Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
21
Bu hafta resmen seneler sonra yaşadığımı hissettim İstanbul'un daha önce dolaştığım yerlerini bir daha dolaştım ama bu sefer çok daha fazla tat aldım.Babamla her gün 1 bazen 2 kere konuştum bunun beni daha iyi hissettirdiğini fark ettim.Okulda arkadaşlarımla daha keyifli vakit geçirdim.Hüseyin hocamın dediği ama benim çok ihtimal vermediğim bir olay gerçekleşti.3 senedir zaman zaman vakit geçirdiğim kız arkadaşımın bana ilgisin olduğunu öğrendim.Kafam karıştı açıkçası zaten hep karışıktı ama terapilere başladığım bu süreçte her zamankinden daha karışık.Her şeye rağmen çok güzel bir haftaydı insanın kendini suçlamadan vakit geçirebilmesi her yalnız kaldığında kafasında ki karanlık düşünceler olmadan bir şeyler yapabilmesi inanılmaz bir duygu.Ben bunu cinsel eğilimimin farkında olduğumdan beri yapamıyordum.Tam anlamıyla mutlu olduğum bir an yoktu.Onun haricinde bu hafta cinsel olarak inanılmaz düşüşteyim yalnız kaldığımda internetten videoları açıp masturbasyon yapmak için inanılmaz bir istek olurdu.Bu hafta hemen hemen evde sürekli yalnızdım ama bunu yapmak hiç içimden gelmedi.1 kere mastürbasyon yaptım onda da ilginç şekilde kadınları hayal ettim.Erkekleri hayal etmek hiç içimden gelmedi.Terapinin başlarında böyle şeyler olabileceğini herkes yazmıştı.Hüseyin hocayla konuşmamız gereken daha bir çok şey var 2. terapide görüşmek üzere hocam.
22
"Cinsiyet Eşitliği" derken...!
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama aile yapımız üzerine yapılan girişimler son zamanlarda hem sayısal olarak hem de niteliksel olarak arttı. Öyle anlaşılıyor ki devlet ve millet düşmanları hedefe aileyi koydular.

Toplum ve aile hayatına ilk saldırı gençler üzerinden geldi ve gençlerimiz hızla Deizm tuzağına çekildi. Bu saldırı öylesine etkili oldu ki Deist gençlerin sayısında hızlı bir artış yaşanıyor.

Bu öyle bir artış ki raporlara yansıdı, haberlere konu oldu. Her yerden deist gençlerle ilgili haberler geliyor. Anne babaların yüreği yaralı. Bu yüreği yaralı annelerden birisinin feryadını bu sütunlara taşımıştık daha önce.

Sonrasında aileye “kadının beyanı esastır” diye acip ötesi bir söylem ile gelindi. Bu ailenin temeline konulmuş tahrip gücü öylesine yüksek bir etki gösterir ki ortalıkta aile diye bir kurum kalmaz. Bu tahrip gücü yüksek etki karşısında en büyük güvencemiz kadınlarımızın sağduyusu.

İnşallah kadınlar dolduruşa gelip geri dönülmez bir yola girmezler. Ama bu pimi çekilmiş bomba “İskenderin Kılıcı” misali ailenin üzerinde her daim sallanıp duracak.

Aile ve toplum üzerine atılmış son etkili söylem ise “cinsiyet eşitliği eğitimi” adını taşıyor.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un ulusal bir gazeteye açıkladığı bilgilere göre okullarda cinsiyet eşitliği eğitimi için gerekli adımlar çoktan atılmış bile. Bakan Selçuk’un verdiği bilgilere göre “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Etkinlik Kitabı hazırlandı. Kitap kapsamında 9. ve 10. sınıf seviyesinde derslerde ünitelere uygun, etkinlikler yapıldı. Uzmanlar tarafından hazırlanan taslak etkinliklerin incelenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla branş ve rehberlik öğretmenlerinin katılımıyla bir çalıştay gerçekleştirildi. Çalışmalar neticesinde, Taslak Değerlendirme ve İyi Uygulama Örnekleri Raporu hazırlandı ve revize süreci başlatıldı.”

Burada kullanılan kavrama dikkatinizi çekmek istiyorum: “Cinsiyet Eşitliği”…

“Kadın-Erkek Eşitliğini” biliyorduk da bu “cinsiyet eşitliği” iticiliği de nereden çıktı.

Adı bile bir garip. Ben bu kavramdan şunu anlıyorum: Erkeklik ile kadınlık eşittir. Birbirinden farkı yoktur…

Ama bi dakka…

Bunlar hiç de yabancı şeyler değil…

Bunlar Avrupa’nın herzeleri değil mi yahu…

Hani şu erkekler ile kadınların birbiri ile evlenmelerine izin veren Avrupa’nın…

Hani şu eşcinselliği, homoseksüelliği özendiren Avrupa’nın…

Hani şu aile kurumunun çöktüğü Avrupa’nın…

Hani şu çocuk yerine kedi köpek yetiştiren Avrupa’nın…

Hani şu genç neslin tükenmek üzere olduğu Avrupa’nın…

Anlaşılan o ki ahlaksızlık bataklığında yitip tükenmek üzere olan Batı aynı bataklığa bizi de çekmek istiyor.

Uyuşturucu ve alkol bataklığında yitip gitmekte olan Avrupa bizi de aynı silahla vurmak istiyor.

Genç neslinin sayısını artıramayan Avrupa bizim de ailemizin köküne kibrit suyu dökmek istiyor.

Zannımca aile yapımız üzerinde ki en büyük negatif etkileşim bu “cinsiyet eşitliği” olacak.

Yeni neslin fıtrat renkleri ile oynanmış ve aile ahenginin dengesi tarumar edilmiş olacak.

Bir an önce kurulan tuzağın farkına varmaz ve Avrupa’nın bizi çekmek istediği ahlaksızlık batağına saplanırsak bir daha kurtuluşumuz mümkün olmaz.

Yol yakınken bu yanlıştan beri durmak lazım.

Bunun için de başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere tüm devlet kurumları bu durum karşısında teyakkuza geçirilmeli.

Sivil toplum kuruluşları bu tuzağın önünde bir set gibi durmalı.

