Gönderen Konu: Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Bozukluğu’nun Etiyolojisi; Mizaç, Gelişim  (Okunma sayısı 3476 defa)

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
www.huseyinkacin.com

CKB’li çocukların anneleri genellikle oğullarına iyi davranılmasını ister ancak onlara son derece az seçenek ve hareket alanı sağlarlar. Sık sık diğer sinirli ve zarar verici oğlanlardan farklı olarak oğullarının kibar ve “melek gibi” olduğundan bahsederler. Anneler zaman zaman da oğullarını zalim birer obje gibi görürler. Annelerden biri şöyle söylemişti; “O benim sınavım. Bazen onun benim çözülemeyen sorunum olduğunu düşünüyorum. Sınırlarımı son noktasına kadar test ediyor. Beni bitirmeye çalışıyor”. Birimimize gelen annelerin çoğu çocuklarının saldırganlığı karşısında yoğun bir anksiyete yaşar ve buna şiddetli bir karşı saldırganlıkla cevap verirler.

Annelerin büyük bölümünün çocuk yetiştirme konusundaki tutum ve davranışları oğullarının bağımsız yaşama becerileri geliştirmesini baltalayacak türdendir. Oğullarından ayrışmakta zorluk çekerler. Kontrolcü ve işgalcidirler. Ayrıca oğullarının bağımsız arkadaşlıklar kurması konusunda müdahaleci olurlar. CKB’li çocukların anneleri oğullarının özellikle şiddet içerdiğini düşündükleri itiş-kakış oyunları oynamasına kızarlar. Tehlikeli olduğunu düşündükleri davranışlar konusunda bilinçsiz ve müdahalecidirler ve bunun bir sonucu olarak oğullarının normal, oyuncu bir sertlik, itiş kakış ve boğuşma içeren güreş, uzuneşek gibi  oyunlar oynamalarına karşı çıkarlar. Dahası, bu tür oyunları “tehlikeli” olarak yaftalarlar. Bu anneler benzer nedenlerle pek çok maceraya ve keşfe yönelik hareketli oyuna da izin vermez. CKB’li çocukların anneleri fiziksel yaralanma konusunda çok hassastırlar ve hem bağımsız hareket etmenin hem de itiş-kakış oyunların çocuğun kendisinin, annesinin ve diğer insanların zarar görmesine yol açacağına inanırlar.

CKB’li çocukların babaları genellikle duygusal açıdan gergin, ya maço ya da utangaç ve endişeli adamlardır. Pek çoğu erken dönemlerde oğullarıyla iletişim kurmayı denemiş ancak bu konuda kendilerini yetersiz hissetmişlerdir. Çoğu anne– oğul arasındaki ilişkide dışlandığını hisseder ve kendisi oğluyla bağımsız bir ilişki kurma konusunda yetersizdir. İlk değerlendirmelerimiz sırasında bu babaların hiç birisi oğullarıyla güvenilir ve sıcak bir ilişki geliştirememişti. Pek çoğu reddedilmeye karşı fazlasıyla hassastı ve oğullarından iletişim kurma yönündeki ilk girişimlerine cevap alamazlarsa sinirlenerek geri çekiliyorlardı.

Çoğu CKB’li çocuk babası kendisini kıskanç, sonsuz başarı, güç ve zekaya sahip olma hayalleriyle meşgul, sürekli ilgi, güven ve takdir bekleyen biri olarak görme eğilimindeydi. Pek çoğu kendini hassas, hakaret ve aşağılamayı affetmeyen, bazı konularda içindeki kini yıllarca taşıyan biri olarak tanımlıyordu (Wolfe ve Coates, 1991). Babaların çoğu kendini sinir patlamalarına müsait olarak tanımlıyordu. Her ne kadar bu sinirsel patlamalar esnasında sağa sola zarar veriyor olsalar da insanlara herhangi bir zarar vermiyorlardı. Pek çoğu bir çocuk gibi utangaç ve sinirli olduğunu söylüyordu ve birer yetişkin olarak çoğu toplumdan kopuk ve erkek arkadaşı olmayan kişilerdi.

Sonuç olarak merkezimize gelen anne ve babaların büyük bölümü öz saygı geliştirmede ve özellikle sinirini ve saldırganlığını yönetmede ciddi sorunları olan kişilerdi.


Biz çocukta CKB’nin ortaya çıkmasından hemen önce gerçekleşen bir takım özel olayların, anne için ifade ettiği anlam ve bu olayların kendi erken yaşam öykülerindeki önemi nedeniyle özellikle anneler açısından travmatik olduğunu düşünüyoruz.

Belirgin bir travmatik olay yaşamamış olan ailelerde ise ciddi, süregelen evlilik içi sorunlar nedeniyle birikmiş ve katlanmış travmatik deneyimler yaşandığını düşünüyoruz. Üzerinde çalıştığımız vakaların büyük bölümünde babalar kendilerini reddedilmiş ve oğullarının doğumuyla birlikte eşleri tarafından ihmal edilmiş hissediyorlardı. Bu babalar anne-bebek ilişkisi içerisinde saygın ve destekleyici bir rol üstlenmeyi başaramıyorlardı ve pek çoğu eşinin devamlı bebekle ilgilenmesinden ötürü kırgındı. Oğullarının doğumundan sonra pek çoğu içki içmeye, hap kullanmaya ya da gayrimeşru ilişkiler yaşamaya başlamışlardı. Babaların bu davranışları annelerin çoğunda depresyon, öfke ve kendini geri çekme biçiminde karşılık bulmuştu. Bu durum, annesinin depresyonunu, öfkesini ve geri çekilmesini, babasının öfkeli, kontrolden çıkmış veya geri çekilmeci davranışlarını deneyimleyen oğul üzerinde yoğun bir anksiyete yaratmaktadır. Dolayısıyla ağır ve süregelen evlilik içi uyuşmazlıklar, tıpkı daha önce açıkladığımız travmatik olaylar gibi oğlan çocuklara katmerli biçimde etki etmektedir.
« Son Düzenleme: 31 Ocak 2018, 13:41:00 Gönderen: psikolog »

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Bozukluğu’nun Etiyolojisi; Mizaç, Gelişim ve Psikodinamiklerin Bir Arada Değerlendirilmesi Üzerine Bir Örnek
Susan Coates, Ph.D.
Richard C. Friedman, M.D.
Sabrina Wolfe, Ph.D.

Bu çalışmada çocukluk dönemi cinsel kimlik bozukluğunun kavramsallaştırılmasıyla ilgili bir örnek sunacağız. Annesi düşük yaparak depresyona giren ve buna tepki olarak cinsel kimlik bozukluğu geliştiren üç yaşında bir erkek çocuğun vakasını ele alacağız. Çocuğun mizacının, temsili zihinsel gelişiminin hassas bir dönemindeyken ruhsal sarsıntıya verdiği tepkiyle birlikte psikodinamiklerin kuşaklar arası aktarımının nasıl cinsel kimlik bozukluğuna yol açtığını açıklayacağız. Biz çapraz cinsiyet (cross gender) fantezini ayrılık anksiyetesi saldırganlığını yönetilebilmek için geliştirilen bir uzlaşma yapısı ve bunun davranışa yansımasını da bir bakıma içselleştirilemeyen (unmetabolizable) bir saldırganlık deneyimini anlamaya yönelik savunmacı bir tutum olarak görüyoruz. Seçilen vaka, kişiler arası ilişkilerin özellikle şiddetli anksiyete karşısında nasıl intrapsişik fenomenlere dönüştüğünü ve patolojik inançların nasıl hem deneyim kodlarını oluşturup hem de fiziksel gerçekliği inşa ettiği konularında sıra dışı bir çerçeve sunmaktadır.
Cinsel Kimlik Bozukluğu (CKB) yaşayan küçük erkek çocuklar sadece kız olmak istemezler, aynı zamanda erkek olmaktan da ciddi biçimde nefret ederler.  Dr . Susan Coates’ın anlattıkları bu tür çocukların yaşadığı kronik ızdırabı açıkça dile getiriyor; “Üç yaş çocuklarımızdan biri şöyle söylemişti; ‘Kendimden nefret ediyorum. Kendim olmak istemiyorum. Başka biri olmak istiyorum. Kız olmak istiyorum’”. CKB’li erkek çocuklar, karşı cinse özgü davranış edimlerine karşı belirgin bir ilgi gösterirler. Kız olma yönündeki istekleri kız kıyafetleri giyme, makyaj malzemeleri ve takılara büyük ilgi gösterme, oyuncak bebeklerle oynama,  evcilik oyunlarında erkek rolü değil kadın rolü almak isteme gibi kadınlara özgü edimler yoluyla davranışlarına kalıcı bir tercih ve ilgi biçiminde yansır. CKB olan erkek çocuklar kendini aşağılama ya da kendinden nefret etme duygularını farklı yollardan dışa yansıtırlar. Pek çoğu penisinden nefret etme biçiminde anatomik rahatsızlıklar (dysphoria) yaşar. Bu bozukluğun göstergelerinden birisi gelişim sürecinin görece dar bir zaman aralığında ortaya çıkmasıdır. Her ne kadar on sekiz aylık olmadan önce annenin kıyafetlerine duyulan erken bir ilginin varlığı sıklıkla rapor edilse de çoğu erkek çocukta bu bozukluk iki-üç yaş aralığında pekişir. Bozukluğun pekişmesi genelde annenin kıyafetlerini giyme konusunda sürekli bir isteğe karşın erkek kıyafetleri giyme konusunda sürekli bir isteksizlik ve oyunlarda sürekli annenin davranışlarını taklit etme şeklinde görülür.

CKB’li erkek çocuklar, hastanelerin psikiyatri servislerine kız çocuklardan daha fazla sevk edilirler  (Coates and Zucker, 1988). Her ne kadar epidemiyolojik veriler eksik olsa da klinik deneyimler çocukluk dönemi  CKB’nin nispeten az olduğunu göstermektedir (Coates and Zucker, 1988).

İlerleyen çalışmalarda çocukluk dönemi CKB’sine sahip erkek çocukların yaklaşık üçte ikisinde homoseksüellik geliştiği görülür (Money  Russo, 1979; Zuger, 1984; Green,
1985). Homoseksüellik ya da heteroseksüelliği ön görmemize yarayacak çoklu faktörlerin neler olduğunu henüz bilmediğimiz için CKB’li olmak herhangi bir çocuğun gelecekteki yaşantısında homoseksüel olacağının bir göstergesi sayılamaz. Dahası , her ne kadar çoğu homoseksüel erkek çocukluğunda bu makalede açıkladığımız alışılmamış cinsiyet rolü

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
davranışını deneyimlemiş olsa da CKB’li oğlan çocukları ileride gay olacaklar arasında yalnızca küçük bir alt grubu temsil ederler (Saghir and Robins, 1973; Friedman, 1988). Oğlan çocuklarda görülen CKB, bir başkasını taklit etme sürekliliğinin aşırı uçtaki bir noktasını temsil eder. Bu sürekliliğin bir ucunu kişinin kendini zihinsell olarak bir başkasının yerine koyması, onun gibi konuşması, o kişiyi anlamaya çalışması (empatinin temel bileşeni), diğer ucunu ise ayrılık anksiyetesine karşı katı bir savunma ve anne olma yönündeki dürtüsel bir buyruğu içeren öfke olarak düşünebiliriz. Bu çocukları yalnızca androjen çoklu ilgiye sahip çocuklar olarak değerlendirmek yanlış olur. Tersine, onların oyunları yaşıtları olan kız  ve oğlan çocukların oyunlarına  kıyasla son derece kısıtlı, dürtüsel  katı kuralcıdır (Zucker v.d., 1982). Genellikle otoriter ve mızmız olurlar. Yaşıtlarıyla oyun oynarken ısrarla kendi kurallarını dayatırlar. Karşı taraf bunu kabul etmediğinde de ya küsüp giderler ya da öfke nöbetleri geçirirler. CKB’li oğlan çocuklar terapiden önce zamanlarının büyük kısmını oyun neşesinden yoksun, esnek olmayan, zorlayıcı ve tekrar eden donuk hayaller kurarak geçirirler. Yetenekli ve zeki çocuklar olmalarına karşın gerçek anlamda bir yaratıcılık sergileme potansiyelleri azdır. İsteklidirler ancak bu isteği hayata geçiremezler, fantezileri vardır ancak oyun oynama potansiyelleri kısıtlıdır. Sanatsal yeteneklerini yaratıcılık ya da icat yapmada değil anksiyetelerinin dürtüsel yönetiminde kullanırlar. Terapinin ardından olağanüstü yaratıcı ve hayat dolu olurlar. Genellikle empati konusunda dikkat çekici bir yetiye sahip olur ve oyun oynama yetilerini geri kazanırlar. Terapilerden edindiğimiz deneyimler bize bu çocukların anlaşılmaya çok ihtiyaçları olduğunu, muazzam bir yakınlık ilişkisine gereksinim duyduklarını ve kendilerini güvende hissettikleri ortamda içsel deneyimlerini metaforik olarak yansıtma yetisine sahip olduklarını gösterdi. Bu çocuklar genelde terapiye yaşadıkları acıyı halden anlayan birine anlatma fırsatı bulmuş gibi başlarlar. CKB çalışmak yalnızca bozukluğun kaynağını bulmak açısından değil genel anlamda cinsel kimlik edinimini anlamak açısından da önemlidir. Bu tip çocukların aileleriyle yapılan eş zamanlı çalışmalar, kişilerarası deneyimlerin nasıl intrapsişik fenomenlere dönüştüğünü ve patolojik inançların nasıl hem deneyim kodlarını oluşturup hem de fiziksel gerçekliği inşa ettiği konularında sıra dışı bir çerçeve sunmaktadır.

