şekilde sevmişim ve başka hiç kimseyi sevememişim, o herkesten öncelikli olmuş ve sevgisi bana yetmiş. İşte bu yüzden başka insanları sevemiyorum, sevgi halkası oluşturamıyorum. Ailemden başka esas anlamda sevgi bağı kurduğum kimseler olamıyor. Arkadaşlık bağlarımız aileden üstün olabilmesi gerekiyor; temelimiz ailede atılıyor ama bir noktadan sonra aile bize bir şey veremez. Gerçek kimliğimizi bulduğumuz ve güçlendiğimiz yer dostluklarımız, olursa sevgili ilişkilerimiz. Sevmezsek bu hayatın bir anlamı, tadı tuzu yok. Ailemizin dışında bir dünya kurabilmeliyiz. İnsanları sevmeyi öğrenmem gerekiyor, içimden bağ kurabilmeliyim. Artık okula gidince erkeklerin arasına karışacağım, iletişim kuracağım, hocalardan çekinmeyeceğim, girişken olacağım, utangaç ve çekingen olmayacağım. Kimseye hesap vermek zorunda da değilim. Kendi duygularım ve düşüncelerimin peşinden koşacağım ve kendimden taviz vermeyeceğim. Kendini iyi ifade edebilen, özgüveni yüksek, cesur ve açık bir insan olacağım inşallah. İçimi açmakta hiç başarılı değildim, zorlanırım ve içimdekini direkt yansıtamam ve bu artık kalkıyor terapiler sayesinde, Hüseyin hocanın özellikle beni açmaya ve kendimi daha iyi ifade edebilmem için bana zaman tanıdığının farkındayım. Hep saçmalamamaya, düzgün konuşmaya özen gösterirdim ama anladım ki ne bunun ne önemi var. Eğer bir ortamda arkadaşlarımızla berabersek ve eğleniyorsak tut ki saçmalamışız nedir yani.  Öteki türlü resmi, samimiyetten uzak, zeki zeki ve bilgece konuşmaya çalışmak çok kasıntı ve çekilmez bir durum.  İnsan saçmalayabilir, boş konuşabilir, küfredebilir bundan dolayı da ayıplanamaz, aşağılanamaz ve suçlanamaz. Daha doğal, daha özgür ve daha sansürsüz konuşabilmeli. Rahat olmak lazım, kasmaya gerek yok. Bir şeyleri detaylarıyla anlatmanın da obsesif bir özellik olduğunu öğrendim. Olayları bütün ayrıntılarıyla anlatırım ben de karşımdakine durumu olduğu gibi aktarabilmek için ama gereksiz ve yorucu bir çabalama.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Hüseyin hocam selamlar. Telefon konuşmamız olayı analiz etme ve nasıl bir düşünce yapısında olmam gerektiğiyle ilgili gerçekten yardımcı oldu. O gün ki gibi yenilmiş değilim, epey toparlandım ve yine güçlendim. Karamsar olmanın ve vazgeçmenin işin kolayı olduğunu düşünüyorum hem de kadınsı bir yaklaşım, dediğiniz gibi. Telefon görüşmemizde bu hadiseden de çıkarılması gereken bir anlam olduğunu düşünüyorum demiştim. Öncesinde çok aceleci ve bir an önce iyileşeyim kafasında olduğum için daha çok sonuç odaklı düşünüyordum. Bir an önce iyileştiğimi görmek ve buna inanmak istiyordum. Bu olayın beni bu kadar etkilemiş olmasının sebebi de sanırım bu, yanıldığımı düşünmek ve hayal kırıklığına uğramak. Ama artık sonuçtan çok sürece odaklanmak ve sabırsız olmamak gerektiğini düşünüyorum. Kendime zaman tanımalıyım, yılların izini silmek, eski benliği yıkıp yenisini inşa etmek bu kadar çabuk ve kolay olmuyor, emek istiyor. Benim çıkardığım anlam bu. Bu bir yenilgi değil, değişime