Ve aileler bu tuzağa düşmemeli…

http://www.internethaber.com/cinsiyet-esitligi-derken-1931640y.htm?fbclid=IwAR2udkURKpt3sUV7g-7nMNGA5eZ1fG-PdX3pbNyVKztEh1T21eg4BCIIakI
23
CUMHURBAŞKANIMIZA AÇIK MEKTUP: ACI HAYKIRIŞIMIZDIR: “ETCEP”E DİKKAT!!!

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen ve kamuoyunda toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının yaygınlaştırılmasına katkı sağlamayı hedefleyen, "Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi" (ETCEP)’nin sürdürülebilirlik stratejisi doğrultusunda ülke geneline yaygınlaştırılması için çalışmalar yapılıyor.

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk bu konuya ilişkin şunları söyledi:

- "Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Etkinlik Kitabı hazırlandı. Kitap kapsamında 9. ve 10. sınıf seviyesinde derslerde ünitelere uygun, etkinlikler yaptık. Uzmanlar tarafından hazırlanan taslak etkinliklerin incelenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla branş ve rehberlik öğretmenlerinin katılımıyla bir çalıştay gerçekleştirildi."

- "Çalışmalar neticesinde, Taslak Değerlendirme ve İyi Uygulama Örnekleri Raporu hazırlandı ve revize süreci başlatıldı."

* * *

Peki "Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne Duyarlı Okul" nedir?

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından desteklenen "Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi" (ETCEP) kendisini, "Temel olarak, kamuoyunda toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının yaygınlaştırılmasına katkı sağlamayı amaçlar. Proje faaliyetleri özelinde ise eğitim sisteminin tüm bileşenlerine toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısını yerleştirmeyi hedefler." olarak tanımlıyor.

Buraya kadar her şey çok masum ve iyi bir amaca hizmet ediyor gibi görünüyor.

Ama, endişemiz ve korkumuz o ki; "Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi", acaba küresel emperyalist şer odağının gerçekleştirmek için seferber olduğu CİNSİYET DEVRİMİ amacına hizmet ediyor MU ya da hizmet eder Mİ?!
. . .

Küresel emperyalist üst aklın, özellikle İslam ülkeleri için ürettiği en büyük dejenerasyon proje; “CİNSİYET DEVRİMİ, CİNSİYET EŞİTLİĞİ” projesidir!

"Toplumda cinsiyet eşitliğini sağlama” kapsamında, önce projeye hizmet edeceğini düşündükleri bir “ideal erkek” ve “ideal kadın” profili oluşturdular.

Oluşturdukları sözüm ona ideal erkek, çokça kadınsı özellikler taşıyan erkek olarak sunuluyor. Metroseksüel, bakım ürünleri kullanan, epilasyon yaptıran, daracık ve rengarenk çiçekli pantolonlar, gömlekler giyen, moda ve stile önem veren kadınsılaşmış bir erkek.

Yeni model ideal kadın ise, çokça erkeksi özellikler yüklenen, sert bir kadın. İş hayatına teşvik edilerek başarı hedefleriyle güdülenen, annelikten koparılan, iş gücü başarılarıyla övülüp ön plana çıkarılarak kariyer yaptırılmaya teşvik edilen, çalışan, para kazanan, pantolon ve ceket giyen, kısa saçlı, sert yüz hatlarına sahip, rekabet gereği acımasız olabilen, argo konuşan, evin dışında dilediğini dilediği zaman yapan sözüm ona güçlü kadın, özgür kadın!..

Oluşturdukları bu yeni ideal erkek ve kadın tiplerinin, toplum tarafından kabulü ve yaygınlaşması için de, televizyon dizileri, reklam filmleri, şarkıların klipleri, bakım ürünleri ve giyim markalarının katalogları, gençlik dergileri ve şehirlerin en kalabalık alanlarındaki reklam panoları ile çeşitli organizasyonlar kullanılıyor.

Böylelikle asıl amaçlanan yozlaşma, toplumsal bilinçaltımıza işlenerek zihinlerimizde normalleştiriliyor.

Erkekler kadınlaştırılmaya, kadınlar ise erkekleştirilmeye çalışılıyor.

National Geographic dergisinin Ocak 2017 kapak konusu: "CİNSİYET DEVRİMİ" idi.

Dergisinin kapak fotoğrafında, 9 yaşında cinsiyet değiştiren Avery Jackson isimli bir çocuğun resmi vardı.

Dergi, Jackson'ın 4 yaşında kendini kadın gibi hissetmeye başladığını, 9 yaşında ise cinsiyet değiştirme kararı aldığını anlatıyordu..

Ergenlikten sonra hormon alınmaya başladı mı tam dönüşüm sağlanamıyormuş. National Geographic'in kapağı ve işi 4 yaşına düşürmeleri bu yüzden.

Natıonal Geographic Tv'nin, cinsiyet değiştirenlerin özenilmesini ve toplumca benimsenmesini teşvik eden belgeselleri de hiç durmadan vizyonda dönüyor.

Küresel film dünyasını, medya dünyasını, manken ve model dünyasını, küresel sosyeteyi dizayn eden bir gizli odak, cinsiyetler üzerinde oynuyor ve bunu daha çocuk yaşlarda başlatıyor. Erkeği kadın, kadını erkek yapıyor.

Müthiş bir şeytanî zeka ile üretilen algı operasyonları, toplumun genetik kodlarındaki ahlâkî insicâmı bozmaya yönelik tasarlanıyor ve sunuluyor.

Tv programlarında, dizilerde ve filmlerde artık erkeksi kadınlar ve kadınsı erkekler revaçta.

Çeşitli filmler, diziler ve ilgi çeken programlarla, "trans"lar, "homoseksüel"ler yerlere göklere sığdırılamıyor ve ön plana çıkarılarak topluma dayatılıyor.

Eşcinseller, sevimli karakterlerolarak sunulurken, normal kadınlar ya da normal erkekler ise çagdışı olarak gösteriliyor. Bunun neticesi olarak da toplumda eşcinsellik meşrulaştırıldığı için, sosyal medya platformlarında popüler eşcinseller, milyonlarca genç tarafından takip ediliyor.

Sanki gizli bir el, moda ayağına, çocuklarımızın giyim-kuşamlarını da dizayn ederek, erkek mi kadın mı ne idiğü belli olmayan tiplere dönüştürmek için çalışıyor! Mağazalarda dar olmayan erkek pantolonu bulmak mümkün değil!

