Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
21
Din & Felsefe / Tanrı Kime Kut Verir? Kan İstemeyene...
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 15 Ocak 2026, 10:03:02 öö »
Tanrı Kime Kut Verir? Kan İstemeyene
Yetkinin Göğe Bağlı Olduğu Yer

Eski Türkçe’de yetki, hukukî ya da yönetsel bir hak değildir. Yetki, kuttur. Kut alınmaz, talep edilmez, zorla ele geçirilmez. Kut, Gök’ten iner. Bu yüzden eski Türk siyasetinde Kağan seçilmez; kutlanır. Kut kimdeyse Kağan odur. Kut gittiğinde ise, tahta hâlâ oturuyor olabilirsin ama artık Kağan değilsindir.

Burada hayati bir ayrım vardır: Kut güç değildir. Kut, gücü taşıyabilme ehliyetidir. Güç herkesin eline geçebilir; fakat kut, yalnızca taşıyabilecek olana emanet edilir. Taşınamayan güç kan ister, hız ister, edim ister.

Tulpar hattında “askı” tam olarak buraya düşer. Askı, şiddeti bastırmak değildir; şiddeti inkâr etmek hiç değildir. Askı, şiddeti taşıyabilecek yetkiye sahip olmaktır. Şiddeti bilip yapmamak, edimi görüp hızlanmamak, gölgeyi tanıyıp onu sahneye fırlatmamak… Bunların hepsi kut sahibi olmanın içsel biçimleridir. Kut’u olmayan hızlanır. Kut’u olmayan edime atlar. Kut’u olmayan kan ister. Çünkü yetkisi yoktur; yalnızca dürtüsü vardır.

Eski Türk mitolojisinde Kağan’ın temel görevi düzeni kurmak değildir; düzeni taşımaktır. Düzen zaten vardır: Gök vardır, yer vardır, insan vardır. Kağan, bu üçü arasındaki gerilimi askıda tutan kişidir. Bu yüzden ilk refleksle kılıca sarılmaz, her tehdidi edimle çözmez, kan dökmeyi kutsamaz. Çünkü bilir: Kan, kutun kaçtığının işaretidir.

Tam bu noktada modern psikolojinin kaçırdığı büyük bir terslik belirir. Modern okuma, şizoid yapıyı “geri çekilen”, “edimden kaçan” olarak görür. Oysa eski Türk siyasal–sembolik düzeninde bu tutum zayıflık değil, kut göstergesidir. Kut sahibi olan acele etmez. Kut sahibi olan bekler. Kut sahibi olan askıyı taşır. Şizoid yapı burada bir arıza değil; kutun içselleştirilmiş hâlidir.

Şizoid yapı şiddeti başkasına boca etmez. Gölgeyi sahnede oynatmaz. Bedelini içeride taşır. Bu yüzden evet, şizoid yapı bazen kendine yönelir; fakat bu, başkasını öldürmemek pahasına alınmış bir risktir. Bu risk yalnızca etik değildir; kutludur.

“Güç bende” demek, “kan dökerim” demek değildir. “Güç bende” demek şudur: Edimi durdurabilirim. Askıyı taşıyabilirim. Gölgeyi tanıyıp ona hükmedebilirim. Bu, modern dille “özdenetim” değildir. Bu, mitik dille söylersek şudur: Kut bende.

Ve sonuç artık saklanamaz:

Kut’u olmayan bağırır.
Kut’u olmayan hızlanır.
Kut’u olmayan kan ister.

Kut’u olan susar.
Kut’u olan bekler.
Kut’u olan şiddeti askıda tutar.

Tulpar’ın askısı kopmadı. Askı, kut oldu

Ertuğrul Tulpar
22
Etik, Edim ve Askı
Lacan–Guntrip–Masterson–Tulpar Hattında Şiddetin Yavaşlatılması

Jacques Lacan’da edim (acte), öznenin simgesel düzeni deldiği, geri dönüşü olmayan bir kesinti yarattığı andır. Edim düşünülmez, tartılmaz, askıya alınmaz; yapılır ve geride yalnızca sonuç kalır. Bu nedenle Lacan’ın edimi, ahlâkî bir tercih değil, zamansal bir kopuş olarak tanımlanır. Edim hızlıdır; belirsizliğe tahammül etmez. Şiddet, bu hızın en çıplak biçimidir.

