Gönderen Konu: EŞCİNSEL LOBİ ve EŞCİNSEL İDEOLOJİ: MEDYANIN EŞCİNSELLİK POLİTİKASI  (Okunma sayısı 12168 defa)

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
" BDP'nin oy oranı % 7-8 olduğunu düşünürsek; güneydoğu (kürt) sorunu çözümlendiğinde takdirde; Türkiye'nin gündemini işgal edecek yeni konu
" eşcinsellik sorunu " olacaktır. Türkiye'de eşcinsel-lezbiyen birey sayısı % 5-10 arasındadır. "

Bir önceki yazımda kendimle ilgili müthiş bir tespitte bulunmuşum. Hem de o konuda Hüseyin Bey ile hiç konuşmadan! Tebrik ettim kendimi. Düşündükçe kafamda daha iyi yer etti. Evet; benim fobim kızlara karşı değil, karşı cinse karşı.. Çünkü kız olsaydım, aynı ortam bana bu kez bir erkeğin himayesine girmeyi hayal etmenin ayıp günah olduğunu telkin edecekti. Ben de erkekleri hayal etmekten kendimi şiddetle men edecektim, dolayısıyla kızlara yönelecektim. Diğer bir takım nedenler de bu durumu destekleyecekti. Yani eğer kadın olsaydım lezbiyen olacaktım.
Her neyse... Dördüncü terapinin ardından mecburi olarak altı ay gibi bir ara verdim. Artık öğrenciyiz, maddi olarak özgür değiliz, yaşadığımız coğrafya İstanbul'a çok uzak ve bilimum diğer mazeretler...
Gerçi bir gün öncekiyle bile aynı kişi değiliz ama bu altı ayda kişiliğimin normal seyrinden daha fazla güçlendiğini hissediyorum.
İlk olarak kızlara yaklaşma konusunda eskisinden daha olumluyum. Eskiden kadınlar şu şekilde ikiye ayrılıyordu: Birincisi anne, abla, nine, hala, teyze vs.. Bunlar güçlü, fedakar, koruyucu idi. İkincisi ise sevgili ve eşti. Bunlar ise güçsüz, idare edilmeye muhtaç, trip atmak ve dırdır etmekten başka hiç bir belirgin huyu olmayan kişilerdi. Birinci kısım kadınların tanımında sorun yok ama ikincisinde ciddi problem vardı. Altı aylık sürede işte bu sorumlu tanım büyük ölçüde değişti.
İzlenilen filmlerdeki sahneler herkes için ayrı anlamlara gelebilir. Çoğu kişi için küçük bir ayrıntıydı belki ama izlediğim komedi bir filmindeki, ağlayan kocasını şefkatle kucaklayan ve onu teselli eden kadının güçlü görüntüsü, kafamdaki olumsuz kadın imajına büyük darbe vurdu. İkinci olarak; daha önceden bildiğim Hz. Hatice'nin hayatını bir de bu açıdan dinledim. Hz. Hatice, eşi olan Peygamberimizin (sav) en büyük destekçisi olmuş, peygamberlik yeni indiğinde yaptığı konuşmayla O'nu cesaretlendirmiş, O'nun davası uğruna servetini harcamış, her türlü zorluğa karşı müthiş bir sabırla mücadele etmiş bir hanımdı. Demekki kadın, Hz. Hatice gibi de olabiliyordu. İşte bu düşünce benim anlayışımı büyük ölçüde değiştirdi. Hatta "Allahım bana Hz.Hatice karakterinde bir eş nasip et" diye dua etmişliğim çoktur. Eskiden evlilik hayali kurduğum zaman, hayalimdeki karımla güzel bir konuşmamız, romantik bir ânımızın olduğunu hayal edemezdim. Onunla derdimi paylaştığımı hiç düşünmezdim. Çünkü o zaten zayıf ve korunmaya muhtaçtı. Benim derdime ne gibi bir teselli üretebilirdi ki.. Ama şu an o evlilik hayalleri olması gerektiği gibi.
Eskiden kendime bir kurtarıcı rolü biçmiştim ve herkesi kurtaracağım diye uğraşırdım. Kendime bunu yük edinmiştim. İnsanların hayatına nüfuz edip onları bütün kötü huylardan vazgeçirmeye çalışırdım. Eğer herhangi birinde bunu başaramazsam kendimi eksik görürdüm. Kişinin bırakamadığı kötü bir alışkanlığı varsa ben hemen kurtarıcı moduna girer, ona öğütler yağdırırdım. O kişi öğütlerime uymayınca da kendimi kusurlu, yetersiz görürdüm. Aslında her insanın doğruyu kabul edebileceğini sanar, kabul etmemesini onu doğruya davet edenin eksikliği bilirdim. Peygamberimizin dahi yola getiremediği insanlar varken ben kendimi ne sanıyorsam... Şimdilerde bu anlayışımı terk etmiş bulunuyorum. Artık başka insanların hatasından kendimi sorumlu görmüyorum. Eğer o insan yanlış yoldaysa ve vazgeçmiyorsa bu durum benim eksikliğimden değil, onun karakterinden karakterinden kaynaklanıyordur.
Bu süre içinde yoğunlaştığımız bir kaç konu oldu. Bunlardan birisi, Ülke Tv'de Ersoy Dede'nin sunuculuğunu yaptığı Bıçak Sırtı programında eşcinselliğin tartışılması idi. Programa Ali Rıza Demircan, Barbaros Sansal gibi isimler katılmıştı. İşte yine sürekli eleştirdiğim iki taraf bir aradaydı. Barbaros Şansal eşcinsel haklarından başka bir şey konuşmuyor, Ali Rıza Demircan eşcinselliğin günah olduğundan başka birşey söylemiyordu. Yine kısır bir tartışmaydı, çözüme dair bir şey yoktu. İşte bu yüzden Ersoy Dede'ye ulaşıp konuyu anlatmaya çalıştık. Bu işin böyle çözülmeyeceğini, tedavinin gündeme gelmesi gerektiğini söylemeye uğraştık. Hüseyin Bey'in mücadelesiyle yakından ilgili olan gazeteci İklim Bayraktar, Ersoy Dede'ye ulaşıp konuyla ilgili program ayarlamaya çalıştı. Programa Hüseyin Bey ve İklim Hanım katılıp eşcinselliğin tedavisinin olduğunu anlatacaklardı. İklim Bayraktar ve Hüseyin Kaçın'ın tanışması iki seneden fazla olmuş ve İklim Bayraktar o zamandan beri eşcinsellik meselesiyle ilgileniyormuş. Konuyla ilgili detaylı araştırmaları olmuş. Danışanlarla görüşmüş, yaşadıklarını dinlemiş. Şimdi bu programda, ekranlarda doğru düzgün konuşulmamış olan eşcinsel terapiyi konuşacaklardı.
Ben bu aşamada İklim Hanım ile henüz konuşmamıştım. Hüseyin Bey ısrar etti ve ona ulaştım. Facebooktan yazılarımı gönderdim, düşüncelerimi söyledim. O da benim ona ulaşmamı bekliyormuş. Hüseyin Bey benden çok bahsetmiş ona. Benim başarılı bir hayat grafiği çizdiğimi söylemiş. Hüseyin Bey'in övmek pek adeti değildir. O yüzden bu tür cümleleri kendisinden pek duyamayız. Hakkımdaki bu görüşünü öğrenince mutlu oldum. Çünkü benim en korktuğum şeylerden birisi; ne kendine, ne çevresine faydası olmayan, kendi halinde standart, monoton bir hayat süren kişilerden olmak... Kendimi işi ve evi arasına sıkışmış, sıkıcı bir aile reisi olarak hayal edemiyorum. Kabıma sığamıyorum, arkadamda iz bırakacak bir kişi olmak istiyorum. Büyük sorunların çözümü için elimi taşın altına koymak, doğru bildiğim yolda mücadele etmek istiyorum.
« Son Düzenleme: 12 Mayıs 2013, 14:18:12 Gönderen: psikolog »