Sapık küresel emperyalist ağ, küçük yaşta ele geçirdiği erkek çocuklarını kadına çeviriyor, aralarına giren gerçek kadınların ise kadınlığını siliyor.

Dikbaşlı, inat, ukala, hep kazanmaya odaklı, dediğim dedik, saldırgan, sert, erkeksi kadınlar ve alıngan, kırılgan, korkak, küskün, sorumluluk almaktan korkan ve kaçınan kadınsı erkekler her geçen gün toplumumuzda hızla artıyor.

Toplumları kendi menfaatleri uğruna yeniden inşa etmeye çalışan sapkın ve azgın küresel şer odağı bir avuç zalim, yaratılışın tersine insan tasarımları yaparak büyük oyunlar oynuyor.

Bu konuyla ilgili daha önce de bir yazı yazmış, toplumumuzun ve ülke yöneticilerimizin dikkatini bu mühim hususa çekmeye çalışmıştık.

Şimdi daha güçlü bir haykırışla feveran ediyoruz! Hayır hayır, aslında acı bir çığlığa dönüşen haykırışımızın, çok geç olmadan duyularak tedbirler alınmasını isyltiyoruz!

Bu yazımız, Sayın Cumhurbaşkanımıza da açık mektubumuzdur!..

http://www.spilhaber.com/cumhurbaskanimiza-acik-mektup-aci-haykirisimizdir-etcep-e-dikkat/42559/?fbclid=IwAR2NLLDz8VYAEJTxc22fBN3gVlXw82JQrUQtKULbZ7Yh-1D0dn269rC06p4
24
Dindar-Muhafazakar Gruplar LGBT ya da Feminist Hareketlerden Ne Öğrenebilir?

"LGBT dernekleri, Türkiye'deki İslami çevrelerden kesinlikle çekinmiyorlar. İslami çevrelerin iflah olmaz bir bölünmüşlük bataklığına saplandıklarını biliyorlar. İslami çevrelerin "tarih dışı" bir dünyada yaşamlarını sürdürdüklerini biliyorlar. İslami çevrelerin birbirlerine güvenmediklerini; rantla, makamla, koltukla girdikleri imtihanı kaybettiklerini biliyorlar."




LGBT dernekler her yıl 28 Haziran tarihinde dünyanın pek çok yerinde (en son Antarktika'da1) "Onur" yürüyüşü adını verdikleri bir yürüyüş gerçekleştiriyor. 23-29 Haziran tarihleri Türkiye'de de "onur" haftası olarak farklı etkinliklerle kutlanıyor ve 28 Haziran'da bir de yürüyüş yapılıyor.


Yürüyüş için 28 Haziran'ın tercih edilmesinin bir anlamı var. 1969 yılının 28 Haziran'ında Amerika'da Stonewall Bar'a takılan eşcinsellerle polis arasında bir çatışma çıkıyor, eşcinseller polis baskısına isyan ediyor. Stonewall Bar'da başlayan bu isyan günü LGBT hareketlerin "uluslararası" günü ilan ediliyor. Yani seçilen tarihin Türkiye'yle doğrudan bir ilgisi yok.


Ne var ki Türkiye'de 2015 yılında yapılan LGBT yürüyüşü Ramazan ayına denk geldi. Bazı İslami STK'lar buna tepki gösterdi. Ama LGBT dernekler yine de yürüyüşünü gerçekleştirdi ve "Şabanla Recebin Aşkına Ramazan Engel Olamaz" yazan bir de pankart kaldırdılar.





LGBT dernekler, "Yahu biz önünde sonunda halkı Müslüman olan, Osmanlı'nın yadigarı bir ülkede yaşıyoruz. Adamların dini duyarlılıkları var, onları kışkırtmayalım. Bir kaç hafta sonra yapıverelim." demediler. Eylemlerini yaptılar ve üstüne üstlük yukarıda gördüğünüz meşhur pankartı da kaldırdılar.


İslami Çevreler Niçin Kaale Alınmıyor?


Kaldırdılar, çünkü Türkiye'deki İslami çevrelerden kesinlikle çekinmiyorlar. Onların ipe sapa gelmez, dünyanın en uçuk-kaçık tartışmalarıyla birbirlerini barbarlaştırdıklarını biliyorlar. Yukarıdaki pankartı kaldırdıkları sırada, İslami çevrelerin, özellikle kanaat önderlerinin, aydın ve alimlerinin "Kur'ancılık-hadisçilik", "Evrenselcilik-Tarihselcilik" gibi tartışmaların içine gömülüp birbirlerini yemekle meşgul olduklarını biliyorlar. İslami çevrelerin iflah olmaz bir bölünmüşlük bataklığına saplandıklarını biliyorlar. İslami çevrelerin "tarih dışı" bir dünyada yaşamlarını sürdürdüklerini biliyorlar. İslami çevrelerin birbirlerine güvenmediklerini; rantla, makamla, koltukla girdikleri imtihanı kaybettiklerini biliyorlar. Onları ne caminin, ne cumanın; ne haccın ne de bayramın bir araya getiremeyeceğini; kimilerinin altı boş bir gururla, kimilerinin ise aşağılık kompleksiyle damgalandıklarını biliyorlar. 20-30 kişilik minnacık grupların bile dünyanın en tuhaf tartışmaları yüzünden bir kaç yıl içinde bir kaç parçaya daha bölüneceğinden eminler. Dünyanın en uyduruk meseleleri yüzünden birbirlerini tekfir edip durduklarını görüyorlar. O yüzden hesap kitap yaparken bu çevreleri dikkate almaya gerek duymuyorlar. 