Bu hızlanma, Lacan’ın klinik sınıflandırmasında sapıklıkla yapısal bir akrabalık içindedir. Sapık yapı, gerilimi taşımak istemez; askıyı reddeder. Eksik, belirsizlik ya da tanıklık altında kalmak dayanılmazdır. Bu nedenle edim ötekine yöneltilir: bir bedende, bir sahnede, görünür bir kesinti yaratılır. Kan, bu görünürlüğün en hızlı yoludur. Sapıklık, edimi hızlandıran bir rejimdir.

Harry Guntrip ve James F. Masterson hattı ise bambaşka bir sezgiyi açığa çıkarır. Şizoid yapı, arzunun yokluğu ya da şiddetin bilinmemesiyle değil; tam tersine, şiddetin çok iyi bilinmesiyle karakterizedir. Şizoid özne edimi görür, onun sonuçlarını sezer ve tam bu nedenle geri çekilir. Bu geri çekilme kaçış değildir; geri dönüşsüzlüğe karşı bir durmadır. İlişki yutucu hâle geldiğinde, özdeşleşme imha tehdidi taşıdığında, şizoid yapı ilişkiyi ortadan kaldırmaz; mesafe kurar.

Bu mesafe, pasiflik değildir. Guntrip ve Masterson’da şizoid yapı, edim potansiyelini bastırmaz; onu askıya alır. Askı, şiddetin mümkün olduğu ama yapılmadığı eşiği temsil eder. Şizoid özne şunu bilir: Edim ötekine yönelirse geri dönüş yoktur. Bu bilgi, korkaklık değil, etik sezgidir.

Burada Tulpar hattı devreye girer. Tulpar okumasında etik, normatif bir kural ya da dışsal bir yasa değildir. Etik, edimi geciktirebilme kapasitesidir. Askı, bu kapasitenin adıdır. Askı, şiddeti inkâr etmez; şiddeti kutsamaz da. Onu görünür kılar, ama fiile dönüşmesini erteler. Etik, tam da bu ertelenmede doğar.

Bu nedenle Tulpar hattında şizoid yapı sapık değildir; sapıklığın hızlandırdığı edime karşı etik bir yavaşlatma rejimidir. Sapık, gerilimi bedende çözer; şizoid, gerilimi bedeninde taşır. Sapık sahne kurar; şizoid sahneyi dağıtır. Sapık tanıklığı yok eder; şizoid tanıklık altında kalmayı göze alır.

Buradaki fark, şiddetin yönünde değil, zamanında yatar. Sapıklık “şimdi” der; şizoid yapı “henüz değil” der. Bu “henüz değil”, ahlâkî bir erteleme değil; geri dönüşsüzlüğün sezgisel bilgisidir. Şizoid yapı şiddeti üretmez; şiddetin yükünü taşır. Bu yük, kimi zaman içe yönelir; öz-yıkım riskini de buradan alır. Ama bu risk bile ötekini yok etmeme pahasına üstlenilir.

Sonuçta Lacan’ın edimi, hızın etiğidir; Guntrip–Masterson hattı, mesafenin etiğini sezdirir; Tulpar okuması ise bunu adlandırır:
Etik, askının korunmasıdır.
Şiddet, edimin hızlandığı anda başlar. İnsan kalmak, edimi yavaşlatabilmektir.

Kesin sonuç cümlesi şudur:
Şizoid yapı şiddeti bilmediği için değil, şiddeti çok iyi bildiği için geri çekilir. Etik, burada bir erdem değil; geri dönüşsüzlüğe karşı durabilme cesaretidir.

Ertuğrul Tulpar
23
Din & Felsefe / KUYUNUN DİBİNDEKİ KAN
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 15 Ocak 2026, 12:06:03 öö »
“Yusuf’un kuyusuna damlayan kan,
göl olur mu?”


Kuyunun Dibindeki Kan
Hâbil–Kâbil Kıssasında Nefis, Eksik ve Şiddetin Meşrulaşması

Kur’an’da Hâbil–Kâbil kıssasında geçen (فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ) "Fa-ṭawwaʿat lahu nafsuhu" ifadesi, şiddetin nedenini değil, şiddetin nasıl mümkün hâle geldiğini gösterir. Bu ifade, Kur’an’da şu bağlamda geçer:

Arapça (aslı): فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ (el-Mâide, 5/30)

Transkripsiyon: Fa-ṭawwaʿat lahu nafsuhu qatla akhīhi fa-qatalahu fa-aṣbaḥa mina’l-ḫāsirīn.