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Sanırım beni bu konuda en çok frenleyen şey internet! İnternetteki hareketlerimizin izlendiği basit bir komplo teorisinden ibaret değil çünkü. Bütün hareketlerimizin kaydedildiği bir gerçek. Malum; ben de eşcinsellikle ilgili bütün sırlarımı internete dökmüş bulunuyorum. Eğer günün birinde hayal ettiğim mevkilerden birisine gelirsem ve bu bilgileri elinde bulunduranların şantaj yapmaya çalışacaklarını da biliyorum. Bu konuda bizleri sürekli ikaz eden bir büyüğümüz şöyle demişti:
?Günümüz gençleri kendilerine kurulan tuzağın farkına varamıyorlar. İzleniyorsunuz arkadaşlar! İnternetteki bütün hareketleriniz kayıt altında tutuluyor. Bu bilgiler bir merkezde toplanıyor. Eğer milyonlarca sayfalık belgeler küçücük bir flashbelleğe sığıyorsa, sizin ömrünüz boyunca yaptığınız hareketlerin küçük bir bölmede depolanması imkansız değildir. Sizin sosyal medyadaki tıklamalarınızdan, beğenmelerinizden siyasi görüşünüz, eğilimleriniz, zaaflarınız ortaya çıkıyor. İnanmıyorsanız facebook'a bakın. Bir sayfa beğendiğinizde hemen yanda o sayfanın benzerleri çıkıyor. Mesela haber sitelerinde "dolar yükseldi" diye bir haber çıkar, tıklarsın, derler ki "haa bak bu adamın doları var." Ertesi gün "dolar düştü" diye haber çıkar, tıklarsın, derler ki "bak bu adamın doları var." Sonra bu bilgileri yasak olmasına rağmen gidip bankalara satarlar. Elinde döviz olduğundan emin olan bankalar da sana sürekli bunu kendilerinde kullanman yönünde mesaj gönderirler. Bizim gençlerimizin en büyük hatası "amaan, benim gibi sıradan bir öğrencinin özelini öğrenip ne yapacaklar" demesidir. Sen hep öğrenci olarak kalmayacaksın ki! İlerde belki bakan, başbakan olacaksın. Ve bu adamlar ellerindeki bilgileri senin önüne koyup vatanına milletine zararlı işler yapmanı isteyecekler. Sen de rezil olmak istemiyorsan dediklerini yapmak zorunda kalacaksın."
Durum buysa batacağımız kadar batmış bulunuyoruz zaten. Ama birşey yokmuş gibi devam...
Her neyse! İklim Hanım'la internette konuşmamızın ardından ertesi gün telefonda konuştuk. Cana yakın bir kişi. Eşcinsellik sorunuyla hakikaten ilgileniyor. Ersoy Dede'yle konuşmuş, program talebi olumlu karşılanmış.
Bütün bunlar olurken ben yarıyıl tatilinde memleketimdeydim. Bir ara Hüseyin Bey aradı, Ersoy Dede'nin programına çıkıp çıkamayacağımı sordu. Şaşırdım. Düşünmüşler ki; programa çıktıklarında yanlarında danışanlardan birisinin de çıkması ve yaşadıklarını anlatması daha etkili oluşmuş. Çıkan kişi maskeli ve sesi değiştirilmiş şekilde çıkacaktı. Bu iş için beni düşünmüşler. Tereddüt ettim. Eğer küçücük bir hata olacak olur da kimliğim belli olursa hayatım kararırdı. Hüseyin Bey bir hata olmayacağına dair teminat verdi, ben de birilerinin risk alıp fedakarlıkta bulunmadan sesimizi duyuramayacağımızı düşünüp kabul ettim.
Yarıyıl tatilinin bitmesine az kalmıştı. Tatile gelirken okuduğum şehir olan Sivas'tan İstanbul'a terapiye gidip oradan memleketim Hatay'a geçmeyi düşünüyordum. Aksilik çıktı, ben de tatil dönüşüne bıraktım. Yani tatilden dönüşte önce İstanbul'a gidecek, ardından Sivas'a gelecektim. Yola çıkmadan üç gün önce Hüseyin Bey; "Sen buraya gelmeden önce Ankara'ya İklim'in yanına git, yüzyüze görüş, ardından buraya gelirsin" dedi. Maddi sıkıntıya düşecektim biraz ama olsun, kabul ettim.
Yolculuk günü geldi ve otobüse bindim. Ertesi gün Ankara Aşti Otogarı'na geldim. Geldiğimde saat 06.00 civarıydı. O saatte İklim Hanım'ı aramak istemedim ve 9'a kadar oyalandım. Sonra aradım, o benim öğleden sonra geleceğimi düşünüyormuş. Daha önce konuşurken bir yanlış anlaşılma oldu sanırım. Beni bekletmemek için o anki işini iptal etti ve filanca otobüse binmemi söyledi. Otobüse bindim ve dediği yerde indim. Tabi elimdeki kocaman valiz ve el çantasıyla... Emanetçiye bırakmak istemedim. Otogardan çıkar çıkmaz bunun büyük bir hata olduğunu anlamıştım ama iş işten geçmişti. Bütün gün yanımda taşıdım. Çekilir çile değil vesselam...
İndiğim yerde biraz bekledim, az sonra İklim Hanım arabasıyla geldi. Valizi bagaja koyup yola çıktık. Beni çok sıcakkanlı karşıladı. Daha önce hiç gazeteciyle görüşmüşlüğüm yoktu ama bir gazeteci böyle olmaz, tepeden bakar gibi bir önyargı vardı nedense... Rahatça konuşacağımız sakin bir mekan ararken birden "Eyvahh!" dedi ve arabayı geri çevirdi. "Ne oldu?" dedim, "Sana soracağım sorular vardı, kağıtları evde unuttum" dedi. Evinin olduğu yere geldik, eşini arayıp masanın üzerindeki kağıtları aşağı atmasını istedi. Kağıtları alıp arabaya tekrar bindik, nereye gideceğimizi bilmiyordu. Çünkü günlerden pazardı ve bütün mekanlar dolu olurdu, rahatça konuşamazdık. Düşündü düşündü ve her zaman gittiği Starbucks'a gitmekte karar kıldı.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Gittik, henüz kahvaltı yapmamıştık. Kahve ve kahvaltılık birşeyler aldık. Ama oturacak yer sıkıntısı vardı. İçeri oturmak istemedi, dışarıdaki masalara da hep kuş pislemişti. Derken ısıtıcının olduğu yere oturduk. Gündemle ilgili olduğum için aklımdaki bir çok şeyi sordum, o da cevapladı. Kendisinin ülke gündeminde ilk sırayı aldığı günlerin üzerinden çok uzun zaman geçmemişti. Olanları birinci ağızdan dinleme fırsatı bulmuştum, o yüzden aklıma gelenleri sordum. Deniz Baykal'ın taciz olayı, Muharrem İnce'nin bir geceyarısı arabasıyla gelir ona anlattıkları filan.
-"Muharrem İnce bana partisiyle ilgili söylediklerini sonradan inkar etti ama benimle buluştuğunu inkar edemezdi. Çünkü heryer kamera. O gece buraya gelmiştik. Şu karşıdaki AVM'ye bakarsan buraya dönük kameraları görürsün!" diyerek karşıyı işaret etti. "Yani eğer benimle görüştüğünü inkar edecek olursa ben de 'açın kamera kayıtlarını' derim, herşey ortaya çıkar."
Karşıdaki o AVM'nin kameraları şimdi beni kayıt altına alıyordu. Gayriihtiyari gülümsedim.
Derken, eşcinsellik konusuna girdi. O anlatıyordu ama benim gözüm yan masadaydı. Çünkü bize en yakın masada oturan gençlerin muhabbet konuları tükenmiş, yavaştan bize kulak kabartmaya başlamışlardı. Bir ara İklim Hanım içeri girdi, döndüğünde durumu izah ettim, "Evet bende farkettim" dedi ve oradan kalktık, yeni bir mekan aramaya koyulduk. Yine uzunca düşündü, düşündü ve sonra direksiyonu kırdı. Yolda giderken bana önemli yerleri tanıttı. Gece kulüplerini, eğlence yerlerini, restaurantları filan... Kodaman milletvekilleri buralarda takılırmış ve bir kahvaltıya 200 TL bırakırlarmış. Meğer "maaşımız yetmiyor" açıklamalarının haklı gerekçeleri varmış. Adamlar 200 TL'lik kahvaltıya talim! Aramızda para toplayıp yardım etmeyi öneriyorum arkadaşlar. Lütfen duyarsız kalmayalım!
Hedef mekana geldik. Burası üç katlı bir kahve eviydi. İklim Hanım'ın müthiş bir kahve tiryakiliği var. Kahveyle ilgili her yeri biliyor hatun... Oturduk, birer kahve söyledik. Bulunduğumuz katta kimse yoktu, rahatça konuşabilirdik. Ses kayıt cihazını çıkardı, kağıtları eline aldı. Daha önce yazmış olduğum dört terapi yazımın hepsini dikkatle okumuş ve sorular hazırlamış. Hazırladığı soruların bir çoğunun cevabını yazının ilerleyen bölümlerinde bulmuş. Kalanları bana sordu ve cevapladım. Bu bir röportajdan çok sohbetti. Bazen ben ona sorular soruyordum, bazen o bana. Gündemi takip ettiğim için söyleyecek ve soracak çok şeyim vardı. Her zaman böyle bir gazeteciyle görüşme fırsatı bulamazdım. Öyle ki; sanki o benimle değil de, ben onunla röportaj yaptım.
İkinci kahveler gelirken servis yapan kızı kastederek "şimdi birşey var sanmasın" dedi ve kayıt cihazını çantasına geri koydu.
Görüştüğü, halinden memnun olan eşcinsellerden bahsetti:
"Birisi var ki sarışın, mavi gözlü, çok yakışıklı ve eşcinsel olduğu dışarıdan kesinlikle belli değil. Öyle yakışıklı ki, bir çok kızı peşinde köpek edecek karizmaya sahip. İşte bu oğlan, erkeklerle girdiği ilişkilerden bahsedip 'Ben bir erkeği kadından daha fazla mutlu ederim' dedi, şaşırdım kaldım." Doğrudur. Eder.
Görüştüğü gencin birisi eve erkek alıp evde fuhuş yapıyormuş. Hem de annesinin müsadesiyle... İklim Hanım "Bir anne buna nasıl müsaade edebilir?" diye şaşırmış, kızmış, "Bu nasıl anne?" diye düşünmüş. Sonra annesiyle de görüşmeye karar vermiş. Meğer annesi oğlunun bu durumuna kahroluyormuş ama mecburen izin veriyormuş. "İzin vermediğimde bizimle konuşmuyor, 4-5 gün, bazen 1 hafta eve gelmiyor. 'Başına birşey geldi mi' diye aklım çıkıyor. Sokaklar çok tehlikeli. Evde yapamazsa gidip sokak köşelerinde, orda burda yapacak. ?Madem her türlü yapıyor, bari gözümün önünde yapsın da başına birşey gelmesin? diye içim kan ağlaya ağlaya izin verdim." diye açıklamış anne gerekçesini. İşin açığı başta ben de çok kızmıştım ama sonradan empati kurmayı denedim. Düşüncesi doğrudur veya yanlıştır, tartışılır. Ama anne yüreğinin nasıl bir şey olduğunu bilip niyete baktığımızda durum farklılaşıyor. Önyargılı olmamak lazım demekki.
İnternetten 13 yaşlarında iki erkek kardeşle tanışıp konuşmuş. Bunlar anne ve babalarından habersiz fuhuş yapıyorlarmış. İklim Hanım gazeteci olduğunu söylememiş, "size çok iyi bir müşteri ayarladım" diyerek onları yüzyüze görüşmeye ikna etmiş. Çocuklar internetten işi ayarlayıp ailesinden habersiz bir gecelik İstanbul'a gidiyorlar, yatıp kalkıp ertesi gün geri dönüyorlarmış. Bu işten de çok para kazanıyorlarmış. "Bize para veriyorlar abla! Onlar memnun, biz memnunuz." diyorlarmış. Bu çocuklar ilk kez çok küçükken merdiven altında mahallenin abileri tarafından becerilmiş. Çocukların kimlerle muhattab olduğuna dikkat etmek lazım vesselam. Aileler "Başımızdan gitsin de ne yaparsa yapsın" modundalar. Ah be kadın! Evin bir gün dağınık kalıversin, bir çeşit az yemek yapıver ne olacak? O günün işlerinden bir kısmını yapmamak yalnızca o günü ilgilendir ama çocuğu bir anlık ihmal etmek ömür boyu taşıyacağı sonuçlar doğurabilir. Bunu bir anlasan...
