Gönderen Konu: EĞİTİM ŞART MI? / OKULSUZ TOPLUM ( 5 - 12 YAŞ ) Prof Erol GÜNGÖR  (Okunma sayısı 2754 defa)

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3158
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta
  Eğitim Dedikleri   

Cumhuriyet tarihinde ilk defa sessiz sedasız toplanıp dağılan bir Milli Eğitim Şûrası gördük. Kimse bu şûranın ön çalışmalarından haberdar olmadı; müzakereler sırasında salonun büyük kısmı boş olduğuna göre, dinleyici sıfatıyla ne olup bittiğini gören de yoktu ve nihayet,Şuranın kapanış tebliği  diye gazetelere verilen bir buçuk sahifelik  beyandan fazla bir mana çıkarmaya imkan yokyu. Bazı eğitimciler mesela Ahmet Kabaklı; eğitim davasına yıllarca hem teorik hem pratik seviyede hizmet ettikleri halde ne diye çağırılmadıkları merak etmişler. Sayın Kabaklı'nın Çağırılması gerekenler diye verdiği listede benim adım da geçtiği için hemen belirteyim ki hayatımda hiçbir işe şahsen talip olmadım ; beni çağırmadıklarıları için hiçbir müesseseye veya şahsa gücenmiş değilim. Bunca yıldır kültür ve eğitim konularında yazılar yazarım; bunların bir tekinde bile mevki sahiplerini uyarmak veya onlara fikir telkin etmek gibi bir gayem olmadı. Bütün yazdıklarım Türkiye'deki aydın kamuoyu içindir. Çünkü Türkiye gibi siyasi iktidarların ve hiçbir şahsın hükmü olmadığını öğrenmiş olmamız lazım.


Bu defadaki Şura'da alınan tavsiye kararlarının en önemlisi ilk ve orta okulların birleştirilerek sekiz yıllık bir temel eğitim müessesesinin kurulmasıdır. Gerçi bu fikir Türkiye için yeni değildir, daha öncede bu istikamette bir karar alınmış, hatta bazı yerlerde numune olarak tatbikatı bile yapılmıştır. Temel eğitimin beş yıldan sekiz yıla çıkarılması Türkiye'de Orta ve Yüksek tahsilin bünyesi bakımından çok şey ifade eder. Ancak Şüra'da bu teklif ve kararla ilgili doyurucu ve etraflı bir gerekçe verilmedi. Türkiye'nin şimdiki temel eğitim problemlerinin neler olduğunu, yeni sistemin hangi zaruretlere dayandığını, sekiz yıllık eğitimle elde edilecek hedeflerin neler olduğunu hem istatistik hem de eğitim teorisi bakımından öğrenmeliydik. Bu bilgiler verilmediğine göre, Şura'ya rapor veren ve karar alanların maksatlarının ne olduğunu iyice anlamamıza imkan yoktur.


Bizim burada asıl dokunmak istemediğimiz ve belki Şura'da hiç konuşulmayan bir mesele Anadolu Liseleri ve yabancı okullar meselesidir. Türkiye'de Orta öğretimin meslek okulları dışındaki bünyesi  üç kademeli bir kalite farklılaşması içindedir. Şu anda en yüksek kaliteli eğitim veren orta öğretim müesseselerinin yabancı kolejler olduğunu hepimiz biliyoruz. Bundan sonra ikinci sırada yabancı dille öğretim yapan Türk okulları geliyor ki, Milli eğitim Bakanlığı bunlara Anadolu liseleri diye hiç de uygun olmayan bir isim vermiştir. İngiltere'de zadegan çocuklarının gittikleri okullara Puclic School denir ve bu isme bakanlar bu okulların halk çocuklarına mahsus olduğunu zanneder. Nihayet üçüncü sırada Türkçe öğretim yapan orta ve liseler vardır ki asıl Anadolu Lisesi denmeye layık olan bunlardır. Bir taraftan lisan öğrenme, bir taraftan da yüksek öğretime atlama şansı bakımından bu üç tip okul birbirinden hayli farklı olduğu için her ana baba ister istemez çocuklarının yabancı kolejlerde, olmazsa Anadolu liselerinde, olmazsa normal devlet liselerinde okutmayı emel ediniyor. Böylece İlkokul sonrası bir çocuk için adeta tahsil hayatının dönüm noktası haline geliyor ve bu safhaya hazırlık için Türkiye'de bir çeşit sanayi kurulmuş bulunuyor.


Yabancı dille tedrisat yapan okullara giriş imtihanlarında ilkokul mezunu çocuklara sorulan veya bu imtihanlara hazırlık kurslarında öğretilen şeyleri inceleyenler, Türkiye?de büyük bir facianın cereyan ettiğini kolayca görebilirler. Tekrar söyleyelim bu tam bir faciadır. Bir parça çocuk psikolojisi bilenler, eğitimden birazcık anlayanlar bile çocuklarımıza bu vesile ile resmen zulüm yaptığımızı kabul edeceklerdir. Bu imtihanlardaki Genel Yetenek sorularının büyük bir kısmının üniversite giriş imtihanlarındaki sorularla aynı mahiyette olduğunu söylesek şimdiden bir fikir edinebilirsiniz. Mamafih benim bu hususta fazla misal göstermeme hiç lüzum yok, çünkü yüz binlerce aile çocuklarını bu imtihanlara ve kurslara gönderdiği için, oralardaki öğretim muhtevasının üniversite seviyesindeki insanlar için bile çok defa büyük güçlükler yaşadığını yakından görmüşlerdir.            