Türkçe anlamı (meal): “Bunun üzerine nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi; o da kardeşini öldürdü ve kaybedenlerden oldu.”

Bu cümle, cinayeti açıklamaz; cinayete giden etik eşiğin nasıl çöktüğünü tarif eder. Tam da bu nedenle burada ahlâkî bir hükümle değil, insanın kendi iç dünyasında şiddete nasıl ikna olduğunu izleyerek ilerleriz. Metin, okuru bir sonuç noktasına değil, adım adım kuyuya iner gibi derinleşen bir sürece davet eder.

Ayetin dili son derece dikkatlidir. طَوَّعَتْ (ṭawwaʿat) fiili zorlamak anlamına gelmez; emretmez, dayatmaz, hatta doğrudan bir şeytanî ayartma bile değildir. Bu fiil, zor olanı kolay, katlanılamaz görüneni makul, yapılamaz olanı yapılabilir hâle getirmeyi anlatır. Şiddet burada patlamaz; hazırlanır. Dışsal bir fail yoktur, zorunluluk yoktur. Cinayet, öznenin kendi nefsinde sessizce taşınabilir kılınır. Nefis öldürmez; öldürmeyi taşınabilir bir seçenek hâline getirir.

Bu nokta psikanalitik açıdan belirleyicidir. Şiddet burada bir dürtü boşalması değildir; öfkenin ani bir taşkınlığı da değildir. Tam tersine, şiddet psişik bir yeniden çerçeveleme sonucudur. Freudcu düzlemde bu, İd’in değil, Ego’nun devreye girdiği andır. İd isteyebilir; kıskançlık, öfke ya da rekabet hissedilebilir. Ama cinayet, planlanabilen, ertelenebilen ve gerekçelendirilebilen bir fiil olarak Ego’nun ürünüdür. “Nefsin kolay göstermesi”, Ego’nun özneye şu iç cümleyi kurmasıdır: “Bunu yapabilirsin. Bu aşırı değil. Başka çaren yok. Bu senin hakkın.” Etik frenler burada kopmaz; fakat gevşer. İşte cinayet tam bu gevşemenin içinden doğar.

Kırılmanın derininde ise Lacan’ın işaret ettiği eksik vardır. Hâbil’in kurbanı kabul edilir, Kâbil’inki edilmez. Bu fark, Kâbil için yalnızca bir reddedilme değil, benliğe yönelmiş bir tehdit olarak yaşanır. Sorun eksik olmak değildir; sorun eksikle birlikte kalamamaktır. Hâbil eksikle kalabilir; karşılık vermez, şiddeti askıya alır. Kâbil ise eksikliği bir hakaret gibi yaşar ve onu kapatmak ister. Şiddet tam bu noktada devreye girer: eksikliği ortadan kaldırma girişimi olarak. Oysa Kur’an’ın sessiz ama sert öğretisi açıktır: eksik kapatılamaz, yalnızca örtülür. Bu örtmeyi de insana karga öğretir. İnsan, şiddetle eksikten kurtulamaz; sadece onunla yüzleşmeyi erteler.

Burada Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid yapı belirleyici bir karşı-figür olarak ortaya çıkar. Şizoid yapı, ilişkinin yutucu hâle geldiğini sezdiği anda geri çekilir; ama kopmaz. Askıya alır. Şiddetin mümkün olduğu eşiği görür, fakat onu fiile dökmez. Hâbil’in tutumu tam olarak budur. Kâbil ise geri çekilmez; askıya almaz; mesafe kurmaz. Onun çözümü, ilişkiyi ortadan kaldırmaktır. Yani tanığı yok ederek eksikliği yok saymak. Bu nedenle Kur’an, cinayetin ardından “kaybedenlerden oldu” der. Çünkü bu bir kazanım değil, psişik bir iflastır.

“Nefsin kolay göstermesi” tam da burada, Ertuğrul Tulpar'ın kurduğu etik–askı hattıyla birleşir. Askı, şiddetin mümkün olduğu ama yapılmadığı eşiği temsil eder. Nefis bu eşiği bir anda yıkmaz; onu eritir. Şiddeti olağanlaştırır, etik sınırı görünmez kılar. Ayette şeytanın, kaderin ya da zorunluluğun yer almaması boşuna değildir. Şiddet, dışsal bir güç tarafından değil; öznenin kendi içinde sessizce meşrulaştırılır.