Evet; bunlar ve daha bir çok örnek verdi görüştüğü kişilerden. Görüşmenin başından beri bana sorup durduğu "hiç ilişki yaşadın mı?" sorusu vardı. "Hayır" diye cevap veriyordum, az sonra tekrar soruyordu, tekrar "hayır" diyordum. "Bak benden çekinmene gerek yok. Burası kilit nokta, çok önemli çünkü. İlişkin oldu mu hiç?" diye tekrar sordu, "Eğer buraya kadar gelmişsem bunu söylemekten de çekinmem herhalde. Hayır yaşamadım." diye tekrar cevap verdim. Bir türlü inandıramadım hatunu. Defalarca sordu, aynı cevapları alınca vazgeçti. Şu ana kadarki görüştüğü kişilerden ilişki yaşamayan yokmuş, o yüzden benim birşeye bulaşmamış olmama şaşırmış.
Benimle ve diğerleriyle yaptığı görüşmelerden haber yapacaktı İklim Hanım. Eşcinselliğin çözümünün olduğunu yazacaktı. Gerçi birileri sürekli engeller koyuyor, bunun konuşulmasını istemiyor. Herkesin bir karın ağrısı var sanki. Aslında büyük ölçüde; evet böyle. Şimdilerde gözde olan bir gazetecinin 5(beş) yaşındaki bir erkek çocuğa tecavüz etmekten emniyette dosyası bulunduğunu öğrenince çok şaşırdım. Adam parası ve gücüyle hem çocuğun ailesinin, hem emniyetin sesini kesmiş. Kesmese ne olacak ki? Bu ortaya çıksa ülke iki gün bunu konuşur, üçüncü gün unutur. "Türkiye'de herşey olabilirsiniz, rezil olamazsınız. Unuturlar çünkü. Hafızaların 24 saate ayarlı olduğu bu ülkede isteseniz de rezil olamazsınız!" demiş Murathan Mungan. Örnekleri mevcut. Herif bir süre ortadan kayboluyor, sonra hiç bir şey olmamış gibi devam ediyor. İşte buna müsaade etmediğimiz gün adam olacağız.
Oradan buradan derken üç saatten fazla bir süre konuşmuşuz. Hesabı ödeyip kalktık ve İklim Hanım'ın evine doğru yol aldık. Orada eşi Serdar Bey'in arabasına geçtik. Arabayı Serdar Bey kullanıyordu. Beni otogara bırakacaklardı. İklim Hanım beni eşine tanıttı ve şimdiye kadar eşcinsellikle ilgili görüştüğü en olumlu, en temiz kişi olduğumu söyledi. Gerçi bu durumda olarak İklim Hanım'ın pek işine yaramıyordum; çünkü onun aradığı hayat hikayesi biraz trajedik olmalıydı.
Ülke Tv'deki olası program için konuştuk biraz. İklim Hanım: "Ersoy Bey'le görüştüm, olumlu karşıladı. Program %80 olacak. Anlaşamadığımız ve konu, onlar programa katılacak danışanın maskesiz şekilde çıkmasını istiyorlar, biz de bunu kabul etmiyoruz. Durumu izah edeceğim, eğer kabul etmezlerse 'biz bu işte yokuz' deriz. Üç beş kişiye sesimizi duyuracağız diye bir insanın hayatını karartamayız!" dedi.
Derken otogara geldik. Herşey için teşekkür edip arabadan indim. İklim Hanım, varınca haber vermemi ve Hüseyin Bey'e selam iletmemi istedi. "Eyvallah" dedim. Otogara girip bileti aldım ve durumu haber vermek üzere Hüseyin Bey'i aradım, biraz konuştuk. Yeri geldi ve şu internetin güvensizliği konusuna geldik. Benim yeni takıntım da bu oldu işte. Meşgale lazım. Hüseyin Bey;
"Kayıt altına alınacak da ne olacak? İlerde olsan olsan en fazla öğretmen müdür filan olacaksın!" dedi. 'Başarılı bir hayat grafiği'nden kastı bu muydu şimdi, diye düşündüm. En fazla öğretmen, müdür filan... Muhtemelen beni ferahlatmak için böyle bir cümle kurdu ama aksi tesir etti ve canım sıkıldı. Sonrasındaysa büyük bir bir hırs yaptım. Yeşilçam filmlerinden çalıntı hayaller kurdum ve birgün karşısına çıkıp daha fazlası olduğumu göstermek istedim.
Saat 16.00'da Aşti'den otobüse binip İstanbul'a doğru yola çıktım. Otobüste, geçen yıl Hüseyin Bey'in ofisinde tanıştığımız Murat'ı arayıp İstanbul'a geliyor olduğumu haber verdim. Murat, Taceddin Dergahı'na gider, orayı severmiş. Ben de oradan Ömer Tuğrul İnançer'i büyük bir beğeniyle dinlerdim. İşte bu yüzden çoktandır beraber Taceddin Dergahı'na gitmeyi planlardık da bir türlü nasib olmazdı. 'Bari bu sefer gidelim' diye düşünüp, yarın müsait olup olmadığını sordum. Murat aramama sevindi, yarın çalıştığı için gidemeyeceğimizi ama işyerine uğrarsam memnun olacağını söyledi. Bunda anlaştık.
Ben 'geceye kadar Ankara'da oyalanacak birşey bulurum, sonra otobüse binip sabahleyin İstanbul'da olurum' diye düşünerek kalacak yeri hiç düşünmemiştim. Ama elinde ceset gibi valizlerle nereyi geziyorsun? Erkenden otobüse binmemle bir de kalacak yer derdine düştüm. Tek ümidim geçen sene kaldığım pansiyondu ama rehberimden numarası silindiği için dolu mu boş mu, açık mı yoksa kapalı mı hiç bir fikir edinememiştim. İnternetten pansiyonu arıyordum ama alakasız yerler çıkıyordu. Nihayet İstanbul sınırlarına girmişken doğru numarayı buldum. Boş yer varmış, 22.30 gibi vardım, uyudum.
Sabahleyin uyandığımda Hüseyin Bey'i arayıp ne zaman uygun olacağını sordum. Saat 15-16 gibi anca uygun olurmuş. "Tamam" deyip telefondan dönüş için otobüs biletimi ayarladım. Ardından Murat'ı arayıp işyerinin nerede olduğunu öğrendim, öğleye doğru güç bela buldum. Okuldan artan zamanda burada haftanın belli günlerinde çalışıyormuş. Tek kişi yetiyormuş orayı çekip çevirmeye. Hüseyin Bey'in yanına gideceğim saat gelene dek yedik içtik muhabbetledik.. Taceddin Dergahı'na gitmeyi başka zamana koyduk.
Hüseyin Bey'in yanına geldiğimde akşam olmak üzereydi. Odasına girdim, orta yaşlı bir adam vardı. Tanıştık. Kırkına merdiven dayamış olan Hasan, çocukluğunda abisi tarafından tecavüze uğramış. İlerleyen yıllarda psikolojik sıkıntılar yaşamış ve ağır psikiyatrik ilaçlar kullanmış. Psikolojik sıkıntılarıyla uğraşmak onu eşcinsellikten korusa da evliliğe bir türlü ısınamamış, bu yaşına kadar evlenmek, kadınlara yaklaşmak gibi bir gayreti olmamış. Gerekçesini tam hatırlamıyorum. Galiba evlilikten korkmuş ve idare edemeyeceğini düşünmüş. Sonunda Hüseyin Bey'ın teşvikiyle bir gün annesine gidip kendisini evlendirmesini istemiş. Buldukları ilk kız olumsuzmuş, ikinci kızla da anlaşamamış ama üçüncüsüyle %90 uyuşmuşlar. Hiç bir zaman %100 olmaz zaten. %10 uyumsuzluk mutlaka olur. Şimdi nişanlılarmış ve evlilik hazırlığı yapıyorlarmış. Hasan bu durumdan çok mutluydu. Terapide dahi devamlı mesajlaştı durdu.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Bunları anlatırken, Hasan'ı evliliğe ikna aşamasının üzerinde biraz fazlaca durduk. Hasan önceleri evlilik fikrini kafasından tamamen atmış, kendini bağlı bulunduğu dini grubun içinde tasavvufa adamaya karar vermiş. Hüseyin Bey, "Önce Leyla!" deyip eklemiş; "Eskiden dergahın kapısını çalıp 'Mevla'ya aşık olmaya geldim' diyen adama, 'Leyla'ya aşık oldun mu?' diye sorarlarmış. Cevap 'hayır' ise; 'git önce Leyla'ya aşık ol da gel. Leyla'ya aşık olunmadan Mevla'ya aşık olunmaz!' deyip onu içeri almazlarmış."
Ardından şunu aktardı:
?Hifâ Hatun, bir gün Peygamber efendimizin huzûruna gelerek, ?Ey Allah?ın Resûlü! Bana beni Cennet?e götürecek bir amel öğret? dedi. Bu arzu ve isteği üzerine peygamberimiz (sav) ?Önce bir erkekle evlenmen lâzımdır. Bununla dînin yarısını emniyete alırsın.? buyurdu.?
Sonra uzun uzun kadının öneminden bahsetti ve kadının erkek için ne kadar önemli olduğunu anlattı. Ardından yine bir hadis-i şerif aktardı:
?Dünyanızdan bana üç şey savdirildi; Kadın, güzel koku ve gözümün nuru kılınan namaz?
Kadının peygamberimiz için de ne kadar önemli olduğunu anlattıktan sonra aynı hadisteki 'güzel koku'dan bahsetti. Şöyle bir yorumu oldu:
"Buradaki 'güzel koku'yu herkes sadece esans, hacı yağı bilmem ne olarak algılar ama bunun farklı bir yönü daha var. Bütün insanların teninin kendine has kokusu vardır. Ve sevdiğin insanın kokusu en güzel kokudur. Sevmediğin insanın kokusu senin için birşey ifade etmez ama sevdiğin insanın kokusunda huzur bulursun."
Farklı bir yaklaşım. Lazım.
Koku hakikaten önemli bir konu. Koku ve müzik. Bu iki şey, aslında sanıldığından daha önemli. Uzun zamandır ikisi hakkında kafa yoruyorum. Her ikisi de insanı temelden etkiliyor. Yapılan bir araştırmada insanların önce sesini, sonra yüzünü unuttuğumuz ama kokusunu hiç bir zaman unutmadığımız ortaya çıkmış. O kadar ilginç ki; seneler önce teneffüs ettiğimiz kokuyu tekrar algıladığımız zaman, o ana gidebiliyoruz, o anki duygularımızın birebir aynısını yaşayabiliyoruz. Kişiyi karşı cinse en fazla yakınlaştıran ve uzaklaştıran şey de kokuymuş.
Müzik de benzeri şaşırtıcı özelliklere sahip. Aynen koku örneğindeki gibi seneler önce dinlediğimiz müziği tekrar dinleyince aynı duyguları birebir yaşayabiliyoruz. Öğrenciyken muhtemelen sizde de olmuştur; ders çalışırken dinlediğiniz müzik, sınav esnasında sürekli aklınıza gelir. Kişi sevgilisiyle dinlediği bir şarkıyı, sevgilisinden ayrılıp onu tamamen unuttuğunda dinlese bile durduk yerde aşk acısı çekebiliyor. Aşk acısı çekerken dinlenen şarkılar acıyı taze tutabiliyor. Hatta adam çıkıp "Seni çoktan unuturdum ama.. Ah bu şarkıların gözü kör olsun" diye şarkı yazmış. Boşuna değil. Şarkılar kişiyi durduk yerde hayata küstürebiliyor, coşturabiliyor, aşık edebiliyor. Murat Kekilli'nin 'Bu Akşam Ölürüm' şarkısının ortalığı kasıp kavurduğu zamanlarda intihar oranları ciddi bir artış göstermişti.
Bir ara haberlerde müzik dinletilerek tek kökten binlerce domates elde edilmesi, tavukların iki kat fazla yumurtlatılması filan çıkardı sürekli. Mutlaka rastlamışsınızdır. Ersoy Dede'den çok bahsettik bu yazıda. Onun yazısından bir alıntı yapayım:
?Şöyle bir müzik adamı uyutabildiğine göre nasıl bir müzik adamı sarhoş edebilir?? diye kendilerine soran bilim adamları, I-Doser denen bir yapı üretmişler. I-Doser bu ihtiyaçlara cevap veren ses dalgaları üretiyormuş. Bu ses dalgalarından bazıları şöyle:
Snow QH: Fiziksel performans artırır, dikkat artırır, zihin açar, konsantrasyon artırır.
Nitrous: Dengenizi kaybettirir.
Absinthe: Meşhur yeşil cin (alkol) etkisi. Hem çok sarhoş, hem çok zeki olursun.
Eroin: Bildiğiniz eroin etkisi
Orgazm: Adı üzerinde zaten.
Bunlar gibi yüzlerce çeşit varmış.