kısa bir dinlenme molası oldu sadece ve dediğiniz gibi fazla yükseldik bundan sonra tekin adımlarla gitme zamanı. Bu olay beni en başa veya daha kötü bir duruma getirmedi, ne kadar zorlasanız da başa dönemiyorsunuz zaten ama birkaç adım geriye attı diyebilir miyiz? Belki, ya da benim açıklamam şu ki ben kendimi sandığım yerde değildim zaten, dediğim gibi bir an önce değiştiğime inanmak istiyordum ve bulunduğum noktadan daha ilerisinde kendimi görmüş olabilirim. Beklentilerle gerçekliğin karışması da diyebiliriz. Buraya geldiğimden beri olan olumlu gelişmelerden bahsetmek istiyorum. Kız arkadaşlarımla arama mesafe koydum, hem daha az görüşüyoruz hem de dinlemek istemediğim özel hayatlarından konu açtıkları zaman sıkıldığımı ve umursamadığımı belli ediyorum. Onlar da istedikleri karşılığı alamayınca vazgeçiyorlar zaten. Annemden ve sonrasında kız arkadaşlarımdan kopunca artık beni kadınsılaştıran ana etmenlerin ortadan kalktığını düşünüyorum. O gün en yakın arkadaşım başka bir konu içinde kız arkadaşlarım için dedi ki “Onlar kadar seni duygusal açıdan sömüren kimse yok.” Adam dışardan bakarak bile anlamış, ben de farkında varmadan 2 yıldır kendimi kullandırtmışım. Artık cinsiyet ayrımının cidden farkına varıyorum; onlar kız bizler erkeğiz, farklı ruhsal ve fiziksel yapılardayız. Erkek arkadaşlarımla olan muhabbetlerim de derinleşiyor ve sosyal kaygım azalıyor. Süreç de bir bakıma keyifli aslında, sürekli bir şeylerin farkına varmak ve değişimleri görmek güzel. Bu terapi sürecini yaşamasaydım yine burada saatlerce kız arkadaşlarımın sözde dertlerini dinliyor, akıl veriyor, daha fazla sosyalleşmek için çabalamıyor, kendi çemberinde olmaktan memnun ve genişletmek için cesaret göstermiyor olacaktım. Ben açıldıkça ve kendimi ifade ettikçe insanların beni daha çok fark ettiğini görüyorum. Gücümü topladım dedim ama ara sıra bir huzursuzluk gelip gidiyor. Bu meseleyi cidden kafaya taktım galiba.  Çoğu zaman aklımda bu homoseksüellik meselesi, kendini test etmeye çalışmalar vb. Diyorum ki, tamam böyle bir problemin olabilir ama sen zaten bununla mücadeleni sürdürüyorsun hayatını bunu düşünerek işkenceye çevirmeye ne gerek var ama sanırım dediğiniz gibi acıdan güç alma alışkanlığı yüzünden oluyor. Farkına vardığım bir diğer şey de iç sesimin daha erkeksi bir hale geldiği, önceden daha yumuşak ve kadınsıydı. En basitinden bir yazıyı okurken bile içerde daha erkeksi bir ses var. Gücümün azaldığı zamanlar yine değişebiliyor ama bu değişimin farkına varmak beni mutlu etti. Şimdilik durumlar böyle, cevabınızı bekliyorum.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Hüseyin hocam iyi akşamlar, terapi yazısını ancak yazabildim kusura bakmayın kaç gündür hastaydım. Türkiyeye gelince üşüttüm sanırım ama şimdi çok daha iyiyim. Benim için yazının çok ötesinde bir terapi olduğunu söylemek istiyorum. İdrak ve anlamanın bol olduğu bir terapiydi, cümlelere dökmekte zorlandığım fazlasıyla yoğun farkına varışlar ve hisler yaşadım. Yazıyı ekte bulabilirsiniz.


