Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
22
Eski Bir Gey Aktivist(Eylemci) Ile Söyleşi:
İKI YILLIK TAKIP PROGRAMI
Dr. Joseph Nicolosi


Michael Glatze ile ilk kez 2007 yılında, NARTH (www.narth.com) internet sitesinde yayınlanacak olan bir makale için görüşmüştüm. Gey eylemcilik hareketinin liderlerinden olan Michael, o yaşam tarzını terk ederek, gey hareketini reddetmesiyle tanındı. Eşcinsellik hayat değildir, “ben hayatı seçtim” diyordu.

Michael, kendisinin bu adım adım gerçekleşen değişimini birçok konuya borçlu olduğunu söylüyor. Bunlar; hemcins çekiminin ne anlama geldiğine dair anlayışındaki dönüşüm, kuvvetli bir spiritüellik(maneviyat), meditasyonun merkezî toparlama gücü ve bir de tatminkâr bir yaşamın, kendi biyolojik tasarımına paralel bir yaşam sürdürmekten geçtiğine dair olan inancı.   

Ekim 2009 tarihli bu son söyleşide Michael hayatındaki yenilenmeyi anlatıyor:

https://ryan-beck-kuz3.squarespace.com/eski-bir-gey-aktivisteylemci/

röportajı okumak için linki tıklayınız
23
Başta her iki cins de anneyle özdeşleşmiş, onda kimlik bulmuştur. “İlk sevgi nesnesi.” Fakat oğlanın ek bir gelişimsel görevi daha vardır: babaya doğru harekete geçmek üzere anne özdeşleşmesini terk etmek… Burada hata yapmamalıyız: Robert Stoller’in dediği gibi erkeklik, bir elde etmedir, başarmadır. Çocuk-özellikle erkek çocuk- sadece kimliğini değil, cinsiyetini de elde etmek için çalışmak zorundadır. Yaşamaya devam eden her kültür, bu cinsiyetini “kazanma” konusunun ne olduğunu gayet iyi bilir ve çocuğa erkek olmaya geçiş veya giriş törenlerinde yardım ederek destekte bulunur.

Bugünlerde, erkek çocuklarımızın erkeksi(maskülen) kimliğinin oluşmasına destek olmayı, artık gittikçe terk etmeye başladık; özellikle ana-babalardan gelmesi gereken destek çok azaldı. Erkek çocuk için özdeşleşme ya da kimliğini bulma sürecinde en önemli olan babadır. Eğer baba sıcak, onu kabul eden ve kucaklayan bir babaysa çocuk anne özdeşliğini bırakacak ve kendi doğal erkeksi(maskülen) bağlarını kurmak üzere babaya yönelecektir. Eğer ki baba soğuk, uzak duran, sert veya sadece ilgisiz bir babaysa, çocuk yine ulaşmaya çalışacak, ancak sonunda yaralanmış ve cesareti kırılmış olarak o doğal erkeksi arayışlarını bırakıp anneye geri dönecektir.

Bir “gey geni” olduğuna dair hiçbir iknâ edici bilimsel bulgu yoktur. Fakat bazı erkek çocuklar, özellikle eşcinsel gelişime karşı bağışıksız kalıyor gibiler. Klinik deneyimler gösteriyor ki özellikle duyarlı, pasif, nazik ve estetik yönelimli erkek çocuklar, babayla cinsel özdeşleşme gibi gelişimsel bir boy ölçüşme sürecinden kaçmaya daha yatkın oluyor gibiler. Daha kaba, atılgan, derisi kalın bir oğul, duygusal bir bariyeri başarıyla aşabilir. Duyarlı oğulsa karar vermek için muhtemelen şöyle düşünecektir : “Bir erkek olamam ama tam bir dişi de olamam; o zaman ben de kendi androjen dünyamda kalırım- fantazimin(acayip/hayali kurgumun) gizli yeri.”

Anlaşılan o ki, bu androjensel fantazi nitelik yetişkinliğe kadar devam etmekte: aslında bu gey kültürünün temel bir yönüdür. Bu fantazinin içinde, cinselleşmiş kültürle özdeşleşmeyi narsistçe bir reddedişin yanı sıra, cinselleşmiş toplumumuzun dayandığı insanın biyolojik gerçeği ile özdeşleşmeyi reddediş de vardır. Ve yine aslında, cinsiyet, kişisel kimliğin çekirdek özelliği olarak, kendimizi kendimizle ve başkalarıyla nasıl ilişkilendirdiğimizi belirleyen ana unsurdur. Cinsiyet aynı zamanda olgunluğa doğru gelişmemizin de ana yoludur.

Bir dizi araştırma sonucunun gösterdiği gibi, bir cinsel kimlik karmaşasının habercisi olarak, çocukluk dönemi cinsiyet uyumsuzluğu, sonraki eşcinsellik ile doğrudan ilişkili görülmüştür(korelasyon vardır.) Bütün eşcinsellikler böyle gelişmez. Ancak bu genellikle görülen ortak gelişim patikasıdır. Gey edebiyatında bu temanın yankılarını tekrar tekrar işitiriz—eşcinsellik öncesi çocuğun hikayesi: izole olmuş, erkek arkadaşlarından ayrı düşmüş, kendi erkeksiliğine güvensiz halde ve yalnız, baba tarafından kabul edilmemiş, tekrar anneye geri çekilmiş. Sevici bir eylemci(aktivist) olan Camille Paglia’nın dediği gibi: “çocukluğum boyunca, blok halinde, cinsiyet fonksiyonsuzluğu ile mücadele ettim.” Virtually Normal’in  gey yazarı Andrew Sullivan’a bir sınıf arkadaşı sorar: “ Hey sen! Oradaki!  Kız mısın erkek misin?” 