Konuyu biraz dağıttık sanırım ama paylaşmak istedim. Evet; kısa bir aranın ardından asıl konumuza dönecek olursak, nereden geldiysek son olarak Hz. Havva konusuna geldik. Hüseyin Bey, dindarların Hz. Havva'yı geri planda tuttuğunu söyleyip ekledi: "Yine ismi zikredilir ama mesela Hz.Meryem'in, Hz.Asiye'nin, Hz.Hatice'nin ismi şevkle söylenirken Hz.Havva onlar kadar benimsenmez. Çünkü bilinçaltında şöyle bir algı var: 'Hz.Havva, Hz.Adem'in aklını çelip yasak elmayı yemesine sebep olmuştur ve bu nedenle insan cennetten kovulmuştur.' Bu yanlış bir algıdır. Hz.Havva sayesinde insan dünyaya gönderilmiş ve burada var olmuştur. İnsanın dünyada olmasının, yani varlığın vesilesi Hz.Havva olmuştur. Bu sayede insan burada kulluk etme, öbür tarafta da bunun mükafatını alma imkanına kavuşmuştur. Bu şekilde düşünmek lazım. Günümüzdeki yanlış kadın algısının değişmesi için öncelikle bu Hz.Havva algısının değişmesi lazım."
Hüseyin Bey Hasan ile konuşurken iki şey dikkatimi çekmişti. Birincisi, her söylediğini dini bir temele dayandırıyordu. Galiba Hasan'ı ikna etmek için bu gerekliydi. İkincisi, diğer danışanlarla konuşurken onların suyuna gidiyordu ama Hasan'a her şeyi tak tak söylüyordu. İlerleyen zamanlarda bu durumu şöyle açıkladı: "Danışan benimle oyun oynarsa ben de onunla oyun oynarım. Mesela X kişiyle şöyle şöyle konuşurken Hasan'la nasıl konuştuğumu gördün. Çünkü biz Hasan'la 10 senedir konuşuyoruz. Artık oyun oynayacak vaktimiz kalmamış. Birşeylerin artık çözülmesi lazım."
Hüseyin Bey önceden Kadıköy'deki ofiste çalıştığı zamandan beri konuşuyormuş Hasan'la. Eşcinsel terapi konusuna yoğunlaştıktan sonra ofisinde çalıştığı psikolog, gelen tehditlerden çekinmiş ve Hüseyin Bey ile yolları ayırmış. Hüseyin Bey şimdiki ofisine gelene kadar bir süre mesleğine ara vermiş. O esnada dahi Hasan'la görüşmeyi sürdürmüş.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Hasan gittikten sonra bir süre ikili konuştuk. İklim Hanım ile görüşmemi, okul hayatımı, diğer gelişmelerimi konuştuk. Ardından ofisin kapanacağını söyledi. Beraberce dışarı çıktık ve hemen yandaki cafeye girdik, üst kata çıktık. Yine orta yaşlı olan bir adamın bulunduğu masaya oturduk. Bu kişiyi tanıdım. Yüz yüze görmemiş olsam da facebooktan tanıyordum. Bir kez de telefonda konuşmuştuk. Adı Emre idi. Emre; eşcinsel olmakla birlikte bu durumdan şikayetçi olmayan bir isim. Herhalde Hüseyin Bey'in eşcinsel olup da halinden memnun olan tek danışanı Emre! Kendisine
-"Hüseyin Bey'e gitmekteki amacın ne?" diye sorduğumda,
-"Ben paramı veriyorum, o da dinliyor. Başka bir amacım yok" gibi ilginç bir cevap vermişti.
İşbu Emre ile bayağı konuştuk, çay içtik, çörek börek yedik. Farklı bir insan... Benim kaygısız olduğumu söyleyen çevremdeki insanlar, 39 yaşına geldiği halde gelecek kayısı gütmeyen, hâlâ o erkek bu erkek gezen Emre'nin rahatlığını görseler ne derlerdi acaba? Emre 39 yaşında ve 19-22 yaş arası erkeklere ilgi duyan bir kişi. Hüseyin Bey'e şu anda ilişkisini sürdürdüğü kişiyle ve ayrıldıklarıyla olan sorunlarını anlatıyordu. Hüseyin Bey ise karşıdaki kişinin hareketlerinin ne manaya geldiğini anlatıyor, konuşmasının arasına "Ee sonuçta doğal olmayan bir beraberlik. Birbirinize ne kadar katlanabileceksiniz ki?" türünden cümleler sıkıştırmayı da ihmal etmiyordu.
Konuşma arasında Emre:
-"Bu benim son terapim, artık bırakmaya karar verdim." dedi.
-"Neden?" diye sordum,
-"Beklentilerimi karşılamadığını düşünmeye başladım" dedi.
-"Beklentin neydi ki?" diye sordum,
-"Ya bi beklentim yoktu aslında. Ama terapi filan bunlar boş şeyler" dedi. İyi de sen hedef belirlemeden yola çıkmışsan zaten bir yere varamazsın ki... Hedefi olmayan gemiye rüzgar da yardım etmezmiş hem...
Bırakma sözünü duyunca Hüseyin Bey ona:
-"E bıraak" dedi.
-"Ciddi mi söylüyorsun, blöf filan değil demi?"
-"Gayet ciddiyim. Şu anda kalkıp gidebilirsin."
Ama o bir türlü kalkamadı. Hüseyin Bey gülerek:
-"Ben senin neden bırakmak istediğini biliyorum" dedi.
-"Nedenmiş?"
-"Ben bu cümleleri tanıyorum. Sen İsmail Baba'nın müridi olmuşsun" dedi. O da şaşırarak bir kahkaha attı ve:
-"Aa gerçekten de öyle, nerden anladın?" dedi. İsmail Baba dedikleri kim tanımıyordum ama galiba şifacı ya da yaşam koçu gibi birşey.. Hüseyin Bey'in tanımıyla çatlağın teki. Gelenlere üç gün olumlu şeyler düşünmesini telkin edip dördüncü gün: "Tamam artık, hiç bir sorunun kalmadı. Şu an tertemiz oldun. Dünyalık dertlerle kendini üzme, herşey boş." deyip yolluyormuş. Hüseyin Bey'in bu açıklamasını dinleyen Emre;
-"Aa aynen de öyle yapıyor" dedi kahkahalarla.
-"Onun yaptığını sen de yapabilirsin" dedi Hüseyin Bey. "Adam ruh hastası. Senden daha iyi değil. Aranızdaki tek fark, o hasta olduğunu kabul etmiyor, sen ediyorsun."
Bir ara Emre kalktı, yiyecek birşeyler almaya gitti. Hüseyin Bey'e "çok tuhaf birisi" diye yorumumu aktardım. O da; "Tuhaf deyip atamazsın. Onu alıp çözümleyeceksin" dedi. Dikkat ettim de, Hasan ve Emre ile olan konuşma tarzı arasında çok fark vardı. Emre ayak oyunlarıyla insanları kendisine bağlamaya çalışıyor, hatta bunu kendisi de söylüyor. Hüseyin Bey ise tuzağa düşmeyip ona göre yaklaşıyor. Yani oyun oynayanla oyun! Hasan ile yaptığı konuşma doğrudan sonuca yönelik olmuştu.
Emre yiyecekleri alıp geldi ve konuşmaları (yada tartışmaları) bütün hızıyla devam etti. Emre Hüseyin Bey'i mat etmeye çalışıyor, Hüseyin Bey ise her seferinde gülerek onu ters köşe ediyordu. Bir ara Emre geçenlerde hatırladığı, çocukluğundan bir anı anlattı. Cinselliği yeni tanımaya başladığı yaşlarda kendinden bir yaş büyük olan komşunun oğluyla cinselliği merak etmelerinin sonucu bir şey yapmaya karar vermişler. Yaptıkları anlaşmaya göre iki tarafın kıyafetleri üzerinde olduğu halde önce arkadaşı Emre'nin arkasına geçip sürtünecekmiş, daha sonra da Emre aynısını yapacakmış. Anlaşmaya uygun olarak birinci kısım sorun yaşanmadan uygulanmış. Emre arkaya geçtiğinde ise arkadaşı rahatsız olup dirseğiyle Emre'yi iterek 'yapma' demiş. Emre yaşça küçük olduğu için ona tepki gösterememiş, bunu içine atmış. Kandırıldığını, aşağılandığını ve küçük düşürüldüğünü düşünüp kendisini çok kötü hissetmiş. Bundan dolayı şu anda dahi öndeki kişinin kendisini dirseğiyle itmesi onu çok sinirlendirirmiş. Dirsek hareketine olan hassasiyetinin sebebini de bu olayı hatırladığında anlamış.
Emre bunu anlatınca Hüseyin Bey durumu anında çözümledi: "İşte senin eşcinselliğin böyle başlamış. Komşunun oğlu o dirsek hareketiyle senin erkekliğini durdurmuş çünkü. Sen kadın rolündeyken hiç bir sorun olmamış ama erkek rolündeyken durdurulmuşsun ve bir türlü orayı aşamamışsın."
Valla bu açıklamaya şapka çıkarılır. Saygı duydum.
Emre, şimdiki 19 yaşında olan sevgilisini anlattı. Onunla gece ilişkiye giriyorlarmış, gecenin sonunda o gusül abdestini alıp sabah namazına gidiyormuş. Artık bu tür şeyleri o kadar duydum ki şaşırmadım.
İşte sürekli yazmaktan yorulduğum noktaya yine geldik. Bizim dindarlara eşcinselliğin dini olmadığını, kişinin elinde olmayan bir durum olup eşcinsellerin yarısının dindar olduğunu o kadar anlatmaya çalışıyoruz ama nafile.. İşte örnek ortada. Bir ara İran cumhurbaşkanı "Bizim ülkemizde ABD'deki gibi eşcinseller yok" demişti. Halbuki asla doğru değil. Konu hakkında detaylı araştırma yapmanıza gerek yok, herkesin malumu zaten. Bu örnekte olduğu gibi, dindarlar kendi içlerinde de eşcinseller olabileceğini bir türlü kabullenmek istemiyorlar. Soruna çözüm bulmak yerine halının altına süpürüyorlar, sırf "haram, günah" diye yaklaşıyorlar. Ha şu var; kişinin eşcinsel duygulara sahip olması kendi isteğiyle değildir ama bunu fiiliyata döküp dökmemesi kendi elindedir. Ama bu durum bastırmakla çözülecek iş değildir. Dinimizin evlilik üzerinde ne kadar önemle durduğu hepinizin malumu.. Peki eşcinsel bir insan evlenebilir mi? Evlense de mutlu olabilir mi? Asla! Hem Hüseyin Bey'in şöyle bir iddiası var:
"30 yaşına geldiği halde hâlâ ilişki yaşamamış eşcinsel yoktur!" Çok iddialı bir söz ama şimdiye kadar buna muhalif bir örneğe rastlamadım. İnternetten konuştuklarımın hepsinin durumu aynıydı. Demek ki neymiş; halının altına süpürmekle bu iş çözülmezmiş. Tek çözüm bataklığı kurutup eşcinsel hislerden kurtulmaktır. Bunu yapmanın terapi olmaktan başka çözümü varsa o da yapılmalıdır. Aksi takdirde kişi kendini ne kadar frenlerse frenlesin, günün birinde mutlaka nefis galip gelecektir. Normal erkeklerin günün birinde evlenip cinsel arzularını tatmin etme ümidi olduğu için kendilerini frenleyebilirler. Ama eşcinsel erkeklerin böyle bir ümidi olmadığından bu fren bir gün mutlaka patlayacaktır. Sonrasında bataklığa yuvarlanmak da kaçınılmaz olacaktır.
Her neyse; konumuza dönelim. Sohbet eşcinsellik-hetereseksuellik tartışmasına dönmüşken Hüseyin Bey Emre'ye:
-"Sen şimdiye kadar hiç kadınla ilişkiye girdin mi?" diye sordu.
-"Hayır" cevabını aldıktan sonra şunu söyledi:
-"Valla vajinanın tadına bakmadan şu dünyadan göçersen çok yazık olur!"
Aslında bu tür sözler arada söylenmeli. Çocukluğumdan beri bilen birisiyle muhabbetim olmadığından merakım da olmamıştı. Konuşmak ayıptı günahtı vs... Oysa bir erkeğin bir erkeğe bu bilgileri vermesinden daha doğal ne olabilir? Ki ben önceki yazımda da yazmıştım; asr-ı saadette cinsellikle ilgili sorusu olan kadınlar bizzat Peygamberimiz(sav)e gelip soruyorlarmış temel bilgileri. O da gayet güzel bir şekilde cevaplıyormuş. İşte biz onlardan daha iyi müslüman olduğumuz için cinselliği kaldırmış koymuşuz bir kenara, konuşulmasını yasaklamışız. Sonra da böyle sorunlar ortaya çıkıyor işte. Sema Maraşlı bir yazısında; çocukluktan itibaren cinsellik hakkında kara propagandaya maruz kalan dindar kadınlardan bahsetmişti. Bu kadınlar cinsellikten tiksindirildiği için kocasıyla cinsel ilişkiye girmek istemiyor, kendini günaha girmiş gibi hissediyormuş. Kocası ilişki istediğinde ona sapık gözüyle bakıyormuş ve sürekli reddedilen erkek kendini eksik hissediyor, gözü dışarıya kayıyormuş. Hadis-i şerifte kadına kocası cinsellik istediği zaman onu reddetmemesi buyurulduğu halde... İşte benim durumumun kadın versiyonu. İfrat ve tefritten kaçınmayı öğrenemedik bir türlü. Şahsen Hüseyin Bey'den o cümleyi duyduktan sonra kadın cinselliğine olan merakım arttı. Bunlar lazım.