LGBT/Feminist Hareketlerin "Ümmet" Formasyonu


LGBT hareketler cinsel bir tercihin nasıl bir "dava" haline getirildiğinin, bu davanın nasıl uluslararası evrensel bir misyona dönüştürüldüğünün; onca dilsel, dinsel, etnik, mezhebi, coğrafi farklılıkların bir kenara bırakılıp tek bir amaç doğrultusunda nasıl bir araya gelinebildiğinin en ibret verici örneklerinden biridir (Lütfen, internetten onur yürüyüşü yapılan ülkeleri araştırınız. Onlarca ülkede, neredeyse birbirinin aynı görüntülere, kıyafetlere ve sloganlara şahit olacaksınız). LGBT hareketler aynen bir ümmet gibidir; gökkuşağı renklerinden oluşan tek bir bayrağın altında toplanabilen, her yıl 28 Haziran'da küresel ölçekte bir araya geldikten sonra bir sonraki yıla kadar teorik, kurumsal, siyasi, ekonomik, hukuki, edebi, sanatsal meselelerini belli bir öncelik sırasında tartışıp yeni stratejik hedefler belirleyen (onur yürüyüşü her yıl belirlenen bir "ana tema" çerçevesinde düzenleniyor), o hedefler doğrultusunda sonuç alıcı kararlar alabilen; dünyanın geri kalanındaki LGBT hareketlere duyarlı, o hareketlerin de sorunlarıyla ve kazanımlarıyla ilgilenen ve zaman zaman bir araya gelip birbirlerini dinleyen bir ümmet2 ... Bazen yaptıkları yürüyüşe "polis müdahalesine" rağmen yılmayan; yedikleri biber gazı ve jopları mücadelelerinin "haklılığının" bir kanıtı olarak alkışlayan bir ümmet...


Dahası aynı paradigmaya ama farklı önceliklere sahip hareketlerle de (feministler, çevreciler, hayvan hakları örgütleri vs) mümkün olduğunca birlikte hareket etmenin imkanlarını arayan, bulan ve bunu karşılıklı desteğe dönüştürebilen bir ümmet...


Örneğin, LGBT hareketlerin uluslararası organizasyonu olan ve kendi içinde 1200 (bin iki yüz) organizasyon barındıran ILGA -International Lesbian and Gay Association- 132 ülkede faaliyet göstermektedir.


Bir başka çarpıcı/ibret verici örnek, 7 uluslararası örgütün üç transseksüel kişinin Türkiye'de ceza alması sonrası gösterdiği dayanışma ve bu dayanışmanın ne denli hızlı bir şekilde örgütlendiğidir:   


26 Ekim 2011 tarihinde Ankara'da üç transseksüel kişi polise direnmek ve polise hakaret suçlarından ceza alıyor. Hükmün açıklanmasından sadece 6 gün sonra, 2 Kasım 2011 tarihinde aralarında ILGA'nın da bulunduğu 7 uluslararası örgüt Adalet Bakanlığı'na, Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a, İçişleri Bakanı'na, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı'na, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı'na mektup gönderip söz konusu kişilere yöneltilen suçlamaların düşürülmesini, polis ve mahkemelere ayrımcı uygulamalar nedeniyle soruşturma açılmasını talep ediyor.3


Dindar-Muhafazakar Çocuklar Kimin Tebliğ Alanı İçinde?


Bazı arkadaşlar yaptığımız sohbetlerde bu hareketlerin dindar muhafazakar çevrelerin çocuklarını da etki altına aldığını söylüyor, buna ilişkin çeşitli örnekler veriyorlar.


Bu çok doğaldır ve kaçınılmazdır. Çünkü gerek LGBT hareketlerin, gerekse feminist hareketlerin kendi içlerindeki bazı ihtilafları absorbe edebilme ve asıl hedeflerini gündemden düşürmeme gibi hayati bir kabiliyetleri var. "Erkek egemen ya da heteroseksist düzen" gibi ortak bir düşmanları var ve bu düşmanla mücadele her zaman gündemlerinin ilk sırasında. Onları birbirlerine bağlayan "ortak düşmanla mücadele" aynı zamanda onların entelektüel ve aktivist üretiminin en güçlü motivasyonu.4


O yüzden Müslüman coğrafyada tarihin belki de en zor olması gereken mücadelelerinden birini verip, hukuki ve politik sonuçlar alabiliyorlar. Kendi haklarını İstanbul Sözleşmesi gibi hukuk hiyerarşisinin en üstünde yer alan bir metnin içine gömüp, okullarda okutulan kitapları kendi değer yargılarına göre ayıklayıp, ETCEP gibi projelerle Milli Eğitim'e bağlı bütün okullarda yeni yetişecek nesillerin "cinsiyetçi", "heteroseksist" ve "homofobi" olmaması için gerekli önlemleri alabiliyorlar.5


Mevzu bu kadar açık, bu kadar nettir.


İslami Çevrelerin Sızlanmaktan Başka Yapabileceği Bir Şey Var mı?


İslami kesim, her yıl 28 Haziran tarihinde,  böylesi bir stratejik amaç birliğine sahip bir organizasyon karşısında ancak sızlanıp, şikayetlenebilir; bazen de yüzeysel tepkisellikler üretebilir, o kadar. Sonra yeniden birbirlerini yemeye, birbirlerini barbarlaştırmaya, birbirlerini tekfir etmeye döneceklerdir. Çünkü bu coğrafyada şu ya da bu gruptan olsun en kolay şey dindar-muhafazakar kitlenin birbirlerine saldırmasıdır. Bunu da "İslami mücadele" gibi hissettikleri sürece kadınlarını, erkeklerini ve çocuklarını feminist ve LGBT hareketlerin etkilemesi ve biçimlendirmesi kaçınılmazdır.


İslami çevrelerin en önemli sorunu, birlik olamamalarıdır. Dahası, "birlik" olabileceklerine inanmamalarıdır. Onları ne cami, ne cuma, ne Hacc ne de "Müminler ancak kardeştir." ayeti bir araya getirebilmektedir. Ne de "onlar birbirlerine karşı merhametli..."dir ayeti birbirlerine karşı saldırgan ve agresif dil kullanmalarının önüne geçebilmektedir. Bizi birbirimize karşı hiç bir şey ama hiç bir şey tutamamaktadır. Birbirlerinin açığını, yetersizliğini, çelişkilerini, zaaflarını ortaya çıkarmakla motive olan, bununla tatmin bulan bir anlayış çizgisinin çocuklarımızı götüreceği menzil, neo-liberal yeni sosyal hareketlerin işaret ettiği menzil olacaktır.