Bu nedenle ilk cinayet teolojik bir problem olmaktan çok, derin bir psikodinamik sahnedir. Kur’an burada ahlâk dersi vermez; insanın şiddete nasıl ikna olduğunu gösterir. Şiddet kötülükten doğmaz; eksikle kalamama hâlinden doğar. İnsan, kendisini eksik ve reddedilmiş hissettiğinde bu hissi taşıyamazsa, önce tanıklığı yok eder.

Bu noktada Hâbil–Kâbil anlatısı bir “kahramanın yolculuğu” değildir. Campbell’ın şemasındaki gibi dönüşüm, entegrasyon ya da ödül yoktur. Burada yalnızca bir eşik vardır: askının taşınabildiği ve taşınamadığı an. Hâbil askıyı taşır; Kâbil acele eder. Ve ilk cinayet, kötülükten değil, eksikle kalamayan masumiyetten doğar.

Metnin nihai cümlesi artık kendiliğinden belirir: (فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ) "Nefsi ona bunu kolay gösterdi" ayeti, şiddetin başladığı anı değil; şiddetin meşrulaştırıldığı anı anlatır. Şiddet öfkeden değil, etik askının sessizce çözülmesinden doğar.

Ertuğrul Tulpar
24
Din & Felsefe / Şahidin Öldürüldüğü An: İlk Cinayet
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 14 Ocak 2026, 11:10:31 ös »
Şahidin Öldürüldüğü An: İlk Cinayet
Nefs, Eksik ve Etik Askının Çöküşü

Hâbil–Kâbil kıssası, şiddetin ilk nedenini değil; ilk eşiğini gösterir. Bu eşik, yaygın yorumların aksine kıskançlık, öfke ya da çıkar çatışması değildir. Metin dikkatle okunduğunda, ilk cinayetin hangi gerekçelerle işlenmediği açıkça görülür.

Kâbil kardeşini:

açlıktan öldürmez,

mal için öldürmez,

toprak için öldürmez,

kadın için öldürmez.

Bunlar insanlık tarihinin sonraki cinayet gerekçeleridir. İlk cinayetin gerekçesi çok daha çıplaktır ve çok daha rahatsız edicidir:
Tanrısal kabulün eşitsizliği.

Ancak bu da yeterli değildir. Çünkü mesele Hâbil’in iyi olması ya da Kâbil’in kötü olması değildir. Asıl kırılma noktası şuradadır:
Kâbil, reddedilmeyi taşıyamaz.
Daha da önemlisi, reddedilmenin nedenini ilişki içinde tutamaz.

Metin burada çok nettir. Tanrı Kâbil’le ilişkiyi kesmez. Aksine onunla konuşur, uyarır:
“Eğer doğru davranırsan…”
Yani ilişki hâlâ mümkündür. Askı hâlâ sürmektedir. Henüz şiddet zorunlu değildir.

Fakat Kâbil’in yapamadığı şey tam olarak şudur:

askıda kalmak,

beklemek,

eksikle yaşamak.

İlk şiddetin kaynağı burada ortaya çıkar:
Eksikliği askıda tutamamak.

Kâbil’in bilinçdışı mantığı şudur:
“Neden kabul edilmediğimi bilmiyorum; ama bu belirsizlikle yaşayamam.”

Bu noktada iki yol vardır:
Birincisi askıdır. Beklemek, kendine dönmek, kendi eksikliğiyle yüzleşmek.
İkincisi şiddettir. Şahitliği yok etmek, karşılaştırmayı silmek, aynayı kırmak.

Kâbil ikinci yolu seçer.

Burada çok kritik bir ayrım ortaya çıkar:
Kâbil Tanrı’yı öldüremez.
Ama Tanrı’nın şahitliğini taşıyanı öldürebilir.

Hâbil’in sembolik konumu budur:

kabul edilmişlik,

sessiz meşruiyet,

suçlamayan ama varlığıyla yargılayan öteki.

Bu nedenle ilk şiddet rakibe değil, tehdide değil, saldırgana değil; şahitliğe yöneliktir.
İlk cinayet, şahidin yok edilmesidir.

Bu noktada kuyu metaforu başlar. İlk cinayet bir kuyu açar:

Kâbil kardeşini toprağa gömer,

toprak ilk kez kanı yutar,

insan ilk kez bir başkasını yok ederek rahatlamaya çalışır.

Burada yalnızca cinayet değil; sorumluluğun reddi, ilişkinin inkârı, etik bağın kopuşu gerçekleşir.