Derken saat 21:15'e geldi. Hüseyin Bey'in yanına geleli üç saatten fazla olmuş. Otobüs saatim 22:30'du. "Anca yetişirim" diyerek çıkıp Esenler Otogarı'na gittim ve otobüse binip Sivas'a doğru yola çıktım. İklim Hanım Ankara'dayken "vardığın zaman haber ver" demişti ama unutmuştum. Aklıma geldi, bir özür mesajı attım. "Haber vermeyince merak ettim ama gece gece de rahatsız etmek istemedim. Hemen unuttun ablanı:(" diye sitem etti. Bu hatunu sevdim.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Elimde kocaman bir valiz ve el çantasıyla iki şehir dolaşmıştım, bitkindim. Sivas'a geldim, eğitim öğretim yılının ikici dönemi hayırlı uğurlu olsun derken 1,5 ay geçmiş. Bu sürede terapi yazısına bir türlü başlayamadım. Araya dersler, sınavlar girdi, biraz da mükemmeliyetçilik damarım tuttu. Yazacağım yazı çok güzel olsun istediğimden bir türlü başlayamadım. Nihayet başladım ve arkası geldi.
Ağustostaki terapiden beri geçen sürede aklıma bir çok soru takıldı. Bazılarının cevabını buldum, bazılarını aramaya devam ediyorum. Bunlardan birisi, erkeğin başka bir erkeği kıskanmasının ne aşamadan sonra eşcinselliğe girdiği... Mesela bir erkeğin arkadaşının yakışıklı olmasını kıskanması eşcinsellik alameti midir? Acaba "Kıvanç Tatlıtuğ karizması diye birşey var, hani şu bende olmayan.." diye iç geçiren arkadaşım onun yakışıklılığını ne şekilde kıskanıyordur? Cevap arayan soru..
En çok kafa yorduğum konu ise "sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi nasıl olmadır?" sorusu. Sağlıklı kız nasıldır, sağlıklı erkek nasıl olmalıdır, hâlâ düşünüyorum.
Bu süre içinde sevdiğim bir kız oldu. Karakter ve konuşma olarak biraz ablamı andırıyordu. "Acaba benim onu beğenmem ablama benzediği için mi? Ve bu bir sorun mu?" diye sordum kendime. Cevap bulamadım, ablama danıştım; "sorun değil" dedi. "İnsanın hayatında yer etmiş olan bir kişinin özelliklerine sahip birisine aşık olması normaldir, gayet doğaldır."
Ablamın konuşması üzerine olayın bu kısmını aştım ve kıza yaklaşmaya karar verdim. Ben kıza bir adım attım, o bana on adım birden attı. Şöyle açıklayayım; öğleye doğru bana mesaj atıyordu, oradan konuşmaya bir başlıyorduk, gece yarısına kadar! Mesajına cevap vermeyeyim desem kızıyor, resmen beni mesajlaşmaya mahkum ediyordu. Bazen telefonda konuşuyorduk ve telefonu kapatmak bilmiyordu. İlginin bu denlisinden sıkıldım ve kızdan soğudum. Teklif götürme niyetindeyken vazgeçtim. Bunda benim özgürlüğüme düşkün olup insanlardan çabuk soğuyor olmam da etkili olabilir bilmiyorum. Belki de eşcinsellikle alakalıdır. Ama hayır; bu denli ilgiden bütün erkeklerin sıkıldığından eminim. Arkadaşım çok sevdiği sevgilisinin aşırı ilgisinden bunalıp şunu söylemişti: "Başlarda mesaj attığında mutlu oluyordum, artık sinir oluyorum."
Kız dediğin hem zor olmalı, hem de kolay. Ağırlığını korumasını bilecek; aynı zamanda kendini ulaşılmaz kılmayacak. Aşırı ilgiyle erkeği boğmayacak. İç dünyasını bir anda açıp onu keşfetme zevkini erkeğin elinden almayacak! Yine Sema Maraşlı'ya dönelim:
"Erkek en çok ayrılık ve yakınlığın orta noktasında kendini rahat hissediyormuş. Bu yüzden erkeği tamamen serbest bırakıp 'ne halin varsa gör' demek de, çok üzerine gidip "hep yanımda, hep evde ol" diye bunaltmak da iyi gelmiyormuş. Kadınların kendini en çok mutlu hissettikleri yakınlık derecesinde erkekler kendilerini elleri kolları bağlı ve tuzağa düşmüş hissediyorlarmış. Erkekler yakınlık derecesi arttığında eşinden kısa süreli de olsa uzaklaşma ihtiyacı duyuyorlarmış."
Bu hatun kişiyi gördüğüm yerde elini öpecem. Öyle nokta atışları yapıyor ki okuyunca ferahlıyorum. Beni kadınlardan uzak tutan başlıca nedenlerden birisi de aşırı ilgi beklemeleriydi. Ben özgürlüğüme düşkün bir insanım. Yalnız kalmayı, kafamı dinlemeyi severim. Demekki sorun bende değilmiş. Meğer kadın-erkek ilişkilerinde bu doğal bir sorunmuş. Bir kadının ömür boyu sürekli olarak benden ilgi beklediğini düşünmenin sıkıntısı beni kadınlardan soğutan nedenlerden biriydi. Aynen dediği gibi, ben kendimi ayrılık ve yakınlığın orta noktasında rahat hissediyorum.
Bazen şöyle diyorum: "Madem ki kadın ve erkek bir araya geldiğinde bir dünya sorun ortaya çıkıyor; neden yaratılış itibariyle birlikte yaşamaya uygun görülmüşüz?"
Bunu duyan ben durur muyum? Hemen cevabı yapıştırıyorum kendime: "Erkekte olmayan şey kadında, kadında olmayan şey erkekte var. Hem duygusal hem de fiziksel olarak... Ancak bu ikisi birbirini tamamladığında mutlu bir beraberlik olur. Allah cennette Hz.Adem'in canı sıkıldığı zaman muhabbet etmesi için erkek değil, kadın yaratmış."
Hüseyin Bey'in danışanlarından Mert geçen sene bu durumu çok güzel açıklamıştı. Facebookta; ?Aşk arıyorum, neden bütün aktifler yalnızca seks düşünüyor?? gibi cümlelerle yakınan bir eşcinsele cevap verirken şu ifadeleri kullanmıştı:
?Kardeşim fizikte bir kural vardır. Zıt kuvvetler(-,+) birbirini çeker aynı kuvvetler ise(+ +,- -) birbirini iter. Maddenin en küçük birimi olarak bilinen atom bu kural üzerine çalışır. Yani varlık bu kural üstüne kurulmuştur. Sevgi ile aşk birbirinden farklı şeylerdir.. Bir insan herşeyi sevebilir.. Başka bir insanı, bir kediyi, bir serçeyi, oyuncağını, kalemini, evini, yemek yemeyi, uyumayı.... Kısacası sevgi duygusu sınırsız büyük bir duygudur... Aşk ise bir çekim kuvvetidir.. Bir bağlanmadır.. Alanı dar yoğunluğu ise çok büyüktür... Yukarıdaki kural gereği bu, zıt kuvvetler arasında olur.. Yani gerçek aşk karşı cinsler arasında ortaya çıkan bir çekim kuvvetidir.. Erkeğin cinsel organı dışa doğru gelişmişken kadının cinsel organı içe doğru gelişmiştir.. Yani bir erkek bir kadın, bir kadında bir erkek için yaratılmıştır... Bir erkeğin başka bir erkeğe duyduğu yoğun sevgi ve bağlanma hissi ise gerçek aşk değil yalancı aşktır... Psikolojik nedenlerden kaynaklanır çoğunlukla.. Kendinde farkında olsan da olmasan da gördüğün eksiklikleri başka erkeklerde görüp onlara bağlanırsın.. Bu gerçekte bir güç aktarımıdır. Bilinçaltın sende olmadığını düşündüğü bir takım üstün özellikleri başkalarında görür ve seni ona yönlendirir..?
Tekrar tekrar okuduğum çok güzel bir açıklama olmuştu.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
İstanbul'dan geldikten birkaç gün sonra İklim Hanım'ı arayıp Ülke Tv'deki program işinin ne olduğunu sormuştum. İptal olmuş. Evet; iptal olmuş. Adamlar sansasyon istiyor, reyting istiyor. Maskeli katılmak olmazmış. Bir de Barbaros Şansal ve Ali Rıza Demircan'ın katıldığı bölüm izleyicilerden çok tepki almış. Aileler "eşcinselliği özendiriyorsunuz" diye tepki göstermiş. O yüzden eşcinsellik konusunu yakın zamanda programda işlemeyi düşünmüyorlarmış. İşin açığı benim çok ümidim yoktu zaten. Şaşırmadım. Bir kaç gün sonra İklim Hanım'a mesaj gönderip, yazıyı ne zaman yazabileceğini sordum. "Önümüzdeki hafta pazartesi ve çarşamba olmak üzere iki bölüm halinde yayınlamayı düşünüyorum" diye cevap verdi. İklim Hanım'ın yazdığı üç haber sitesini takip etmeye başladım ama önümüzdeki değil, daha önümüzdeki hafta geldiği halde yayınlanmamıştı. Durumu sormak için aradım, mesaj gönderdim filan ama bir türlü ulaşamadım. O gün bugündür ulaşamıyorum. Yadırgamadım. Büyük başın derdi de büyük olur. Kim bilir ne engellerle karşılaştı?
İlerleyen günlerde "a haber" kanalındaki Mehmet Ali Önel'in sunduğu Deşifre programında eşcinsellik konuşulmuş. İşin açığı programı izlemedim. Konukları, programın seyrini filan tam bilmiyorum ama bizim savunduklarımıza uygun bir program olmuş bildiğim kadarıyla. Ne varki; programa katılanların konu hakkında yeterince bilgisi olmadığı ve hazırlıksız çıktıkları için doyurucu olmamış. Bu yüzden Ülke Tv'deki Bıçak Sırtı programı için yaptığımız gibi Deşifre programına da mailler atıp derdimizi anlatmaya uğraştık. Bir arkadaşımıza Mehmet Ali Önel'den cevap gelmiş. Kendisi yapılan propagandadan rahatsızmış ve tedavinin olduğuna inanıyormuş. Gayet olumlu bir cevaptı. Bir program ümidi doğdu ama çabuk söndü. İlerleyen günlerde, önceki program için çok tepki aldıklarını, bu yüzden konuyu programa taşımamaya karar verdiklerini söylemişler. Evet; alıştık artık.
Bu arada eşcinsel dernekleri de boş durmuyor. Şimdilerde ?My Child: Benim Çocuğum? isimli bir belgesel çekmişler. Belgeselde eşcinsellerin dramı konu edinilmiş, eşcinsel ailelerini konuşturmuşlar. Eşcinsel derneklerinden "bu doğuştan, doğal bir yönelimdir" sözünü duyup bunun arkasına sığınan anne babalar, çocuklarının eşcinsel olmasında kendilerinin hiç bir sorumluluğu olmadığına kanaat getirerek gönül rahatlığı içinde atıp tutmuşlar. Daha doğrusu sadece anneler! Aileler klasik eşcinsel ailesinde olduğu gibi annenin baskın, babanın pasif olduğu bir yapıda.. Ensesine vurup ağzındaki lokmayı alabileceğin türdeki bu babalar pek konuşmamış, sürekli anneler konuşmuş. Aslında sadece bu tablo bile "doğal yönelim" safsatasını çürütüyor.
Belgeseldeki aileler bir araya gelip faaliyetler düzenleyerek çocuklarının eşcinselliğini sindirmeye çalışmışlar. İşte bu belgeseli şimdi TBMM'de izleteceklermiş. Yok arkadaş. Bu kadarına da pes artık. Biz kendimizi anlatırken karşı taraf iddialarımızı çürütemediği halde karşı çıkıp küfürler yağdırıyor, bir televizyon programıyla, bir köşe yazısıyla kendimizi ifade etmemizin önüne türlü engeller konuluyor ama adamlar kendi filmlerini benim oyumla seçilen vekilinde arasında olduğu 550 milletvekiline izletmeye hazırlanıyorlar.