Bütün bunlar içe yönelik eleştirinin, itirazın, muhalefetin olmaması anlamına gelmemektedir. Zaten sorun da bu değildir. Sorun, bu çevrelerin birbirlerini düşmanlaştırması, insandışılaştırması, barbarlaştırmasıdır. Birbirleriyle konuşmamaları, kavga etmeleridir; laf sokma, reddetme, ötekileştirme, başkalaştırma, haddini bildirme yarışıdır. Anlaşamasalar da nezaketi, edebi-adabı, görüşüp-konuşmayı, onca ortak noktada birlikte hareket etmeyi becerememeleridir. Birliktelikler yüzeysel ve geçici; ayrılıklar derin ve kalıcıdır. Birbirleriyle uğraşmayı çok ama çok sevmeleridir. Bu coğrafyada "meşhur" olan alimlerimizin, akademisyenlerimizin, entelektüellerimizin bir diğer akademisyenimizi, hocamızı, entelektüelimizi karşısına alıp onunla meşhur olması bir tesadüf değildir. Dindar muhafazakar kitlelerin ne kadar çağdışı olduğunu kanıtlamak için artık "Çağdaş Yaşamı Destekleme" filan gibi isimlerle anılan derneklere ihtiyaç yoktur.


İslami kesim birlik olmayı, kendi içinde bir barış dili kurmayı, ortak hareket edebilmeyi ve birbirini insanca dinlemeyi beceremediği sürece hiç bir sorununu çözemeyecek, bırakın dünyanın başka coğrafyalarına uzanmayı, kendi çocuklarına bile laf geçiremeyecektir.


Peki bunu yapabilir miyiz? Birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve hatta birlik olmayı becerebilir miyiz? Kesinlikle. Sadece bir ön şart var: Buna niyet etmek, buna inanmak, çaba göstermek, bu konuda kararlı davranmak.


 

Dipnotlar

1) Bakınız: http://www.sivilsayfalar.org/2018/06/19/pride-dunyada-neler-oluyor/

2) Örneğin ILGA Europe'un hazırladığı şu belgeyi inceleyebilrsiniz: https://www.ilgaeurope.org/sites/default/files/Attachments/makeitwork_turkish.pdf

3) Mektubun tam metni için bkz.: https://www.tgeu.org/sites/default/files/Turkey_LTR_Conviction_10%202011_-Final-Nov_1_TR.pdf

4) Bir tartışma örneği için bkz: https://tr.boell.org/tr/2014/06/16/baska-bir-aile-anlayisi-muemkuen-mue

5) Örneğin bakınız 24. madde: https://orgm.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2015_08/20051746_rehberlik_klavuzu2.pdf?fbclid=IwAR1RTQPrkr_PtOiSIF0gf4wU2_ZbxB8M5kEIj5i2cH2WBwDeHG5WQRObBQ

http://www.islamianaliz.com/yazi/dindar-muhafazakar-gruplar-lgbt-ya-da-feminist-hareketlerden-ne-ogrenebilir-3683?fbclid=IwAR0sRlLKeP99c4gAXRQ0fSv7uNBav83rDV6I1uQWXK6yiPW7kPaQoTEiZCo#sthash.cahS4E8A.pWqWGxa9.dpbs
25
"LGBT ya da feminist hareketler, Türkiye'deki İslami çevrelerden kesinlikle çekinmiyorlar. Onların ipe sapa gelmez, dünyanın en uçuk-kaçık tartışmalarıyla birbirlerini barbarlaştırdıklarını biliyorlar. Yukarıdaki pankartı kaldırdıkları sırada, İslami çevrelerin, özellikle kanaat önderlerinin, aydın ve alimlerinin "Kur'ancılık-Hadisçilik", "Evrenselcilik-Tarihselcilik" gibi tartışmaların içine gömülüp birbirlerini yemekle meşgul olduklarını biliyorlar. İslami çevrelerin iflah olmaz bir bölünmüşlük bataklığına saplandıklarını biliyorlar. İslami çevrelerin "tarih dışı" bir dünyada yaşamlarını sürdürdüklerini biliyorlar. İslami çevrelerin birbirlerine güvenmediklerini; rantla, makamla, koltukla girdikleri imtihanı kaybettiklerini biliyorlar. Onları ne caminin, ne cumanın; ne haccın ne de bayramın bir araya getiremeyeceğini; kimilerinin altı boş bir gururla, kimilerinin ise aşağılık kompleksiyle damgalandıklarını biliyorlar. 20-30 kişilik minnacık grupların bile dünyanın en tuhaf tartışmaları yüzünden bir kaç yıl içinde bir kaç parçaya daha bölüneceğinden eminler. Dünyanın en uyduruk meseleleri yüzünden birbirlerini tekfir edip durduklarını görüyorlar. O yüzden hesap kitap yaparken bu çevreleri dikkate almaya gerek duymuyorlar."
26
Bizler hep başımıza gelenleri konuşuyoruz, başımıza gelecek olanları konuşmuyoruz, konuşamıyoruz. Hırsız evimizi soyduktan sonra kapıyı kilitliyoruz. Bazıları bunu bile yapmıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği denilen şey; çocuklarımızın, değerlerimizin, varlığımızın, geleceğimizin çalınması anlamına geliyor.Hatta çalınması anlamına bile gelmiyor; biz kendi elimizle hırsıza onurumuzu, haysiyetimizi teslim ediyoruz.

Ama bazıları hâlâ bunu "kadın-erkek eşitliği" meselesi sanıyor, "kadına şiddet" meselesi sanıyor, "kadının güçlendirilmesi" meselesi sanıyor. Yalancının mumu 500 senedir yanmaya devam ediyor. Bu konuda yetkililer topluma doğru bilgi vermiyor. Dünyanın en saçma teorisi koca devleti peşine takmış sürüklüyor. Kafası çalışan bazı dostlarımız meseleye ilgi göstermiyor. Bazı dostlarımız ise, meselenin politik amaçlarından habersiz, kendi kişisel tecrübelerine dayanarak "Ama kadına şiddet yok mu? Geleneklerimiz yanlış değil mi?" filan gibi itirazlar getiriyor; konuyu yeterince incelemiyor.

Açık söylüyorum: ETCEP projesi başarıya ulaştığı gün çocuklarınızı tanıyamayacaksınız. Beğenmediğiniz o gelenekleri bile yana yakıla arayacaksınız. Aynen şimdi 70'lerdeki, 80'lerdeki mahallenizi aradığınız gibi. Ama bulamayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Pişman olacaksınız, belki de pişman bile olamayacaksınız.Sonra çaresiz kendinizi olup biten her şeye alıştıracaksınız.