Acısı yoğun olan insanlar karşısında zayıflaşıyorum, güç kaybediyorum.
En zayıf taraflarımdan biri insanların acılarına ortak olup yardım etmeye çalışmakta sınır tanımamak. Bu terapiden öğrendiğim en net şey bu. Bazı arkadaşlarım da beni işte bu zaafımdan dolayı kullandılar. Herkesin sözde dertlerini dinledim, içselleştirdim, derdim bildim, yardımcı olmaya çalıştım, mutlu olmaları için çabaladım, saatlerce konuştum dil döktüm ama yine zararı bana dokundu. Baktılar karşılık alıyorlar, ağladılar sızladılar, en ufak sıkıntılardan bile şikayetçi oldular sırf ilgi alaka çekebilmek için çünkü dertlerin jeton olarak kullanıldığı çare makinasıydım ben. Fazla merhametli biriyim, bu da benim zaafım. Bu noktada yapılacak yegâne şey insanların dertlerine ortak olmamak, hatta dertlerini hiç dinlememek bile çünkü biliyorum ki dinlediğim anda sonrası benim kontrolümde olmayacak, yine acılarını geçirmeye çalışacağım. Kimseyi kurtarmayacağım, kimsenin kurtarıcısı değilim, insanların hayatlarına dokunup mutluluk getiren iyilik meleği de değilim. Neden bunu kendime görev ediniyorum? Belki biraz da insanları memnun etme çabası da burada etkili olabilir, özgüven eksikliğinden kaynaklı bir durum.  “Bir insanın acısını görüyorsan, yoğun hissediyorsan ondan uzak dur, baş edemezsin çünkü orada bir çekim kuvveti var.” Ne kadar doğru dediniz; hep kapıldım, tüm hikâyeyi duymak istedim, sorular sordum didikledim, söylenenle yetinmedim. Sonra da o insanların kontrolüne girdim ve duygusal olarak sömürüldüm. Acıları, travmaları olan insanlar ayartırlar, vampir gibi sömürürler.
Sevmeyi bilmiyorum, farkındayım. Hayatım boyunca kimseyi sevemedim. Arkadaşlarım beni sevdiler ama ben onlara karşı hiç samimi olamadım. Belki bende biraz karşılığı olsaydı beni kat kat seveceklerdi ama ben onların bana yaklaşmalarına izin vermedim, heveslerini kırdım. Aramızda o bağın oluşması beni korkuttu, sanki altından kalkamayacağım sorumlulukları da beraberinde getirecekti, özgürlüğümü elimden alacaktı, beni o kişiye bağlı konuma getirecekti. İnsanların beni sevmelerine hiç anlam veremedim, “Ya bende ne buluyor bu insanlar, sevilecek neyim var?” diyordum. Yıllarca ailemden gördüğüm saygı ve sevgi hep koşulluydu; onlar bana değer vermediler bulunduğum aile içi statüyü ben kazandım. Onların sevgisini alamazdın, hakkederdin. Söz dinlersen, derslerinde başarılı olursan, sorumluluklarını yerine getirirsen vs. sevilirsin. Bu sorgulamamın cevabının işte burada yattığına inanıyorum; sevilmen için ortada bir sebep olması lazım, onu hakketmiş olmam lazım. Benim kimseyi sevememem bir problem ama sevilmek de başlı başına bir problem. En ufak bir sevgi gösterisine maruz kaldığımda ne tepki vereceğimi bilemezdim, donar kalırdım ve aşırı utanırdım. Ne kadar yakın olacağımı bilemezdim, mesafemi, kendi özel alanımı korumaya çalışırdım. Hayatım boyunca sevmemişim sevilmemişim, yaşantılamamışım ki nereden bileyim.  Onları sevmediğimi düşündüğümde de “Yok ya seviyorsun ama farkında değilsin, başlarına bir şey gelse o zaman anlarsın.” diyordum ama yalan. Yahu bir insan bir insanı hiç mi özlemez, hiç mi gözü aramaz. Bu kadar yakın olduğun insanların hayatından eksikliği hiç mi aratmaz. Belki de tam aksine işime geliyordu, rol yapmaktan kurtuluyordum ve yine ben merkezli iç dünyama dönüyordum. İşte bu sebepten dolayı benim bir insanı sevebilmem çok zor ve tam anlamıyla sevilebilmem de zor. Duygu dünyamda problem var. Baba şanssızlık abi ayrı bir şanssızlık; iki adam, ikisi de beni sevmedi. Şu anki konumumda ortada eşcinsellik yok, bir sevgi açlığım ve sevgi arayışım var ama bunu da yaşamaktan korkuyorum. Ne kadar ileri gideceğimi kestiremiyorum, savunmasız hissediyorum.