Etiyoloji

Biyolojinin Rolü

CKB sendromu ilk kabul edildiğinde pek çok kişi bunun biyolojik bir sebebi olabileceğini düşünmüştü. Esasında daha önceden Krafft-Ebing (1898) tarafından erkek homoseksüelliğinin temelinin beynin feminenleşmesi olduğu öne sürülmüştü. Freud (1905), ortada nörobiyolojik kanıt olmadığı gerekçesiyle bu hipotezi geçersiz saymıştı. Freud’un zamanında mevcut olmayan beyin bilimi çalışmaları geçtiğimiz on yıl içerisinde hızla artmış ve bunun bir sonucu olarak beynin potansiyel rolünün cinsel davranışlar üzerindeki etkisi konusu yeniden gündeme gelmiştir.

Günümüzde, pek çok kaynaktan beslenen, seksüel olan ve seksüel olmayan davranışların gelişiminde doğum öncesi psikonöroendokrin etkileri üzerine ciddi araştırmalar yapılmaktadır (Ehrhardt ve Meyer-Bahlburg, 1981; Hines, 1982; McEwen, 1983; Ward, 1984;Ehrhardt v.d., 1985). Doğum öncesi dönemde ve muhtemelen doğum sonrası dönemde de hormonlar örgütleme işlevine sahiptir. Erken fetal yaşamında üreme morfolojisiyle ilgili yapıları örgütler  ve beyindeki reseptörleri (receptor site sensitis) meydana getirirler. Ergenlik hormonlarını harekete geçirme işlevine sahiplerdir. Hayvanlar ve kendiliğinden gelişen endokrinolojik bozukluğa sahip insanlar ile anneye doğum öncesi dönemde hormon verilmiş olan vakalar üzerine yapılan araştırmalar, doğum öncesi hormonların mizaç üzerinde etkili olduğunu ancak cinsel kimliğe doğrudan etkisi olmadığını ortaya koymuştur (Ehrhardt and Meyer-Bahlburg, 1981; Ehrhardt v.d., 1985). Örneğin doğum öncesi androjenler mizaca enerji harcama ve itiş-kakış oyunlara yönelme konularında etki etmektedir. Mizacın rolü, çocuğu çevresel uyaranlar karşısında tahmin edilebilir yanıtlar vermeye hazırlamak aynı zamanda bakıcının davranışlarını etkilemek olarak anlaşılmalıdır. Bizim görüşümüze göre çağdaş psikanaliz, normal ya patolojik cinsel kimlik edinimi konusunda teoriler üretirken bu verileri dikkate almalıdır.

Her ne kadar bugüne değin CKB’li oğlan çocuklarda üreme morfolojisi ya da seks kromozomlarının karyotiplemesi gibi konularda  özel bir biyolojik farklılık belirlenmemiş olsa da (Green, 1976; Rekers v.d., 1979), bu çocukların neredeyse tamamında saldırganlıktan ve itiş-kakış oyunlarından kaçınma gözlenir (Green, 1987; Zuger, 1988). Özellikle diğer oğlan çocukların baskın olduğu yeni ortamlar onları ürkütür.

Travma ve Bozuk Aile Dinamikleri

Çapraz cinsiyet davranışı olan oğlan çocuklarla ilgili anekdot raporları birkaç yıldır literatürde olmasına rağmen Friend  ve çalışma arkadaşlarının 1954’te üç vaka üzerine yayınladıkları rapor (Friend v.d..,1954) sistematik klinik tanımlamaların başlangıcıdır. Onlar CKB’nin ortaya çıkışını patolojik anne-çocuk ilişkisine ve kastrasyon anksiyetesine bağlarlar.

CKB’nin ortaya çıkmasında etiyolojik açıdan öneme sahip olan travmaya, ilk önce Bloch (1978) sonra Coates (1985, 1990)  daha sonra da Meyer ve Dupkin (1985) tarafından vurgu yapılmıştır. 1985’te farklı klinik araştırma birimlerinde çalışan Meyer(Johns Hopkins’te)  ve Coates (St. Luke's/Rooselt Hastanesi Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Merkezi’nde), CKB’nin ortaya çıkmasında travmanın çok önemli bir rolü olduğunu tespit ettiler. Meyer ve Dupkin (1985), değerlendirdikleri on CKB’li  oğlan çocuğu vakasının onunda da aile işlevinde bozukluk ve travma tespit etmişlerdi. Çapraz cinsiyet davranışının ortaya çıkmasında ayrışma, aşırı cinsel uyarılma  ve hamilelik psikozu gibi travmatik deneyimlerin tetikleyici olduğunu gözlemlediler. Hamilelik ve  doğum da tetikleyici unsurlardandı (Meyer ve Dupkin, 1985). Coates’ın (1985) orta ve alt gelir grubundan ailelerin CKB’li çocuklarıyla yaptığı ilk 25 vaka çalışmasında annelerin yarıya yakını çocukları üç yaşına gelene kadar travmatik deneyimler yaşadıklarını kendiliklerinden rapor etmişlerdir. Orta üst gelir grubundan 22 aileyi kapsayan daha güncel bir örnekte ise annelerin %78’i oğulları üç yaşına gelene kadar travmatik deneyimler yaşadıklarını rapor etmişlerdir. Bu veriler ya kapsamlı ön değerlendirmelerimiz esnasında elde edilmiş ya da çocuklar ve aileleriyle bir süre terapi yapıldıktan sonra ortaya çıkmıştır. Bu çocuklardaki çapraz cinsiyet sendromlarının ne ifade ettiğini anlamaya yönelik olarak, CKB üzerine yazılmış yirmiden fazla vaka raporu literatürde yer almış  süregelen açıklamalarda konu dile getirilmiştir. Tanımlanan bütün vakalarda cinsel kimlik bozukluğu aile işlevindeki bozukluk bağlamında gelişmiştir (Friend v.d.., 1954; Frischhoff, 1964;Sperling, 1964; Charatan  Galef, 1965; Greenson, 1966; Stoller,1966, Block, 1978; Gilpin, Raza, ve Gilpin, 1979; Schultz, 1979; Roiphe ve Alenson, 1981; Pruett ve Dahl, 1982; Loeb ve Shane, 1982; Herman, 1983; McDevitt, 1985; Meyer ve Dupkin, 1985; Thacher,1985; Bleiberg, Jackson, ve Ross, 1986; Coates ve Zucker, 1988;Lothstein, 1988; Galenson ve Fields, 1990; Haber, 1991; Silrman,1991).

Bazı klinisyenler bozukluğu bireyleşme ayrışma sürecindeki bozukluklara bağlamaktadır (Greenson, 1966; Schultz, 1979; Gilpin v.d.,1979; Loeb ve Shane, 1982; Pruett ve Dahl, 1982; McDevitt, 1985;Thacher, 1985; Galenson ve Fields, 1990). McDevitt (1985) annenin çocuğun davranışı üzerindeki seçici besleme ve uyumlanmasının feminiteye yol açtığını vurgulamıştır. Lothstein (1988) annenin çocukta gelişen maskülenliği aynalamadaki yetersizliğine dikkat çemiştir. Kastrasyon anksiyetesi bazı klinisyenlerce örgütleyici etken olarak görülmüştür (Friend v.d.., 1954;Sperling, 1964; Roiphe and Galenson, 1981; Pruett ve Dahl, 1982; Herman, 1983; Haber, 1991). Fallik bir anneyle bütünleşme fantezisinin bazı vakalarda önemli olduğu varsayılmıştır (Sperling, 1964; Pruett and Dahl, 1982). Greenson (1966) ve Stoller (1966) tarafından ayrı ayrı yapılan bir vaka tanımlamasında anne tarafından aşırı takdir edilme, bireyleşme ayrışma zorluklarının ana nedeni olarak görülmüştür. Aşırı takdir edilmenin bireyleşme ayrışma fazında yaşanan ayrışma anksiyetesini artırdığı gözlenmiştir. Sonrasında çocuk “bütünleşme ve taklit etme” nin ilkel bir biçimi olarak “sevgiyi iyi davranışla” eşdeğer tutma yoluyla bu anksiyeteye karşı kendini savunacaktır. (Greenson,

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
1966). Coates ve Zucker (1988), annesi travmatik bir olaya bağlı olarak birden bire duygusal açıdan erişilemeyecek duruma geldiği için CKB geliştiren bir oğlan çocuğunu tanımlamışlardı. Semptomu psikolojik olarak yitirilmiş olan anneyle bütünleşmenin davranışsal canlandırması biçiminde ortaya çıkan bir onarıcı bütünleşme (restitutive identification) olarak görmüşlerdi. Ayrıca çapraz cinsiyet fantezisini, zihindeki anne temsilini saldırganlık dürtülerinden korumak için geliştirilen bir savunma stratejisi olarak görüyorlardı. Üç raporda da reel kaybın (actual loss) CKB etiyolojisinde önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Bleiberg v.d. (1986) üç aylıkken gerçek annesini, on üç aylıkken de kendisini evlat edinen annesini kaybeden bir oğlan çocuktan bahsederler.  Yazarlar bu çocuğun çapraz cinsiyet davranışını kaybedilen anneyle bütünleşme olarak görmüşlerdir.

Keyifli Ortak Yaşam (Simbiyoz) Hipotezi

Çocukluk dönemi Cinsel Kimlik Bozukluğu’nun etiyolojisi teorisini ilk kez 1968’de Stroller ortaya atmıştır. Cinsel Kimlik Bozukluğu terimi o zamanlar kullanılmıyordu ve Stroller onlardan aşırı feminen olarak bahsetmişti (Stoller, 1968, 1975, 1985a,b). Stoller’ın (1975) değişken merkezli güçlerin şartlandırma ve baskılamayı da içerdiğini söyleyen teorisi, toplumsal öğrenme teorisiyle pek çok açıdan benzerlik göstermektedir. Stroller, oğlan çocuklarındaki “aşırı feminenliğin”, “travmatik olmayan güçler” tarafından meydana getirildiğini açık bir biçimde dile getirir (syf.38). Stoller (1975) bu bozukluğun şu dört faktörün nadiren de olsa bir araya gelmesiyle ortaya çıktığına inanmaktadır;

1.   Biseksüel anne
2.   Aşırı simbiyotik gelişime izin verip sonrasında bunu kesmeyen, fiziksel ya da psikolojik olarak ortada olmayan baba
3.   Anne oğul arasında keyifli simbiyozun sürdürüldüğü birkaç yıllık süreç
4.   Oğlan çocuktaki sıra dışı güzellik (syf.55)

Stroller’a göre oğlan çocuklar “feminenlik arayışında değillerdir…daha ziyade bunu annelerinin fazla sevgi dolu vücutlarına sıkışıp kalarak pasif biçimde edinirler” (syf.54). Bu görüşte bütünleşmenin aktif bir süreçte değil, şartlandırma ve baskılama gibi daha primitif bir süreçte gerçekleştiği ifade edilmektedir. Stroller’ın görüşüne göre bu çocukların ego fonksiyonlarıyla ilgili bir bozukluk söz konusu değildir. Hatta dişilik hissi dışında bedensel egolarında da bir bozukluk yoktur. Stroller’ın teorisine göre çapraz cinsiyet eğilimi bir uzlaşı (compromise) yapısı değildir.

Çok Etkenli Etiyoloji

Coates ve arkadaşları geçmişte yayınlanan bir dizi çalışmalarında, çocukluk dönemi CKB konusundaki kapsamlı etiyolojik açıklamaların, çocuğun mizacı ve zihinsel yansıtma düzeyini, travma ve ebeveynsel psikodinamiklerin yanı sıra çocuğa özgü bireysel dinamiklerin de yer aldığı kümülatif risk faktörlerinin katkısını içerecek bir anlayışa sahip olması gerektiğini açıkça dile getirmişlerdir.

İlişki ve Kendilik Bozukluğu Olarak CKB

Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Merkezi’nde yürütülen sistematik çalışmalar bize çocukluk dönemi CKB’nin çocuğun cinsel kimliğiyle sınırlı bir semptom olmadığını, bundan ziyade çocuğun kendilik deneyimleri ve ilişkisel deneyimleri bağlamında ortaya çıkan bir bozukluk olduğunu gösterdi. CKB’li oğlan çocuklar ayrılık anksiyetesi ve depresyonla birlikte (Coates ve Person,1985; Lowry ve Zucker,1990) bir dizi davranışsal bozukluğa da sahiplerdi (Bates v.d.,1974; Bates, Bender, ve Thompson, 1979; Bradley v.d.,1980). Bunların bağlanma bozuklukları olduğu söylenebilirdi.

Rorschachs’ın CKB’li çocuklar üzerine yaptığı sistematik çalışmalarda bu çocukların nesne temsillerinin aşırı kontrolcü, yıkıcı ve kötü niyetli figürlerin imgeleri tarafından yönetildiğini gördük (Coates ve Tuber,1988; Tuber ve Coates, 1989). Ayrıca Rorschachs’ın değindiği gibi bu çocuklarda belirgin sınır bozukluğu göstergeleri mevcuttu. Yapılandırılmış klinik görüşmeler sonucunda yapılan değerlendirmelere göre CKB’li oğlan çocukların aileleri arasında kronik depresyon, anksiyete, borderline ve narsisistik kişilik bozukluğu semptomlarına yol açan psikopatolojiler yaygındı (Marantz ve Coates, 1991; Wolfe ve Coates, 1991). CKB’li çocukların anneleri özellikle oğullarının “yaratıcı, yetenekli, farklı ve özel” olduklarını düşündükleri alanlardaki fonksiyonel yönlerine fazlasıyla odaklanmış (attuned) olurlar. Bunların çoğu oğlunu çıkıp gösteri yapması için yüreklendiren sahne anneleridir. Genellikle kendi narsisistik kırılganlıklarını onarmak için oğullarını kullanırlar.

CKB’li çocukların anneleri genellikle oğullarına iyi davranılmasını ister ancak onlara son derece az seçenek ve hareket alanı sağlarlar. Sık sık diğer sinirli ve zarar verici oğlanlardan farklı olarak oğullarının kibar ve “melek gibi” olduğundan bahsederler. Anneler zaman zaman da oğullarını zalim birer obje gibi görürler. Annelerden biri şöyle söylemişti; “O benim sınavım. Bazen onun benim çözülemeyen sorunum olduğunu düşünüyorum. Sınırlarımı son noktasına kadar test ediyor. Beni bitirmeye çalışıyor”. Birimimize gelen annelerin çoğu çocuklarının saldırganlığı karşısında yoğun bir anksiyete yaşar ve buna şiddetli bir karşı saldırganlıkla cevap verirler.