Bundan yıllar önce "modern tarım" söylemleriyle bitirilen toprağımız gibi, ekmeğimiz gibi,tohumumuz gibi, insanımız da bitecek. GDO'lu ürünlere sövüp bin türlü hastalıktan ölmeye devam ettiğimiz gibi, ne kıza ne de erkeğe benzemeyen çocuklarımıza bakıp, itiraz etmeyen o dilimizi ısıra ısıra ölüp gideceğiz.

Batı'dan yediğimiz kazıklar konusunda bin tane örnek verebilirim ama ne fayda! Faydası yok çünkü biz kendimizi sevmeyen bir toplumuz. Kendisini sevmeyen, kendisinden iğrenen ve ama çocuklarının kaderini düşmanının eline terketmiş bir toplum.

Her gün "şanlı tarih güzellemeleri" yapan ama çocuklarını Batı'nın yalanlarına teslim etmiş etmiş bir toplum. Ana-babaları "Ertuğrul" izleyen, çocukları Ricky Martin'e benzetilen bir toplum. Geçmişte yaşayan ve ama bugün olup bitenlere lâl olmuş bir toplum...

ETCEP bir toplum mühendisliği projesidir. Batı'dan elimize tutuşturulmuş bir proje. Kendi okullarımızda, kendi öğretmenlerimiz eliyle, kendi paramızla, kendi çocuklarımızı Batı'nın fantezilerinin denekleri haline getiriyoruz.

Dedim ya, söylesen ne fayda! Nabi Avcı gibi bir adam ETCEP hakkında, "Millî Eğitim Bakanlığı olarak, Avrupa Birliği ile birlikte
başlattığımız, 'Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi', ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına önemli bir katkı sağlayacaktır." diyebiliyor. Belli ki değerli hocamız, kendisine verilen enformasyonla yetinmiş. Halbuki hocamızın kaleminden öğrenmiştik bundan 25 yıl önce "enformasyonla cahil" bırakıldığımızı... Ama yine de Avcı'nın söylediği tam doğru değil, "Avrupa Birliği ile Birlikte" yapmıyoruz, Avrupa Birliği istiyor biz yapıyoruz. ETCEP'te uyguladığınız hiç bir şey sizin değil hocam, fikir de etkinlikler de tercüme... Sadece onları uygulayan öğretmenler, okullar, bir de çocuklar bizim. Şimdilik bizim. Şimdilik...
*
Allah'ım bize yardım et. Artık yakınlarımıza bile sözümüz tesir etmiyor. Çocuklarımızın Batı'nın oyuncağı yapılmasına izin verme. Senden gelecek her hayra muhtacız...
27
Hüseyin KAÇIN / ŞÜKÜR
« Son İleti Gönderen: psikolog 30 Aralık 2018, 23:24:56 »
ŞÜKÜR

biraz senin ömründen
biraz da benim ömrümden
ömrümüze ömür katıp evlenmeliydik
biraz acısından biraz kederinden
sevinçli günlere koşmalıydık...

kuşların yuvasından ne eksiği kalsın
bizim de yuvamız olmalıydı
içinde biraz sabır
çokça şükür aşı pişmeliydi

nisan yağmurlarıyla
çiseledik hayata
piştik elhamdülillah


sır'rını sırladı yüce yaradan
içimizin viraneliklerine
mutlu değilsem de
mutsuz değilim
şükür elhamdülillah

31 Aralık 2018
00:01
Edirne
28
Aralık 2018 - Beyaz Çiçek

 Terapiden çıkarken uzun süredir yaşamadığım rahatlığı hissettim üstümde. Bu sefer hayali değildi, yapıcı bir histi. Terapide konuştuklarımızı özetlemek gerekirse şu birkaç adım yeterli olacaktır:
 
 1. Vakıftan ayrılmak.
 2. Anılarımda beni huzursuz eden travmatik çocukluk anımı öğrenip gardımı almak.
 3. Babama durumu anlatmam, hesap sormak.

 Doğru eve koyuldum. Babam ayağını kırdığı için yaklaşık 3 ay kadar evde yatıyor olacak, tabii hangi evinde yatar meçhul. Şuan bizim evimizde. Terapimden birkaç gün önce ayağını kırdığında 5 gün boyunca hastanede yattı. Bu 5 günü oğulları ona çok güzel zehir etti. Müsait olan yığınla oğlu olmasına rağmen iki tane oğlu gidip refakat etti, onlarda oldukça laf dalaşında bulundular. Anlayacağın sayın okuyucu, babam çocuklarına değer verdiği kadar geri alabiliyor.

 Eve gidip en azından hasta ziyareti görevimi yerine getirdikten sonra şehrime geri döndüm. Bir gün akşamında vakıf başkanıyla, dostumla, birlikte pankart çalışması yapmak için dışarı çıktık. Gecenin bir vakti işimizi bitirdikten sonra 5 kişi olarak vakıf binasında geceledik. Sabah erkenden kalktık ve 3 kişi olarak hep gittiğimiz simit fırınına gidip kahvaltı ettik. Biri ev arkadaşım öteki başkanım. Ev arkadaşımı yolladıktan sonra başkanımla kütüphaneye geçip ders çalıştık. Normalde çalışma niyetinde değildim fakat birlikte vakit geçirip görevden uzaklaşmam gerektiğini söylemek için vakit kolluyordum. Çok verimli bir şekilde 6 7 saat kadar şehrin köşesinde sadece yerlilerin bildiği bir araştırma kütüphanesinde dirsek dirseğe çalıştık. Akabinde hep nargile içtiğimiz yere gidip bu sefer çay içtik.

 Konuya girecektim, fakat hem soğuktan hem olağan gerginliğimden dolayı daha çok onun konuşmasını dinledim. Benden önce davrandı, içindeki derdi tasayı ve eski kız arkadaşını anlattı. O da ailesiyle sorunlar yaşıyordu. Ailesi çok muhafazakar bir yapıda değildi, sadece namaz niyaz. Fakat kendisi o kadar İslam doğrultusunda hareket eden biri olduğu için bu anlamda ailesine çok kızıyordu.