Acı sever bir insanım. Geçmişte kötü şeyler yaşadım, travmalarım var ama artık bunların kötü tesirlerinden kurtulma evresini yaşıyorken geçmişimin peşini bırakmıyorum, o acılara tutunuyorum. Dereceleri farklı olsa da çocuklukta çoğu insan iyi şeyler yaşamayabiliyor ama ben bu gerçekliği göremeyip sanki tek sorun yaşamış olan benmişim gibi kendimi kendime acındırıyorum. Yeterli güce sahip olduğum zaman bu acıları aşmış olmanın mutluluğunu duyuyorum, kendimi iyi hissediyorum ve geçmişime takılmıyorum. Ancak bu bir duygu geçişi gibi silik bir his, arada gelip gidiyor. Bu zamana kadar hep acılarımdan güç aldım, güç kazanma noktamı, motivasyon kaynağımı değiştirebilirsem kendim için önemli bir aşama kaydetmiş olacağım. Bazen, kendi gelişimim önündeki en büyük engelin yine kendim olduğunu düşünüyorum ama napayım işte beni ben yapan da yine bu meseleler değil midir? Bunu değiştirmek çok zor çünkü yerleşik bir şey ama umarım yapabilirim. Obsesif ve saplantılı düşünce yapımı benim yine önceki senelerde olduğu gibi okula aktarmam lazım. Yoksa bu içsel meseleleri başa sarıp sarıp düşünmek hem iyileşme sürecimi yavaşlatıyor hem de akademik başarımı kısıtlıyor çünkü dikkatimi çok dağıtıyor ve dersleri ikinci plana atmama neden oluyor. Bu noktada ciddi bir tavır almanın zamanı yoksa bok yoluna gitmenin eşiğindeyim. Bir insan bir anda zirveden dibe böyle düşemez. Şimdi toparlanmaya çalışacağım.



psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Bugün öneriniz üzerine Ölü Ozanlar Derneği’ni izledim. Neil’ın babasını kendi babama benzettim, pek bir farkları yok. Babam da sosyal anlamda istediklerimi yapmama izin vermedi, heveslerimi kırdı, umursamadı, görmezden geldi. Kendimi geliştirmeme hiçbir katkı sağlamadı ve hiç destek olmadı aksine köstek oldu. Beşerî zevkleri olmayan bir adam; incelikten, zarafetten, sanattan ve spordan anlamaz etmez ama esas sinir bozucu yanı şu ki kendi yapmadığıyla kalmayıp bu tür faaliyetleri küçümsemesi, gereksiz görmesi, aşağılaması. Aklı fikri iş ve para kazanmak. Zeki bir adam ama kafası bir tek ticarete basıyor, başka bir şeye basmıyor ancak buna rağmen her konuda atıp tutmaktan, yargılamaktan, etiketlemekten geri durmuyor. İkinci benzer nokta da bizim hayatlarımızı kendisinin yönetmeye çalışması. Hemen her konuda onun istediklerini yapmamızı ister, karar mercii odur senin fikir ve arzularının önemi yoktur. Her zaman onun sözünün olacağını düşündüğü ve durumun gerçekte öyle olmadığını gördüğü için kavgalarımız en çok bu sebepten patlak veriyor. Sözünün olmaması onu kudurtuyor. Kendi gençliğinde belki eline fırsat geçmedi belki ailesine karşı gelemedi ama sebebi her ne olursa olsun istediklerini yapamadığı aşikâr ama şu an bizim hayatlarımız üzerinde, karşılaştığımız meselelerde kararları o vererek kendini bizim üzerimizden yaşatmaya çalışıyor. Yahu bu ne bencillik be kardeşim, hayat benim hayatım bırak da kararlarımı ben vereyim kendi isteklerimi yapayım. Ne yaptığının farkında bile değil, düşünmek yok. Akşama kadar iş, akşam da o aptal eden televizyon karşısında geçirilen saatler.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Beynimin içindeki onlarca sesten yoksun, hiçbir şey düşünmeden mutlak sessizliğin huzuru içinde bulunmayalı aylar oldu. Kafamın içinde bir türlü yatışmayan bir kavga, susmak bilmeyen arsız taraflar… Artık bu normal oldu benim için; ne zaman düşünmemeye çalışsam başaramıyorum, zihnimin çalışmasını ve fikir üretmesini durduramıyorum. Belli ki bu biraz zaman ve özel çaba gerektirecek. Son zamanlarda kendime yaptığım en büyük kötülük kendimi ellerimle bu batağa çekmekti. Bir kıvılcımın çakmasıyla başlayan bu ateşi çoğaltıp içimde bir yangına çeviren ve kendini yakan da benim. Efkârlı şarkıları, klarnetin o hüzünlü sesini hep severdim de bu denli mazoşist bir insan olduğumu tahmin etmezdim. Ortada hiçbir sebep yokken kendine bu kadar acı çektirebilmek de bir beceridir. Helal olsun bana ağır manyakmışım. Ortada artık eşcinsel eğilimlere dair hiçbir somut belirti yokken ben gördüğüm her erkekte kendimi test etmeye çalıştım. “Lan acaba?” “Bak hissediyorsun sanki, zorla zorla çıkacak oradan bir şey.” “Oy o çukuru devam et gelecek bir şeyler.” Ulan yok işte yok, neyi zorluyorsun. Çıkmıyor, uğraşma. Bu takıntılı ve saplantılı düşünceler yüzünden ne kadar kabullenmek istemesem de sürecimin bozulduğunun farkındayım. Epey yol aldım ama bir yerde tıkandı. Kızlarla olan etkileşimim olması gerekenden daha yavaştı çünkü hala erkek cinsiyetinde bir şeyler aramaya devam ediyordum ve bu da benim odağımı saptırıyordu. Kitap bitmişti ama ben o kapağı ısrarla kapatamıyordum, son sayfada tutuklu kalmıştım. Kızlarla tanışıp arkadaşlık kurabiliyordum ancak işler duygusal manada derinleştiğinde ve kızlar artık beklenti içine girdiğinde işlerin ciddileşmesinden ve sorumluluk almaktan korkuyordum, iletişimi koparıyordum bu nedenden ötürü. Buna iten bir diğer yanlış da o eski cinsel hislerimi hemen kızlarda aramam. Lan bir dur her şey zamanla, önceden bu yakınlaşmalar bile yoktu hayatında. Hayatımda tanıdığım en sabırsız ve tahammülsüz insan ben olabilirim.