Kur’an, bu sahnede şiddetin kaynağını dışsal bir kötülüğe bağlamaz. Cinayetten hemen önce gelen ifade belirleyicidir:

“فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ”
(Nefsi ona bunu kolay gösterdi.)

Bu ifade, şiddetin bir anda patlamadığını gösterir. Nefs şiddeti üretmez; askıyı çözen iç mekanizma olarak iş görür. Cinayet zorla yaptırılmaz; makul hâle getirilir. Yapılabilir, katlanılabilir, gerekçelendirilebilir olur.

Bu nedenle burada ne şeytan vardır ne kader ne de kaçınılmazlık. Yalnızca şudur:
Etik eşiğin içeriden aşılması.

Kur’an’daki nefs mertebeleri bu noktada berraklaşır:

Nefs-i emmâre, askının çöktüğü iç rejimi temsil eder. Şiddet artık seçenek değil, zorunluluk gibi hissedilir.

Nefs-i levvâme, askının hâlâ sürdüğü ama zorlandığı eşiği temsil eder. Tereddüt ve geri çağırma mümkündür.

Nefs-i mutmainne, askının içselleştiği hâldir. Şiddet bastırılmaz; meşrulaştırılmaz da. Eksikle yaşama kapasitesi kazanılmıştır.

Bu okumayla birlikte nefs, ahlâkî bir etiket değil; askının içsel kaderini belirleyen merkezî dinamik hâline gelir.

Böylece çalışmanın temel hattı netleşir:

Şiddet, ilişki kapasitesinin çöküşünde ortaya çıkan bir ikamedir.

Askı, şiddetin fiile dönüşmesini geciktiren etik eşiği temsil eder.

Şizoid yapı, bu eşiği sezgisel olarak koruyabilen bir örgütlenmedir.

Nefs, askının içeriden çözülmesini ya da taşınmasını belirler.

Bu noktada etik, normatif bir kural olmaktan çıkar. Etik, öznenin eksikle ve tanıklık altında kalabilme kapasitesi olarak yeniden düşünülür. İnsan, Kur’an’ın ifadesiyle, başkasını öldürmeden önce kendini ikna eder.

Bu yüzden belki de kitabın en sert cümlesi şudur:

İlk cinayet kötülükten değil; eksikle kalamayan masumiyetten doğmuştur.

Ertuğrul Tulpar
25
Askının Çöktüğü An:
İlk Cinayet ve Nefsin Sahneye Çıkışı

Bu çalışma, şiddeti ne biyolojik bir dürtüye ne de ahlâkî bir sapmaya indirger. Şiddet, burada ilişki kapasitesinin çöktüğü noktada devreye giren yapısal bir ikame olarak ele alınır. Öznenin ötekiyle ilişki kurma imkânı tükendiğinde, şiddet bir “taşkınlık” değil; ilişkinin yerini alan bir eylem biçimi olarak ortaya çıkar.

Bu çerçevede merkezi kavram **askı**dır. Askı, şiddetin fiile dönüşmesini engelleyen bir çözüm ya da kalıcı bir durum değildir; aksine, etik bir gecikme, kırılgan bir eşik hâlidir. Askı sürdüğü müddetçe özne, hem ilişkiyi tümüyle koparmaktan hem de şiddeti meşrulaştırmaktan kaçınır. Bu eşik taşınabilir değildir; fakat şiddetin kutsallaşmadığı son insani alan tam da burasıdır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, özellikle Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid yapı, bu askı hâlinin sezgisel taşıyıcısı olarak belirir. Şizoid yapı burada patolojik bir geri çekilme değil; ilişkinin yutucu ve imha edici hâle geldiği noktada mesafe kurma kapasitesidir. Bu mesafe ilgisizlikten değil, zarar vermeme sezgisinden doğar. Şizoid özne ilişkiyi reddetmez; ilişkiyi zorla sürdürmeyi reddeder.

Bu noktada çalışma, şiddetin yalnızca dış düzenlerle (devlet, hukuk, iktidar) değil, öznenin iç sahnesiyle ilişkili olduğunu açıkça ortaya koyar. Buraya kadar çizilen hatta yeni ve belirleyici bir figür eklenir: nefs.

Kur’an’daki ilk cinayet anlatısı (Hâbil–Kâbil), şiddetin kaynağını dışsal bir kötülüğe değil, öznenin iç işleyişine bağlar. Cinayetten hemen önce gelen ifade belirleyicidir:

“فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ”
(“Nefsi ona bunu kolay gösterdi.”)