 Sıra bana gelmişti. Tabii eşcinsel olduğumu söyleyip onu da kendimden uzaklaştıramazdım. Bu yüzden 'Eşcinsel' demeden sıradan bir eşcinsel serüvenini anlattım, sıkıntılarını saydım. Çift kişiliğim olduğundan ve ikinci kişiliğimi muhafaza edemediğimden bahsettim. Olayı şu örnekle özetledim 'Bir kuyudayım, düşmedim ama düşmek üzereyim'. Tabii bu kuyu penis kuyusu, o ne kadar sormak istese de ben konuşulmayacak şeyler olduğundan, bir kere dilim yandığından bahsettim ve haliyle konuyu kapadım. Tabii o da büyük bir metanetle anlayışla karşıladı, Hüseyin hocanın dediklerinden farksız bir şey söylemedi, bu konuda aydınlatmadığım halde. Geçmişimdeki travmayı annemden öğrenebileceğimi, duruma göre babama gidebileceğimi öğütledi.

 En son "Haftasonu bir karar verdim, görevime ara veriyorum" dediğimde, dışarıdan katı yürekli görünen adam, kimseyi görevinden salmayan kişi bana tüm anlayışıyla müsaade verdi. Bana oldukça hassas davranması, beni anlamaya çalışması ve dostum olduğunu hatırlatması beni hayatımda ilk kez yalnız olmadığım düşüncesine sevk etti. Baya baya o gün görev gömleklerimizi çıkarıp iki dost gibi dertleştik. Kendisini zora sokacağını bilmesine rağmen beni salıvermesi benim gözümde oldukça anlamlı.

 Mekandan çıktık, metroya doğru uzun bir yolumuz vardı. Sisli ve hafif yağışlı bir akşamda Osmanlının tarihi eserleri çok daha devasa ve korkutucu görünüyordu. Bu süre zarfında bana hep olumlu şeyler fısıldadı. İstasyona geldiğimizde yürümek yerine bir durak sonra ineceği halde benimle metroya bindi. O bir durağın geçmesi o kadar gergindi ki benim için, sadece sustum. İçimden geçen huzuru aktarmak istiyordum ama suskunluğu yeğledim. En sonunda vedalaştık ve ayrıldık.