Ben bu düşünceler denizinde boğulurken ve kendimi yıpratıp psikolojimi günden güne bozarken okul da bir yandan devam ediyordu. Bu kafada bir insan ne kadar dikkatini toplayabilir ne kadar ders takibi yapabilir, çalışabilir? Cevap oldukça açık. Dönem sonu yaklaştıkça istenmeyen ama kaçınılmaz son kendisini artık iyiden belli etmeye başladı. Bu durum da beni ayrı bir strese soktu; artık babama ne hesap vereceğimi düşünüyordum. Derslerden kalırsam ne derim, okulum uzarsa nasıl açıklarım diye kara kara düşünüyordum. Kendi açımdan takmıyordum ama işin aile tarafı üzerimde deli bir baskı oluşturuyordu. Çünkü onlar neler yaşadığımı, nelerle uğraştığımı bilmiyorlardı, okulun işi yokuşa sürmelerini anlatsan da anlamayacaklardı, hak vermeyeceklerdi. Kilometrelerce uzaktan cahilce bir özgüvenle acımasızca yargılayıp hükmünü vereceklerdi; “Çalışmamışsın”. Vay be. Hadi ya. Gerçekten mi? O kadar kolay mı? Bu sene babam keşke daha anlayışlı bir insan olsaydı diye içimden defalarca geçirmişimdir de ne geçiriyorsun zaten o öyle bir insan olsa sen böyle mi olurdun. Hayatımda sayısız sınava girdim ama ilk defa bu sene bu yüzden sınav stresi yaşadım, kalbimin deli gibi atıp boğazımın kuruduğunu hissettim. “Düzeltmen lazım, yüksek alman lazım, önceki sınavın açığını kapatman lazım…” diye diye gerildim. Bir tane dersin sınavına ciddi çalıştım ve konuları yüzde yüz biliyordum. Tabi sonuç değişmedi yine başarısızlık, o kadar baskı ve stresin altında aksi de beklenemezdi zaten. Kötü şeyler hayatta nasıl da üst üste geliyor, birbirine sebep oluyor. Bu başarısızlık da normal ve kabul edilebilir bir şey çünkü uğraştığım şeylere, yalnız başıma taşıdığım şu koca yükün ağırlığına baksana. Tabi ki kimse kimsenin ne yaşadığını, nelerle uğraştığını bilemez ancak diğerleri kadar kolay bir hayatım olmadığı da belli.

Bu durumlar benim gücümü azalttı da azalttı. Altlarında ezildim kaldım. Takıntılarım ve kaygılarım artış gösterdi. Yine eskisi gibi öfkemi ve isteklerimi ifade etmekte zorlanmaya başladım. Ama bu sefer daha kötü sonuçlanıyor çünkü ne zaman en ufak bir sinirlensem bütün

vücudum uyuşmaya başlıyor ve gücüm kuvvetim kesiliyor. Sanırım sinirlerim fazlaca yıprandı. Kendimi böyle gördükçe, öz değer ve saygım da azalıyor. Beni sinirlendiren olayın üzerine bir de ben kendimi kızdırınca durum daha da sapa sarıyor. Böyle çeşitli sebeplerden ötürü benim kafam çok dağınıktı ve bu dağınıklık yüzünden aylardır hiçbir şey yazmak içimden gelmedi. Cümleler kuracak kadar kafam toplu değildi. Mümkün olduğunca olmaması için uğraştım fakat belki ben farkında olmadan kafamın bulanıklığı yazıya yansımıştır, şu anda bilemem. Şimdi bu yazıyı yazmamın sebebi hem Hüseyin hocanın ufak bir dürtmesi -kesinlikle iyi oldu- hem de yazarsam kafamın içindekileri somut olarak görebileceğimi ve bunun iyi olacağını düşünmem. Ancak artık