Annelerin büyük bölümünün çocuk yetiştirme konusundaki tutum ve davranışları oğullarının bağımsız yaşama becerileri geliştirmesini baltalayacak türdendir. Oğullarından ayrışmakta zorluk çekerler. Kontrolcü ve işgalcidirler. Ayrıca oğullarının bağımsız arkadaşlıklar kurması konusunda müdahaleci olurlar. CKB’li çocukların anneleri oğullarının özellikle şiddet içerdiğini düşündükleri itiş-kakış oyunları oynamasına kızarlar. Tehlikeli olduğunu düşündükleri davranışlar konusunda bilinçsiz ve müdahalecidirler ve bunun bir sonucu olarak oğullarının normal, oyuncu bir sertlik, itiş kakış ve boğuşma içeren güreş, uzuneşek gibi  oyunlar oynamalarına karşı çıkarlar. Dahası, bu tür oyunları “tehlikeli” olarak yaftalarlar. Bu anneler benzer nedenlerle pek çok maceraya ve keşfe yönelik hareketli oyuna da izin vermez. CKB’li çocukların anneleri fiziksel yaralanma konusunda çok hassastırlar ve hem bağımsız hareket etmenin hem de itiş-kakış oyunların çocuğun kendisinin, annesinin ve diğer insanların zarar görmesine yol açacağına inanırlar.

CKB’li çocukların babaları genellikle duygusal açıdan gergin, ya maço ya da utangaç ve endişeli adamlardır. Pek çoğu erken dönemlerde oğullarıyla iletişim kurmayı denemiş ancak bu konuda kendilerini yetersiz hissetmişlerdir. Çoğu anne– oğul arasındaki ilişkide dışlandığını hisseder ve kendisi oğluyla bağımsız bir ilişki kurma konusunda yetersizdir. İlk değerlendirmelerimiz sırasında bu babaların hiç birisi oğullarıyla güvenilir ve sıcak bir ilişki geliştirememişti. Pek çoğu reddedilmeye karşı fazlasıyla hassastı ve oğullarından iletişim kurma yönündeki ilk girişimlerine cevap alamazlarsa sinirlenerek geri çekiliyorlardı.

Çoğu CKB’li çocuk babası kendisini kıskanç, sonsuz başarı, güç ve zekaya sahip olma hayalleriyle meşgul, sürekli ilgi, güven ve takdir bekleyen biri olarak görme eğilimindeydi. Pek çoğu kendini hassas, hakaret ve aşağılamayı affetmeyen, bazı konularda içindeki kini yıllarca taşıyan biri olarak tanımlıyordu (Wolfe ve Coates, 1991). Babaların çoğu kendini sinir patlamalarına müsait olarak tanımlıyordu. Her ne kadar bu sinirsel patlamalar esnasında sağa sola zarar veriyor olsalar da insanlara herhangi bir zarar vermiyorlardı. Pek çoğu bir çocuk gibi utangaç ve sinirli olduğunu söylüyordu ve birer yetişkin olarak çoğu toplumdan kopuk ve erkek arkadaşı olmayan kişilerdi.

Sonuç olarak merkezimize gelen anne ve babaların büyük bölümü öz saygı geliştirmede ve özellikle sinirini ve saldırganlığını yönetmede ciddi sorunları olan kişilerdi.



psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Ebeveynlerde CKB

Akla ilk gelen sorulardan biri bu çocukların ebeveynlerinde de Cinsel Kimlik Bozukluğu olup olmadığıdır. Yüzden fazla aileden oluşan denek grubumuz içerisinde yalnızca iki ebeveyn belirgin cinsel bozukluğa sahipti. Babalardan biri transvesti, annelerden biri ise maskülen cinsel kimliğe sahip bir lezbiyendi. Rorschach verilerinin tamamını kullandığımız bir çalışmada CKB’li oğlan çocukların ebeveynlerinin üçte birinde cinsiyet karmaşalı nesne temsili olduğunu gördük. Normal kontrollerde ebeveynlerin hiç birisinin Rochard’ında cinsiyet karmaşasına yönelik göstergeye rastlanmamıştı. Rochardlardaki cinsiyet karmaşalı yanıtları şöyle tanımlayabiliriz; 1) Bir cinsiyetin diğerine dönüştüğü yanıtlar 2) Bütün cinsiyet özelliklerinin tekil bir algıyla ele alındığı yanıtlar ve 3) Deneğin, algısının cinsiyetiyle ilgili birden bire tereddüte düştüğü yanıtlar.  Kontrollerde olmasa da CKB’li oğlan çocuk anneleri ve babalarının ayrı ayrı üçte birlik kısımlarında bu kriterleri karşılayan yanıtlara rastladık (Bunların bazıları birbiriyle evli, bazıları değildi).

Bu cevapların niteliğini birkaç örnekle ifade edebiliriz;
1. “Overleri olan Kovboy”
2. “Üçte ikisi erkek, geri kalanı kadın olan insan”
3. “Topuklu ayakkabı giyen adam”
4. “O tam bir canavar…Canavar yaklaşıyor ve ben yere yatıyorum. Canavar çok tehlikeli bir pozisyonda. Sanki ben bir camın altına hapsolmuşum da o üstümde durup bana bakıyor gibi… Canavarın kafası bir kadının vulvasına benziyor. Şunlar dudakları, dış kısmı tamamen açılmış. Bakın, karımla ciddi boyutta evlilik içi sorunlar yaşıyoruz ve bu aralar vulvayı canavar gibi görmem normal çünkü onunla pek işim olmuyor. Bence cinsel organ  tam bir kaltağa dönüşebilir.”

Biz bu subklinik cinsiyet karmaşalarının henüz tanımlayamadığımız yollardan ebeveyn-çocuk ilişkilerine yansımış olabileceğini düşünüyoruz.

CKB ve Mizaç
Coates (1990) yakın zamanda CKB’li oğlan çocuklarda sık sık gözlemlediği mizaçsal etkenleri tanımlamıştır. Aşağıda bunların geniş bir çeşitlemesi yer almaktadır;
1.   İtiş-kakış oyunlardan kaçınma biçiminde açığa çıkan vücut hassasiyeti ve savunmasızlık hissi.
2.   Yeni durumlar karşısında çekingen ve korkak olma biçiminde açığa çıkan anksiyete.
3.   Güçlü bir yakınlık kurma ihtiyacı / kişilere karşı yoğun bir yönelim
4.   Etkiye karşı aşırı duyarlılık
5.   Ayrılık ve kayıplar karşısında savunmasızlık
6.   Kayda değer bir taklit yeteneği
7.   Ses, renk, doku, koku, ısı ve acıya karşı algısal hassasiyet

Travmanın mizaca etkisi üzerine yakın zamanda yapılan araştırmalar, yukarıda bahsedilen yanıtlardaki niteliklerin pek çoğunun özellikle yoğun stres altındayken şiddetlendiğini, hatta hayatın ilk birkaç yılı içerisinde bizzat bu nedenle ortaya çıktığını göstermektedir (van der Kolk, 1987; Kagan, 1989). Dolayısıyla bizimki kadar eski çalışmalar da dâhil olmak üzere herhangi bir geriye dönük çalışmada, aksi de pekâlâ mümkün olabilecek bir yanıt üzerinden travmanın mizaç gelişimi üzerindeki etkisini irdelemek son derece güçtür. Kagan (1989), utangaç çocuklarla yaptığı çalışmada özellikle yaşamın ilk yıllarında maruz kalınan ağır stresin utangaç bir mizaç içinde kilitlenip kalarak durumu iyice kötü ve değiştirilmesi güç bir hale getirebileceğini belirtmişti.

Kagan (1989) ayrıca bizim CKB’li çocuklar gibi utangaç olan çocukların pek çoğunun algısal hassasiyetlerinin artmış olduğunu dile getirmişti. Bu hassasiyetin nöropsikolojik temelleri ya da bunların neden utangaçlık veya CKB ile ilişkili olduklarını henüz anlayabilmiş değiliz.

CKB ve Travma
Daha önce de belirttiğimiz gibi çocuğun hayatının ilk üç yıllık döneminde aile içinde travmatik deneyimler yaşanmış olması yaygın bir durumdu.

CKB’nin tetikleyicisi olarak tanımlayabileceğimiz travmalar şunlardır;

1.   Kardeşlerden birinin (özellikle kız kardeş) ölümü
2.   Düşükler ve kürtajlar
3.   Çocuğun ağır, hayati tehlike içeren bir hastalık geçirmesi
4.   Kardeşlerden birinin ağır bir fiziksel hastalığa yakalanması
5.   Annenin fiziksel saldırıya maruz kalması (tecavüz dahil)
6.   Annenin ölümü
7.   Babanın ya da yakın bir erkek akrabanın fiziksel olarak yaralanması
8.   Babanın hayatının tehlikeye girmesi

Biz çocukta CKB’nin ortaya çıkmasından hemen önce gerçekleşen bir takım özel olayların, anne için ifade ettiği anlam ve bu olayların kendi erken yaşam öykülerindeki önemi nedeniyle özellikle anneler açısından travmatik olduğunu düşünüyoruz.

Belirgin bir travmatik olay yaşamamış olan ailelerde ise ciddi, süregelen evlilik içi sorunlar nedeniyle birikmiş ve katlanmış travmatik deneyimler yaşandığını düşünüyoruz. Üzerinde çalıştığımız vakaların büyük bölümünde babalar kendilerini reddedilmiş ve oğullarının doğumuyla birlikte eşleri tarafından ihmal edilmiş hissediyorlardı. Bu babalar anne-bebek ilişkisi içerisinde saygın ve destekleyici bir rol üstlenmeyi başaramıyorlardı ve pek çoğu eşinin devamlı bebekle ilgilenmesinden ötürü kırgındı. Oğullarının doğumundan sonra pek çoğu içki içmeye, hap kullanmaya ya da gayrimeşru ilişkiler yaşamaya başlamışlardı. Babaların bu davranışları annelerin çoğunda depresyon, öfke ve kendini geri çekme biçiminde karşılık bulmuştu. Bu durum, annesinin depresyonunu, öfkesini ve geri çekilmesini, babasının öfkeli, kontrolden çıkmış veya geri çekilmeci davranışlarını deneyimleyen oğul üzerinde yoğun bir anksiyete yaratmaktadır. Dolayısıyla ağır ve süregelen evlilik içi uyuşmazlıklar, tıpkı daha önce açıkladığımız travmatik olaylar gibi oğlan çocuklara katmerli biçimde etki etmektedir.

CKB ve Simgesel Gelişimde (RepresentationalDevelopment) Hassas Dönem   

1960 ve 70’lerdeki kognitif gelişim psikolojisi (Kohlberg,1966), psikoendokrinoloji (Money ve Ehrhardt, 1972) ve psikanaliz (Mahler, Pine, ve Bergman, 1975) gibi birkaç farklı disiplinin ortak söylemi yaşamın ilk üç yılının cinsel kimlik gelişimi açısından hassas bir dönem olduğu yönündedir.

Oğlan çocuklarda CKB, tipik olarak duygusal nesne sürekliliğinin sağlanmasından önce yakınlaşma (rapprochement) krizinin yükselişe geçtiği ve çocuğun ayrılık, kayıp gibi konularda son derece savunmasız olduğu iki yaş civarında ortaya çıkar. Bu gelişimsel kriz kaçınılmaz olarak çocuğun cinsel kimlik oluşturduğu dönemle çakışır ve özellikle dışarıdan gelebilecek bir kayıp tehdidi karşısında yaşanabilecek kesintilere karşı çocuğu son derece savunmasız kılar.

Cinsiyet sınıflandırması gelişimine yönelik araştırmalar çocukların bir yaş civarında kızlarla erkekleri birbirinden ayırabilecek duruma geldiklerini göstermektedir. Ancak Fast (1984)’ın da belirttiği gibi bu dönemde cinsiyet görece farklılaştırılmamış durumdadır ve çocuklar davranışlarını cinsiyet bazında değerlendirmezler. Slaby ve Frey (1975)’in cinsiyet konusundaki gelişimsel çalışmaları, çocuğun kendi cinsiyetini sözel olarak sınıflandırmaya

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
başlamasının iki yaş civarında gerçekleştiğini göstermektedir. Çocukların büyük bir bölümü buçuk iki yaşlarında kendisinin ve başkalarının cinsiyetini doğru olarak ayırabilmektedir. Bu sınıflandırmayı bir kez yapmış olan kız ve oğlan çocukların pek çoğu kendi cinsiyetiyle ilişkili belli başlı edimlere yönelik tercihler yapmaya başlar (Fagot, 1985). Ancak çocuk bir buçuk iki yaşlarında kendisinin kız mı erkek mi olduğunu biliyor olsa dahi, neden bu kategoriye dahil olduğu konusundaki anlayışı sınırlıdır. Yaklaşık beş-altı yaşlarına kadar çoğu çocuk o veya bu cinsiyetten olmanın saç uzunluğu, giyilen elbiseler ya da davranış biçimi gibi dış görünüşe bağlı şeylerden kaynaklandığını düşünür. Dolayısıyla oğlan çocuklar iki-üç yaşlarındayken kendilerinin “oğlan” olduğunun bilincindedirler ancak genellikle cinsiyetlerinin sabitliği ve sürekliliği konusunda kafaları karışıktır. Birlikte çalışma yaptığımız çocuklar kendilerinin “oğlan” olduğunu bilmelerine rağmen, doğdukları zaman kız mı erkek mi oldukları ya da büyüyünce anne mi baba mı olacaklarını soruduğumuzda kafaları karışımaktadır. Beş - altı yaşlarına kadar çocukların pek çoğu şu özel bilgi alanını kavramamıştır; cinsiyet farklılığını oluşturan şey üreme organlarındaki farklılıktır ve bu farklılık tüm diğer kültürel farklılıklardan daha önemlidir. Tabii insan cinsiyetinin sabit ve ömür boyu kalıcı olduğunu anlayana kadar çocuklar için bu önem sıralaması geçerli değildir (Bern, 1989). Fagot (1989)’un gözlemine göre bir oğlan çocuk karşı cinse mensup olmak istiyorum dediğinde şaşırmamak gerekir çünkü o, kız gibi görünür ya da davranırsa kendisinin de kolayca onlardan biri olabileceğini düşünmektedir. Biz özellikle travma yaşamış oğlan çocuklarında, nesne ve cinsiyet sürekliliğinin henüz sağlanmamış olduğu bu gelişim evresinin CKB gelişimine son derece uygun bir zemin hazırladığına inanıyoruz.
Birinci yazar çocuğun mizaç, travma ve ailevi dinamikleri içeren bütün risk faktörlerine sahip olduğu ancak travmanın nesne ve cinsiyet sürekliliğinin sağlanmamış olduğu daha ileri bir yaşta gerçekleştiği birkaç vakaya şahit olmuştur. Bu vakalarda ailede yaşanan kriz süresince oğlan çocuklarda çapraz cinsiyet eğilimi görülmüş ancak daha sonra bu istek geçmiştir. Bu vakaların hiç birisinde Cinsel Kimlik Bozukluğu kalıcı hale gelmemiştir.