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
Medyada da müthiş destekleri var. Eşcinselliğe karşı çıkanın özgürlük düşmanı olduğu algısını yerleştirmeyi başarmışlar. Bunlar eşcinsellik sorununu bütünüyle temsil ediyorlarmış gibi yansıtılıyorlar. Gerçi bizim ve onların sorun olarak gördüğü şeyler tamamen farklı. Biz istemediği halde eşcinsel hislere sahip olanların mücadelesini vermeye çalışıyoruz, onlar daha fazla hak daha fazla hürriyet vs.. Bununla kalsalar sıkıntı yok! Aynı zamanda istemediği halde eşcinsel hislere sahip olanları, çözümü olmadığına inandırıp kendilerine benzetiyorlar. Kurtulmak isteyenleri müthiş bir mahalle baskısına tabii tutuyorlar. Bence bu ülkede eşcinsel hislere sahip olup da kurtulmak isteyen, memnun olanlardan daha fazla. Cised'in araştırmasında toplumdaki eşcinsellik oranı %12 çıkmış. Eğer bunların hepsi memnun olsaydı büyük çoğunluğu ortaya çıkardı. İşte bu %12'nin içinde, ortaya çıkmayıp herşeyi içinde yaşayan, kurtulmak için kıvrananların sayısının daha fazla olduğunu düşünüyorum. Acaba onların sesini kim duyacak?
İşte bu gibi nedenlerle bizimkiler bir dernek kurmaya karar vermişler. Geçenlerde Hüseyin Bey?in de aralarında bulunduğu birkaç kişi toplanmışlar ve temelini atmışlar. İstanbul?da olmadığım için uzaktan takip ediyorum, tam bilgi sahibi değilim. İlerleyen zamanlarda resmi başvuruyu da yapacaklarmış. Artık lazımdı bu. İnşallah boşluğu dolduran bir yapı olacak.
Son zamanlarda saçma sapan, aynı zamanda da ciddi bir takıntı ortaya çıktı bende. Seneler önce bir şeyler dinlemiştim. Tam hatırlamıyorum ama galiba şöyleydi:
?Ayı postunu sağlam ele geçirmek isteyenler bunun için uygun bir yol aramaya başlamışlar. Vurularak öldürülen ayının postu delindiği için değeri düşüyormuş. Bu yüzden bir yöntem geliştirmişler. Ayılar elma şekerini çok seviyormuş. Bunu göz önünde bulundurarak elma şekerinin içine jilet yerleştirmişler. Ayılar şekeri yaladıkça dilleri parçalanmış ama onun tadından birşey hissetmemişler. Dilleri paramparça olan ayılar birşey yiyemedikleri için ilerleyen zamanda ölmüşler ve böylece postları sapasağlam elde edilmiş.?
Muhtemelen uydurulmuş bir bilgi ama ilk dinlediğimde gerçek kabul edip çok etkilenmiştim. Ben bunu tamamen unutmuştum. Ama nedense son zamanlarda kurduğum cinsel fantazilerde bu durum aklıma geliyor, kadının vajinasında jilet var ve yalayınca dilim paramparça oluyor. "Ne alaka?" diyorsunuz değil mi? İnanın bende bilmiyorum. Çocukluğumda dinleyip unuttuğum, hatırlayınca da yarım yamalak hatırladığım alakasız bir olay şimdilerde durduk yerde zihnime hükmediyor. Üstelik bu durum daha önce yoktu, yeni hasıl oldu. Anlaşılan kadın cinselliğinden o denli tiksindirilmişim ki, sürekli yeni problemler oluşuyor. Beynim sert bir direniş sergiliyor. Alışkanlıklarını bırakmamak için her yolu deniyor. Ne yapacağım ben bu kendimle bilmiyorum.
Geçenlerde bir gece kendimi çok kötü hissediyordum. Beynimin akla hayale gelmedik ayak oyunları, eşcinsel hislerin tesirinin hâlâ var olması, sevdiğim insanlardan uzakta olmak, geleceğimle ilgili yol haritamın belirsizliğinin verdiği rahatsızlık gibi duyguların birleşimiyle kıvranmaya başladım. Alanında başarılı olmuş her insanla kendimi kıyaslıyordum ve onlar şöyle şöyle başarılı olmuşken ben hâlâ kendi içimdeki fırtınalarla uğraşıyorum diye düşünüyordum. Ettiğim duaların tam anlamıyla karşılık bulmadığını düşündüm bir an. Allah affetsin.
O anda hani olur ya, Allah'ın ettiğiniz duaları yok saymayıp önemsediğini, yanınızda olduğunu hissettirecek bir ilahi işaret beklersiniz! İşte ben de öyle bir moda girmiştim. "Allahım yanımda olduğunu bana hissettir" diye dua ettim. Belki rüya filan görürüm diye uyumayı denedim ama gözüme uyku da girmedi. Ben de telefondan facebooku açtım. Hüseyin Bey belli bazı gruplarda danışanların terapi yazılarını paylaşıyor. İşte o yazılardan birisi denk geldi ve okumaya başladım. 2010 yılında yazılmış olan uzunca bir yazıydı. Yazan kişi ortalara doğru abisiyle aralarında geçen bir diyaloğu aktarmış. Abisi bir yakınmasına karşılık ona demiş ki;
"Allah Hz.Muhammed'e peygamberliği 40 yaşında vermiş, sen daha yola çıkmadan bunları düşünüyorsun."
Evet; işte aradığım cevap tam olarak buydu. Tam olarak o anki duygu ve düşüncelerime verilmiş bir cevaptı. Okuyunca birden gözlerime fer geldi, gayrıihtiyari yataktan doğruldum.
Benim de bir yere gelebilmem için bu aşamalardan geçmem lazım sanırım. Necip Fazıl "Çilesiz adamın yüzüne tükürün!" demiş. Güzel bir mertebeye erişebilmek için çileyle olgunlaşmak gerekir. Çileyle yoğurulmamış insan, ciddi bir dünyevi makama erişse de mânen o makamın hakkını veremeyecektir. İstediğine hemen erişen insan elindekinin kıymetini bilmez. Düşündüm de, eğer benim problemim ilk terapide hemen çözülüverseydi anlatacak bunca hikayem olmayacaktı. Başkaları için de verimli olacağına inandığım terapi yazılarını yazamayacaktım.
Geleneği bozmayalım, yine güzel bir alıntıyla bitirelim. Bu sefer Mevlana'dan:
"Sen dua edersin ama kabul olmuyor sanırsın!
Ekmek almak için bir fırına gidersin,
Beklerken fırıncı ile bir sohbet başlar.
... Ve fırıncının hoşuna gidersin, hoş sohbetsin ya?
Fırıncı başkalarına istediğini verip acele ile gönderir
Bu arada sen istediğini alamadığın için sıkılmaya başlarsın
Ama bilmezsin ki
Fırıncı daha yeni pişmiş en güzel ekmeği verecek.."