bitti, bugün itibariyle tamam. Bu da kendime sözümdür, bu halden çıkmak için tüm çabamı vereceğim ve kendimi bir daha bu kadar alaşağı edersem ne olayım. Ne oldu sana şu haline bak. Yakışıyor mu sana bu zayıflık. Bu musun sen bu kadar mısın? Kızgındım herkese, her şeye. Asiydim, asabiydim. Genel bir gerginlik ve öfke hakimdi çünkü artık çamura batmış gidiyordum ve elimden bir şey gelmiyordu. Artık gece bitiyor gün başlıyor. Depresif ve melankolik zihniyetten çıkıyorum. Belki bu süreci de yaşamak gerekiyordu, her şerde bir hayır vardır demişler, bilemem. Bu yazıyı günler, haftalar sonra okuyunca kendime acizliğimden ve zayıflığımdan ötürü fazlaca kızacağımı da biliyorum, bunu daha önce defalarca yaşadım. Umarım yanılmam ve o kızacak halde olurum.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
...Tanrı konuşmaya devam ediyordu. Sesi iyilikle ve nezaketle doluydu. Beyaz Diş'in o ana kadar hiç yaşamadığı bir şeydi bu. Ve bu ses, yine içinde daha önce hiç hissetmediği bazı duyguları uyandırdı. Sanki belli bazı ihtiyaçları doyuruluyor, sanki içinde bir boşluk dolduruluyordu; öylesine tuhaf bir tatmin duygusu içerisinde olduğunu fark etti...Öte yandan onun bu yeni yöneliminde, katılaşmış olanı yumuşatıp daha iyi ve daha güzelle örerek tekrar şekillendirmek için baskı yapan, onu dürten şey, yine koşulların dokunuşuydu. Adıyla söylemek gerekirse bu dokunuş, Weedon Scott idi. Beyaz Diş'in doğasının köklerine ulaşıp iyice zayıflayıp donuklaşan ve neredeyse tamamen yok olmakta olan hayati gizil güçlerine dokunmuştu, nezaketle. Bunlardan biri sevgiydi...Günler geçtikçe hoşnutluğun sevgiye evrimi hızlandı. Bilincinde sevginin ne olduğu konusunda en ufak bir fikir bulunmayan Beyaz Diş de giderek bu değişikliği daha çok farkediyordu. Varouluşundaki bir yokluk gibi gösteriyordu kendini ona bu duygu; aç, acı çeken, şefkat ve muhabbet hisleriyle yüklü, doldurulmak için çırpınan bir boşluk. Ancak yeni tanrının varlığıyla sükun bulan bir sızı ve huzursuzluktu bu...Beyaz Diş, kendini bulma sürecindeydi. Geçirdiği yıllarla olgunlaşıp yetişkinliğe ermesine ve kendisini şekillendiren hamurun yabani katılığına rağmen doğasında bir genişleme yaşıyordu. İçinde tuhaf duygular ve benzerini asla hissetmediği içgüdüler tomurcuklanıyordu. Eski davranış biçimleri değişiyordu...Hoşnutluğun yerine sevgi geçmişti. Ve sevgi, daha önce hiçbir duygunun erişemediği kadar derinlerine inmişti. Buna cevap olarak yine en derinlerinden yeni bir şey geldi: sevgi. Kendisine verilenin karşılığını veriyordu...Öte yandan Beyaz Diş duygularını serbestçe dışa vurmuyordu. Fazla vakur ve temkinliydi, kendi yalnızlığı içinde çok fazla tetikte kalmıştı. Çok uzun zamandır suskun, mesafeli ve aksi bir tutum geliştirmişti...

Beyaz Diş isimli kurt ve yeni sahibi(tanrısı) Weedon Scott arasındaki bu ilişki bana biraz tanıdık geldi...

