Gönderen Konu: Yılmaz Özakpınar’ın Medeniyet Teorisi  (Okunma sayısı 1380 defa)

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3216
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Yılmaz Özakpınar’ın Medeniyet Teorisi
« : 08 Kasım 2016, 12:54:03 »
İslamcılar geçen yüzyıl boyunca “Medeniyet” terimini teknik- bilim dışında çok düşünmemişler, ancak Sezai Karakoç’un “İslâm Medeniyeti” ve İsmet Özel’in “Müslüman Toplum” kavramlaştırması üzerinden tartışmışlardır. Sezai Karakoç’un Malik Bin Nebi üzerinden benimsediği ve İsmet Özel’in Seyyid Kutup etkisi ile eleştirdiği “Medeniyet” kavramı ilk kez Yılmaz Özakpınar’ın çalışmalarında teorik ve özgün bir çerçeveye oturmuştur. 2000’li yıllarla birlikte “Medeniyetler Çatışması” (Samuel Huntington) ekseninde kavram yeniden entelektüel ilgiye mazhar olmuş; aydınlar arasında “İslam Medeniyeti”, “Medeniyet Hareketi” gibi tamlamalar çerçevesinde tartışılmıştır. Ancak söz konusu tartışmalarda bilim- teknoloji- kültür gibi kavramlara tanım- içerik verilmediği, hatta bu kavramların zaman zaman “medeniyet” teriminin içeriği ile benzeş manâlar ile birlikte zikredildiği görülmektedir. Buna göre, gerek Türkçülük (Milliyetçilik) ve gerek ise İslamcılık akımlarının “medeniyet” kavramını tarif edemedikleri söylenmelidir. Yılmaz Özakpınar, sözü edilen muğlaklığı aşacak farklı bir perspektif getirmiştir.

Yılmaz Özakpınar Ziya Gökalp’in Kültür- Medeniyet ayrımını kritik eden bir çalışma disiplini getirmiştir. Bu çerçevede kültür kavramını İslam- ahlâk temelinde kırmıştır. Medeniyet meselesini din ekseninden ele alarak inşa ettiği teori felsefî manada alanında tek çalışma olma özelliğini koruyor. Onun Kültür Değişmeleri ve Batılılaşma Meselesi başlıklı çalışması Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Osman Turan, Erol Güngör üzerine eleştirel yazılarla derlenmiştir. İnsan Düşüncesinin Boyutları kitabı kanaatimizce daha geniş perspektif sunmaktadır. Ancak Yılmaz Özakpınar’ın medeniyet teorisi müstakil bir kitaptadır: Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi.

Özakpınar’a göre kültür ve medeniyet, doğada kendiliğinden bulunmaz; insan ürünüdür. Yazarın Medeniyet teorisinin hareket noktası budur. Bu noktadan hareketle teori, refleks ya da içgüdü haricinde insanın yaptığı gözlenebilir her davranışı, meydana getirdiği her şeyi kültür kavramı içinde görür (ÖZAKPINAR, 1997: 42). Yazarın ikinci öncülü; “ister medeni diye nitelendirilsin, ister ilkel diye nitelendirilsin, bütün insan toplumlarının kültürü vardır; kültürsüz bir insan topluluğu olamaz (…) insan her yerde ve her şartta, sırf biyolojik ihtiyaçlarını karşılama düzeyinde bile (…) kültür meydana getirir” (ÖZAKPINAR, 1997: 42). Bu görüşüyle yazar, kültür antropologlarının fikrine katılmıştır. Özakpınar, maddi kültür- manevî kültür ayrıştırması yapmaz; çünkü kültürün özü manevîdir, zihnîdir. Biyolojik yapıda hazır olmayan bir davranış biçimi geliştirilirse, yahut o davranışlar aracılığıyla somut cisimler meydana