Toparlayacak olursak, biz etkenler ve koşulların tek başlarına değil birbiriyle bağlantılı olarak bu bozukluğa giden yolu oluşturdukları sonucuna vardık.

Örnek Vaka Sunumu

Makalemizde bu etkenlerin karmaşık örgüsünü ve bozukluğun ortaya çıkması üzerindeki bütünleşik etkilerini açıklamak üzere üç yaşında bir oğlan çocuğunun vakasını ele alacağız. Travmanın oynadığı rol karşısında keyifli ortak yaşamı (simbiyosis) bozukluğun etiyolojisindeki merkezi bir güç olarak inceleyeceğiz. Daha önce yaptığımız “Yaşanan kayıpların CKB oluşumu üzerindeki etkileri” konulu çalışmamızı saldırganlığın rolü ile (projective – introjective)  dışa ve içe yansıtmacı bireyselleşmenin oynadığı rolleri de kapsayacak biçimde genişlettik. Bozukluğu giderek artan bir uzmanlık (specificity) düzeyinden algılamanın etkin tedavi stratejileri ve önleyici müdahaleler geliştirebilmek açısından zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Sunacağımız vaka başlarda bize CKB’nin keyifli ortak yaşam bağlamında ortaya çıktığını düşündürmüştü. Ancak tedavi ilerledikçe CKB’nin annenin düşük yapması sonucu yaşadığı travmayla bağlantılı olarak ortaya çıktığı netlik kazanmıştı. Bu düşük anne üzerinde, daha sonra oğlu üzerinde derin bir etki bırakacak olan, patolojik bir kayıp reaksiyonuna (bereavement reaction) yol açmıştı. Çalışmanın başında bu olayların duygusal izleri ve önemi konusunda anneye ulaşamıyorduk.
Çıkarım yapmak için gerekli verileri ilk psikiyatrik mülakatımızdan, yansıtmacı testlerden (projective testing), aileye ve çocuğun okuluna ait video kayıtlarından, çocukla ve tek tek aile bireyiyle yapmış olduğumuz psikanalitik psikoterapilerden elde ettik. Ayrıca çocuk iki yaşındayken yerel bir üniversitenin araştırma kreşine gitmişti. Sonuç olarak çıkarımlarımızın bir bölümünü çocuk ve ailesiyle çalışmaya başlamadan önce yaptığımız doğrudan gözlemlerle çapraz kontrole tabi tutma şansına sahiptik.



CKB Belirtilerinin (Symptoms) Sunumu

Colin 3 yaşında, Kafkasyalı, tek çocuk, orta gelir düzeyine sahip bir ailenin ilk çocuğu, anne ve babası Colin doğduğunda otuzlu yaşların sonlarındalarmış. Ebeveynlerin ikisi de medya sektöründe yaratıcı bölümlerde görev yapıyorlar. Colin, sosyal gelişim azlığı, diğer çocuklardan kendini soyutlama ve engellenme intoleransının (frustration intolerance) incelenmesi için kreş öğretmeni tarafından çocuk psikiyatristine yönlendirilmişti. Psikiyatrik konsültasyon sonucunda Colin Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Merkezi’ne sevk edildi. Kabul sürecinde yapılan ilk değerlendirmede Colin’in Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Bozukluğu DSM III R tanı kriterlerini karşıladığı tespit edildi.

Aşağıda sıralanan çapraz cinsiyet davranışları belirgin olarak görülüyordu:

1.   Kız olmak istediğini söylüyordu
2.   İki yaşından beri sık sık annesinin kıyafetlerini giyiyordu
3.   Makyaj malzemeleri ve takılara karşın yoğun ilgi besliyor, karşı cinse ait kıyafetler giyerek ayna karşısında uzun süre kendini inceliyordu
4.   Oyuncak bebeklerle oynamak gibi kalıplaşmış dişil aktivitelere karşı güçlü bir yönelimi vardı
5.   En sevdiği masallar Rapunzel, Alice Harikalar Diyarında, Pamuk Prenses gibi kadın kahramanlara sahip olanlardı
6.   Oyun arkadaşı olarak erkekleri değil kızları tercih ediyordu
7.   İtiş kakış oyunlara karşı belirgin bir isteksizlik ve bu tür oyunlardan kaçınma söz konusuydu

Colin’in diğer CKB’li oğlan çocuklarından farklı olarak yaşına uygun bir biçimde penisine ilgi ve merak duyması, zevk alması ve herhangi bir isteksizlik sergilememesi dikkat çekiciydi. Genital morfolojisi normaldi.

Colin’e sırasıyla uygulanan McCarthy Çocuk Yetenekleri Ölçeği ve Wechsler Okul Öncesi ve İlkokul Zeka Ölçeği testleri onun üstün zihinsel işleyişe sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ayrıca psikolojik testler Colin’in çapraz cinsiyet kimliği ve cinsiyet karmaşası hakkında daha çok kanıt elde etmemizi sağlamıştı. Kız olmanın daha güzel bir şey olduğunu çünkü kızların süslü kıyafetler giyebildiklerini, oğlan olmanın iyi olmadığını çünkü oğlanların kaba olduklarını söylemişti. Doğduğunda kız olduğuna ve “kız kıyafetleri giyenlerin” gerçekten kıza dönüşebileceklerine inanıyordu. Her ne kadar testlerde “büyüyünce baba olacağını” söylemiş olsa da testlerden bir hafta önce annesine “büyüyünce kız olacağını” söylemişti.

Rorschach’ta yok olma, ayrılık ve kayıp yaşamaya yönelik dehşetli bir korku belirgindi. Ağırlıklı savunma mekanizması cinsel içerik etrafında kurgulanmış bir bölme şeklindeydi. Özellikle dişilerle ilgili temsilleri ilkel biçimde idealize edilmiş ve değersizleştirilmişti.  Erkeklerle ilgili temsilleri dikkat çekici biçimde eksikti.

Belirtilerin Ortaya Çıkması

Bu CKB belirtilerinin ortaya çıkışı, Colin’in ailesinde klinik açıdan dikkate değer bir kargaşa içerisinde gerçekleşmişti. Colin planlı bir çocuktu ve ebeveynlerinin her ikisi de onun doğmasını istemişlerdi. Bay S baştan beri çocukları olmasını istediği halde Bayan S iyi bir anne olup olamayacağından emin değildi ve yeterince sabırlı davranamamaktan ve anneliğe alışamamaktan korkuyordu. Bay S, sonunda onu bebek yapmayı denemeye ikna etmişti.

İkisi de Colin’in doğumunun onlara büyük mutluluk verdiğini söylemişti. Bayan S, anne olmaktan hoşlandığını keşfedince şaşırmış ve özellikle bebeği emzirmekten çok keyif almıştı. Ancak hemen ardından yaşanan doğum sonrası aşamada, gebelik sırasında daima eşinin

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
yanında olan ve doğumda da hazır bulunan Bay S kendini önemsiz hissetmiş ve dışarda kalmıştı. Tepki olarak kendini geri çekti.

Gebelik sürecinde Bayan S’nin dul annesi kızına yardımcı olmak üzere onlara taşınmıştı. Doğum sonrası süreçte ise kendisine aynı apartmanda bir daire tuttu. Bayan S bu dönemde annesinin detaycı, müdahaleci, talepkar ve yıkıcı yönlerini deneyimlemişti. Bayan S’nin annesi, onu çocuğu “doğru düzgün” besleyip giydiremediği için eleştiriyordu ve devamlı çocuğa zarar vereceğini söylüyordu. Sonuç olarak kadın her gün bir tartışma çıkarmayı başarıyordu. Kocasının geri çekilmesiyle kendini psikolojik olarak terkedilmiş hissettiği bir ortamda ve annesinin eleştirilerinden bunalmış vaziyette olan Bayan S gittikçe endişeli, depresif ve sinirli bir insan olmaya başladı.

Colin’in ailede yaşanan bu kargaşaya rağmen bir yaşına gelene kadar belirgin bir sıkıntısı olmamıştı. Gelişimsel kilometre taşlarının tamamı normal sınırlar içerisindeydi. Doğumdan sonraki ilk aylarda ailesi onun “kolay” bir bebek olduğunu söylüyordu. Bayan S onu tatlı, insanları seven, sakinleştirilmesi kolay bir bebek olarak tanımlıyordu. Ona “şeftali” adını takmıştı çünkü o “dokunduğu en yumuşak şeydi”. Son derece dikkatli, insanlara karşı ilgili ve her şeyin farkındaymış gibi görünen bir bebekti. Etrafında olan biten her şeyi Bayan S’nin deyimiyle adeta “içiyordu”.
Bayan S emzirmekten keyif aldığını söylemişti. Ancak Colin sekiz aylık olduğunda göğüslerini ısırmaya başladığı için emzirmeyi bırakmıştı. O dönem çocuğu memeden kesmeye hazır olduğunu düşünmüş ancak yanılmıştı. Bu durum onda kaybetme duygusu ve üzüntüyle birlikte zaman zaman da öfkeye neden olmuştu. Colin, ilk önce Bergman ve Escalona (1949), daha sonra da Weil (1970) tarafından yapılan tanımlamalara benzer pek çok algısal duyarlılığa sahipti. Örneğin kapı zili gibi yüksek bir ses duyduğunda ağlıyordu. Ancak bu duyarlılık onda sıkıntıya neden olduğu gibi hazza da neden oluyordu. Müzikten ve güzel renklerden hoşlanıyor, çevresinde oluşan küçük görsel değişiklikleri hemen fark ediyor ve bunlardan keyif alıyordu. Bayan S bir yaşlarındaki Colin’i sevgi dolu,  “daima mutlu” ve “kahkaha atan” bir bebek olarak hatırlıyor. İki yaşındayken anneler ve çocukların birlikte katıldıkları bir kreş görüşmesinde Bayan S onun görüşmeyi yapan kişiye nasıl bir duygusal bağlılık gösterdiğini ve öğretmenin ilgisini çekmeye ne kadar hevesli göründüğünü hatırlıyordu.

Bu görüşmeden kısa bir süre sonra Bay S, Bayan S ve Bayan S’nin annesi hep birlikte Bay S’nin memleketine gitmeye karar vermişlerdi. Ancak Colin hasta olduğu için Bayan S onunla birlikte evde kalmaya karar vermişti. Bay S’nin yapması gereken iş görüşmeleri vardı, Bayan S’nin annesi de oğlunu ziyaret etmek üzere plan yapmıştı. Bu nedenle Bay S ve Bayan S’nin annesi yolculuğa birlikte çıktılar. Bayan S’nin o günlerle ilgili olarak söylediği ilk sözler şunlardı; “Colin’i avutamaz olmuştum. Babası ve büyükannesi gelene kadar ağladı”. Ancak detaylı sorular solduğumuzda aslında kendisinin de evde yalnız bırakılmış olmaktan ötürü depresif ve sinirli olduğu ortaya çıkmıştı. Bay S ve Bayan S’nin annesi beş gün sonra döndüklerinde Colin’i huy değiştirmiş buldular. Bu olay önemli bir dönüm noktası gibi görünüyordu çünkü her iki ebeveynine göre de Colin o günden sonra endişeli ve özellikle ayrılıklar konusunda hassas bir çocuk olmuştu. Biz bu ayrılığın özellikle Bayan S açısından acı verici olduğunu düşünüyoruz çünkü böylelikle tıpkı çocukluğunda olduğu gibi annesini erkek kardeşine kaptırmış oluyordu. Sonbaharda Colin kreşe başladığında Bayan S onun çok utangaç ve zor adapte olan bir görünüm çizdiğini hatırlıyor. Annesi onun diğer çocuklarla anlaşamadığını, onu rahat bırakmazlarsa ya onlara vurduğunu ya da surat asıp kollarını kavuşturarak yüzünü duvara döndüğünü söylüyordu. Böyle zamanlarda evde de öfke nöbetleri geçirmeye başlıyordu.