Çocuklukta cinsiyet öyle bir acı kaynağıdır ki, cinsiyet farklarının ortadan kaldırılmasının gey kültürünün ana talebini oluşturması şaşırtıcı değildir. Gey’ler kendi yaklaşımlarını “cinsiyette tarafsızlık” olarak özetlerler. Bir gey psikolog olan Daryl Bem, kendi ütopyasını tarif ederken, “cinsiyet kutuplaşması yapmayan bir kültürün toplumu”  der; herkesin başka herkesin potansiyel aşığı olabileceği bir toplum. Diğer bazı gey yazarlar da “cinsiyet sistemine son” diye ısrar ederler.

Kendinden(Benlikten) ve Başkalarından Kopuş

Dolayısıyla görüyoruz ki, yetişkinlikte gey etiketini kabul etmiş bir erkek, tipik olarak, çocukluk döneminin çoğunu diğer insanlardan kopmuş olarak geçirmiştir; özellikle erkek yaşıtlarından ve babasından. Buna ilaveten, aile içinde de muhtemelen “küçük iyi çocuk” gibi yanlış ve katı bir rol üstlenmiştir.

Danışanlarımdan birisi demişti: “ Bir varlık değildim. Hissetmek için bir yerim olmadı.” Bir diğeri: “ Her zaman diğer insanların senaryosunu oynadım. Başka insanların tiyatrosunda bir oyuncuydum”

Bir danışanım: “Annem babam beni büyürken seyrettiler”; bunu işiten bir diğeri: “Ben kendimi büyürken seyrettim.” Benlikten(kendinden) kopuşun ne olduğunu işitebiliyor musunuz?— “Ben kendimi büyürken seyrettim.” Hiç şüphe yok, eşcinsellik öncesi çocuk genelde tiyatro ile veya rol yapmakla meşguldür—“Yaşam bir tiyatrodur. Hepimiz birer oyuncuyuz. Gerçek tam da bizim dilediğimiz gibi olamaz mı?”

Güvenilir bir kimliğin yokluğunda kendini yeniden keşfetmek kolaydır. Oscar Wilde (belki de gey’liğe bir yüz kazandıran ilk kişidir) : “Doğallık tamamen başka bir duruştur” der.

Onu organik kimliğiyle temellendirecek evsel/ailesel bağları olmadan gey erkek plastiktir.  Transformist’tir  (değişimci) Bir Victor-Victoria veya "La Cage Aux Folles." (Aptallar Kafesi’nden) bir karakter. Tahtta hak iddia eden bir sahtekâr, bir komedyen, Fransız psikanalist Chasseguet-Smirgel’in adlandırdığı gibi “bir taklitçidir.” Jung’çu psikoterapist Robert Hopcke’nin dediği gibi, gey;  “aykırı yabancı biri, bir düzenbaz, androjen—toplumumuzdaki sınırları kıran kişidir”

Freud : “Baba gerçeklik ilkesidir” der. Baba, mutlu anne-çocuk sembiotik ilişkisinden, sert(acımasız) gerçekliğe geçişi temsil eder. Fakat eşcinsellik öncesi çocuk kendi kendine şöyle der: “Eğer babam beni önemsiz kılıyorsa ben de onu önemsiz kılarım. Eğer beni reddederse ben de onu  ve onun temsil ettiği her şeyi reddederim. Burada, “Hayır”ın çocuksu gücünü görebiliyoruz.—“Babamın bana öğreteceği bir şey yok. Onun doğurmak/üretmek ve dünyayı etkileme gücü, benim fantazyalar dünyamın gücü yanında hiçbir şeydir. O neyi başarıyorsa ben onu hayal edebilirim. Hayal ve gerçek aynıdır.”

O, kendi erkekliğini, o yaratıcı-üretken gücü bulmak için çaba göstermek, yaşamın içine dalmak ve onu pekiştirmek yerine, rüyalar âleminde, küçük iyi çocuğu oynamayı tercih etmiştir. Sadece babasından ve diğer oğlanlardan kopmakla kalmamış, erkeklikten ve kendi bedeninden de kopmuştur—erkekliğin ilk sembolü ve kendisine dahi yabancılaşan bir nesne olan pipisi de dahil olmak üzere. Sonradan başka erkeklerin pipisi ile iyileşmeyi deneyecektir. Çünkü eşcinsel davranış tam da budur: kaybolmuş erkek benliğin aranışı.

Anatomik temele sahip cinsiyet bireysel kimliğin çekirdek özelliği olduğu için eşcinsel, eğer karşılaştıracak olursak, bir kimlik sorunu olduğu denli bir cinsellik sorunu değildir. Eşcinsel, başka insanların yaşamlarının bir parçası olamamak gibi bir hisse sahiptir. Bunu takip eden o narsisizm ve kendisiyle fazlaca meşgul olma durumu, hemen bütün erkek eşcinsellerde ortak olarak gözlenmektedir.

Kimlik Arayışı Hemcinsini Cinselleştirme(Homoerotizm) Olarak Hissedilir

Şimdi artık, ergenliğin ilk yıllarında, bilinç-dışı dürtüler, hissettiği duygusal boşluğu doldurmak-kendi erkekliği ile bağlantı kurma isteğini karşılamak-üzere hakim olunca bu durum, hemcinse karşı duyulan (homoerotik) cinsel  arzular olarak hissedilmeye başlar.