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
PENİS KUYUSU



Birinci hikayeyi yazmadan evvel sitedeki diğer hikayelere bakmamıştım. Yazıp siteye yükledikten sonra hepsini inceledim. Aman Allahım! Biz bu insanlarla aynı şeyleri yaşamış, aynı şeyleri düşünmüş, aynı şeyleri hissetmişiz. Bir çoğu benim duygularımı benden daha iyi ifade etmiş. Hepimizin ailesi birbirinden klonlanmış sanki. Silik veya aşırı otoriter, kendinden nefret ettiren bir baba tipi, baskın bir anne veya abla figürü.. Çocukken aynı muamelelere maruz kalmışız. Sürekli aşağılanmışız, takdir edilmemişiz, alay edilmişiz vs.. Okudukça kendi durumuma dair bir şeyler daha iyi dank etmeye başladı. Küçükken büyük kuzenlerim beni kız gezmelerine götürürlerdi. Orada erkek yaşıtım olmazdı ve ben mecburen onların konuşmalarını dinlerdim. Beni yanında bulunduranlar hep kadın olduğu için benim kadınsı yönlerimi överlerdi ve o yönümü ön plana çıkartırlardı. Oysa bir erkeğin erkeksi şekilde pohpohlanmaya ihtiyacı vardır. "Aslanım, kaplanım, koçum benim" sözlerine ihtiyacı vardır. Bir de genel olarak şu tespiti yaptım: Bir erkek için 'iyi bir erkek' olmak, iyi bir insan olmaktan çok daha önemlidir. Bir erkeğe "sen iyi bir insan değilsin" dediğinizde belki sizi affeder ama "sen iyi bir erkek değilsin" derseniz sizi affetmez.
Hikayelerdeki diğerlerinin benimle aynı şeyleri hissettiğini, yaşadığını farkedince mutlu oldum. Kendimi garip, tuhaf birisi olarak görmekten bir nebze vazgeçtim. Birebir aynı şeyler:
*Sokaktaki çocuklar top oynarken ben onları vahşi ve kaba yaratıklar olarak algılardım. Onlara benden güçlü oldukları için bir yandan öfke duyar, diğer yandan da hayran kalırdım. Kişi kendi zıddına aşık olurmuş.
*Kavga ederken bir yerim sakatlanacak diye o kadar korkardım ki, küçükken futbol oynayan güçlü erkek figürü, bu sefer kavga ederken benim gözümde güçlüydü. Hem güçlü, hem sempatik, hem de alabildigince itici.
*Özel birisi olduğumu ve insanların sonunda bunu fark edeceğini düşünürdüm. Insanların fark ettiği tek şey ne kadar dengesiz olduğum oldu.
Bir de hikayenin birisinde yazan kişi, hormon testi yaptırdığından ve hormonlarının normal bir erkekten bile daha düzenli çıktığından bahsediyordu. Hormon testi meselesini zihnimde kapatmıştım ama bunu okuyunca tekrar gündemime aldım. Hormonlarımda bir sorun varsa bu yönü de tedavi etmek lazım.
İkinci terapiden sonra sanaldaki eşcinsel dünyasının içine daldım biraz. Baktım gördüm inceledim ve bu dünyayı kesinlikle benimsemedim. Ahlaki açıdan zaten benimsemem ama nefsâni açıdan da midem almadı. Bir erkeğin bir erkeğe "canım, tatlım" diye hitap etmesini aklım, mantığım, bünyem ve midem kaldırmadı. Ben onlar gibi değildim. Bunu görünce mutlu oldum.

http://escinselterapi.net/forum/index.php?topic=998.0

yazının devamını okumak için linki tıklayınız

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta


DİNDAR EŞCİNSELLER İYİLEŞİR Mİ? / EŞCİNSEL HAYATIN ROMANI YAZILIR MI?