Birkaç ay sonra Bay ve Bayan S, Colin’in yaşıtlarından çok kopuk olması nedeniyle endişe duymaya başladılar. “Onun arkadaşlık kurmasını sağlamak için” bir çocuk daha yapmaya karar verdiler. Ayrıca Bayan S Colin’in bebekliğinde yaşadığı mutlulukları hatırlıyor ve bu duyguları yeniden yaşama isteği duyuyordu. Ancak bu hamilelikte yaşadığı deneyimler bir öncekinden oldukça farklı olmuştu. Birinci üç aylık dönemde devamlı kusmuş ve halsiz düşerek yataktan kalkamayacak hale gelmişti. Kocası hala sık sık iş nedeniyle evden uzakta kalıyor ve evde olduğu zamanlarda da duygusal açıdan kopuk durumda oluyordu. Bu gebeliğin sonu trajedi olmuştu; amniyosentez sonucunda ceninde Down Sendromu olduğu ortaya çıkmıştı. Bebek bekleyen tüm aileler için travma yaratacak olan bu tanı, geçmişte Down Sendromlu çocuğu olan ailelerin öyküleriyle ilgili bir yazı dizisi hazırlanmasında bizzat görev almış olan Bayan S için daha travmatik olmuştu. Araştırma esnasında röportaj yaptığı down sendromlu çocuklar ve aileleri onda acıma ve korku duygularına neden olmuştu. Böyle bir çocuğa sahip olmaktan endişe duymuş ve düşüncesinde kendisinin asla böyle bir çocuğu büyütemeyeceğine karar vermişti. Dolayısıyla amniyosentez sonuçlarını irrasyonel bir korkunun gerçeğe dönüşmesi olarak deneyimlemişti. Verdiği kararın neden olabileceği duygusal çatışmaları hesaba katmadan gebeliği derhal sonlandırma kararı aldı. Bu tanı kocasının da “şok olmasına” neden olmuştu ve kürtaj konusunda karısıyla hemfikirdi.
Ayrıca Bay ve Bayan S fetusun dişi olduğunu da öğrenmişlerdi. Bay S bu konuda belirgin bir duygu göstermedi. İlk şoku atlattıktan sonra çok istediği ikinci çocuğunu kaybettiği için derin bir üzüntüye kapılmıştı. Ama Bayan S’nin tepkisi oldukça farklıydı. Fetusa Miriam ismini vermişti. Bu çok saygı duyduğu bir hocasının adıydı ve eğer Colin kız olmuş olsaydı ona da bu adı verecekti. Kürtaja karar vermesiyle işlemin uygulanması (doğumu başlatmak için uterusa hipertonik salin enjeksiyonu yapılması) arasında geçen üç haftalık süreçte, Bayan S yaşadığı trajik olayla ilgili duygularını inkâr etti. Zihinsel olarak her şeyin farkındaydı. Bununla birlikte tanı konulmasıyla kürtajın gerçekleşmesi arasında geçen süre için şükrediyordu çünkü bu süreç ona kendi deyimiyle “Miriam’ı tanıma” fırsatı vermişti. Fetusun karnını tekmelediğini düşündüğü anlarda kendini mutlu hissediyordu.

Bayan S kürtaj günü hiçbir şey hissetmediğini söylemişti. O duygu yoksunluğu içerisindeyken bir taraftan da cenaze töreni gerçekleşiyordu. Fetus yakılmış, külleri aileye verilmişti. Bayan S kül kabını eve getirmiş ve yatak odası dolabının üzerine koymuştu. Yaşadığı kayıp dahil olmak üzere bazı büyük sorunlarının çalışıldığı birkaç yıllık terapi sonucunda da nihayet külleri gömmeyi başarabilmişti.

Bayan S her ne kadar bu olayın ardından kronik anksiyete ve acılı bir depresyon süreci yaşamış olsa da bunları kürtaja ya da çözülmemiş elemine bağlamıyordu. Buna karşın Bay S, kürtajın ardından giderek hafifleyen bir yas sürecine girmişti. İlk değerlendirmelerimiz sırasında yaşadıklarını sakin bir biçimde ve belirgin bir duygu yoksunluğu içerisinde anlatan karısının aksine kürtajdan bahsederken gözleri yaşla dolmuştu.

Kürtajın gerçekleşmesinden birkaç hafta sonra, Colin yaklaşık iki buçuk yaşındayken, davranışları belirgin şekilde feminenleşmeye, çapraz cinsiyet davranışları hızla süreklilik kazanmaya ve çocukluk dönemi CKB’sinin tüm özelliklerini göstermeye başladı. Her iki ebeveyni de sanata ilgi duyuyordu ve onun çapraz cinsiyet merakını sanatsal ve yaratıcı doğasının bir parçası olarak görmüşlerdi. Bay S oğlunun kadın giysilerine ve kadınsal davranışlara olan eğilimleri konusunda kendini rahatsız hissetse de bunun geçici bir durum olduğunu, oğlunun zamanla bu davranışları terk edeceğini düşünerek duygularını dışa yansıtmıyordu. Bayan S ise Colin’in çapraz cinsiyet tercihleri olduğunu ayrımsayamadığı için herhangi bir endişe duymuyordu. İkisi de Colin’in davranışlarının olası “nedeni” fark edememişti.

Anne

Bayan S’nin çocukken annesiyle zor ve yakınlık içermeyen bir ilişkisi olmuştu. Annesi Bayan S’den bir yaş küçük olan astımlı oğlunu açıkça ondan daha çok seven, endişeli ve kontrolcü bir kadındı. Babası ise hassaslık ve duygusallıkla patlama biçiminde ortaya çıkan şiddet arasında gidip gelen bir adamdı. Babası annesinin adını taşıyan ve fiziksel olarak da ona çok benzeyen kızını açıkça oğlundan daha fazla seviyordu. Bayan S onu kolay etkilenen bir adam olarak hatırlıyor; ne zaman duygusal içerikli bir gazete yazısı okusa babasının gözleri

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
anında yaşlarla dolarmış. Buna rağmen oğluna karşı son derece mesafeliymiş. Kısacası ailede şöyle bir bölünme söz konusuymuş; anne-oğul, baba-kız. Bayan S ya tek başına ya da babasıyla vakit geçirdiğini hatırlıyor; annesi ya da erkek kardeşiyle değil. Annesi onu babasının kızı diye tanımlıyormuş. Bayan S babasının kendisini köylerine götürmesini ve orada köylülerle konuşarak geçirdikleri zamanı büyük bir mutlulukla anımsıyor. Evde tamir işlerini erkek kardeşinden ziyade ona öğretirmiş. Bayan S kendini yalnız oğlan çocuğu gibi değil aynı zamanda babasının en sevdiği, en özel çocuğu gibi hissedermiş. Ergenlik dönemine kadar babasının onun dişiliğini memnuniyet ve takdirle karşıladığını hissetmiş. Ancak birlikte geçirdikleri keyifli zamanların tam aksi bir durum da söz konusuymuş; babası kendisini ve erkek kardeşini “doğru düzgün davranmazlarsa” dövüyormuş. Bayan S bu şiddet içerikli patlamaların ona herhangi bir şekilde rahatsızlık vermediğini iddia ediyor.

Bayan S iki yaşındayken annesi bir düşük olayı yaşamış. Fetüs dişiymiş. Annesi merdivenlerden çok inip çıkarak bebeğini “öldürdüğü” için kendini suçlu hissediyormuş. Bayan S’nin çocukluğu süresince annesi hep üçüncü çocuğunu kaybetmenin kederi içindeymiş ve bugün bile bunu düşündüğünde ağlıyormuş. Bayan S annesini endişeli ya da kederli ve neredeyse yaptığı her şeye kızan biri olarak hatırlıyor. Devamlı olarak kendisi ya da erkek kardeşinin zarar görüp öleceği dehşetiyle yaşadığı için onların doğaya keşfetmelerine ya da fiziksel risk almalarına izin vermezmiş.  Bayan S annesinin onları bir nehir kıyısına götürüp oyuncak gemilerini yüzdürmelerine izin verdiğini ancak ayaklarını suya değdirmelerini yasakladığını çok net hatırlıyor. Annesinin ev dışı bir faaliyeti ya da arkadaşları yokmuş. Annesi, Bayan S’nin “mağdur” olarak gördüğü izole bir kadındı. Bayan S işte böyle bir ortamda depresif, yalnız ve korku içinde büyümüştü.

Baba-kız olarak kurdukları yakın ilişki de ergenlikle birlikte önemli ölçüde bozulmuştu. Babası Bayan S’nin ruj sürmesini yasaklıyor ve saçların örmek yerine açık bıraktığı zaman ona fahişe diyordu. Bayan S olayların böyle beklenmedik biçimde tersine dönmesi sonucunda kendini şaşkın, incinmiş, öfkeli, ihanete uğramış gibi hissediyordu. Ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde babasıyla neredeyse hiç iletişimleri olmamıştı, ta ki ölümüne yakın bir zamanda Bayan S’nin girişimiyle aralarında belirli bir irtibat sağlanana kadar.

Bayan S Colin’in babasına sanata yetenekli, ilgili, yemek yapmaktan hoşlanan, duyarlı, hassas ve şehvetli bir adam olduğu için aşık olmuştu. Saldırgan ve bencil olarak nitelendirdiği basmakalıp bir maskülen özelliklere sahip erkeklerden hoşlanmıyordu. Bay S’nin kendisini güzel buluyor olması ve bedeninden keyif alması Bayan S’nin özellikle hoşuna giden bir durumdu. Cinsel yaşamları kocası için de kendisi için de her zaman çok önemli olmuştu ve hala da öyle olmaya devam ediyordu.

Annelikle İlgili Psikodinamikler

Bayan S, iki yaşındayken annesinin kendisini duygusal olarak terk etmesiyle ortaya çıkan psikolojik sonuçlardan hayat boyu muzdarip olmuştu. Her ne kadar annesi hayatı boyunca kronik anksiyeteye sahip olmuşsa da aile öyküsünde yaşadığı kaybın ardından bir anne olarak sergilediği davranışlar dikkate değer biçimde değişmişti. Sinirli, depresif kendini “kızını öldürmekle” suçlayan bir kadına dönüşmüştü. Bizim görüşümüze göre Bayan S iki yaşına geldiğinde, kardeşi olan pek çok iki yaş çocuğunun yaşadığı karmaşık duyguları deneyimlemiş olmalıdır. Bizce bir yarısı kardeşi olmasını isterken diğer yarısı bu beklenen kardeşin ölmesini istemiştir. Kardeşinin hakikaten “ölmüş” olduğu gerçeğini bir nevi dileğinin gerçekleşmiş olması olarak algılamış olmalıydı. Terapi sürecinde Bayan S’nin kardeşinin ölümüne ve buna bağlı olarak da annesinde süregelen hastalıklı bir öfke ve yas sürecinin başlamasına neden olduğu yönündeki inancını yeniden yapılandırmayı başardık. Bu inanç onun ikilemde kalmasına neden oluyordu. İncittiği ve kendisinden nefret ettiğine inandığı bir anneye nasıl bağlı kalabilirdi? Bu kaybı nasıl telafi etmişti ve öz saygısını nasıl geri kazanmıştı?

Bölme

Biz Bayan S’nin bölmeyi de kapsayan bir savunma düzeneği geliştirmiş olduğunu düşünüyoruz. Bayan S’nin ideal kendilik imgesi güzel, güçlü, etkili ve sevgi dolu bir kadının yansımasıydı. Değersizleştirilmiş ve bölünmüş kendilik algısı ise aşırı eleştirel, sevgisiz, “çirkin dişleri olan” ölümcül bir “katildi” (bu onun ayrışmış (dissociated ) saldırganlık için kullandığı metafordu). Biz Bayan S’nin annesiyle ve kendisiyle ilgili bütünleşik temsil oluşturmada alışılmışın dışında bir zorlanma yaşadığına inanıyoruz çünkü annesiyle gerçek hayatta yaşadığı deneyim bu bütünleşmeyi fazlasıyla zorlaştıran bir niteliğe sahipti. Gerçekte küçük bir yaşa kadar onunla ilgilenmiş olmasına rağmen yaşadığı düşük sonucunda birden bire duygusal olarak ulaşılamaz duruma gelmişti. Kızının zaten kırılgan olan savunma mekanizmaları üzerine bir de gerginlik ilave etmesi, Bayan S’nin annelik temsilini onun öfkesinden korumak için bölmeyi bir savunma aracı olarak kullanmasına ve zaten içselleştirmiş olduğu bu durumun artarak sürmesine neden olmuştu.

Bayan S erkekleri hem idealize ediyor hem de değersizleştiriyordu. İdealize temsil babasıyla yaşadığı sevgi dolu ilişkiye dayanırken değersizleştirilmiş temsil babasının duyarsız, terk eden, saldırgan hallerini temel alıyordu. Erkekler hakkındaki olumsuz imgeleri aynı zamanda kısmi kendilik temsillerini simgeliyordu ve bunların büyük bölümü bilinçaltı temsillerdi. Saldırganlık duyguları engellenerek erkeklere yansıtılmıştı ve bilinçli bir ( disrn^' ?? ) ve alayla karşılık buluyordu.

Bayan S’nin bölmeyi kullanması Colin’in doğumuyla son bulmuştu. Oğlunun “maskülen” özellikler diye tanımladığı bilimsel merak ve her şeyi öğrenme isteği gibi davranışlarından kesinlikle çok keyif alıyordu. Onun gözünde oğlundaki maskülenliğin olumsuz yönleri, kendi nefret ettiği özellikleri olan yıkıcılık ve saldırganlıktı.

Erken Dönemdeki Keyif Verici Anneyi Arama

Bayan S’nin anne kaybını telafi etmek için harcadığı ilk çaba babasının içindeki ilgi dolu anneyi aramak oldu. Babasının en sevdiği çocuğu, biricik kızı oldu. Ancak onun ilgisi yaşadığı anne kaybının etkisini yalnızca geçici bir süre için hafifletebilmişti; adet görmeye başladığında babası da onu terk etmişti. Benzer bir durum “anaç ve “ilgili” olarak değerlendirdiği eşinde de yaşanmıştı. Bebek yapmayı ilk denedikleri zamanlarda bir kızı olsun istiyordu. Ona “kendisinin hiç tadamadığı annelik duygularını” tattırmak istiyordu. Annesinin kendisine yaptığı gibi o da kızına elbiseler dikecek ve onu süsleyecekti. Biz bunun Bayan S’nin küçükken kaybettiği annesiyle bağını korumak adına yaptığı bir girişim olduğuna inanıyoruz. Colin’in erkek olduğunu duyunca ilk anda hayal kırıklığına uğramış olsa da daha sonra onun varlığından son derece memnun olduğunu dile getiriyordu. Buna karşın onu yumuşak, nazik ve duyarlı; tam sevebileceği gibi bir oğlan çocuk olarak algılaması dikkat çekiciydi.

Saldırganlık Yönetimi

Bayan S yetişkinlik hayatında öfkeyi, çocukluğunda yaşadığı üzüntülerle bağlantılı olarak kayıp ve istismar içeren olaylara tepki olarak deneyimlemişti. Rorschach’ta anlattığı “Kurdun memesinden süt emen Romulus ve Remus” fantezisinde de öfkesi belirgindi. Kurt algısı daha sonra iki bebeğinin üzerine “ağzından zehir damlatan”  “deli antilop” a dönüşüyordu. O da bilinçsiz olarak tıpkı annesi gibi kendini çocuklara zarar veren biri olarak görüyordu.

İdealize ve değersizleştirilmiş temsillerin bütünlük sergilemediği ve özellikle öfkenin ayrışmış (dissociated) ve erkekler üzerine yansıtılmış olarak görüldüğü kendisi ve diğerleriyle ilgili bu bölünmüş içsel temsiller bağlamında Bayan S ikinci bir bebek sahibi olmaya karar vermişti.


psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Kürtajın gerçekleştiği günlerde Colin rahat bırakılmadığı zaman öfke nöbetleri geçirmeye başlamıştı. Bayan S bunları tıpkı Colin’in göğüslerini ısırmaya başlamasında olduğu gibi önceden çok sevdiği iyi davranışların yitirilmesi, bir nevi terk ediş olarak algılamıştı. Terapiden yıllar sonra bu patlamalarda kendini hep tuttuğunu hatırlıyordu. Önceden Colin’i sarsıyor ve ona bağırıyordu. Colin öfke nöbetleri geçirmeye başladığında onunla da kendi öfkesiyle de baş etmede son derece yetersiz olduğunu hissetmişti. Onu sarstığı zaman terapide kendisine söylenenleri hatırlıyordu; “Onun gözlerinin içine bak ve kendisini öldürmenden korktuğunu anla”. Öfkesini oğluna ve kendine yönelterek “canavarlaşmaktan” endişe ediyor, Colin’i “öldürmekten” korkuyordu.

Anneye Olan Borcu Ödeme

Bayan S Colin doğduğunda annesinin kendileriyle yaşamasına ve yeni doğan bebeğe annelik yapmasına izin vermişti. Colin birkaç aylık olana kadar Bayan S’nin annesi bebeğin bakımı konusunda aşırı sorumluluk üstlenmişti. Bayan S’nin annesinin yaşamındaki boşluğu ona bakacak bir çocuk vererek doldurmak yönünde bilinçli fantezileri vardı; “Yaşamak için bir nedeni yok. Colin onun tek yaşama nedeni”. Biz bu durumu bilinçaltı düzeyde, bir bakıma fantezisinde annesinden aldığı bebeğe karşılık ona yeni bir bebek vererek annesinin kaybını telafi etmek olarak değerlendiriyoruz.
Fantazik Kızın Kaybı

Bayan S ikinci gebeliği esnasında kızına (kendine) daima özlemini çektiği şekilde davranan mükemmel bir anne olmayı hayal etmişti. Down sendromu tanısı konmasıyla kürtaj arasında geçe sürede sanki fetüs onun idealize kızıymış gibi davranmıştı. Kürtajın ardından bebeğe bakmış ve onun “Mükemmel görünümlü bir kız bebek” olduğunu söylemişti. Bu hipotez hem Bayan S’nin sorunlu bebeğe idealize otorite figürünün adı olan Miriam’ı vermesinin nedenini hem de tanıyla kürtaj arasında geçen üç haftalık süre boyunca içinde taşıdığı bebeği “tanımaya çalışmak” istemesinin altında yatan nedeni açıklamaktadır.
   
Kaybın İfade Ettikleri

Birkaç yıllık terapinin ardından Bayan S, annesinin diğer kızını “öldürmüş ” ve böylece “annesine kalıcı bir zarar vermiş” olduğu yönündeki inançlarıyla kürtaj anıları arasında bağlantılar kurmaya başlamıştı. Biz onun kürtajın ardından fantezik kızını diri tutmaya karar verdiğine ve bu fantezisini Colin üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığına inanıyoruz. O dönem Colin’i hep özlemini çektiği idealize, mutluluk verici ve ilgili anne yerine koymuştu. “O her zaman benim duygularımı hissederdi. Ne hissettiğimi her zaman anlardı”. Ona “aşkım” diye hitap etmeye ve hem algısal “duyarlılığını” hem de “ruhsal” duyarlılığını övmeye başlamıştı. Onun “sanatsal yapısını” takdir ediyordu.  Bayan S, Colin’de dişil ve anaç davranışları alttan alta destekleyip erkeksi, iddialı ve saldırgan davranışları köstekleyerek ondaki cinsiyet yönelimlerini değiştirmişti. Annesiyle arasındaki kaybedilmiş içsel bağı geri kazanma aracı olarak “ilgili ve anaç” oğluyla bir füzyon fantezisi geliştirmişti. Bununla birlikte babasının duygusal yönüyle olan kaybedilmiş bağı da geri kazanmış oluyordu. Oğlunun “fazla delişmen” ya da fazla saldırgan olmasını önleyerek babasının fiziksel istismarı ve terk edişi karşısında duyduğu ayrıştırılmış öfkenin açığa çıkması olasılığını önlemiş oluyordu.
Bunun yanı sıra biz Bayan S’nin Colin’in kız olacağını düşündüğü zamanlarda Winnicott (1971, p. 74)’un kız çocuk isteyen ancak erkek çocuk dünyaya getiren kadın vakasında anlattığına benzer bir durum yaşadığına inanıyoruz. Winnicott’un vakasında anne oğlunu kız gibi görüyor ve onunla iletişiminde onu oğlan gibi görmeyi başaramıyordu. Sonunda oğlu onun bu dileğini gerçekleştirmiş ve annesinin kızı olma fikrine kendini uyarlamıştı.

Baba

Colin’in babasının kendisinden on sekiz ay küçük bir erkek kardeşi vardı. Onun ailesi de psikolojik açıdan bölünmüştü. Babası erkek kardeşiyle, alkolik annesi de kendisiyle ilgileniyordu. Colin’in babası iki kardeşin büyüğü ve daha itaatkar, korkak ve pasif olanıydı. Kendini “mazoşist”, küçük kardeşini ise “sadist” olarak tanımlıyordu.

Colin’in babası küçük, korkak bir oğlan çocuğuydu. Mikrop ve hastalıklarla ilgili saplantılarından kurtulamıyordu. Saldırganlık dürtülerini yönetmekle ilgili ciddi endişeleri vardı ve kırılgan bir vücuda sahip olduğunu düşünüyordu. Diğer oğlanlar tarafından fiziksel saldırıya uğradığında onlara karşılık vermezdi. Gelişimi süresince kendini bir erkek olarak yetersiz görmüştü. Bay S’nin maskülenliği ve seksüalitesi konusunda pek çok endişesi olmuştu. İkincil cinsiyet özellikleri açısından akranlarının gerisindeydi; o kadar bilinçliydi ki on altı yaşındayken “pubik tüylerini uzatan” en son kişiydi. Bay S her ne kadar herhangi bir homoseksüel deneyimi ya da fantezisi olmadığını iddia etse de, ergenlik dönemindeyken aşırı utangaçlığı ve kızlarla iletişim kurmakta yaşadığı güçlük nedeniyle homoseksüel olduğundan endişe etmişti. Bay S üniversite son sınıfa kadar kimseyle çıkmamıştı ve ilk cinsel deneyimini üniversite bittikten sonra yaşamıştı. Homoseksüel olmakla ilgili kaygıları heteroseksüel olarak aktif olmasıyla beraber son bulmuştu.

Babalık Psikodinamikleri

Tıpkı Bayan S gibi, Bay S’nin dinamikleri de oğlundaki bozukluğun etiyolojisinde etkin rol oynamıştı. Bay S bir bebeği olsun istemişti ve baba olmayı dört gözle bekliyordu. Her ne kadar bu konuda karısını desteklemiş ve yüreklendirmiş olan kendisi olsa da özellikle Colin annesini emerken dışlanmışlık hissi yaşayacağını hiç düşünmemişti. Karısı Colin’le  ilgilenirken kendini terk edilmiş hissediyor, depresif hale geliyor ve “dışlanmışlık” duygusuna  tepki olarak kendini geri çekiyordu. Bu duygu onda umursamaz, ulaşılmaz ve ihmalkar olan alkolik anne- babasıyla ilgili anıların canlanmasına neden oluyordu. Sonuç olarak Bayan S’ye annelik rolüyle ilgili destek veremiyor ve bunu duygusal açıdan kendini geri çekerek dışa yansıtıyordu. Zamanla eşine kendisinden daha fazla duyarlılık gösteren oğluna karşı kırgınlık hissetmeye başladı. Colin’le iletişim kurmak adına yaptığı etkin girişimler hemen karşılık bulmadığında kendini iyice geri çekiyordu. Dolayısıyla Colin’le ayrı ve bağımsız bir ilişki kurmak şöyle dursun oğlu ve karısıyla arasına daha da kalın bir duvar örmüştü.

Bay S, Colin doğduktan sonra öfkesini bağımsız ve şiddetli öfke ataklarıyla dışa vurmaya başladı. Örneğin bir defasında kendine hakim olamayarak çöp tenekesini parçalamıştı. Yılda dört - beş kez aşırı boyutlarda öfkeye kapılarak bağırıyor, duvara yumruk atıyor ancak hiç kimseye zarar vermiyordu. Yok yere ortaya çıkmış gibi duranı bu davranışları onu hem tedirgin ediyor hem şaşkına çeviriyordu. Bay S’ye Colin’in nasıl bir çocuk olmasını istediği sorulduğunda onun adına isteyebileceği tek şeyin, bu onun “onaylamadığı şeyleri yapması” anlamına gelse bile, kendi “gücünü” hissetmesi olduğunu söylemişti. Bay S çocukluğunda kendini güçsüz hissetmişti ve oğlunun da kendi gibi güçsüz olmasını istemiyordu. Bu hedef, Colin açıkça feminen davranışlar sergilemeye başladığında babasının endişe duymama gerekçesi olarak görev yapmıştı. Böylece farkında olmadan Colin’in çapraz cinsiyet davranışlarını yönlendirmek ya da sınırlamak yerine pekiştirmiş oluyordu. İki yaşından itibaren Colin babasına sık sık öfkelenmeye başlamıştı. Kendisine dokunmasını, kucağına almasını istemiyor, böyle zamanlarda eline geçirdiği şeyleri babasına fırlatıyordu. İşin dikkat çekici tarafı babasının bu davranışlara kızmamasıydı çünkü o bunları Colin’in “gücünü” göstermesi olarak algılıyordu. Bay S Colin’in saldırganlığını sınırlamaya ya da bu konuda onunla konuşmaya çalışmıyordu. Onunla boğuşmuyor, dolayısıyla oğluna saldırganlığını dengelemeyi öğretecek bir model oluşturmuyordu. Oğlunun gelişiminde kendi rolünün önemini anlamış gibi durmuyordu (Oğlan çocukların gelişiminde babanın rolüyle ilgili bir tartışma için bkz. Greenson, 1968; Abelin, 1971; Lamb, 1976; Herzog, 1982).

Her iki ebeveyn de Colin’in estetik yönünü idealize etmişti. Bu idealizasyon onun resme olan ilgisini, renklere ve dokulara olan hayranlığını ve oyunculuk yeteneğini desteklemeyi içeriyordu. Onun algısal duyarlılığını takdir ediyor, bunu sanatsal mizacının bir parçası olarak görüyorlardı. Diğer insanların oğullarını özel, zeki ve yetenekli bir çocuk olarak görmesini istiyorlardı. Onun fiziksel görünümüne de çok özen gösteriyorlardı.

Çocuk

Colin’in psikodinakmikleriyle ilgili daha detaylı bir anlatıma yeni yayınımızda yer vereceğiz. Burada kabul değerlendirmeleri sırasında onunla yaptığımız karşılıklı görüşmelere, psikolojik testlere ve tedavi ilerledikçe ortaya çıkan temel konulara dayalı kısa bir özet sunacağız.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Colin’in ayrılık anksiyetesi babası ve büyük annesi onu beş günlüğüne bırakıp gittiğinde başlamıştı. Özellikle büyükannesi onun temel bakıcısı durumundaydı. Bu dönemde annesi de depresif olmaya başlamıştı. Ancak Colin’in karşı cins kıyafetleri giyme davranışının yoğun olarak ortaya çıkması ve kız olma isteğiyle kafasının meşgul olması, annesinde düşük yaptıktan sonra gelişen şiddetli depresyon, geri çekilme ve öfkenin bir sonucu olarak görülmeye başlanmıştı.

Colin ilk buluşmamızda kendisiyle görüşme yapan kişilere karşı çok kibardı. Yüzlerimizi incelemiş ve giysilerimizin rengini anında tespit etmişti. Konuşmaya istekli, oyuncaklara karşı ilgisizdi ve kendisiyle görüşme yapılmasını bekleyen uyumlu bir yetişkin gibi davranıyordu. Görüşme esnasında yüzümüze odaklanıyor ve bütün yüz ifadelerimizi büyük bir dikkatle inceliyordu. İlk karşılaşmada özellikle dikkatimizi çeken şey onun “kızgın bakışlı kadınlar” konusundaki endişesiydi. Sınıflarındaki kızgın bakışlara sahip kızdan ne kadar korktuğunu anlatmıştı. Ailenin ev hayatıyla ilgili videolar üzerinde çalışırken, onun karşı cins kıyafetleri içerisinde aynanın karşısına geçtiği zaman ilk görüşmede bize gösterdiği “kızgın bakışları” yaptığını keşfettik. Bunu yaptığında bir süreliğine duraklıyor ve anlayamadığı bir şeyi içselleştirmeye çalışır gibi kendi kızgın yüzünü inceliyordu.