Bu ifade, şiddetin bir anda patlamadığını; nefs tarafından “kolaylaştırıldığını” gösterir. Nefs burada şiddeti üretmez; askıyı çözen iç mekanizma olarak iş görür. Şiddet, nefsin etik eşiği aşmasıyla mümkün hâle gelir.

Kur’an’daki nefs mertebeleri bu bağlamda yeniden okunabilir:

Nefs-i emmâre, askının çöktüğü iç rejimi temsil eder. Şiddet artık bir seçenek değil, zorunluluk gibi hissedilir. Fail kendini haklı bulur; etik ses susmuştur.

Nefs-i levvâme, askının hâlâ sürdüğü ama şiddetle zorlandığı eşiği temsil eder. İç çatışma, tereddüt ve geri çağırma burada mümkündür. Bu mertebe, insanın **şiddete direnebildiği son alan**dır.

Nefs-i mutmainne, askının içselleştiği hâlidir. Şiddet bastırılmaz, ama meşrulaştırılmaz da. Eksikle birlikte yaşama kapasitesi kazanılmıştır.


Bu okumayla birlikte nefs, ahlâkî bir etiket değil; askının içsel kaderini belirleyen dinamik hâline gelir.

Böylece çalışmanın temel hattı netleşir:

Şiddet, ilişki kapasitesinin çöküşünde ortaya çıkan bir ikamedir.

Askı, şiddetin fiile dönüşmesini geciktiren etik eşiği temsil eder.

Şizoid yapı, bu eşiği sezgisel olarak koruyabilen bir örgütlenmedir.

Nefs, askının içeriden çözülmesini ya da taşınmasını belirleyen merkezî figürdür.


Bu noktada etik, normatif bir kural ya da dışsal bir yasa olmaktan çıkar. Etik, öznenin nefs düzeyinde askıyı taşıyabilme kapasitesi olarak yeniden düşünülür. İnsan, başkasını öldürmeden önce, Kur’an’ın ifadesiyle, kendini ikna eder. Şiddetin gerçek eşiği tam da buradadır.

Ertuğrul Tulpar
26
Din & Felsefe / Şizoid Yapı ve Jungcu Anima Problemi
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 13 Ocak 2026, 08:35:30 öö »
Şizoid Yapı ve Jungcu Anima Problemi
(İlişki, Yutulma ve Simgesel Mesafe)

Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinde anima, erkek öznenin bilinçdışındaki dişil imgeyi; animus ise kadın öznenin bilinçdışındaki eril imgeyi temsil eder. Anima, Jung’da yalnızca cinsellik ya da romantik çekim değildir; ilişkiye açılma, duygulanımsal geçirgenlik ve içsel yakınlık kapasitesinin simgesidir.

Tam da bu nedenle, şizoid yapı için anima hattı yüksek riskli bir alan hâline gelir.

Şizoid özne, anima ile temas ettiğinde yalnızca “öteki cins”le karşılaşmaz;
aynı anda:
duygusal geçirgenlikle,
sınırların yumuşamasıyla,
kendiliğin çözülme ihtimaliyle
yüz yüze gelir.

Jungcu anlamda anima, şizoid yapı için çoğu zaman yutucu bir imge olarak belirir. Bu yutuculuk, kadının kendisinden değil; anima’nın temsil ettiği ilişkisel içkinlikten kaynaklanır. Anima burada sevgi, bağlanma ve temas vaadiyle gelir; fakat şizoid özne için bu vaat, kendiliğin erimesi tehdidi anlamına gelir.

Bu nedenle şizoid özne, anima ile doğrudan bütünleşmeye yönelmez. Bunun yerine iki tip savunma görülür:

Anima’nın askıya alınması
Duygusal mesafe
Romantik idealizasyonun reddi
İlişkinin estetik, düşünsel ya da sanatsal kanallara kaydırılması

Animus / fallik konumun güçlendirilmesi
Ayrımın, sınırın ve mesafenin korunması
“Ben ayrı bir varlığım” pozisyonunun tahkimi
Yakınlığın değil, formun öne çıkarılması

Burada animus ya da fallik konum, Jungcu anlamda bir erkeklik yüceltmesi değildir. Aksine, anima’nın yutucu içkinliğine karşı simgesel bir denge unsurudur. Şizoid yapı, anima ile teması tamamen reddetmez; onu dolaylılaştırır.

Bu dolaylılık, Jung’un da işaret ettiği gibi, çoğu zaman:
sanat,
estetik üretim,
mit, müzik, şiir, düşünce
üzerinden kurulur.