İlkokul sonrası facianın hazırlıkları daha yedi yaşından başlamaktadır. Nice ana-babalar çocuklarını daha tahsilin başlangıcında hazırlanmaya zorlarlar. Yabancı dilli okullara en iyi hazırlayan ilkokulların hangileri olduğu bellidir, yani bazı okullar giriş imtihanlarında en çok başarılı öğrenciye sahip bulunmak gibi bir şöhret kazanmışlardır. Böyle bir şöhret ister istemez ilkokullar arasında rekabete yol açmaktadır. Tabiatıyla şöhretini artırmak isteyenlerin yaptıkları ilk iş zavallı çocukları biraz daha cendereye sokmak, onların tertemiz kafalarına biraz daha fazla muzahrafat sokmak oluyor. Çünkü çocuğun kafası çöplüğe benzediği ölçüde ilkokul sonrası imtihanlarında başarı şansı aratacaktır.   Türkiye'de ilkokul çağındaki çocukların yaşları 7-11 arasındadır. Yedi ile on bir yaş insan gelişmesinde de belli bir safhayı temsil eder. Bu çağdaki çocukların zihin yapıları 7 yaştan öncekilerden farklı olduğu gibi, 11 yaştan sonrakilerde de farklıdır. Şu halde ilkokul çocuklarının eğitimi anaokulu çağındakilerden farklı olduğu gibi ortaokul çağındakilerden de farklı olmalıdır. Fakat bu fark bizim memleketimizde çok defa bir derece farkı olarak anlaşılmakta ve yapılan hataların çoğu buradan kaynaklanmaktadır. İlkokul çocuğu yetişkin insanın küçültülmüş şekli değildir; yani yetişkin insana bir dersten 100 sayfa verir, ilkokul çocuğuna 2 sayfa verirseniz, bunlara seviyelerine göre hitap etmiş olmazsınız. İlkokul çağındaki çocuğun zihin yapısı ve işleyiş tarzı yetişkinlerdekinden farklıdır. İşte bu yüzdendir ki, bu çağdaki çocuğa yetişkinlere öğrettiğimiz bilgilerin öğretilmesiyle çocuk bakımından sağlanacak hiçbir fayda yoktur, tersine, böyle bir manasız yükleme çocuğun zihin gelişmesini boşu boşuna engelleyebilir.


Çocuğun ilkokul çağında ihtiyacı olan şey sayfalar dolusu bilgi değildir, o bilgileri alabilecek ve hazmedebilecek bir zihin olgunluğuna erişmektir. Bu da ancak dış dünyadaki olayların bağlı bulunduğu münasebet sistemiyle çocuk zihninin dayandığı prensipler arasında bir uygunluk sağlamakla olur. Böyle bir uygunluk çocuğa hayat tecrübesi  imkanı vermekle kendiliğinden sağlanır. O kadar ki, çocuğun bu çağda okuma-yazma öğrenmesi bile şart değildir.            

Bir çocuk, zihin gelişmesi normal tamamlandığı takdirde, okuma-yazma da dahil olmak üzere bütün beş yıllık ilkokul döneminde kendisine öğretilen şeyleri 12 yaşına geldiği zaman altı ay içinde büyük bir rahatlıkla öğrenebilir. On iki yaşında rahatlıkla öğreneceği şeyleri  ise yedi yaşından on bir yaşına kadar her ne yapsanız öğretemezsiniz. Beş yıllık öğretimin gayesi o beş yılın sonunda çocukta belli bir takım bilgilerin bulunmasını sağlamaksa, çocuk beş yıl sonra onları bir çırpıda öğrenebileceğine göre, beş yıl müddetle onun kafasını doldurmak için sarf edilen gayretler masum çocuğa boşu boşuna zulmetmekten başka hiçbir mana ifade etmez.            

İlkokul çocuğuna onun ancak genel oryantasyonunu sağlayacak bilgiler verilmelidir; yani çevresini tanıması yeter. Bunun dışında beş yıl içinde kendisini oyalayacak diğer hiçbir zaman işi fazla ciddiye almamak şartıyla. Kısacası, ilkokul eğitimi ana okulundaki eğitimin daha disiplinli bir uzantısından ibret olmalıdır.                              

Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde tahsilin çoğu ilkokuldan ibaret olduğu için, ilk okul vasıtasıyla insanları hayata hazırlama gibi kaçınılmaz sanılan bir gaye de vardır. Madem  ki insanlarımızın çoğu ilkokul dışında bir tahsil görmüyor o halde ilkokulda ne verirsek kardır diye düşünenler ne kadar iyi niyetle hareket ederlerse etsinler, elleri boş çıkar. İyi niyet insan tabiatını değiştiremez. Çocuk dediğimiz insanlara çocukluklarının gereğine göre muamele etmediğimiz takdirde onlardan iyi birer yetişkin çıkarmamıza imkan yoktur.                           

Şu halde ilkokuldaki çocuğumuz Hindistan'da hangi yaprağın kımıldadığını bilecek kadar allame görünüyorsa bundan sevinecek yere üzülmemiz, dehşete kapılmamız lazımdır. Hangi ana baba masum zayıf evladının taş ocaklarında amele olarak çalıştırılmasına razı olur? Halbuki bizim şimdiki ilkokul eğitim sistemimiz bu çocukların sırtına yüzer kiloluk taş bağlamaktan daha kötü bir işkenceye vesile olmaktadır. Kaldı ki bu taş her yıl bir misli daha ağırlaşıyor. Çünkü her yıl yeni sorular bulmak lazımdır ve her yeni soru eskisinden daha ağır olanı demektir.

   Bu yavrulara kim acıyacak?



                                                                   Erol Güngör
         Dünden Bugüne Tarih-Kültür ve milliyetçilik
« Son Düzenleme: 20 Eylül 2017, 15:12:09 Gönderen: psikolog »

psikolog

  • Genel Moderatör
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 3158
    • Profili Görüntüle
    • E-Posta