Sonra, hayatında ilk kez olarak, bu yalnız ve yabancılaşmış genç adam, kitaplıktaki romantik gey romanları, televizyon kahramanları veya internet sohbet odaları aracılığıyla aynı hisleri paylaşan kimselerle karşılaşır. Fakat sadece empati elde etmez: empatinin yanı sıra, cinsellik, seks, insan ilişkileri, anatomik ilişkiler ve kişisel kader gibi konulardan oluşan, tam bir paket gelir önüne.

Ondan sonra da, o düşüncesizce ve yalancı iyilik hissi veren(öforik)  “dolaptan dışarıya çıkmak” olarak adlandırılan, sözde geçiş törenini deneyimler. Bu sadece onu, kendi kimliğinin(benlik özdeşiminin) daha derin, daha fazla acı veren sorunlarından dikkatini çelmek için biçilmiş ilave bir roldür. Gey kimliği, sanki önceden varmış da şimdi “keşfedilmiş,” olası bir doğal özellik değildir. O daha ziyade, bir grup insanın, kendi kolektif duygusal yaralarını maskelemek için, kültürel olarak da onay bulmuş, bir “kendini yeniden keşfetme” sürecidir. Bu, kendi gerçek kimliğini sonunda gey’likte bulmak için yapılan sözde hak arayışı ile, kimlik ve aidiyet arayışı içindeki genç adam tarafından denenen uygun olmayan roller arasında, belki de en tehlikeli olanıdır. Bu noktada, çocukluk döneminin yumuşak başlı, söz dinleyen, “küçük iyi çocuğu” gitmiş, yerine cinsel “kanunsuzu” gelmiştir. Gey alt kültürüne üye olmanın getirdiği yararlardan biri de, problem çözme amacıyla tekrar fantazyaya dönmesi için aldığı destek ve bulduğu kuvvettir.

Fantazya Seçeneği

Şimdi artık, çocukken yalnız olduğunda yaptığını, topluca yapabilecektir; gerçek, acı vermeye başladığında fantazya seçeneğine geç!  “Basitçe kendimi ve dünyayı yeniden tanımlamalıyım. Diğerleri benim oyunumu oynamazsa onları kendime çeker ve istediğim gibi yönlendiririm. Eğer bu da işe yaramazsa ben de öfke nöbetine girerim.”

Kendini gey etiketiyle etiketleyen o yalnız çocuğun, üye olmakla elde edebileceği ne müthiş avantajlar; sınırsız seksi kazanıyor, kafasının içindeki gerçekle sınırsız güç elde ediyor; erken çocukluk dönemi yaralarının öcünü alıyor; bir de “bonus” olarak, onu reddetmiş olan babasını reddedebildiği gibi, benzer şekilde Hiristiyan Baba olan Tanrıyı da reddedebiliyor-kötüden iyiyi, yanlıştan doğruyu, yanılgıdan gerçeği ayıran Tanrıyı…Yani, Oscar Wilde’ın dediği gibi “Ahlak, sadece kişisel olarak sevmediğimiz kişilere karşı takındığımız bir tavırdan ibarettir.”

Şimdi de üçüncü düzeye bir bakış yapacağız: “Nasıl olup da bu yaralı kız ve oğlan çocukları-şimdi yetişkinlikte gey cemaati(topluluğu) olarak biliniyorlar-kendi sahte kurtuluşlarını, sadece popüler kültüre değil, hukukçulardan yasa koyuculara, üniversitelerden kiliseye kadar yaymayı başarabiliyorlar.

Bunun birçok yolu var ama özellikle şu aşağıdaki üçüne dikkat çekmekte fayda var.

Birincisi, insan hakları hareketleridir; bu belki de, bu yüzyılda Amerikan toplumunun kolektif bilincinin oluşmasında en fazla etkisi olan güçtür. Otantik(gerçek) haklar sorunları,  gey savunucularının insan cinselliğine ve aslında insan doğasına yeniden bir tanım getirirken kullandıkları bir maniveladır. Ve “Dışarı Çıkma Hikâyesi”, zaman içinde tekrar tekrar kullanılmış olan güçlü bir alettir. Bu aynı jenerik hikâye, 1973’lerdeki Amerikan Psikiyatri Cemiyetinin komite salonlarından, Oprah Winfrey Şovuna kadar, son otuz yıldır harfi harfine tekrarlanıp durmuştur.

Dışarı çıkma hikâyelerini hararetle alkışlayan din adamlarını gördüm. Niye olmasın ki? Çünkü; “kendini bulmak” ve “gerçek hali olmak” gibi yirminci yüzyılın sonlarında popüler olan temalar, onlara tıpkı kahramanlık gibi çekici geliyordu. Şüphesiz hikâyeyi anlatan kişi samimidir. Söylemek istediğini söylemektedir. Fakat dinleyici “dışarı çıkma” sözünün ne anlama gelebileceğini kavramak üzere nadiren daha geniş bir açıdan bakıyordur.

İkinci faktörse, seksin kendisinin krizde olmasıdır; şimdi artık aile, cemaat, doğum, evlilik ve cinsiyet gibi kavramların tanımlanmasında temelden değişiklikler gerçekleşiyor. Bütün bu değişiklikler, bireyin cinsel zevk alma hakkını aramasına hizmet adına gerçekleşti. Fakat tarihsel açıdan bakıldığında, her ne kadar gey hakları hareketi, insan hakları hareketi içinde gözükse de asıl ideolojik gücünü cinsel özgürlükler hareketinden almayı sürdürmektedir.

Şimdilerde, kültürel açıdan gey edebiyatı retoriğinin(söz zenginliğinin) etkisine karşı zafiyet oluşmuş bulunuyor. Chasseguet-Smirgel’in dediği gibi: “sapık” (deyimin geleneksel psikanalitik anlamıyla), iki ana insanî gerçekliği karıştırmaktadır: nesiller arasındaki ayrım ve cinsler arasındaki ayrım. İşte gey ideolojisinde farklılıkların, tam da bu şekilde bir yok sayılma durumunu gözlüyoruz.

Benzer şekilde,  Midge Decter de bize çocuklarına yetişkin muamelesi yapan bir kültür olduğumuzu söylüyor. (sadece ilkokullardaki seks eğitimine bakmamız yeterli) Ama aynı zamanda büyüklerin de çocuk gibi davranmaya başladıkları bir kültür…

Bizim toplumumuz tüketici-yönelimli bir toplum. Tüketim maddeleri de bizim kendimiz hakkındaki görüşümüzü belirliyor halde. Pazarlama stratejistleri daima tüketici gruplarını hedeflerine almaya hazır durumdadır. Gey çiftlerine “DINKS” deniyor; açılımı: “dual income, no kids” (çift gelir, çocuk yok) Bu da gelirin artabileceğini gösteriyor. Tüccarlar gey müşterilere her daim hizmete hazır ve nazırdırlar. Tüccar-avukatlar da zaten gey cemaatine çoktan meşruluk kazandırmışlardır. Bugün, AT&T, Hyatt House, Seagrams, Apple Computer, Time-Warner ve American Express gibi şirketlerin de içinde bulunduğu, hemen hemen bütün büyük şirketler, eşcinsellere özel tasarlanmış hizmetler sunuyor. Alkol ve sigara popüler gey tüketim maddeleri arasında bulunuyor. Gey otelleri, gey gemileri(cruise), gey tiyatro ve sinemaları ile gey film festivalleri revaçta. Gey dergileri, filimleri ve romanları da, asıl sorunu kimlik ve aidiyet olan bireylere, bir yüz ve anlam kazandırıyor. Lüks tüketim maddelerinden mücevherat, giyim ve kozmetik alanı, bu yaralayıcı azınlığı şişirip şımartarak rahatlatmakta. Fakat bu lüks maddeler, gey kimliğini, maddi güvencenin ötesinde, bir ekonomik başarıyla eşitlemekte- “Gey hayatı kral hayattır.”

Yine de “gey” bir kontra-kimlik, bir negatiftir(olumsuzdur.) Bundan kastım; psişik enerjisini “ben ne değilim”den alırken gerçeği kabullenmede çocukça bir reddediş içindedir. Bugünün liberal sanatlarının eğitimi tarafından sağlanan gerekçeli “teminat” ile de, gey’lik, dekonstrüksüyonizm  (yıkımcılık-yapı sökümcülük) kabulleri ile kolayca rasyonalize edilebiliyor/akla uygun hale getiriliyor.

Dekonstrüksüyonizm ve gey gündemi birbiriyle tam bir uyum halindedir. Bunlar,“Species-ism” ( tüm-türcülük) – insanın kendisini hayvandan üstün tutma hakkının olamayacağını iddia etmek -– gibi birçok modern hareketle de uyum halindedir. Hayvanlara özgürlük taraftarı ve PETA’nın kurucusu Ingrid Newkirk’in dediği gibi, “bir fare…bir domuz…bir köpek… ya da bir çocuk.”

Nesiller arasındaki engelleri yıkmak için başka hareketler de var; psikiyatrinin en son olarak, pedofilinin diagnostik(teşhis edici) tanımını gevşetmesinin kanıtladığı gibi veya duble yayın organı  olan “Journal of Homosexuality” (Eşcinsellik Dergisi)’nin “Erkek Nesiller arası Sevgi”  başlıklı yayınında görüldüğü gibi: “pedofili için özür dileriz” diyorlar. Yine popüler olan hareketlerden (başlıca gey ve feminist olanlar) bir kısmı cinsler arasında zihinsel ve duygusal farklılıkları reddediyorlar ve daha da alarm verici olarak, bazı doğacı veya doğaya tapan hareketler de içgüdüleri “kutsal” olarak yeniden simgeleştiriyorlar.

Dekonstrüksüyonist hareketin kurucusu Michel Foucault bir gey’dir ve felsefesi, kendisinin eşcinselliği ile olan mücadelesinden ortaya çıkmıştır. Foucault’un aslında korkunç zalim bir planı vardı; yaşam ve ölüm arasındaki ayrımı yıkmak. Sonraki yıllarda, ölümü ve orgazmı aynı anda deneyimlemek gibi bir takıntılı fikre saplandı. Sonunda başardı; Charles Socarides’in dediği gibi: “kendisini dekonstrükte etti (yıktı).” (Bir sanatoryumda AİDS’ten öldü.)

Ve böylece, Dekonstrüksüyonizm ile görüyoruz ki hayvanla insan birbirine karıştırılıyor, kutsalla dinsiz, yetişkinle çocuk, erkekle kadın ve nihayet yaşamla ölüm birbirine karıştırılıyor. Bütün bu, geleneksel olarak var olan en derin ayrım ve farklar  şimdi modern Dekonstrüksüyonizm’in kuşatması altında.

Film Mitolojisinde “Gey”

Son Disney çizgi filmlerinden Aslan Kral’da, nesiller arası kadim bağın, aslanların kralı olan baba Mufasa ile onun küçük oğlu, geleceğin kralı Simba arasındaki ilişkide gösteriliyor. Dengeli ve düzenli bir aslan krallığı ülkesinde yaşamayı sürdürüyorlar. Bu arada, Scar(Skar) diye bir başka karakter var; kralın, kara kara düşünüp duran ve küskün erkek kardeşi. Bu karakter hayatını dışarılarda, kıskançlık ve öfkeyle dolu olarak sürdürüyor. Scar’ın bir gey kişilik olduğu tartışılmıştır.

Filimde Scar, nesiller arasındaki baba-oğul ilişkisini yıkıyor. Aslan Kralı öldürerek leş yiyici sırtlan sürüsüyle ittifak yapıyor. Bu sayede Scar, aslanların krallığını bir kaosa ve yıkıma sürüklüyor. Fakat tam bu olmadan önce genç erkek Simba ile amcası Scar arasında sakin ve özlü bir diyalog geçer:

Simba gülerek,”Scar Amca ne tuhafsın!”

Scar anlamlı anlamlı yanıtlar: “Henüz hiçbir fikrin yok.”

Çıkış Yolu

Gördük ki gey’lik, bir birey tarafından edinilen ödünsel bir kimliktir ve duygusal çatışmaları çözmek için toplumumuz tarafından da artan bir oranda desteklenmektedir. Kolektif(toplu) bir ilüzyondur; aslında bu “gey’lik yanılgısı”dır. Fakat sayamayacağım kadar çok sayıda, mücadele, büyüme ve değişim sürecinde olan erkek de gördüm. Mücadele, kişinin erken yıllarında kök salmış olan, ruhen zor ama cesurca ve kamçılayıcı şekilde, yanlış kimlikle olan mücadelesidir. Olması gerektiği gibi…

Yetişkinler olarak bu mücadeleciler, gey yaşam tarzına bir bakıp hayal kırıklığıyla yüzlerini geri çevirenlerdir. Toplumun doğal düzenine karşı savaş ilan etmek yerine, içsel bir mücadelenin meydan okuyuşunu görmeyi tercih etmişlerdir. Bu, artık emin oldum ki, kadim kimlik sorunu için tek doğru çözümdür.

KAYNAKÇA

Chasseguet-Smirgel, Jeannine (1984). Creativity and Perversion(Yaratıcılık ve Sapıklık). New York, New York: W. W. Norton & Company.

Disney Press (1994). The Lion King (Aslan Kral). New York, New York.

Miller, James E. (1993). The Passion of Michel Foucault (Michel Foucault’nun Hırsı)  New York, New York: Simon & Schuster.

 https://ryan-beck-kuz3.squarespace.com/kendini-yeniden-kefetme-olarak/
24
Kendini Yeniden Keşfetme Olarak ‘Gey’lik’
 

Yazan: Dr. Joseph Nicolosi

“Gay”(Gey) kimliğinin oluşmasına dair sosyo-analitik bir görüş önermek istiyorum. Bu görüş, bir psikolog olarak sürdürdüğüm on sekiz yıllık mesleki pratiğim boyunca, 400 den fazla eşcinselin klinik tedavisinde elde ettiğim perspektife dayanmaktadır. 

“Gey kimliği,” bir insan hakları ve kendi kaderini tayin konusu olarak tanımlandı. Özgürlüğü çok seven biz Amerikalılar, onu o kadar sevdik ki ipin ucu kaçtı. En etkili kurumlarımız-profesyonel psikoloji ve psikiyatri, kiliseler, eğitim kurumları ve medya- gey’lik yanılgısına düştüler. Zira gey’lik, artık çok eminim ki, bir kendi kendini kandırma ve yanıltma kimliğidir.

“Gey,” Homoseksüel(Eşcinsel) Değildir

Öncelikle, bilinmesini isterim ki kendi cinsine çekim duymakla mücadele eden kişilerden söz etmeyeceğim. Onun yerine, gey kimlik edinmiş, yani egosu üstüne çöreklenmiş ve kendisini, kişisel olarak, eşcinsel davranışın heteroseksüel davranış kadar normal ve doğal olduğu fikrine ikna etmiş kişilerden bahsedeceğim.

İkinci olarak da, gey diye bir kimse olmadığına dair inancıma açıklık getirmek isterim. Gey’lik fiktif(hayali, uydurma) bir kimliktir  ve  acı veren duygusal zorlanmaları aşmak isteyen bir kimse tarafından benimsenmiştir. Öte yanda, bir eşcinsellik problemi olduğunu fark edip onun üstesinden gelmek isteyen birey gey değildir. O sadece “homoseksüel”dir.

Bir gey kimliğinin geçerli olabileceği anlayışına inanması için bir kimsenin mutlaka insan gerçeğinin önemli unsurlarını inkâr ediyor olması gerekir. Tipik olarak temeller, erken çocukluk döneminde, insan gerçeğinin ciddi anlamda inkârına dayanır.

Gey kimliğinin gelişmesine dair üç adımlı bir psikososyal model önermek istiyorum. Birincisi, pre-homoseksüel(eşcinsellik öncesi) çocuk ve onun cinsel çarpıtmalarıyla başlar. İkincisi, sonradan benlik(kendilik) ve insanlık hakkındaki aynı çarpıtmaları geliştiren gey alt kültürüne (kontra kültürüne) asimilasyonu sürecidir. Üçüncüsü de gey topluluğunun kendi kendini kandırmacasının/yanıltmasının, nasıl olup da toplumun çok geniş kesimlerinin de yanılmasına kadar uzayıp gittiği bir tabloyu tarif etmeye çalışacağım.

Erken Cinsel Kimlik

Çocuktan başlayalım. Cinsel kimlik aşaması olarak adlandırılan kritik bir gelişim döneminde çocuk, dünyanın dişi ve erkek arasında bölünmüş olduğunu keşfeder. O hangisi olacaktır? Kişisel olarak seçim yapmakla yüz yüze bırakılmıştır; erkekliği mi kadınlığı mı üstlenmelidir- “Ben bir oğlan mıyım? Yoksa bir kız mıyım?” Burada başlıca oğlan çocuklarını ele alacağız. Çünkü sevicilikte(lezbiyenlikte) biraz daha fazla sayıda karmaşık çeşitler vardır.

Erkek ve dişi diye cinselleşmiş bir dünya ile karşılaşan ve seçim yapmaya da zorlanmış olan çocuk, ilkin bir kaçınma stratejisine sığınır-bir androjen aşamaya gerileme gösterir: “Her iki cinsin de avantajını terk etmek zorunda değilim. Hem erkek hem dişi olabilirim” Ancak gerçek bastırır ve sıra lisana gelir; “kız”, “oğlan”, veya “kızın”, “oğlanın”  sözlerini işitmeye başlar çevresinde.

25
Genel Tartışma / Onarım'Terapisi'ile'Gey'“Gay”'Pornosunun'Üstesinden'Gelmek:
« Son İleti Gönderen: psikolog 04 Ekim 2018, 13:31:21 »
Onarım'Terapisi'ile'Gey'“Gay”'Pornosunun'Üstesinden'Gelmek:'Altta'yatan'üç'
gereksinimin'belirlenmesi



https://static1.squarespace.com/static/5527394ae4b0ab26ec1c196b/553007bde4b0d72dc645b7d5/553007bde4b0d72dc645b7d7/1392677597377/overcoming_turkish.pdf


yazının devamını okumak için linki tıklayınız
26
Psikolog www.huseyinkacin.com www.escinselterapi.net  www.lezbiyenlik.com


Her ilgili anne babanın istifade edeceği bu kılavuz, erkek çocuklara heteroseksüel bir erişkin olarak yetişmelerine imkân sağlayacak, sağlam bir cinsel kimlik kazandırmak için önemli tavsiyeler içeriyor. Uzun yıllardır psikoseksüel gelişim ve normal heteroseksüel yönelimi destekleyen terapiler uygulayan Joseph Nicolosi, kitabında bu alandaki son araştırma bulgularını, vaka hikâyelerini ve pratik tavsiyeleri bir arada sunuyor. Dr. Nicolosi, biyolojik faktörlerin bazı çocuklarda homoseksüelliğe yatkınlığa neden olduğunu kabul etmekle birlikte, ailevi ve sosyal etkenlerin homoseksüelliğin gelişiminde en güçlü faktörler olduğunu söylüyor. Bu sebeple, değişimin mümkün olduğunun altını çiziyor.Bu kitapta;


https://static1.squarespace.com/static/5527394ae4b0ab26ec1c196b/553007bde4b0d72dc645b7d5/553007bde4b0d72dc645b7db/1375215703062/TurkishPGTPH.pdf


kitabı okumak için linki tıklayınız

Bu kitabı birkaç defa okudum ve homoseksüel eğilimlerinin üstesinden gelmeye çalışan birkaç arkadaşıma da hediye ettim. Arkadaşlarım da kitabı okuduklarında homoseksüellik konusundaki endişelerinin hatırı sayılır derecede azaldığını söylediler. Erkeklerde homoseksüelliğin babayla yakın bir ilişki kuramamaktan kaynaklandığını öğrenmek, homo-erotik eğilimlerimi anlamlandırmamı ve kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Homoseksüelliğin bir kader olduğunu ve kişinin kendini değiştiremeyeceğini iddia edenlerle karşılaşınca bir damın tepesine çıkıp bu kitapta öğrendiklerimi haykırasım geliyor. Kendinize karşı dürüst olursanız ve mücadele ederseniz başarabilirsiniz. Kitaptaki bilimsel temelli, kolayca anlaşılabilen açıklamalar ve vaka hikâyeleri çok yardımcı oluyor.

İnsan bu kitabı okurken, (kendi hatası yüzünden değil, hatalı ebeveynlik yüzünden kaybedilmiş) erkekliğini, aynı cinsten partnerlerin vücutlarında bulmaya çalışan homoseksüel erkeğin trajik ironisinden etkileniyor. Kitabın yazarı, bu durumdaki bir erkeğin, homoseksüel davranışın kapanından kurtulup özgürlüğe erişmesini sağlayacak onarıcı terapötik adımları detaylarıyla anlatmış.
-Dr. Charles Socarides-
-Homoseksüellik ve Psikanaliz Terapisi'nin Yazarı-
(Tanıtım Bülteninden)

27
Geçen yazımda babama olan sitemlerimi yazmıştım.Bana hiç kızmaması,her isteğimi yapması,babamla hiç kavga etmememiz...
Bunun üstüne izlediğim bir dizide aynen şu ifadeyi duydum:
"Babasıyla atışmayan erkek soğan erkeğidir."
İşte tam da bundan bahsediyorum.Doğru bir tespit bu.
Babamın İstanbul'a gidişi iptal oldu gidişine üzüldüğüm halde kalışına sevinmedim çokta.
Ben kendimi en iyi nerede ifade ediyorum,nerde kendimi rahat,kendim gibi hissediyorum?
O 20 metrekarelik odada Hüseyin hocanın yanında.
Son görüşmeden sonra radikal bir karar daha aldım.Sevdiğim olmak istediğim gibi olan arkadaşlarım,büyüklerim gibi davranıcam.Bu başlarda rol keser gibi oldu ama zamanla özümsüyorum.
Kendime içinden şöyle telkinler veriyorum:
"Ben erkeğim,güçlüyüm,testesteron testesteron..."
Ve bu beni hakkaten daha erkeksi hissettiriyor.
En başından beri kendi cinsiyetimden memnuniyetsizlik olmamasına rağmen kendimi bu anlamda çokta yeterli görmüyorum sanırım.
Bu arada kendimi çok erkeksi hissettiğim bir olay oldu.Tam sınıf kapısından çıkarken hızla giren bi kızla çarpıştık üstüme çıktı resmen.Hissiyatıma ben de şaşırdım.
Bunun yanında kaybetmemek için alttan aldığım çok sevdiğim için kızmayıp kadınsı sevgi beklediğim arkadaşlarıma karşı Hüseyin hocanın tavsiyesine uyup şaka ya da ciddi küfür edebildim sesimi yükseltebildim.Bu da o kadınsı ilgi ihtiyacını törpüledi.Hüseyin hoca bir de arkadaşların tarafından egonun beslenmesine ihtiyacın var demişti.Bunu da başardım ve böyle davranınca galiba hakettiğim değeri görmeye başladım.Tevazuyla ego dengesi kuruyorum.Bununla ilgili bir yazı okudum geçen Nuri Bilge Ceylan demiş ki:
"Mütevazılık falan hiçbir zaman bir üst değer olamamıştır bizde.Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar,hissedersiniz..."
Neyse bu problemi de hallettik.
Geçen hafta ilk defa bir kıza yüz yüze seni seviyorum dedim.Bahsettiğim kız kapalı erkeklerle falan hiç konuşmayan biriydi ve bana:
"Seninle alakası yok ben böyle bir şeye hazır değilim,buna ayıracak vaktim yok dedi."
Hiç üzülmedim çünkü sevmiyordum ki.
Sadece çok güzeldi,tavrı tarzı da hoşuma gitmişti ama geçmişte kadınsı ilgi beklediğim erkek arkadaşlarıma karşı duyduğum yoğun sevgiyi duymuyordum zaten hiçbir kıza karşı olmadı bu.İşte ben bu karşılaştırmayı hep yapıyorum.Yani bi kız görüyorum evet çok hoş güzel sonra içimden diyorum ben bunu falanca arkadaşımı sevdiğim kadar seviyor muyum?
Çünkü sahte de olsa,altında yatan sebep başka da olsa benim bu erkek arkadaşlarıma duyduğum yoğun sevginin adı aşktı.Ve ben bu duyguyu hiçbir kıza karşı hissetmemiştim.Bu karşılaştırmadan sonra hiçbir kızı o şekilde sevemiyecekmişim gibi gelir ve bu çok ağır gelir bana.Ama kendime zaman tanıyorum bunun da zamanla düzeleceğine inanıyorum.İnanç bu yolda ışık tutuyor çünkü bana.Çünkü sonunu görmediğim bir yoldayım.Sonunda düzeleceğime inanıyorum.İnanmaya devam edeceğim.
29
Ben, Michael - I Am Michael izle ; Gus Van Sant'in yapımcılığında senenin en çok konuşulmaya aday filmlerinden. 2007 yılında, eşcinsel hakları savunucusu, hayatını o âna kadar kuir kimliğiyle sürdürmüş Michael Glatze arkadaşlarını ve yakınlarını şoke eden bir kararla “eşcinsellikten vazgeçtiğini” açıklar. Bununla da kalmaz, Hıristiyan bir rahip olarak yaşamını devam ettirmeye karar verir. Ona böyle bir kararı aldıran nedir? Justin Kelly, bu ilk yönetmenlik denemesinde, Michael’daki bu dönüşümün bütün kırılganlığı ve karmaşasının farkındalığıyla, ona sempatiyle yaklaşmamızı sağlayan sorular soruyor. Michael’ın uzun süredir birlikte olduğu partneriyle, idealist, bohem, kuir aktivizmine dahil olduğu yıllardan başlayıp, ölümle karşılaştığı sarsıcı kazaya kadarki süreci ele alan film, Michael’ın cinsellik ve inanç arasındaki kararsızlığıyla baş başa bırakıyor bizi. Özünde bir insanın yaratma ve yok etmeyle ilişkisine dair olan Ben, Michael senenin en çok konuşulacaklarından olmaya aday. Gus Van Sant’in yapımcı olarak yer aldığı film meşhur gazeteci Benoit Denizet-Lewis’in Benim Eski Gay Arkadaşım adlı makalesinden uyarlanmış.

http://www.altyazilifilmhd.com/ben-michael-izle.html
30
SİZLER EŞCİNSEL DEĞİLSİNİZ!

          Eşcinsellik bir cinsellik çeşit olduğu daha kanıtlanmış değildir.Bunun üzerine bir çok tetkikler yapsalar da daha hiçbir araştırma sonucu bunun aksini kanıtlamış değildir.Ama bazı psikologlar bunun bir hastalık olduğu kanısına varmıştır.Bu psikologlar hemen hemen her ülkede vardır.Ama 1974 ‘te Amerikan piskologlar derneğinin “eşcinsellik bir hastalık değildir ve tedavisi de olamaz.”bildirgesiyle tüm dünyada bunun bir hastalık olmadığını kabul etmişlerdir.Şu gerçeğe değinmek istiyorum.Hala eşcinsel terapileri yapan ve bu konuda sonuç alan psikologlar vardır.Hem de her ülkede.Ama bu psikologlara baktığınız zaman tv’lerde konuşturulmayan Doç da olsa adının önündeki Dr de olsa konuşmlarına fırsat verilmeyen kişlerdir.Sizlere bu kişilerin video linklerini atarım.Baktığınız zaman eşcinsellik gerçekten fiziksel(hormanal veya bedensel) hiçbir farklılığı olmayan bireylerdir.Dolayısıyla tıbben zaten üçüncü bir cinsel çeşidi deme hakkı zaten olamaz.Buna rağmen derler mi onu da derler gerçi.Fakat psikologlar ve psikiyatırlar farkediyor ki eşcinsellik düşünme fonksiyonlarındaki bir bozukluk olarak görüyorlar.Bunun üzerine zaten 1974’e  kadar tedaviisi kabul edilen ve yapılan bir hastalık olmuştur.1974’te birden söz konusu bile edilmeyen bir hale dönmüştür.
                  Peki arkadaşlar size söylüyorum.Ben bu psikologlara giderek nasıl bir heteroseksüel bir erkeğe dönüştüm.Bende eşcinseldim.Bende erkeklere deli gibi haz duyuyordum.Ne değişti biliyor musunuz?Bir psikologla yaptığım görüşmelerle fantezi duygularım değişti.Çünkü bu bir cinsel kimlik bozukluğuydu.Lgbt’ci kısım amerika ve ingiltere merkezli olduğundan direk olarak buna karşı durmaktadır.Amerika’da açok zor bir şekilde yerini alan “I am Michael” adlı film bir cinsel dönüşüm hikayesini konusunu içermektedir. Bu filmde ki baş kahraman herhangi bir psikolog veya psikiyatıra gitmediği halde rahatlama üzerine klise konuşmalarına,yoga gibi bazı tekniklere gidiyor.Zaten bu filmin sinemada yer almasını belki bu gibi yerler etkilemiştir.Psikologg veya psikiyatr olsa idi.Bu filmi izleyemeyebilirdik.Neyse bu film de eşcinsel olan bir birey bu gibi terapi etkisi yapan yerlere gittikçe artık erkeklere bakmaz oluyo.Hatta bir kızla evleniyor.Lgbt’ci kısım buna baskılama diyor.Şunu diyeceğim.Baskılamayla rahatlamanın arasındaki farkı bilmiyorlar mı? Yoksa bilinmek istenmiyor mu?Erased Boy diye bir film daha geliyor. Sanıyorum şubat 2018 de vizyona girecek.Sinemaya bile böyle filmler yayınlanırken bir curcuna kopuyor ortalıkta.Psikolojide cinsel kimlik bozukluğu diye bir şey var.
                    İlk önce bu duruma cinsel kimlik bozukluğu olan heteroseksüelim diye  başlamak gerekiyor sonrasını Hüseyin Kaçın,Cem Keçe gibi psikologlara giderek halledebileceğinizi temin ederim.Bu da bir psikolojik bir sorun.Zaten hemcinse haz duyan organ beyin.Psikoloji de beyin üzerinde çalışan bir bilim dalı.
                     Ben de eşcinseldim.Ben de erkeklere ilgi duyuyordum.Hem de pasiftim.Hüseyin Kaçın’a gitttiğimde anlamıştım ki hepsi psikolojikmiş.Orada şunu anladım.Çocukken ihtiyacımız olan duygusal sevgiyi alamadığımızda ve buna eklenecek çeşitli sebeplerden  duygusal bir yoksunluk oluşmuş.Benim bile farkında olmadığım bir şeydi.Ergenlikte bu cinsel bir yoksunluğa dönüşüyor.Burada alamadığımız baba sevgisini bir başka erkekten alma ihtiyacı oluşuyor.Bu bir istek değil.Resmen ihtiyaç oluyor.Sonra gördüm ki terapilerle eksiğimizi doldurduğumuz zaman bu değişiyor.Terapiler bizim fantezi dünyamızı değiştiriyor.Dolayısıyla ilgimizi de değiştiriyor.Kızlara ilgi duymayan ben birden bire hayatıma giren bir kıza ilgi duyuyordum.Bu his çok başka oldu.İnsanın hayatı,düşündükleri değişiyor çünkü.
         I am Michael’i izlediğimde farkettim ki bunun bir  dönüşüm terapisinden farkı yok.O nun da kiliseye gibi yerlere gitmesiyle düşünme şekli değişiyordu.Rahatlama terapileriyle fantezi dünyasını değiştiriyordu  bence.
        Sadece bu Türkiye’de değil ki ingiltere’de Amerika’ da çok zor durumda  da olsa bu terapiler yapılıyor.Çünkü resmen adamlara bu terapiyi yasaklıyorlar hiçbir gerekçe olmadan.
    Ben yazıyorum çünkü ,bunlar anlatılmıyor,yasaklanıyor.Ama gerçekler eninde sonunda ortaya çıkacaktır.Sizler eşcinsellik sorunu olan bir heteroseksüelsiniz.Sizler eşcinsel değilsiniz.
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10