Şizoid özne anima ile bedensel ya da doğrudan ilişkisel düzeyde değil, imgesel ve sembolik düzeyde temas kurar. Bu, Jungcu anlamda anima’nın bastırılması değil; regülasyonudur.

Bu noktada Ertuğrul Tulpar'ın askı kavramı tam yerine oturur.

Anima:
ne içeri alınır (yutulma),
ne de tamamen reddedilir (kopuş).

Anima askıda tutulur.

Bu askı, Jung’un “entegrasyon” idealinden farklıdır ama ona düşman değildir. Şizoid yapı için entegrasyon, birleşme değil; mesafeli temas yoluyla mümkündür. Anima ile tam birleşme şiddet üretir; tam reddiye donukluk üretir. Askı ise etik bir denge üretir.

Bu nedenle Jungcu çerçevede şizoid yapı şöyle okunabilir:

Şizoid özne, anima’yı fethetmez;
anima tarafından fethedilmemek için mesafe kurar.


Bu mesafe korkudan değil; ilişkinin yıkıcı olabileceğine dair sezgiden doğar. Dolayısıyla şizoid yapı, Jung’un düşündüğünden daha etik bir pozisyon alır:

Bütünleşmeyi zorlamaz,
tamamlanmayı aceleye getirmez,
eksikle birlikte kalmayı göze alır.


Bu anlamda şizoid yapı:
Jungcu anima’nın şiddet potansiyelini sezmiş,
Lacancı eksik fikrini sezgisel olarak yaşamış,
Guntrip–Masterson hattında gerçek kendiliği korumayı öğrenmiş
bir örgütlenmedir.

Ve burada Ertuğrul Tulpar'ın tezi netleşir:

Şizoid yapı = anima’yı askıda tutabilen etik sezgi.

Ertuğrul Tulpar
27
Din & Felsefe / Sanatçı Figürü Olarak Askı: Zeki Müren Hattı
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 13 Ocak 2026, 08:18:42 öö »
Sanatçı Figürü Olarak Askı: Zeki Müren Hattı

Zeki Müren, Türkiye kültür tarihinde yalnızca bir müzisyen ya da sahne figürü değildir; o, yakınlık ile mesafe arasında kurulmuş son derece hassas bir etik düzenlemenin cisimleşmiş hâlidir. Bu düzenleme ne doğrudan itirafla ne de tam bir geri çekilmeyle işler. Tam tersine, Zeki Müren figürü şizoid yapının olgun formuna özgü bir “askı estetiği” üretir.

Zeki Müren’de dikkat çeken ilk şey, duygunun yoğunluğu ile temasın mesafesi arasındaki çelişkisiz birliktir. Ses aşırı derecede duyguludur; sözler aşk, hasret, kırılganlık ve kayıp yüklüdür. Ancak bu yoğun duygulanım, hiçbir zaman izleyiciyi yutmaya ya da kendini izleyiciye dayatmaya dönüşmez. Yakınlık vardır; fakat sahiplenme yoktur. Açıklık vardır; fakat ifşa yoktur.

Bu tam da **Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid pozisyon**dur.

Şizoid yapı, ham hâlinde ilişkiden kaçar; çünkü ilişki yutucu ve istilâ edicidir. Olgun formunda ise şizoid yapı, ilişkiyi dolaylı, simgesel ve estetik kanallar üzerinden yeniden kurar. Zeki Müren’in sahnesi, bu anlamda, bir kaçış alanı değil; etik olarak düzenlenmiş bir temas alanıdır.

Burada sanat, ilişkinin yerine geçmez; ilişkinin şiddete dönüşmesini engelleyen bir aracı yapı işlevi görür.

Zeki Müren figüründe:
– Duygu vardır ama talep yoktur.
– Yakınlık vardır ama sahiplenme yoktur.
– Arzu vardır ama fetih yoktur.

Bu nedenle Zeki Müren, ne klasik anlamda “itiraf eden” bir sanatçıdır ne de bastıran bir figür. O, arzuyu askıda tutar. Lacancı anlamda eksik kapatılmaz; Jungcu anlamda anima fethedilmez; Guntrip–Masterson çizgisinde gerçek kendilik korunur.