Ben dinî hassasiyetleri yüksek bir insanım. Dinimin yasakladığı bir hayatı kesinlikle sürmek istemem. ?O zaman nasıl bir yol izlemeliyim?" diye sordum kendime. Uzunca düşündükten sonra şöyle bir sonuca ulaştım: "Bir insan kendi elinde olmayan hiç bir şeyden dolayı suçlu değildir. Ben yanlış bir şey yapmadım, şu halim benim tercihim değil. Bu benim imtihanımdır. Eğer pes etmeyip iyi bir sınav verirsem bu halim belki benim için büyük bir mükafat vesilesi olur. O halde çıkış yolu aramalıyım."
Eşcinsel bir hayatı kabul etmememin 3 nedeni vardı.
1- Dinim buna müsade etmiyor,
2- Ben normal bir hayat sürmek istiyorum. Mutlu bir ailem, karım, çocuklarım olsun istiyorum.
3- Çevremin eşcinselliğe bakışı..
Üçüncüsü hiç önemli değil. Eğer ilk ikisi olmasa, üçüncüsü umrumda olmaz.
Hedefimi belirledikten sonra araştırmaya başladım. Arkamdan beni sevmeyen bazılarının "bazen kız gibi konuşuyor" dediklerini işitmiştim. İlk işim, kendime müthiş bir disiplin uygulayarak aksanımdaki kadınsılığı yok etmek oldu. Bunu yaparken araştırmalarıma devam ediyordum. Ama karşıma hiç olumlu bir şey çıkmadı. İnternetten eşcinsel derneklerine yönlendiriliyordum ve onlar eşcinselliğin propagandasını yapıyorlardı. İyileştirmek şöyle dursun, bu fikri taşıyanları hain bile ilan ediyorlardı. Onlara göre eşcinsellik özgürlüktü ve buna karşı çıkanlar özgürlük düşmanıydılar.
 Konu hakkında çok fikrim olmadığı için ümitsizliğe kapılmıştım. Sonra dindar kaynaklar bu konuda ne diyor diye araştırmaya başladım. Ama onlar da "günahtır, sapkınlıktır, çarpıklıktır" demekten başka bir şey demiyorlar. Oysa ben bunları zaten biliyorum. Bana çözüm lazım. Koskoca camiada bu konuda işe yarar laf eden tek kişiye rastlamadım. Belli kalıplar var: "Lut kavmi, kıyamet alameti, eşcinsellik hastalıktır sloganları vs.." yahu ben bunları zaten biliyorum. Peki hiç düşünmez misiniz: "İradesi dışında bu hissi taşıyan kişiler nasıl tedavi edilir? Madem bunun hastalık olduğunu söylüyoruz, madem 'Allah her hastalığın devasını da yaratmıştır' diyoruz, peki o zaman bu hastalığa nasıl bir tedavi bulmalıyız?"..
Böyle düşünen bir tek kişiye rastlamadım.
 Bir taraftan eşcinsel derneklerinin tesirinde kalıyordum, diğer taraftan dindar kaynaklar çözüme dair tek laf etmiyordu. Fırtınalı bir denizin ortasında kalakalmıştım. Kıyı görünmüyordu, pusulam yoktu. Çırpındıkça daha da batıyordum sanki.. Günün birinde İkbal Gürpınar'ın bir kitabında şöyle bir paragrafa rastladım: "Buluğ çağında mutlaka hormon testi yaptırmak lazımmış çocuklarımıza. Eğer sesi kalınlaşmıyor, elmacık kemiği belirginleşmiyor ve olması gereken diğer belirtiler ortaya çıkmıyorsa, eksik olan hormonun takviyesi yapılarak oğlumuzun sorunu ortadan kaldırılabiliyor." Bu yazıyı okuyunca çok mutlu oldum. İlk defa çözüme dair bir şeye rastlamıştım. Ama burada da karşıma bir sürü yeni soru çıktı. Benim fiziksel olarak hiç bir sorunum yoktu. Sadece duygusal boyuttaydı. "Acaba eşcinsellik sorununun kaynağı psikolojik mi yoksa hormonsal mı?" sorusunun cevabını çok aradım ama bulamadım.


http://escinselterapi.net/forum/index.php?topic=994.0

yazının devamını okumak için linki tıklayınız

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
EŞCİNSELLİĞİN FETVASI ve ÇÖZÜM YOLLARI NEDİR: NURETTİN YILDIZ

Selamün aleyküm hocam.
Ben soru sormak için değil, bir konuda (haddim
olmayarak belki) tecrübemi paylaşmak için yazıyorum. Eşcinsellik ile ilgili
geçmişte sorulan sorulara verdiğiniz cevaplara baktım da, yetersiz buldum
açıkçası. Nasıl kurtulacağını soran bir eşcinsele vaktini boş geçirmemesi
gerektiğini, evli değilse hemen evlenmesini ve bolca dua etmesini
söylemişsiniz.
Bunların incelemesine geçmeden önce kendimi tanıtayım: Ben 21 yaşında bir
erkeğim. İçinde bulunduğum duygu yükünün eşcinsellik olduğunun 14 yaşımda
farkına vardım. O zamandan beri bunu kendime konduramadım ve araştırmalara
başladım. Eşcinsellik bir hastalıktı ve Allah tedavisi olmayan hiçbir
hastalığı yaratmamıştı. Psikoloğa gitmek istedim ama onlar malum
zihniyetteydi ve “böyle yaşamayı öğren” kestiriyorlardı. Nihayet 2011
yılında bir tv de Hüseyin Kaçın isimli bir terapiste rastladım. Aynen beni
anlatıyordu. İrtibata geçtim ve terapiye başladık. Geldiğimiz noktada
hamdolsun büyük bir mesafe katetmiş bulunuyoruz.
Terapiler boyunca anladım ki eşcinsellik sadece eşcinsellik değil,
çocukluktan itibaren biriken yetiştirilme hatalarının acı bir sonucu.
Eşcinsellğin içinde mükemmelliyetçilik, özgüven eksikliği, baskın ve örnek
alınan anne, sinik veya aşırı baskın kendinden nefret ettiren baba, narsizm,
boderlane ve türlü sıkıntılar yer alır. Bunları tek tek çözmeden
eşcinselliği yenmek mümkün değildir.
Evet, verdiğiniz cevaplara geri dönelim. Vaktini boş geçirmemesi gerektiğini
söyleyerek ona eşcinselliğini hatırlamayacak kadar meşgul olmasını, yani bu
sorunu halının altına süpürmesini tavsiye etmişsiniz aslında. Yapmamız
gereken onu aseksual yapmak değil, mevcut cinsel isteği doğru kanala
yönlendirmektir. Cinsel isteği zaptetmek sorunu, işin bu kısmını
başarabildikten sonra gelmelidir. Eşcinsellik evlilikle çözülmez. Bu
sorunları çözmeden evlenen kişi zaten eşine gerekli ilgiyi gösteremez ve o
evlilik sonunda yıkılır. Ya da adam bütün ömrü boyunca hoşlanmadığı bir
cinsle beraber olma eziyetine katlanır. Bu durum kadına da haksızlıktır.
Dua demişsiniz. Evet, bizim duadan başka ehemniyetimiz yok. Lakin konu
eşcinsellik olunca farklı bir durum var. Eşcinsellerin en büyük sorunu
özgüven eksikliğidir. Dindar bir eşcinsel sürekli Allah'a bir daha o
fantazileri aklına getirmeyeceğine, normal bir erkek olacağına dair
yeminler, tevbeler eder. İnsandaki cinsellik arzusu bir sel gibidir.
Eşcinsel bireydeki bu arzular yanlış kanala yönelmiş ve oraya doğru
akmaktadır. Ne kadar zaptetmeye kalkarsa kalksın, önüne çektiği set yine
patlar ve başa döner. Neticede bu kısır döngü böyle devam eder gider. Allah'a
verdiği sözleri bir türlü tutamayan bu bireyin artık kendine saygısı
kalmaz. Bu durum özgüven eksikliğini, yani eşcinselliği besleyen bir
durumdur. Bende de böyleydi. Bu yüzden psikoloğum terapi süreci boyunca
eşcinsellikten kurtulmak için dua ve tevbe etmememi söyledi. (Kendisi dini
hassasiyetleri olan biridir, güvenebilirim.) Onun için “Allahım nolur kurtar
beni!” dualarımın yerini “Allahım karşıma nefesim olacak bir hatun çıkar.
Nefesi olacak, her yönden birbirimizi memnun edeceğimiz, cennette de
birlikte olmak isteyeceğimiz ve olacağımız bir eş nasip et bana!” duası
aldı, çok daha etkili, en azından psikolojim üzerinde.
Eşcinseliğin bir çok nedeni var, benimkiler şunlar:

http://escinselterapi.net/forum/index.php?topic=1576.0

yazının devamını okumak için linki tıklayınız

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3182
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta