Son İletiler

Sayfa: 1 ... 8 9 [10]
91
Güvenlik benim için kapıyı açıyor.

Karşımda uzun bir koridor. Bu koridoru ilk defa görüyorum. Uçsuz bucaksız görünüyor. Hiç bir şey düşünmeden yürümeye başlıyorum. Saatler geçiyor fakat koridor bitmiyor, yürüdükçe yürüyorum. Ayaklarım ağrımaya, topuklarım acımaya başlıyor. Kırık parkelerden birine takılıp düşüyorum. Tavandaki ışıklar gözlerimi kamaştırıyor. O anda kendimi kaybediyor ve derin bir uykuya dalıyorum.

Gözlerimi açıyorum. Güvenlik bana kapıyı tekrar açıyor.

Karşımda uzun bir koridor. Bu koridor bir yerlerden tanıdık geliyor. Tereddütle yürümeye başlıyorum. Ayaklarımın ne zaman ağrımaya başlayacağını biliyor, yürüdükçe yürüyorum. Bu sefer kırılan parkelere basmıyorum. Biraz daha yürüdükten sonra çok yoruluyor ve bir kapıya yaslanıyorum, açılıveriyor. Büyük bir gürültüyle yere düşüyorum ama bu sefer kapının koluna tutunuyor ve kendimi kaybetmiyorum. Hızla başladığım yere dönüyorum.

Kapı hâlâ açık. Güvenlik buruk bir gülümsemeyle bana bakıyor.

Karşımda uzun bir koridor. Bu koridoru tanıyorum. Heyecanla yürümeye başlıyorum. Ayaklarım ağrımaya başlamadan biraz dinleniyor, yola öyle devam ediyorum. Yürüdükçe yürüyorum. Bu sefer durup soluk almam gerektiğinde bir kapıya değil, sağlam bir duvara yaslanıyorum, iyi hissettiriyor. Yine de tembelliğe vakit yok, zira önümde uzun bir koridor var. Yürümeye devam ediyorum. Biraz etrafı inceleme fırsatı buluyor, duvarlardaki resimlere göz gezdiriyorum. Güzellikleri gözlerimi kamaştırıyor, onlardan başka yere bakamıyorum. Koridorun sonu gözüküyor ama ben artık bu koridorda ne yaptığımı ve asıl amacımın ne olduğunu unutuyorum. Bakakaldığım tablolardan birinin önüne çömeliyor ve onu hayranlıkla izlemeye devam ediyorum. Tablo aniden yere düşüp paramparça oluyor. Kırıkları toplayayım derken ellerim kesiliyor. Yere damla damla akan kanların kokusu başımı döndürüyor, midemi bulandırıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ayağa kalkıyor ve amaçsızca koşmaya başlıyorum. Cam kırıkları her yerime batıyor, bitap düşmüş dizlerim çözülmeye başlıyor. Bir o yana, bir bu yana savruluyorum. Daha önce kapısına tutunduğum odaya dalıyor ve yardım istiyorum, kimse beni duymuyor. Odadan çıkıp yürümeye başladığım tarafa bakıyorum. Güvenliği ve kapıyı görüyorum.

Karşımda uzun bir koridor. Sonunu, daha doğrusu başını görüyorum çünkü artık ters yöne doğru gidiyorum. Kapı hâlâ açık, güvenlik göz yaşları içinde bana bakıyor, sanki yardım etmek istiyor. Gülümsüyorum ve ona doğru koşmaya başlıyorum. Koştukça koşuyorum. Ayaklarımdan akan kanları ya da yorgunluğumu hiç ama hiç umursamıyorum. Artık ne yapmak istediğimi biliyorum. Güvenliğe yaklaşıyorum, aramızda yalnızca birkaç adım var ve ben, ona doğru gidiyorum.

Kapı kapanıyor. Güvenlik kapıyı kapatıyor.

Karşımda kapalı bir kapı. Bu kapıyı unutmak istiyorum. Ona sırtımı çeviriyor ve ileriye bakıyorum.

Karşımda uzun bir koridor.
92
Basamakların üzerinden gelen bir ses
Bir çığlık, sevinç dolu ve heyecan.
Bir haykırış, mutluluğun, enerjinin sembolü
Işıkların üzerinden duyduğum bir ses
Önce dört duvar arasında yükseliyor
Sonra yavaş yavaş merdivenleri iniyor
Odama girdikten sonra dahî durmak bilmiyor
Sinsice kalbime yakın, göğsüme saplanıyor.
Derinlerden, yürekten gelen bir ses
ve o anda
Biri diğerine bakarken gülümsüyor
Kimisi diğerini kolları arasına alıyor
Bazısı ise üzgün, fakat tesellisiz kalmıyor
Bu muhakkak benden gelmeyen bir ses
Bilmediğim, duysam da benimseyemediğim bir ses
Bu sesi hissetmek istiyorum.
Yatağımdan kalkıyor ve gidiyorum.
İnsandan doğan ve insana dokunan o sese
Sana doğru geliyorum.
93
Terapiye gittiğim son seferde eşcinsel ilişkinin ucundan döndüğüm bir arkadaşlığımı masaya yatırdık. Neler konuştuğumuza bir göz atalım.

Birbirimize sarılmayla başlayan bu arkadaşlık kucak kucağa oturmaya ve öpüşmeye kadar gitmişti. Öpüşmenin üzerine birbirimizin özel bölgelerine dokunmak da eklendi ve artık birinin buna dur demesi gerekiyordu.
Öyle de yaptım.
Ona bu ilişkiyi bitirmek ya da en azından aramızdaki samimiyeti minimuma indirmek istediğimi söyledim. Aklımca artık ondan tiksiniyordum ve onunla olan ilişkimi bitirdiğimde hem onu cezalandıracak hem de kendimi kurtaracaktım.
Fakat terapide bunları konuştuğumuzda çok daha farklı bir senaryoyla karşılaştım.
Çoktan kendine yeni bir kurban arayan bilinçaltımın benimle aynı fikirde olmadığını fark ettim.
Onu cezalandırıp kendimi kurtardığımı zannettiğim benim içimden şöyle bir haykırış yükseliyordu ona karşı: “Kaç kurtar kendini, artık özgürsün. Bu hikayenin yaratıcısı benim ve yaşananların müsebbibi de benim. Şimdi git ve mutlu ol, güzel dostlar edin. Ben ise aynı döngüyü yaşamaya devam edecek ve her bir ilişkimde biraz daha yıpranarak çökmeye kadar gideceğim.”

Bu sesi ilk duyduğumda neye uğradığımı şaşırmış ve bir yandan da kendimi nasıl kandırdığıma inanamamıştım. Bilinçaltım bir yandan haklıydı da, bu yaşananların sebebi gerçekten bendim. Hatalıydım.
Fakat hatalı olmak ve suçlu olmak arasındaki ince ayrımı görmek gerekir. Kendini suçlayan birey gelişim gösteremez ve ızdırap çekmekten başka bir şey yapamaz fakat hatalı olan bu hatalardan ders çıkararak yoluna çok daha güçlü ve bilinçli bir benlikle devam eder.

Şükür ki hatasını fark eden ben de bunu tekrarlamamak için elimden geleni yapmaya karar verdim. Ama nasıl?

İlk aşama: Bu hatayı neden yaptım?
Aslında bu soru pratikte karşılığı olmadığından ve düşünsel boyutta kaldığından zihnimi zorlasa dahi bedenen beni yormayacak ve bu özelliğiyle başa çıkması bir nebze daha kolay.
Eşcinsellik bir aile hastalığıdır, diyor Hüseyin Kaçın. Sahip olduğum aile beni ne kadar sevse de bunu doğru aktarmadığından veyahut aktaramadığından sevmenin ne demek olduğunu kavrayamayıp annesini rol model alarak anaç bir karakter inşa eden ve hayatında aktif bir baba figürü bulunmayan ben, bu özellikleri erkeklerle olan ilişkilerimde de ortaya koydum ve her birinde ipin ucunu kaçırdım.

İkinci aşama: Bu hatadan ne ders çıkarırım?
İlk aşamada verdiğim cevap aslında bu soruyu da yanıtsız bırakmıyor. Çıkarmam gereken ders şu: Anaç davranmamak ve bunun ışığında sağlıklı ilişkiler kurmak beni iyileştirecek. Çünkü anaç yapıyı kullanarak karşımdakini ayartmanın bana hüzünden ve acıdan başka bir getirisi yok.

Üçüncü Aşama: Şimdi ne olacak, ne yapacağım?
Bu soru biraz daha çetrefilli olsa bile hatayı fark etmekle cevabı neredeyse verilmiş oluyor. Bu yüzden bunu da cevaplayabiliriz. Şu andan itibaren kendimi suçlamayacak ve hatalı olduğumun bilinciyle yeni arkadaşlıklar kuracağım. Bu arkadaşlıklarda anaç tarafımın ortaya çıkmaması için gerekeni yapacak ve bir o kadar da eril yönümü güçlendireceğim. Arada iniş çıkışların olabileceğini göz ardı etmeyecek ve hayatıma bu şekilde devam edeceğim. Tıpkı olması gerektiği gibi.

Oluşturduğum bu kurtuluş planının ne kadar işe yarayacağını veya sürdürülebilir olduğunu kestiremesem de kontrol bana geçtiğinden ve artık oyunun kurallarını koyan taraf olduğumdan kendime güveniyor ve bunları yaşayarak doğruyu görebildiğim için şükrediyorum.

Yine de bilinçaltımı görmezden gelip sesini bastırarak hakikati görmeme engel olan her kimse ona da kızdığımı söylemeden edemiyorum. Hepimiz aynı geminin yolcusuyuz yahu!
94
Annelerimizin yüreklerinde mayalanan acılara kök salarak hayata tutunan çocuklarız.
95
HAKİKİ HÜRRİYET: TESLİMİYETTİR.

Şeytana değil tam aksine bıkmadan usanmadan her seferinde Allah'a yenilen dindar, muhafazakar ve İslamcılar insanlığı diriltecek kudretten yoksun olarak beyhude bir çaba içerisinde ömürlerini berhava etmektedir. Allah'a yenilmekten imtina ederek teslim olma bilincini edinmiş insan ancak ve ancak İslamiyet'in hedeflediği ideal insan makamına erişmiş olacaktır. Yenilenler Allah'ı bilgiçlik taslarcasına gece gündüz demeden anlatır durur; buna mukabil teslim olanlar ise kalplere nakşedercesine umutlarımızı ziyadeleştirerek Allah'ı hissettirir. İnsan ruhu hürriyetini Yaradan'a teslimiyeti nispetinde elde eder.

Müslüman Allah'ı anlatan değil, insanı anlayan kişidir.

Psikolog Hüseyin KAÇIN


https://www.instagram.com/p/DUxhw1Xiqd4/?igsh=MW5kb3RtaXU5dTd6dQ==
97
“Tanrısal Hakikat ile Büyük Öteki’nin eksikliği” tartışmasını klasik Sünnî kelâm (özellikle Eş‘arî ve Mâturîdî çizgi) ontolojisiyle çaprazlayacak biçimde bakıyoruz. Amaç, psikanalitik “yapısal eksiklik” ile teolojik “ilahî kemâl” arasındaki gerilimi sistematik olarak düşünmektir.
---

VII. Eksik Büyük Öteki ile İlâhî Kemâl Arasında

(Lacanyen Yapısal Boşluk ile Eş‘arî–Mâturîdî Ontolojisinin Çapraz Okuması)

1. Ontolojik Başlangıç Noktası: Eksiklik mi Kemâl mi?

Lacan’da Büyük Öteki yapısal olarak eksiktir.[^1]
Bu, simgesel düzenin kendini temellendirememesi anlamına gelir. Yasa, anlam ve otorite her zaman bir boşluk içerir.

Klasik kelâmda ise Tanrı:

Vacibü’l-vücûd (zorunlu varlık),

Mutlak kemâl sahibi,

Zâtında ve sıfatlarında eksiklikten münezzeh


olarak tanımlanır.[^2]

Burada ilk bakışta radikal bir karşıtlık vardır:

Lacan   Kelâm

Simgesel düzen eksiktir   İlâhî varlık tamdır
Anlamın garantörü yoktur   Hakikat Allah’ta sabittir
Boşluk yapısaldır   Eksiklik yaratılmışlara aittir


Ancak dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur:

Lacan’ın eksik dediği şey Tanrı değil, simgesel düzendir.
Kelâmın kemâl atfettiği şey ise simgesel temsil değil, aşkın varlıktır.

Bu ayrım, iki hattın mutlak çelişmediğini gösterir.
---

2. Eş‘arî Ontolojide Hakikat ve İrade

Eş‘arî kelâmında Tanrı’nın iradesi mutlak belirleyicidir.[^3]
İyilik ve kötülük, ontolojik olarak Tanrı’nın yaratmasına bağlıdır.

Bu modelde güven:

İlâhî kudrete teslimiyetle kurulur.

Anlamın garantisi Tanrı’dır.


Ancak Eş‘arî modelde epistemik sınırlılık kabul edilir:

> İnsan aklı ilâhî hikmeti bütünüyle kavrayamaz.

Bu nokta Lacan’ın eksiklik teziyle ilginç bir paralellik taşır:

Simgesel temsil eksiktir.

İlâhî hakikat aşkındır.

İnsan kavrayışı sınırlıdır.


Dolayısıyla kemâl Tanrı’ya, eksiklik insana aittir.
---

3. Mâturîdî Çizgide Akıl ve Sorumluluk

Mâturîdî geleneğinde insan aklı daha güçlü konumlandırılır.[^4]

İyilik ve kötülük aklen kavranabilir.

İnsan fiilleri sorumluluk alanı içindedir.

İlâhî adalet vurgulanır.


Bu model, eksik Büyük Öteki fikrine karşı daha sağlam bir ontolojik zemin sunar:

Anlam yalnızca aşkın bir iradeye değil, aklî düzenliliğe de dayanır.

Bu, psikodinamik açıdan daha stabil bir güven formu üretir:

Hakikat vardır.

Ama insan aklı onu kısmen kavrayabilir.

Belirsizlik nihilizme dönüşmez.
---

4. Eksiklik Nerede Konumlanır?

Psikanalitik perspektifte eksiklik öznenin yapısındadır.
Kelâmî perspektifte eksiklik mahlûkatın yapısındadır.

Bu iki konum arasında kritik bir fark vardır:

Lacan: Eksiklik yapısaldır ve kaçınılmazdır.

Kelâm: Eksiklik ontolojik olarak yaratılmışlara aittir; Tanrı mutlak kemâldir.

Ancak her iki yaklaşım da şu noktada birleşir:

İnsan, mutlak hakikati bütünüyle kuşatamaz.

Bu, metafizik sistem kurma arzusunu sınırlayan önemli bir ilkedir.
---

5. Tanrısal Hakikat ve Esaret Fobisi: Kelâmî Perspektif

Şizoid yapı açısından Tanrı’nın mutlak yasa koyucu olarak tasviri, esaret korkusu üretebilir.

Ancak klasik kelâmda Tanrı yalnızca Kahhâr değil;

Rahmân,

Hakîm,

Adl


sıfatlarıyla dengelenir.

Eş‘arî–Mâturîdî sistemde Tanrı’nın kemâli:

Total kontrol değil,

Hikmet ve adaletle dengelenmiş kudret


olarak kavranır.

Bu, metafizik güveni totaliter bir yasa olmaktan çıkarıp ahlâkî bir zemine oturtur.
---

6. Çapraz Sonuç: Eksik Simgesel, Tam Aşkınlık

Çapraz okuma şu sonucu üretir:

Simgesel temsil eksiktir (Lacan).

İlâhî hakikat aşkındır ve kemâldir (Kelâm).

İnsan bilgisi sınırlıdır (her iki hat).


Bu üçlü yapı şunu mümkün kılar:

> Hakikat vardır.
Ama temsil edilemez.
Ama yönelim mümkündür.

Bu, hem psikanalitik eksikliği hem kelâmî kemâli aynı çerçevede düşünmeye izin verir.
---

7. Klinik-Teolojik Stabilite Noktası

Metafizik sistem kurma arzusu şu koşullarda dengede kalır:

Tanrı mutlak kemâl olarak kavranır.

Ama hiçbir insanî sistem Tanrı’yla özdeşleştirilmez.

Simgesel düzenin eksikliği kabul edilir.

İlâhî hakikat aşkın bırakılır.


Bu pozisyon:

Dogmatizmi önler.

Psikotik mutlaklaşmayı engeller.

Nihilizme düşmez.

Şizoid özerkliği korur.

Ertuğrul Tulpar
---

Dipnotlar

[^1]: Lacan, J. (1960). Subversion of the Subject and Dialectic of Desire.
[^2]: Eş‘arî, el-İbâne; Mâturîdî, Kitâbü’t-Tevhîd.
[^3]: Watt, W.M. (1973). The Formative Period of Islamic Thought.
[^4]: Rudolph, U. (2015). Al-Māturīdī and the Development of Sunni Theology.
98
Tanrısal Hakikat arayışı ile Lacan’ın “Büyük Öteki’nin eksikliği” tezi arasındaki gerilimi sistematik biçimde açarsak

---

VI. Tanrısal Hakikat ile Büyük Öteki’nin Eksikliği

(Mutlak Güven Arayışı ile Yapısal Boşluk Arasındaki Gerilim)

1. Problem: Mutlak Hakikat Mümkün mü?

Metafizik arayış çoğu zaman “mutlak” bir referans noktası talep eder. Tanrısal Hakikat:

Nihai güven zemini,

Anlamın son garantörü,

Kaosa karşı aşkın düzen


olarak düşünülür.

Ancak Lacan’ın temel iddiası şudur:

> Büyük Öteki yoktur (il n’y a pas d’Autre de l’Autre).[^1]

Bu ifade, Tanrı’nın yokluğu anlamına gelmez; simgesel düzenin kendi içinde yapısal bir eksiklik taşıdığı anlamına gelir. Yani hiçbir yasa, hiçbir anlam sistemi, hiçbir sembolik yapı kendini mutlak olarak temellendiremez.

Bu noktada metafizik arayış ile psikanalitik yapı arasında bir gerilim doğar.
---

2. Büyük Öteki’nin İşlevi ve Çöküş Riski

Lacan’da Büyük Öteki:

Dilin alanıdır,

Yasanın kaynağıdır,

Anlamın referans noktasıdır.[^2]


Çocuk, anlamın dışarıdan geldiğini varsayarak simgesel düzene girer. Ancak yetişkin özne için kritik soru şudur:

> Anlamın garantörü gerçekten var mı?

Eğer birey Büyük Öteki’yi mutlaklaştırırsa:

Dogmatik sistemler ortaya çıkar.

Hakikat kapalı bir yapıya dönüşür.

Şüphe tehdit olur.

Eğer Büyük Öteki tamamen çökerse:

Anlam dağılır.

Gerçeklik testi zayıflar.

Psikotik kırılma riski artar.[^3]

Olgun pozisyon ise bu iki uç arasında durur:

Büyük Öteki vardır — ama eksiktir.
---

3. Tanrısal Hakikat ve Eksikliğin Tolere Edilmesi

Teolojik düşüncede Tanrı genellikle:

Tam,

Mutlak,

Eksiksiz

olarak tasarlanır.

Psikanalitik perspektif ise şunu sorar:

Bu “tamlık” temsili öznenin hangi ihtiyacını karşılıyor?

Eğer Tanrısal Hakikat:

Yapısal boşluğu kapatma girişimi ise,

Belirsizliği ortadan kaldırma çabası ise,


bu durumda metafizik sistem savunmaya dönüşebilir.

Ancak Tanrısal Hakikat:

Ele geçirilemeyen,

Tüketilemeyen,

Simgesel temsile sığmayan


bir aşkınlık olarak kavranırsa, o zaman eksiklik korunur.

Bu, mistik geleneğin apofatik (negatif teoloji) hattına yakındır:
Tanrı hakkında en doğru söz, O’nun tam olarak temsil edilemeyeceğidir.
---

4. Güven, Eksiklik ve Esaret Fobisi

Metafizik arayışın duygusal çekirdeği çoğu zaman “güven”dir.

Ancak güven iki farklı biçimde kurulabilir:

1. Kapatıcı Güven

Boşluk yoktur.

Sistem tamamdır.

Hakikat nettir.

2. Açık Güven

Eksiklik kabul edilir.

Belirsizlik tolere edilir.

Hakikat yönelimdir, sahiplik değil.

Şizoid yapı için ikinci form daha sürdürülebilirdir. Çünkü şizoid özne:

Özerkliğe değer verir,

Yutulma korkusuna hassastır.


Mutlak ve total bir Tanrı temsili, esaret hissini tetikleyebilir.
Ancak gizemli ve aşkın bir Tanrı temsili, hem güven hem özgürlük sağlayabilir.
---

5. Mistik Olgunluk: Eksik Büyük Öteki ile Yaşamak

Olgun mistik pozisyon şu üç özelliği taşır:

Hakikat vardır.

Ama temsil edilemez.

Ama yine de yönelim mümkündür.


Bu yapı, Lacan’ın “eksik Büyük Öteki” tezini teolojik düzleme tercüme eder:

Tanrı, simgesel düzende temsil edilemeyen fazlalıktır.

Bu noktada özne:

Hakikatle özdeşleşmez,

Hakikati sahiplenmez,

Hakikat karşısında saygı duyar.


Bu “varoluşsal saygı”, eksikliğin inkârı değil; kabulüdür.
---

6. Klinik Sonuç

Tanrısal Hakikat arayışı, şu koşullarda sağlıklıdır:

Şüphe sürdürülebiliyorsa,

İnsan ilişkileri değersizleşmiyorsa,

Gerçeklik testi korunuyorsa,

Sistem kapalı hâle gelmiyorsa.


Eksik Büyük Öteki’yi tolere edebilen özne:

Ne dogmatik olur,

Ne psikotik çöker,

Ne de nihilist dağılır.


Bu pozisyon, metafizik arayışın psikodinamik olarak en stabil formudur.

Ertuğrul Tulpar
---

Dipnotlar

[^1]: Lacan, J. (1960). Subversion of the Subject and Dialectic of Desire.
[^2]: Lacan, J. (1964). The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis.
[^3]: Fink, B. (1995). The Lacanian Subject.
99
Anlam Arayışının Erken Çocukluk Kökeni:

Baba Figürü, Şizoid Yapı ve Metafizik Sistem Kurma Arzusu

Giriş

“Tanrısal hakikat” arayışı çoğu zaman teolojik ya da felsefî bir eğilim olarak yorumlanır. Ancak psikanalitik perspektiften bakıldığında, anlam arayışı yalnızca entelektüel bir yönelim değil; erken çocuklukta kurulan (ya da eksik kalan) simgesel yapının bir devamı, hatta telafisi olabilir.

Bu metnin temel tezi şudur:

> Metafizik sistem kurma arzusu, baba işlevinin erken dönemdeki kuruluş biçimiyle yakından ilişkilidir; şizoid yapı ise bu arzunun soyut ve sistematik formunu besleyen özel bir psikodinamik zemin sunar.

I. Baba Figürü: Yasa, Sınır ve Simgesel Düzen

1. Freud: Otorite ve Yasak

Freud’da baba figürü, Oidipal yapı içinde yasa ve yasakla özdeşleşir.[^1]
Baba, çocuğun ilk mutlak arzusuna (anneyle bütünlük) sınır koyan figürdür. Bu sınırlandırma yalnızca bastırma değil; aynı zamanda kültüre ve dile geçiştir.

Dolayısıyla baba:

Arzunun düzenleyicisi

Yasanın temsilcisi

Toplumsal dünyanın kapısıdır

Baba işlevi zayıf ya da tutarsız olduğunda, çocuk iki uçtan birine kayabilir:

Ya otoriteyle özdeşleşerek katı bir üst-ben geliştirir,

Ya da yasa boşluğunu içsel kurgularla doldurur.

2. Lacan: “Babanın Adı” ve Büyük Öteki

Lacan, baba figürünü biyolojik değil, simgesel bir işlev olarak kavrar.[^2]
“Nom du Père” (Babanın Adı), çocuğu imgesel bütünlükten simgesel düzene geçirir. Bu geçiş, anlamın garantörü olan “Büyük Öteki”nin kuruluşudur.

Ancak Lacan’ın radikal katkısı şudur:

> Büyük Öteki eksiktir.

Yani simgesel düzen hiçbir zaman mutlak değildir; her yasa yapısal bir boşluk içerir.

Eğer bu eksiklik tolere edilemezse, birey ya:

Büyük Öteki’yi mutlaklaştırır (dogmatik yapı),

Ya da tamamen çözer (psikotik yapı).


Olgun yapı ise eksikliği kabul eder.

3. Kohut: Kendilik ve İdealize Edilmiş Ebeveyn İmgesi

Kohut’a göre baba figürü, çocuğun kendilik organizasyonunda “idealize edilmiş ebeveyn imgesi” olarak işlev görür.[^3]

Çocuk, güçlü ve güvenilir bir figüre yaslanarak kendilik bütünlüğünü kurar. Bu figür yeterince istikrarlı değilse, yetişkinlikte “idealize edilecek” aşkın bir nesne arayışı ortaya çıkabilir.

Bu noktada Tanrısal Hakikat arayışı, kendilik bütünlüğünü stabilize eden aşkın bir referans işlevi görebilir.

II. Şizoid Yapı ve Metafizik Eğilim

Şizoid organizasyon, nesne ilişkileri kuramında içsel geri çekilme ve yoğun iç dünya yatırımı ile tanımlanır.[^4]

Temel özellikler:

İç alanın genişliği

Duyguların zihinselleştirilmesi

Mesafe ile güvenlik

Derin soyutlama kapasitesi

Eğer baba figürü:

Duygusal olarak erişilmez,

Ya da aşırı kontrolcü ise,

çocuk erken dönemde kendi iç yasasını kurmaya yönelebilir.

Bu durum yetişkinlikte:

> Metafizik sistem kurma arzusu

şeklinde ortaya çıkabilir.

Bu patoloji değildir; yüksek sembolik kapasitenin ürünüdür.
Ancak sistem kurma arzusu şu noktada risk taşır:

Hakikate yönelmek ve ya Hakikatle özdeşleşmek

İkincisi narsisistik ya da psikotik kayma riskini içerir.

III. Tanrısal Hakikat, Güven ve Esaret Fobisi

Metafizik arayışın duygusal çekirdeği çoğu zaman “güven”dir.

Erken bağlanma literatürü, güven duygusunun temel psikolojik düzenleyici olduğunu gösterir.[^5]

Ancak şizoid yapı için güven her zaman ambivalans içerir:

> Güven = Yakınlık
Yakınlık = Yutulma riski

Bu nedenle Tanrısal Hakikat:

Güven kaynağı olabilir,

Ama mutlak yasa olarak hissedildiğinde esaret korkusu doğurabilir.

Bu ambivalans psikotik değil; olgun bir gerilimdir. Psikotik yapı ambivalansı taşıyamaz.

IV. Anlam Arayışı ve İnsan İlişkilerinin “Yetersizliği”
Derin metafizik yoğunluk yaşayan bireylerde, insan ilişkileri:

Gerçek ama sınırlı,

Anlamlı ama sonlu

hissedilebilir.

Bu durum iki biçimde yorumlanabilir:

1. Ontolojik üstünlük pozisyonu (riskli)

2. Katman farkı bilinci (olgun)

Olgun yapı şunu kabul eder:

> İnsan ilişkileri sonludur;
Hakikat arayışı sonsuzdur;
Biri diğerini geçersiz kılmaz.

V. Sonuç: Metafizik Sistem Kurma Bir Savunma mı?

Metafizik sistem kurma arzusu:

Kaosu yapılandırma çabası olabilir,

Baba işlevinin telafisi olabilir,

Kendilik bütünlüğünü stabilize eden aşkın referans olabilir.

Ancak şu koşullarda sağlıklıdır:

Şüphe korunuyorsa,

Gerçeklik testi bozulmuyorsa,

İnsan ilişkileri değersizleşmiyorsa,

Hakikat sahiplenilmiyor, yöneliniyorsa.

Olgun mistik pozisyon, Lacan’ın ifadesiyle, Büyük Öteki’nin eksikliğini tolere edebilen pozisyondur.

Bu pozisyonda:

Güven vardır,

Ama kesinlik yoktur,

Saygı vardır,

Ama özdeşleşme yoktur.

Ertuğrul Tulpar
13 - Şubat - 2026

---

Dipnotlar

[^1]: Freud, S. (1923). The Ego and the Id.
[^2]: Lacan, J. (1957–1958). The Seminar, Book V: The Formations of the Unconscious.
[^3]: Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self.
[^4]: Fairbairn, W.R.D. (1952). Psychoanalytic Studies of the Personality.
[^5]: Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss.
100
Din & Felsefe / YOK-UN KIYISINDA: HAKİKAT İLE DANS
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 11 Şubat 2026, 10:42:39 ös »
YOK-UN KIYISINDA
Hakikatle Dans

Hakikat kelimesi çoğu zaman güvenli bir ışık gibi kullanılır.
Sanki karanlığı dağıtacak bir projektörmüş gibi.

Oysa belki hakikat ışık değil, karanlığın ta kendisidir.

Heidegger, insanın “dünyaya atılmış” olduğunu söyler. Atılmışlık, bir başlangıç bilmemektir. Nereden geldiğimizi seçmedik; nereye gittiğimizi de bilmiyoruz. Arada bir yerdeyiz. Bir boşlukta. Bir açıklıkta. Ama bu açıklık aydınlık değildir; çoğu zaman sisli, çoğu zaman uçurum kenarındadır.

Belki de hakikat arayışı, bu atılmışlığın yarattığı ürpertiye verilen bir cevaptır.
Bir sistem kurmak isteriz.
Bir çerçeve çizmek.
Bir zemin bulmak.

Zemin.

Ama ya zemin yoksa?

Ya “varlık” dediğimiz şey, sağlam bir kaya değil de, sürekli açılan bir yarıksa?
Ya hakikat, kapatılacak bir denklem değil de, içine düşülebilecek bir boşluksa?

Kierkegaard’ın uçurumu burada başlar. Ona göre insan, sonsuzluk ile sonluluk arasında gerilmiş bir varlıktır. Bu gerilim kaygı üretir. Kaygı, uçurumun kenarında durduğunu fark etmektir. Aşağıya bakarsın. Düşebilirsin. Ama aynı zamanda atlayabilirsin de. Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.

Hakikatle temas belki de tam burada olur.

Zihin hakikati kavramak ister. Kavram, tutmaktır. Tutmak, düşmemektir. Ama uçurumun kenarında tutunacak bir dal yoksa? Kavramların dili karanlığa çarpar. “Bilinemez” kelimesi, zihnin duvara tosladığı andır.

Ve o anda iki yol vardır:

Ya geri çekilirsin.
Ya bir adım daha yaklaşırsın.

“Yok-un” kıyısına.

Yokluk, çoğu zaman olumsuzluk gibi anlaşılır. Oysa Heidegger’in “Hiç”i (das Nichts), varlığın arka planıdır. Hiçlik, var olanların anlamsızlığı değil; anlamın açıldığı boşluktur. Kaygı anında dünya sıradanlığını yitirir; nesneler geri çekilir; insan çıplak varoluşuyla kalır.

Kan ve gül burada tekrar belirir.

Kan: faniliğin sertliği, yokluğa yazılmış beden.
Gül: bu faniliğin içinde filizlenen anlam.

Ama diken?
Diken, yokluğun sürekli hatırlatmasıdır.

Hakikatle dans etmek, yokluğu ortadan kaldırmak değildir.
Yokluğu inkâr etmek hiç değildir.
Yokluğun üzerinde yürümeyi öğrenmektir.

Zihinsel olmayan temas belki de budur:
Uçurumu kapatmaya çalışmadan kenarında durabilmek.
Düşme ihtimaliyle birlikte nefes alabilmek.
Belirsizliğin içinden kaçmadan var kalabilmek.

“Bilmem anlatabiliyor muyum?”

Belki anlatılamaz. Çünkü anlatmak, sınır çizmektir. Oysa uçurumun sınırı yoktur; sınır bizizdir. Biz geri çekildiğimizde kenar belirir; bir adım attığımızda silinir.

Hakikat, belki de bilginin ötesinde bir çıplaklıktır.
Zihnin çözüldüğü ama delirmediği bir eşik.
Kontrolün gevşediği ama kaybolmadığı bir an.

Dans burada başlar.

Dans, düşmemek için kasılmak değil;
dengeyi hareket içinde bulmaktır.

Müzik durabilir.
Zemin kayabilir.
Ama adım atılır.

Hakikat bir cevap değilse,
bir uçurum olabilir.

Ve insan, o uçurumun kenarında,
kan ve gül arasında,
yok-un kıyısında,
nefes almayı seçebilir.

Peki öyle olsun.

Ertuğrul Tulpar
11 - Şubat - 2026
Sayfa: 1 ... 8 9 [10]