Tedavinin ilk aşamasında nesne sürekliliği konusunda sıkıntıları vardı. Her seanstan önce acaba her şey bıraktığı yerde mi, değişen bir şey olmuş mu diye odayı baştan aşağı kontrol ediyordu. Ayrılık ya da öfke duyguları depreştiğinde bunu saldırganlık ya da bedensel mükemmellik fantezileri takip ediyordu. Daha sonra dönen balerinler hakkında konuşmaya, oyun hamurundan bir kız çocuk yapmaya veya Barbie’nin saçlarını okşamaya başlıyordu. Fantezi oyunlarında genellikle gerçek - gerçek olmayan, canlı – cansız, kadın – erkek ayırımlarını yaparken kafası karışıyordu. Yaşadığı karmaşaya rağmen düşünsel bir bozukluğa sahip değildi ve gerçeklik testlerinin sonuçları yalnızca bu tür yapılandırılmamış durumlarda kötü çıkıyordu.

Seans sonlarında, terapisti ona birkaç dakika içerisinde seansın biteceğini söylediği zaman Barbie’nin saçlarını okşamaya ya da kağıda çizmek veya kile şekil vermek suretiyle kadın figürleri oluşturmaya başlıyordu.

Çalışmamızın ilerleyen zamanlarında oğlan figürleri de oluşturmaya başlamıştı ancak ne zaman bir ayrılık tehdidiyle karşı karşıya kalsa onları bozuyor ve yerine kız figürleri oluşturmaya başlıyordu.

Ayrılık, kayıp ve saldırganlıkla ilgili sorunlara ilave olarak karşısındaki kişiden farklı olması durumunda kendisinin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğiyle ilgili de endişeleri vardı. Karşısındaki kişiye bağlı olmanın tek yolu onunla aynı olmak mıydı? Değer verdiği kişilere duygusal olarak bağlı kalmanın tek yolu onlara göz kulak olmak mıydı?

Tedavinin ikinci yılında Colin’in aklı hala idealize, parlak kadınlarla meşguldü ama ilave olarak cadılarla da ilgilenmeye başlamıştı. Siyah mürekkeple çok güçlü, şiddet ve öfke dolu gözlere, pençe gibi uzun tırnaklara sahip olan ve “anne” olarak tanımladığı cadı gibi bir kadının resimlerini çiziyordu.


psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
İki buçuk yıllık terapinin ardından çapraz cinsiyet davranışı ve kayıp ve saldırganlıkla ilgili endişeleri belirgin biçimde azalmış, içsel deneyimini metaforik olarak ifade edebilecek duruma gelmişti. “Benim Hikayem” diye adlandırdığı bir dizi resim çizmişti ve bunlar bir öykü meydana getiriyordu.

Colin’in Öyküsü

“Kedi Tlie kıza dönüştüğü için öfkeli. Neden kıza dönüştüğünü bilmiyor.”

“Çığlık atıyor çünkü kıza dönüştüğü için öfkeden deliye dönmüş.”

“Kıza dönüştüğü için çok üzgün ve ağlıyor. Saçları uzamış bile.”

“Ağlıyor çünkü neredeyse kadına dönüşmüş. Ama hala kuyruğu var.”

“Kuyruğunu neredeyse kaybetmiş.”

“O kadar yüksek sesle bağırıyor ki saçları da gözyaşları da yukarıya doğru gidiyor.”

“Öfkeden deliye dönmüş durumda. Dilini ısırmış ve gözyaşlarını yitirmiş.”

“Annesini yiyor ve salağa benziyor. Çok öfkeli ama annesine karşı değil. Onu yedi çünkü annesi çok öfkeli biri.”

“Annesini kusmak için banyoya gidiyor. Annesi ölmüş. O üzgün değil.”


Tartışma

Çocuğun Psikodinamikleri

Colin’in vaka geçmişi, çocuğun yapısı, ebeveyn psikodinamikleri, travma ve çocuğun zihinsel temsil düzeyinin çocuğun psikodinamiklerine etki etmesindeki karmaşık süreci gözler önüne sermektedir.

Colin’in algısal duyarlılıkları, çapraz cinsiyet edimlerine büyük ilgi göstermesi ve fantezileriyle bağlantılı olarak gelişimini çeşitli yönlerden etkilemişti. Bunlar her şeyden önce annesi ve büyük annesi arasındaki günlük, hararetli tartışmalar, babasının saldırganlık patlamaları ve annesinin ona yönelttiği öfke sonucunda geliştirdiği anksiyeteye katkı sağlayan şeylerdi. İkinci olarak onda itiş-kakış oyunlarından kaçınma, saldırganlık korkusu, bedenen savunmasız olduğu hissi oluşturmuşlardı. Colin bu tür oyunları çok sert, çok tehlikeli ve canını çok acıtabilecek oyunlar olarak görüyordu. Bu hassasiyetler ayrıca onun görsel sanatlar gibi geleneksel anlamda maskulen bulunmayan edimlere olan ilgisinin artmasına neden olmuştu. Sonuç olarak taklit yeteneği onun dünyasında bir eğlence ve oyun olarak ifade bulmuştu.

Colin’in o kadar sıradışı algısal duyarlılıkları vardı ki, dünya onun için sonuna kadar açılmış bir içsel amplifikatör gibiydi. Çevresinden daha geçirgen bir yapıya sahip gibiydi. Hayatındaki travmatik stresin onun mizacındaki hassasiyeti artırıp artırmadığını merak etmiştik. Böyle bir varsayım Kagan (1989)’ın “yaşamın ilk üç yılında yaşanan yoğun stresin utangaç ve hassas mizacın daha büyük boyutlara taşınmasına neden olabileceği” yönündeki gözlemi ve van der Kolk (1987)’un raporlarında yer alan “küçük çocuklarda travma aşırı uyarılma ve hassasiyete neden olur” önermesiyle uyumluydu. Yaşadığı düşüğün ardından Bayan S’de gelişen öfke ve geri çekilme, mizaç olarak hassas ve halihazırda ayrılık anksiyetesine sahip bir çocuk olan Colin’in çok daha büyük bir ayrılık anksiyetesi geliştirmesine neden olmuştu. Colin terapistinden ayrılma konusunda da son derece hassastı ve tatiller ya da annesinin depresyona bağlı olarak erişilemez duruma geldiği dönemler gibi ayrılık zamanlarında çapraz cinsiyet davranışları artmaya başlıyordu.

Biz bu durumun birkaç psikodinamiği birden içerdiğini düşünüyoruz.

Bize göre Colin’in çapraz cinsiyet davranışları ulaşılamaz duruma gelmiş olan annesiyle yeniden psikolojik bağlantı kurabilmek için yapılan bir girişimi de içeriyordu. Onu taklit ederek bir çeşit bütünleşik kendilik fantezisi (self-fusion fantasy) canlandırıyordu. Burada “canlandırma” kavramını Fast (1985)’ın tanımladığı biçimde kullanıyoruz; “ Kendi çabasıyla var edilmiş, içinde kendilik ve kendilik tarafından yaratılanın henüz ayrışmamış olduğu….. amaca yönelik bir edim” (syf.23). Colin esasında “bir anneye sahip olmakla” “annesi olmayı” birbirine karıştırıyordu. Canlandırmalar esnasında anne rolü oynamıyordu, bizzat annenin kendisi oluyordu.  Cinsiyet karmaşası olan yetişkin erkeklerde de benzer bir dinamik rapor edilmişti (Ovesey and Person, 1973).

Colin annesiyle yeniden iletişim kurabilmek için, annesinin geri çekilme ve öfkesinin neden olduğu travmaya onun ihtiyaçlarıyla daha fazla ilgilenerek ve ne isterse yaparak cevap veriyordu. Ayrıca annesinin “kızgın bakışlı” kadınlardan daha fazla korkmasına neden olan öfkesine karşı çok hassas bir hale gelmişti. Annesinin davranışlarında meydana gelen köklü değişimi anlaması mümkün değildi ve bu yaşadıklarına bir anlam verebilmek adına onu taklit etmeye başlamıştı. Dolayısıyla onun karşı cins kıyafetleriyle ayna karşısında uzun zaman geçirmesi ve annesinin “kızgın bakışlarını” taklit etmesi onun öfkesini anlamaya yönelik çabasını temsil ediyordu.

Psikanalist Emch, 1944’te yayınladığı bir makalede bireyleşme ve eyleme vurumla ilişkili olarak “anlama ihtiyacı” konusunu ele almıştı. Bu makalede şöyle diyordu;

Çocuğun bilinmeyen ve beklenmeyenle ilgili deneyimlerine bağlı olarak ortaya çıkan gerilimle, çocuğun anlayabileceği konulardaki (örneğin olayı özümseme kapasitesi) bilinmezleri bilinene çevirerek başa çıkılabilir. Ancak deneyimin çocuk tarafından henüz nitel ve nicel olarak özümsenememiş olduğu bu durumda bir sonraki en önemli araç rahatsız edici uyaranın ya da deneyimin zayıflatılmış olarak tekrarlanmasıdır, özellikle de bu deneyime ortam hazırlayanla arasındaki bağlantı nedeniyle; “Eğer onun gibi davranırsam – o olursam -, onun içine girersem onu anlayabilirim, ne yapacağını tahmin edebilirim ve şaşkınlık yaşamam-incitilmem”(syf. 14).

Bireyleşme öğrenmesi olarak adlandırdığı durum hakkında şunları söyler; “bir durumun neye benzediğini eyleme vurarak anlamak, taklit desenleri daha sonra hayat için şaşırtıcı biçimde güvenli hale gelen motor yollarla çok erken dönemlerde ortaya çıkar ve genellikle karikatürlerin en hırpalayıcısı olarak ekonomik ve sergileyici bir temsil kadar keskindir ”.

Ghent (1990) daha da ileri giderek “anlama ihtiyacı” kavramının uzamını saldırganla bütünleşme şeklindeki bir savunma anlayışına kadar genişletir. “Acaba bebek ya da çocuk kendi mevcut ortamını ve son derece plastik olan kendiliğini, bir türlü anlayıp ve içselleştiremediği saldırganlığı anlamaya yönelik girişimlerinde bir araç olarak mı kullanmaktadır? (syf. 130). Her ne kadar Colin’in çapraz cinsiyet davranışı içe dönük bireyleşmeyi içeriyor olsa da hemen akabinde bize bunun, çocuğun öfkesini sahiplenmeden yalnızca canlandırabileceği yani annesine olan öfkesini sahiplenmeden ifade edebileceği (Elsa First, 1991, kişisel iletişim) bir dışa dönük bireyleşme örneği olabileceğinin işaretlerini vermişti.

Biz Colin’in ayna önünde yaptığı taklitlerin annesinin saldırganlığının yol açtığı temel anksiyeteye karşı bir girişim içerdiğine inanıyoruz.

Colin annesinin istediği gibi nazik, sevgi dolu, ilgili ve estetik olarak memnuniyet verici, hiç sinirlenmeyen ve hiç saldırgan olmayan bir çocuk olmaya itilmişti. Annesinin kendisini yalnızca kız olursa sevebileceğine dair duygular beslemeye başlamıştı. Dolayısıyla Colin cinsiyet içeriği etrafında kurgulanmış bir bölmeyi savunmacı bir biçimde kullanmaya başlamış ve değersizleştirmiş olduğu erkeklere saldırganlığını yansıtıp idealize ettiği kadınlarla bütünleşme yoluna gitmişti. Böylece annelik ve kendilik temsillerini saldırganlığından korumuş oluyordu.

Biz Colin’in gelişimsel temsil düzeyinin, mizacındaki hassasiyetin ve annesini travmatik bir biçimde kaybetmiş olmasının bir sonucu olan çaresizliklerinin bir bütün olarak onu annesinin yansıtmacı kimlikleri karşısında aşırı hassas bir duruma getirdiğine inanıyoruz. Colin annesi tarafından içine yerleştirilen kimlikleri kabul etmenin verdiği rahatlıkla neredeyse geçirgen (porous) bir duruma gelmişti. Bu geçirgenlik, annesinin ulaşılmaz ve öfkeli oluşuyla başlayıp sonrasında Colin’in bütün ilgi ve dikkatini annesinin ihtiyaçlarına yöneltmesiyle ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan şiddetli anksiyete durumuyla dikkat çekici bir biçimde destekleniyordu. Böylelikle annesinin kız çocuk sahibi olma konusundaki onarıcı isteğinden fazlasıyla etkilenerek ona hep istediği kız çocuğunu verme girişimlerinde bulunmaya başlamıştı. Bu uzlaşı yapısı Ogden (1982)’in “sihirle hasarlı nesne tamirinin” bir çeşidi olarak görülebilir. Aşırı uyumlanmaya yol açabilen arabulucu mekanizmaların neler olduğunu dikkate alan Ogden (1982) şöyle der; “Eğer bir bebek uyum sağlamada yetersiz kalırsa anne için varlığına son verir. Bu tehdit, uyum sağlama isteğinin altında yatan itici güçtür. “Eğer benim istediğim gibi biri olmazsan seni yok sayarım” ya da bir diğer ifadeyle “Senin içinde yalnızca kendi koyduğum şeyleri görebiliyorum. Ve bunları göremezsem başka hiçbir şeyi göremem” (syf.16). Colin’in öyküsü de bunu canlı bir biçimde yansıtmaktadır. Colin kendini annesinin onun kız olmasına karşı duyduğu güçlü istek karşısında saldırganca dönüşüme uğratılmış gibi hissediyordu.

Öyküsü savunma stratejilerinin bedelini göstermekle beraber Colin’in bu sürece aktif olarak katıldığını da ortaya koyuyordu. Colin kendini kıza dönüştürülerek yok edilmiş gibi hissediyordu. Yok edilmesini bir tür kastrasyon olarak algılıyordu. Daha sonra bu pasif deneyimi annesiyle savunmacı bir biçimde bütünleştiği aktif sürece dönüştürüyordu.  Bütünleşik kendilik (self fusion) fantezisinde öfkesini, üzüntüsünü ve kendisiyle annesinin ayrı bireyler oldukları algısını yitirmektedir. Bu savunmacı strateji her ne kadar fantezisinde annesiyle iletişim kurmasını sağlasa da, bedeli çok ağır olmuştu. Canlılığını yitirmiş, psikolojik olarak öldürülmüştü.

Sonuç olarak biz Colin’in davranışını körükleyen nedenlerden birinin kaybettiği ve özlemini çektiği kız çocuğunu ona vererek annesinin depresyonunu giderme isteği olduğuna inanıyoruz. Colin hem annesinin kendisi için ulaşılabilir duruma gelmesine hem de onun depresyona girmesine, geri çekilmesine ve sinirlenmesine neden olacak bir şey yapmış olmanın yarattığı suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışıyordu. Dolayısıyla davranışları kısmen bir onarma eylemiydi.

Cinsel Dürtüler ve Fallik Çabalar

CKB’li oğlan çocukların büyük bölümü penislerine ilgi göstermezler. Mastürbasyon yapmazlar ve fazla fallik çaba harcamazlar. Ancak bu durumun en azından bozukluğun gelişimindeki ilk evrelerde bazı CKB’li çocuklarda görülmemesi (tıpkı Colin’de olduğu gibi)  dikkat çekicidir. Psikanalitik gözlemcilerin(Roiphe ve Galenson, 1981) ve bilişsel gelişim araştırmacılarının (Kohlberg, 1966; Slaby ve Frey, 1975; Fagot, 1985)  çalışmalarından edindiğimiz bilgilere göre cinsel açıdan deneyimlenmiş kendilikle bilişsel cinsiyet ataması yapılmış kendilik iki yaş döneminde belirli yollardan gelişebilir. Biz cinsel açıdan deneyimlenmiş kendilikle bilişsel cinsiyet ataması yapılmış kendiliğin belirli bir düzeye kadar ayrı ayrı ancak paralel yönde gelişim gösterdiğine inanıyoruz. Bu kendilik algıları çocuk cinsel farklılıkların bilincine

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3254
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
vardığında birleşir ve cinsiyet farkının cinsel organların farklı olmasından ileri geldiğini anladığı zaman da pekişir.

CKB’li oğlan çocukların anneyle oluşturdukları bütünleşik kendilik fantezisi çocuğun fallik çabaları üzerinde derin etkiler bırakacaktır; özellikle de çocuk penisinin kurtulmaya çalıştığı cinsiyetin simgesi olduğunu anladığı zaman. Bu aşamada oğlan çocukları küçük tuvaletlerini oturarak yapmaya başlarlar. Penislerini bacaklarının arasına bantlayarak vajinaları varmış gibi yaparlar ve bazı vakalarda penislerini kesmek istediklerini söylerler. Bizim deneyimlerimizde fallik çaba ya hiç gelişmemiş ya da tamamen kaybedildiği vakalarda altta yatan ayrılık ve saldırganlıkla ilgili sorunlar kökten çözülmedikçe geri gelmemişti.

Travmaya Karşı Keyifli Birlikte Yaşam Hipotezi

Stoller’ın çocukluk dönemi CKB hakkındaki etiyolojik varsayımını değerlendiren Meyer ve Dupkin (1985), Stoller (1979)’ın “ergenlik ve yetişkinlikle beraber sorunlar transseksüel belirtilerin içine gizlenebilir. Geriye dönük kendilik savunması (hem hastalarda hem ebeveynlerde)  erken dönem travmalarının üstünü örtebilir” (syf. 265) savını ortaya atarken üzerinde çalıştığı 15 uç vakadan oluşan alt grubu tespit etmek için kaç vaka incelediği konusunda açıklama yapmadığına dikkat çekerler.  St. Luke's/Roosevelt Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Merkezi’nde görülen 130’dan fazla vakanın ve Toronto Çocukluk Dönemi Cinsel Kimlik Kliniğinde görülen benzer sayıdaki vakanın hiç birisi keyifli ortak yaşam şablonuna uymuyordu (Coates ve Zucker, 1988; Coates, 1990).

Peki, bulgulardaki bu farklılık nasıl açıklanabilir? Stoller gözlemlediği oğlan çocukların niteliksel açıdan farklı bir alt gruba mensup olduklarını söylüyor ve bu alt grubu “hepsinden daha feminen olanlar” diye adlandırıyordu. Her ne kadar Stoller’ın diğer klinik araştırmacıların gözlemlemediği bir alt grupla çalışmış olma olasılığı bulunsa da biz bu açıklamayı ikna edici bulmuyoruz.; özellikle de St. Luke's/Roosevelt gibi en uç vakalarla çalışmayı tercih eden bir merkeze on yıldan fazla bir süre içerisinde tek bir keyifli ortak yaşam vakasının sevk edilmemiş olduğunu düşündüğümüzde. Bu konuda ilave bir açıklama da sunmak istiyoruz. İlk birkaç değerlendirme seansında bu oğlan çocuklarının aileleriyle görece iyi bir uyum içinde olduklarını gördük ve bu bizi etkiledi. Genelde çocuktaki psikolojik sıkıntının derecesi ve ailede ağır stres öyküsünün varlığı ancak çocuk ve aileyle uzun süreli terapiler yapıldıktan, onlar bizleri hayatlarındaki acı gerçekleri anlatabilecek kadar iyi tanıdıktan sonra ya da ayrışmış anılarını onarabilecek duruma geldikleri zaman ortaya çıkıyordu. Stoller (1978) ayrıca oğullarının tedavisi kapsamında hiçbir babayla iletişim kurmayı başaramadığını belirtir. Buna karşın biz, her ne kadar bunun için çok çaba harcamamız gerektiyse de, sağlam ailelerdeki tüm babalarla aktif olarak iletişim kurmayı başarmıştık. Çalışmamıza katılan babalarla ilk temas kuran ve ilk değerlendirmeleri yapanların kadın klinisyenler olması işimizi kolaylaştırmış mıdır bilemiyoruz. Babalarla yaptığımız çalışmalar sonucunda bu aileler hakkında diğer araştırmacılarınkinden daha anlaşılır bir resim ortaya koyma şansı elde etmiş olduk.

Burada sunduğumuz vakada hem annenin hem de oğlunun özellikle Colin’in erken yaşlarında keyifli ortak yaşam anları deneyimlemiş olduklarına inanıyoruz. Ancak özellikle Colin sekiz aylık olduktan sonra keyiflilik bu ilişkinin sürgit niteliği olmaktan çıkmıştı. Stoller (1975)’ın bu bozukluğun oluşması için gerekli gördüğü yıllar süren keyifli ortak yaşamdan bahsetmek mümkün değildi. Aksine, hayal kırıklığı, erişilmezlik ve öfke anne çocuk ilişkisinin bir parçası haline gelmişti. Çalıştığımız annelerin içerisinde keyifli ortak yaşam isteklerini açıkça dile getiren bir alt grubun varlığı dikkatimizi çekmişti. Bir anne şöyle söylemişti: “Öleceğimi bilsem oğlumun kollarımda olmasını isterdim. Bu benim için en büyük mutluluk olurdu”. Biz de tıpkı Meyer ve Dupkin (1985) gibi bunun annenin kendi kayıpla ilgili çatışmalarıyla baş etmek üzere geliştirdiği onarıcı fantezinin bir ifadesi olduğuna inanıyoruz. Her ne kadar yaptığımız çalışmalar annelerin büyük bölümünün oğullarındaki ortak yaşam bağını desteklediğini gösterse de (Marantz ve Coates, 1991), devam eden vaka değerlendirmelerimizin hiç birisi bu fantezinin sürmekte olan keyifli bir anne çocuk ilişkisini yansıttığını doğrulamamıştır. Aksine bu ilişkiler özellikle çocuk birkaç aylık olduktan sonra yaşanan şiddetli, kronik stres ve travma ile karakterize ediliyordu. Bize sevk edilen vakaların genelde dört yaş civarı olması ( ki bu görece olarak CKB sendromu belirtilerinin ortaya çıktığı bir yaştır ve en fazla bir ya da iki yıl fark eder) ve Stoller’ın vakalarının çoğunda olduğu gibi yıllar sonra yapılan ergenlik ya da yetişkinlik yeniden yapılandırmalarına dayalı olması nedeniyle ulaştığımız sonuçlar konusunda kendimizi oldukça rahat hissediyoruz.

Stoller'ın keyifli ortak yaşamın çocukluk dönemi cinsel bozukluk gelişimindeki rolüyle ilgili fikirlerine katılmıyor olsak da pek çok gözlemine katıldığımızı belirtmek isteriz. Gerçekten de bu annelerin çoğu depresif, babaların çoğu ise erişilemez durumdadır. Biz de tıpkı Stoller gibi annelerin çoğunun oğlunu güzel olarak algıladığını gördük. Ancak biz yine de Stoller’ın kayıp, saldırganlık ve ağır anksiyetenin oğlan çocuklarının Cinsel Kimlik Bozukluğu geliştirmesindeki rolünü önemsemediğini hissediyoruz

Cinsel Kimlik Bozukluğu ve Homoseksüellik

Daha önce de belirttiğimiz gibi CKB’li çocuklarla yapılan takip çalışmaları, bu çocukların tamamının olmasa da pek çoğunun homoseksüel yetişkinler olduğunu göstermektedir. Colin’in psikoterapide ortaya çıkan uyumlanmalarıyla ilgili detaylar bu raporun kapsamı dışındadır. Ancak şu kadarını söylemeliyiz ki, Colin’in seksüel eğilimi net değildi. Bu zamana kadar onun seksüel olarak kadınlardan mı erkeklerden mi etkilendiğine dair elimize herhangi bir kanıt geçmedi. Kavramsal açıdan erotik algıyla cinsiyete ilişkin algıyı birbirinden ayırmak önemlidir. Bazı klinisyenler Colin gibi çocukların homoseksüel çocuklar olarak adlandırılmasını gerektiğini savunmuşlardı (Zuger,1988). Biz bunun ampirik ve kavramsal açılardan hatalı olduğuna inanıyoruz. Bugüne kadar CKB’li oğlan çocuklarıyla ilgili geleceğe yönelik olarak yapılmış en kapsamlı çalışmalarda homoseksüelliğin çocukluk dönemi CKB’nin kaçınılmaz sonucu olduğuna dair bir kanıt bulunmamaktadır (Green, 1987a).Bizim görüşümüze göre cinsel kimlik farklılıkları, erotik gelişim ve erotik nesne kristalizasyonu organizasyonun pek çok düzeyinde karşılıklı olarak birbirini etkilemektedir. Biz, bu sorunlarla ilgili anlayışımızın tam da bu noktasında, cinsel kimlik, erotik gelişim ve erotik nesne yönelimlerini kavramsal olarak bir araya getirmenin bu bozukluk için farklı bir kavramsallaştırma geliştirilmesini zorlaştıracağına ve bu araştırma alanındaki bilimsel süreçlere engel oluşturacağına inanıyoruz.

Özet ve Sonuç

Etiyolojiyi çoklu belirleyicili (multiple determinant) bir yaklaşımla ele almak, günümüzde bilimsel araştırmacılar tarafından pek çok psikopatolojide olduğu gibi genel davranışlardaki cinsiyet farklılaşması için de geniş çapta kabul görmektedir. Etkileşimci çerçevedeki bir spektrum modeli, bir etkenin diğeri üzerindeki görece ağırlığının çocuktan çocuğa değişeceğini söyleyecektir. Bir oğlan çocuğu utangaç ve hassas bir mizaç yerine cesur bir mizaca sahip olduğunda CKB oluşması için ebeveynsel karakterler, psikopatolojiler, psikodinamikler ve araya giren stresin şiddetiyle ilgili güçlerin ağırlığı çok daha büyük olmalıdır. Biz çocukluk dönemi Cinsel Kimlik Bozukluğunun nadir görülme nedenlerinden birinin, bu bozukluğun ortaya çıkabilmesi için gelişim sürecinin dar bir zaman aralığında pek çok etkenin bir araya gelmesi gerekliliğinden kaynaklandığına inanıyoruz. Bu etkenlerin hiç birisi tek başına bu bozukluğu oluşturmak için yeterli değildir. Ancak bununla birlikte daha önce bahsettiğimiz verimlilik bağlamında pek çok vakada CKB’nin yerleşmesi travmaya tepki olarak gerçekleşir ve daima ebeveyn psikodinamiklerinden etkilenir. Çocukluk dönemi Cinsel Kimlik Merkezi’nde gördüğümüz vakaların büyük bir bölümünde anne, kendi ulaşılamayan annesinin kaybını ve aslında sevdiği ancak kendisini fiziksel ve psikolojik olarak istismar etmiş olan babasıyla olan bağlarını onarmaya çalışır. Baba ise geçmişindeki çözülmemiş sorunlara tepki vermektedir ve bu tepki onun yoğun stres dönemlerinde eşinin ya da oğlunun ihtiyaçlarına etkin bir biçimde cevap vermesini önlemektedir. Ebeveynlerin erişilemez olmaları çocuğu terk edilmiş duygusuyla baş başa bırakmaktadır ve onu bu ağır anksiyeteyle baş edebilmek adına çok kısıtlı olan gelişimsel kaynaklarını tüketmeye itmektedir. Birimimize sevk edildiklerinde aileler oğulları üzerinde bıraktıkları etkilerin bilincinde olmazlar. Bir kez oğullarının çektiği acıyı fark ettikleri zaman, tıpkı Colin’in ailesi gibi çok acı çekerler ve oğullarının acısını dindirmek için ne gerekiyorsa yapmak isterler.

Bize göre psikanalizin sağlam temellere dayalı, kapsamlı, belirli bozuklukların temellerini anlamaya yönelik bir gelişimsel psikopatoloji psikanalizi teorisi üretebilmesi için analitik çerçeveyle araştırma çerçevesi arasında gidip gelmesi gerekir. İki çerçeveden gelen bilgileri birleştirerek bozukluklar hakkında çocuğun mizaç kısmında belirtilen biyolojik özellikleri, temsil yeteneğinin gelişim düzeyi ve çok kuşaklı aile dinamiklerini içeren kümülatif risk faktörlerinin çocuğun kişiler arası deneyimleri bağlamında anlaşılabildiği kapsamlı bir anlayışa ulaşabileceğimize inanıyoruz. Bu uzmanlık düzeyindeki bir CKB anlayışı kişilerarası iletişimin ilk önce nasıl oluştuğuna, sonra nasıl dönüştürüldüğüne ve son olarak da bir bireyin psikodinamikleri içerisinde nasıl kurgulandığına dair konularına ışık tutacaktır.

KAYNAKLAR