çıkarılırsa, o alet ve eşyalar kültür öğeleridir (ÖZAKPINAR, 1997: 43). Bu tasnifi ilkel-medenî nitelemeleri dışında kalmak için yapar. Her toplumun kültürü vardır. Medeniyet ise, kendi varlığına ve hayatına anlam vermeye çalışan, bunlara rasyonel düzeyde yorum yaparak hayatın gayesini belirleyen insan topluluklarında ortaya çıkar. Yani medeniyet, rasyonel bir ruhî yükselişin bilincidir; o yükselişin içerdiği inançtır; belli istikamette fiilleri üretmesi bakımından ahlâk nizamıdır. Bütün medeniyetlerde bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç vardır; bu inanca bağlı bir ahlâk nizamı toplumu yapılandırır (ÖZAKPINAR, 1997: 45- 46). Yazarın vurgusu ilkel adamı da içselleştiren bir kültür-medeniyet kavramı inşa etmektir. İlkel diye anılan bir toplum da inanır der, onun da aletleri vardır. Ancak ‘ilkel’ bunları doğaya reaksiyon düzeyinde bırakır. Gerçek bir medeniyet ile aralarındaki fark zihin düzeyi farkıdır. Doğa karşısında duyulan korku, istek, ümit, biyolojik ihtiyaçları karşılama düzeyi ilkel kültür düzeyidir. Oysa doğaya reaksiyon yapma düzeyini aşarak, doğayı bilinçle ve rasyonel biçimde anlamaya çalışma medeniyet düzeyidir. Doğayı anlamanın medeniyet kaynağı olması için insanın doğa, hayat ve hayat ötesi ile ilişkilerini aydınlatması ve bir ahlâk nizamı getirmesi gerekir (ÖZAKPINAR, 1997: 47). Medeniyet diyerek kavramlaştırılan ama içeriği inanç ve ahlâk nizamı olan bu kavram, toplumun güven ve istikrarını ve sosyal yapısını inşa eder. Fertler, benimsedikleri inanç ve ahlâk ilekeleri ile içgüdülerini ve bencil isteklerini dizginlerler. Bu kontrolün sağlanmadığı toplumlar/ topluluklar medeniyet kuramaz. Yazarın bu tasnifi Rousseau’nun insanların eşit olduklarını iddia ettiği “doğal hayatı” medeniyet dışı bırakacaktır. Özakpınar’ın kavramlaştırması esas alınırsa Rousseau’nun doğal toplumu, “ihtiyaçlar düzeyinde kalan ve inançlarını rasyonelleştiremediği için onu bilinçli kültür kaynağı haline getiremeyen… biyolojik ihtiyaçlardan bağımsız kendi başına ilgi odağı olan zihni alanlarda faaliyet” içinde olmayan ilkel bir toplumdur (ÖZAKPINAR, 1997: 49). İnanç ve ahlâk nizamı medeniyettir. Doğa ve toplum hayatı içinde meydana getirilen her türlü eser kültürdür. Demek ki kültür aslında medeniyetin ürünüdür. Medeniyet, kültür eserlerini doğurtan, onların hedefini, istikametini, niteliklerini belirleyen seçici, sınırlandırıcı, değerlendirici, kuşatıcı bir inanç ve ahlâk nizamıdır. Teorideki kavramlaştırmaya göre kültür ve medeniyet, aynı mantıksal konumdaki olaylar değildir. Kültürler; eserler ve ürünleridir; medeniyet, onların arkasındaki inanç ve ahlâk nizamıdır. Buna göre insan ürünü her oluşum bir kültürdür (ÖZAKPINAR, 1997: 50- 51). O’na göre “İnanç ve ahlâk nizamı medeniyettir; doğa ve toplum hayatı içinde meydana getirilen her türlü eser kültürdür.” Özakpınar, teorisini “medeniyet kuran inanç” fikri üzerine inşa etmektedir. O’na göre bu, inancın “doğruluğu” meselesi ile ilgili de değildir. Somut bir toplum hayatı geliştirecek, siyasi ve iktisadi yapıyı kuracak ve bu yapının serpileceği coğrafyalara yerleşecek inanç, medeniyet kurar, fikrindedir. Bu nedenle medeniyet çerçevesi olmayan kültürler, ilkel kalırlar, yabancı kültür öğelerini reddetme gücünü kaybederler. İnanç ve ahlâk nizamı sarsılmış toplumlarda kendine has ahenkli bütünlük kaybedilir. Bu nedenle medeniyet değiştirme ya da medeniyete girme olağanüstü bir olaydır. Bir medeniyet onu benimseyen toplumun bütün hayatını değiştirir ve kültürünü yeniden oluşturur. Özakpınar, fikrinin bu yönüyle Gökalp’in yaklaşımını eleştirir. Çünkü Gökalp medeniyeti, “temsil ettiği inanç ve ahlâk nizamını paylaşan milletler arasında ortaktır. Batı medeniyeti, artık bütün medeniyetlerin son merhalesi, artık karşı konulmaz şekilde bir dünya medeniyeti hali” şeklinde tanımlamaktadır. Bir inanç ve ahlâk nizamından başka bir şey olmayan medeniyet, içerdiği değerlere göre, kendiyle bağdaşan ve bağdaşmayan kültür öğeleri arasındaki sınırı hassasiyetle korur. Bir medeniyet, toplum içinde meydana getirilecek kültür öğeleri için bir istikamet gösterirken dışarıdan alınacak kültür öğeleri karşısında seçici olur (ÖZAKPINAR, 2012: 27).

Yılmaz Özakpınar’ın çalışmalarında medeniyetin teknikle de bir ilintisi yoktur. Teknik ve Kültür toplumların faaliyetleridir. İnsan ürünü her oluşum bir kültürdür. Kültürün içine maddi yapısı olan oluşumlar, örfler, âdetler, kanaatler, fikir ve tutumlar, ideolojiler, bilmsel teoriler, sanatlar, şiir ve destanlar, soyut oluşumlar girer. Bu çerçevede Süleymaniye Camii maddi yapısı olmakla beraber, insan zihninin ürünüdür, yani manevîdir. Kültür eseridir. Gerçek bir medeniyet ile aralarındaki fark zihin düzeyi farkıdır. Doğa karşısında duyulan korku, istek, ümit, biyolojik ihtiyaçları karşılama düzeyi ilkel kültür düzeyidir. Oysa doğaya reaksiyon yapma düzeyini aşarak, doğayı bilinçle ve rasyonel biçimde anlamaya çalışma medeniyet düzeyidir. Doğayı anlamanın medeniyet kaynağı olması için insanın doğa, hayat ve hayat ötesi ile ilişkilerini aydınlatması ve bir ahlâk nizamı getirmesi gerekir. Bu ahlâk nizamının içeriğinin ne olduğunun önemi yoktur (ÖZAKPINAR, 1997: 47). Teorisine göre, her medeniyet gibi, Batı medeniyeti’nin de bir inanç ve ona bağlı bir ahlâk nizamı olması gerekir. Bu noktada teorisini her bilimsel teorinin olması gerektiği gibi soyut, formel ve genel, subjektifliklerden ve toplumsal göreceliliklerden arındırdığını ifade eder (ÖZAKPINAR, 1997: 107). Buna göre Batı medeniyetini anlamak için onun dayandığı ahlâk ve inanç nizamını saptamak gerekmektedir. Bir çok kimsenin gözünde Batı medeniyeti bilim ve teknolojiye dayanır. Oysa teorinin açıkladığı medeniyet ve kültür ilişkisine göre bilim ve teknoloji, insanın sembolik düşünme kapasitesiyle meydana getirdiği bir kültür öğesidir. Batı medeniyeti dairesindeki toplumların kültüründe bir öğedir; medeniyetin esası değildir. Bu çerçevede Batı medeniyetini bilim- teknik ile değil Hıristiyanlık ile açıklar. Özakpınar’ın