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3213
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Bu siteyi kurcalamaya başladığım ilk zamanlar şunu fark etmiştim ki yazıların hemen hepsi bir noktadan sonra kesilmiş, kimse sürecini sonuna kadar yazıya dökmemiş. O zamanlar bunun nedenini anlayamamıştım, “Eee yani ne oldu iyileştin mi iyileşemedin mi onu da yazsaydın keşke” diye içimden geçirmiştim. Netice ne olursa olsun yaz kardeşim insanlar zaman ayırıp okuyor, sonunu bilmek hakları. Ama fark ediyorum ki şu an aynısını ben yapıyorum, benim de bir noktadan sonra yazasım gelmemeye başladı ve bunun nedenini düşündüğümde, “evet bu yüzden” diyebileceğim kesin bir sonuca varamadım. Şu bir gerçek ki yazı yazarken kendime işkence ediyormuş gibi geliyor; eskileri hatırlamak, kötü yaşanmışlıklar içinde boğulmak içimi karartıyor ve acı veriyor. Geçmişin kötü izlerini artık silmeye başlamışken dönüp de onlar üzerine konuşmak hiç istemediğim bir şey. Barbarlıklarına maruz kaldığım babam ve babaannemden, tacizlerine uğradığım kuzenlerimden, hiç farz edildiğim aileden bahsettikçe içimden herkese deli bir öfke kabarıyor, hepsini karşıma alasım geliyor. Belki de o öfkenin yaşanılması iyidir, şu yaşıma kadar bastırdığım ve artık ortaya çıkması gereken bir şeydir. Bu öfke çevreme aktarılabilse ve bu insanlara yaptıklarının bedeli ödetilemese bile en azından yüzlerine vurulabilse güzel olurdu ancak öyle olmuyor. Babama bir şey demeye kalmadan küsüyor, babaannem bitmiş gitmiş, o kuzenlerim şimdi aile kurmuş kime ne diyebilirsin. İçimde yükselip içimde söndüğü ve beni delirtircesine sinirlendirdiği için bunu yaşantılamaktan kaçıyorum herhalde. Geride bırakmak istiyorum, sanki hiç yaşanmamış gibi. Bir diğer olası neden de Hüseyin hocanın da dediği gibi, hayatta her şeyden olduğu gibi bu yazı yazma işinden de çabuk sıkılmam. Benim buna ne kadar katıldığım tartışılır ama bu benim göremediğim ve kabul etmek istemediğim bir gerçek de olabilir. Son olarak da, biraz da genele vurarak, iyileşme gösteren ve biraz güç kazanan insanlar olarak bu yazıları yazmayı artık zayıfça bir aktivite mi olarak görüyoruz acaba? Bize, bir şeylerle başa çıkmakta zorlandığımız zamanlarda bir dayanak olan, ancak artık mücadeleci vasfımızı bürünüp hayatla yakın dövüşe girdiğimiz zamanlarda gereksiz gibi mi geliyor? Bundan açıkçası çok emin değilim, zaten içimde belli belirsiz bir his gibi olan ve şu an ilk defa kafamda somutlaştırdığım ve düşünceye dönüştürüp cümlelere döktüğüm bir şey. Ama kesinlikle katılmıyorum, yazıların içeriği ve tarzı boyut değiştirebilir, ki öyle oluyor ve olmalı da çünkü biz değişiyoruz, ama yazmaya devam edilmeli. Öncelikli amaç olarak birileri bunları okusun diye değil de kişinin kendisi için yazılmalı ve tabi bu yazıları uzaklardan, birbirimizi belki de hiçbir zaman tanıyamayacağımız insanların okuması ve kendileriyle ortak bir şeyler bulmaları da güzel bir şey. İnsanlara yalnız olmadıklarını hatırlatıyor. Yazılarımı okuyan, derdimi anlayan ve paylaşan insanların olması bana gurur verir. Yazının esas noktasını dağıtmamak için daha farklı konulara girmeyeceğim, bu yazı benim yazmaktan kaçınmama neden olabilecek şeyler üzerineydi. Sebep ne olursa olsun, bu yazıları yazmanın güzel bir şey olduğuna inanıyorum; ortaya benden bir şey çıkıyor, yüzde yüz bana ait olan bir şey ve, kesin bir kararlılık içinde olmadan ve söz vermeden, daha sık yazmaya çalışacağımı söylemek istiyorum.