 O bir kaç saat içimde huzuru hissettim fakat aynı zamanda çekip gitmenin burukluğunu. Bu ayrılışın uzun sürmesini hiç istemiyorum, madem salıverildim hayatımda gerçek adımlar atabilmeliyim. Bu beni motive ediyor, çünkü uzun süredir aradığım dostun aslında yanı başımda, anamdan babamdan çok daha fazla yanımda bulunan kişi olduğunu an be an idrak ediyorum. Elbette çok fazlasını beklemiyorum, sadece dostumu kaybetmek ama en önemlisi kendimi de kaybetmemek istiyorum. Kal sağlıcakla.
29
Bugün ilk terapi günüydü.Evim yakın olduğu için saat 9 a almıştım randevu saatini.Evden biraz erken çıktım her zaman hızlı hızlı yürüyen ben adımlarımı küçültmüştüm.Çok erken varmamak için bir parkta oturdum hafiften yağmur yağıyordu ıslatmayan cinsten.Garip duygularla yürümeye devam ettim.20 dakikalık bir yürüyüş sonunda vardım terapi yerine.Hüseyin hocamın dediği gibi daire 2 ye bastım ve çok geçmeden kapı açıldı.Telefonda ki ciddi ses tonuna rağmen Hüseyin hoca çok sıcak karşıladı beni.İçeride bir danışan vardı 15 dk kadar bekledikten sonra beni içeri aldı.Nereden başlayacağımı bilmiyordum Hüseyin hoca ses kaydı alabileceğimi söyledi ki çok doğru bir hareket olduğunu evde terapiyi yeniden dinledikten sonra anladım.Bir yerden başla dedi Hüseyin hoca başlayacak o kadar çok şey vardı ki.Genel olarak kendimi tanıttıktan sonra babam hakkında konuşmaya başladık.Babam tam bir iş kolik Hüseyin hocamın dediği gibi evi işi olmuştu.Çalışmaktan bir insan hiç bıkmaz mı benim ev de ilgi bekleyen çocuklarım var  demez mi.Çocukluğum boyunca pazarları dahil işe giderdi.Pazar günleri ailecek kahvaltı yaptığımız da çok mutlu olurdum aklımdan kalan en çarpıcı anılar hep babam varken aslında.Televizyon da açılan çizgi filmler eşliğinde edilen kahvaltılar.Keşke beni  annemin dert ortağı haline getirmeseydi.O anlatsaydı bana dertlerini annemin onu sürekli kötülemesine çocukları gözünde silikleştirmesine izin vermeseydi.Hatalarıyla babam o benim annemin hataları yok mu en az babam kadar var bir erkeğin gururuyla oynanmaz babamdan annem hakkında hiç küfür kötü söz duymadım ama annem ağzına gelen en kötü sözleri dahi söylerdi çekinmeden.Bu normal miydi çocuklarının yanında onların babalarına küfretmek.Sen problemler yaşıyor olabilirsin ama çocuklarının bir babaya ihtiyacı var.Katlanmak istemiyorsan boşanırsın neden bende ki baba figürünü yerle bir ettin ki.Neden ruhum da bu denli kapanmayan her gün büyüyen yara açtın.Annemle olan ilişkimi son zamanlar da sorgulamaya başlamıştım.Terapiden sonra bu sorgulama daha da büyüdü.Anneme duyduğum acıma ve üzülme duygusu kayboldu.Üzülmüyorum artık çünkü ben suçlu değilim ya da karı koca problemlerini anlatacağı kişi.Eve geldiğim gibi babamı aradım.Her zaman ki gibi işteydi ve yoğundu ama buna rağmen konuşmayı uzatmaya çalıştım normalden fazla konuştuk.Hüseyin hoca babamdan para istememi söyledi çünkü babam bana ekonomik olarak hiçbir katkısı yoktu şu an.Hatta bu terapiye gelmek için bile annemden para istemiştim üstü kapalı bir şekilde.Babamdan en yakın zamanda ihtiyacım olmasa bile para isteyeceğim.Babama ihtiyacım var hala var her zaman da olacak.Babama sarılırken bile hissiz zoraki olarak sarılırdım.O beni içine çekercesine özlemle sararken.O benim babam iyisiyle kötüsüyle babam.Bir erkeğin en çok ihtiyacı olduğu kişi.Babamla olan duvarlarımı yıkmam gerekiyor o sana gelmez dedi Hüseyin hoca haklı çünkü farkında değil benimle arasında ki problemin ama benim yapabileceğim şeyler var bugünden sonra her gün en kötü 2 günde 1 babamı arayacağım.Haftada 1 konuşur konuşmazdık neden böyleydi.Annemin dertlerini dinlemek hoşuma giden bir eylem değildi.Annem her zaman beni ağlama duvarı gibi görüp tüm dertlerini bana anlatmıştır anlatırken babamı bir o kadar kötülemişti.Ruhum da açtığı yarayı bilmezcesine.Terapi de ne çok şey konuşmuşuz arkadaşlarımdan bahsettim Hüseyin hocaya en fazla vakit geçirdiğim kişileri 1 hafta görmesem aramazdım.Dostlarımla bile duygusal bir bağ kurmayan bir insanım.Bu zamana kadar hiçbir erkek arkadaşımdan cinsel veya duygusal olarak ilgi duymadığımı söyledim.Hüseyin hoca benim eş cinsel değil eş cinsel olma korkusu yaşadığımı söyledi.Forumda bu başlıkta yazılan konuları okudum ve ne kadar benzediğimizi fark ettim.Kendimi olmayan bir şeyle suçladığımı boşuna harap ettiğimi söyledi çünkü eş cinsel hiçbir ilişkim olmamıştı aksine eş cinsel ilişki yaşamak bana hiç çekici gelmiyordu.Kadınlarla olan seks çok daha çekici ve tatmin edici olarak geliyordu.Benim en büyük problemim öz güvensizlik ve utangaçlık.İnsanlara hayır diyememe.Kavgadan korkma aman problem çıkmasın ya onu kırarsam diye diye erkekliğimin körelmesi.Daha kendi hakkımı tam anlamıyla savunamazken nasıl tam anlamıyla bir erkek olabilirdim ki.Bunu yıkmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.Gerekirse bağıra bağıra karşımdakini umursamadan söyleyeceğim istediğim şeyi.Daha çok şey konuştuk yazsam roman olur büyük ihtimalle.Hüseyin hocaya neden bu kadar geç geldim ki.Boşuna çektiğim acılar depresif kişiliğim.Hüseyin hoca bir erkekle sevişme ihtimalim olup olmadığını sordu.Ben emin şekilde yok dedim çünkü gerçekten yok bir şeyi istemek için ondan zevk almak lazım ama bende tam tersi hisler doğuyor bir erkekle sevişmeyi düşününce.Beni tüketen şey aslında gelecek korkusuydu.Asla evlenemeyeceğimi çocuğum olamayacağını düşünmem.Bir kızla ilişki kurmam ona haksızlık edeceğim anlamına geldiğini düşünmemdi.Tam bu sırada Hüseyin hoca tam anlamıyla eş cinsel olup bundan kurtulan mutlu bir ailesi olan çok fazla danışanı olduğu söyledi bu beni gerçekten çok mutlu etti çünkü ben eş cinsel ilişkiyi çekici dahi bulmuyordum.Eskiden hissettiğim suçluluk duygusunun gereksiz olduğunu anladım çünkü suçluluk hissedecek bir şey yoktu gerçekten.Terapiye başladım kendimde ki problemleri çözmek için eğer gerçekten seversem ve ona değer verirsem neden haksızlık olsun ki.
Bir diğer korkum evlendikten sonra seks sırasında problem yaşayıp yaşamayacağımdı.Hüseyin hoca tecrübelerine dayanarak problem yaşamayacağımı doğru kadını seçip doğru evlilik yapmazsam kadın erkek ilişkimin sorunlu olabileceğini söyledi.Hocam gerçekten çok haklı duygusal olarak hiçbir şey hissetmediğim biriyle hayatımı geçirmeyi ben de hayal edemiyorum.Bunun üzerine son zamanlarda benle konuşan bir arkadaşıma yeniden mesaj attım işin sonuna kadar konuşmaya devam edeceğim.Hüseyin hocamın dediği gibi konuşuyorsun diye evlenmek zorunda değilsin ki bundan önce suçluluk psikolojisinden dolayı hep çekinirdim kızlarla konuşmaktan ya çok ilerlersek bana bağlanırsa nabarım diye.Bunu aşıp yazabildiğim kadar yazmalıyım kovalanan değil kovalayan olmalıyım ki erkekliğimin gerçek anlamda farkına varayım.Daha yazacak çok şey var ama zihnen yorucu bir gündü bir daha ki terapide görüşmek üzere hocam.
30
Konuş  deseler saatlerce susmayacak olan ben yazmaya gelince tıkanıyorum.Hüseyin hocayla görüşmeme az bir süre kaldı.Bugün gideceğim yeri gördüm.İlginç bir şekilde eskisinden daha mutluyum içimde iyi hisler belirdi.Yalnız değiliz değilsiniz.Eminim her gece başını yastığa koyduğunda gizli gizli ağlayan arkadaşlarım vardır.Derdi veren dermanı da verir.Mücadele etmek zor olanı ben 1 hafta öncesine kadar sürekli kendi kendime bahaneler üretirdim gitmemek için sadece biraz cesaret ve inançla olmayacak çok az şey vardır.Korku çok güçlü bir duygu aynı zamanda zayıf.İnsan çaresiz kaldığında en büyük korkularının üzerine bile gidebilirmiş.Bende de olan bu sanırım çaresizlik ve tükenmişlik artık ne olursa olsun dememe neden oldu.Son 1 hafta kendimi dinledim size anlatmak isteyip tam anlatamadığım hayatımı her şeyi ve dedim ki sen suçlu değilsin bırak geçmiş geçmişte kalsın insan neden yaşar bir amacı vardır.Her günün değerini bil bir daha gelmeyecek olan her saniyenin tadını çıkar kendini sev başkaları üzülmesin diye sen üzülme.İlk terapimden sonra güzel bir yazı yazacağım beni okuyan kardeşlerim kalkın ve hayatınızın iplerini ele alın gereksiz korkularla kendinizi tüketmeyin
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10