bu yaklaşımına Katolik Çağ ve Protestan Sanayi Çağı sıralaması yapılarak katılmak mümkündür. Weber’in Batı kenti, Asketik Etik hakkında yazdıkları da kapitalizmin din (Protestanlık) ile beslendiği hakkındadır. Bacon’un ve Descartes’in metinlerinin arkaplanında dinî bir hissiyat bulunabilecektir. Nitekim Özakpınar, “Avrupa Ortaçağ’ı Rönesans ile Kilise kâbusundan uyanmak istemiştir. Fakat Kilise’nin elinde ucube haline getirilmiş bir inanca karşı bile yine inançla mücadele edilebilirdi” (ÖZAKPINAR, 1997: 112 ) der. Avrupa düşüncesini deizm ile tanımlar. Deizm, Hıristiyanlığa bir karşı çıkıştır ama modern dünyanın düşünce yapısını etkilemiş olan Darwinizm, behaviorizm, Freudcu psikanaliz, Marsizm, materyalizm, pozitivizm gibi Allah’ı reddeden doktrinlerin hepsinin aslında metafizik sistem olduğunu söyler (ÖZAKPINAR, 1997: 114).  Bu noktada Batı medeniyeti’nin inanç ve ahlâk nizamının 1) Hıristiyanlık, 2) Yunan ve Roma medeniyetlerinden intikal eden ve Hıristiyanlığa putperest öğeler taşımış olan paganizm, 3) Hümanizm ve uzantısı bireycilik ile teşkil edildiğini ifade eder (ÖZAKPINAR, 1997: 123). Batı medeniyetinin seküler vasfını ve insanlığın bir bütün olduğunu, bu medeniyetin insan ruhunun manevî ihtiyaçlarına ve evrensel kardeşliğe uymayan yönünü vurgulayarak eleştirir.

Yılmaz Özakpınar’ın bu teorisinde izaha muhtaç bir problem bulunmaktadır. Teoriye göre “Medeniyet, kültür eserlerini doğurtan, onların hedefini, istikametini, niteliklerini belirleyen seçici, sınırlandırıcı, değerlendirici, kuşatıcı bir inanç ve ahlâk nizamıdır” (ÖZAKPINAR, 1997: 50- 51). “Bir medeniyet, toplum içinde meydana getirilecek kültür öğeleri için bir istikamet gösterirken dışarıdan alınacak kültür öğeleri karşısında seçici olur” (ÖZAKPINAR, 2012: 27). Buradaki problem yalnızca bir medeniyetin başka medeniyete ait kültür ürünlerini alması değildir. Ayrıca bir medeniyetin kendini yok edecek kültür ürünlerini de üretebileceğidir. Yani teori medeniyetin kendini bozacak şekilde kültür ürünlerini nasıl ürettiği hakkında bilgi vermemiştir. Eğer bir toplum medeniyet olmuşsa nasıl olup da kendini yok edecek kültür üretmektedir. Yılmaz Özakpınar meseleyi sadece başka medeniyetlerden kültür transferi açısından cevaplamıştır. Oysa biliyoruz ki Kur’an’da anlatılan toplumlar “dışarıdan” kültürleşmeye maruz kalmadan kendi kendilerine bozulmaktadır: “Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık açlık ve korku belasını tattırdı” (16 Nahl 112). Görüldüğü üzere bu ayette refahtan sonra gelen nankörlük ve sonrasında açlık- korkudan bahsedilmektedir. Ayetin beyanından medeniyetin öznesi de inanan toplum değil Allah’ın bağışı olarak “verili” rızk’tır. Bu soru (medeniyet kendisini yok eden kültürü nasıl üretir?) Özakpınar’ın medeniyet kavramına verdiği anlamın ve medeniyet teorisinin sınırlı bir açıklama dinamiği taşıdığını gösteriyor.




http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/bir-dostu-taniyalim/1334-prof-dr-yilmaz-ozakpinar