Zeki Müren’in kamusal imgesi de bu askı estetiğinin bir uzantısıdır. Cinsiyet, arzu, yönelim ve kimlik soruları hiçbir zaman doğrudan ilan edilmez; fakat hiçbir zaman inkâr da edilmez. Bu, bir belirsizlikten çok, etik bir mesafe kurma biçimidir. Toplumsal düzenle çatışmadan, fakat onun normlarını da içselleştirmeden var olabilme becerisi, şizoid yapının olgun formuna özgüdür.

Bu nedenle Zeki Müren figürü, ne isyanın ne de uyumun temsilidir. O, askının estetikleşmiş hâlidir.

Sanat burada bir maske değildir; etik bir regülasyon mekanizmasıdır. Şizoid yapı, doğrudan ilişkiye girmediği yerde sanatı devreye sokar. Sanat, öznenin hem kendisini hem ötekini koruduğu bir ara-zemin üretir. Ne içeri alınır ne dışlanır; temas askıda tutulur.

Bu açıdan bakıldığında Zeki Müren:
– şizoid yapının patolojik formunu değil,
– onun etik ve estetik olarak işlenmiş olgun hâlini temsil eder.

Ertuğrul Tulpar'ın Çalışması'nda “askı”nın siyasal, etik ve psikanalitik bir ilke olarak işlev görmesiyle, Zeki Müren’in sanat pratiği arasında derin bir akrabalık vardır. İkisi de aynı şeyi yapar:
Şiddeti üretmeden duyguyu taşımak.

Sonuç olarak sanatçı figürü –Zeki Müren hattında– şunu gösterir:
Şizoid yapı dünyadan kopmak zorunda değildir. Doğrudan ilişkiyi askıya alarak, estetik ve simgesel düzeyde daha insani bir temas rejimi kurabilir.

Ve bu, Ertuğrul Tulpar'ın temel teziyle bire bir örtüşür:

Askı, kaçış değil; insan kalma biçimidir.

Ertuğrul Tulpar
28
Din & Felsefe / Şizoid Yapı = Etik Sezgi
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 13 Ocak 2026, 05:08:40 öö »
Şizoid Yapı = Etik Sezgi
Şiddetin Eşiğinde: İlişki Kapasitesi ve Askı

Şiddet, bu çalışmada dürtüsel bir taşkınlık ya da bireysel bir ahlâk sapması olarak değil; ilişki kapasitesinin çöktüğü eşiklerde devreye giren yapısal bir ikame olarak ele alınır. Şiddet ortaya çıktığında mesele artık niyetler ya da karakter değildir; ilişki taşınamaz hâle gelmiştir.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, özellikle Guntrip ve Masterson’ın tanımladığı olgun şizoid hatta, özne şiddetten önce geri çekilir. Bu geri çekilme bir kaçış değil; ilişkinin yutucu, imha edici bir hâl aldığı noktada hem kendini hem ötekini koruma girişimidir. Şizoid yapı burada patolojik bir kopuşu değil, ilişkiyi zorla sürdürmeyi reddeden bir ahlâkî sezgiyi temsil eder.

Bu sezginin adı askıdır.

Askı, şiddetin fiile dönüşmediği; fakat ilişkinin de artık doğrudan taşınamadığı bir ara-hâldir. Ne uzlaşma üretir ne de çözüm vaat eder. Yalnızca şiddetin ertelendiği, öznenin ve düzenin hâlâ masumiyet iddiasında bulunamadığı kırılgan bir etik eşiği işaret eder. Bu eşik sürdürülebilir değildir; fakat şiddetin kutsallaşmadığı, düzenin henüz mutlaklaşmadığı son insanî alan tam da burasıdır.

Tam bu noktada etik, bir kural ya da norm olarak değil; geri çekilme refleksi olarak belirir.

Bu psikanalitik hat, Lacan’ın eksik ve arzunun kapanmaması kavrayışıyla keskinleşir. Lacan’da arzu, yapısal olarak eksik üzerine kuruludur ve bu eksik kapatılmaya çalışıldıkça şiddet üretir. Şiddet, yalnızca öfkenin ya da saldırganlığın sonucu değil; eksik olanın aceleyle doldurulmasına yönelik bir zorlamadır.

Askı, bu bağlamda, arzunun zorla tamamlanmasına direniştir. Öznenin eksikliği bastırmak ya da onu bir düzen, kimlik ya da mutlak hakikatle telafi etmek yerine, eksikle birlikte kalmayı göze almasıdır. Lacan’da etik tam da burada belirir: kapanıştan vazgeçme cesaretinde. Şiddet, eksik kapatıldığında başlar; etik eşik ise, kapanış ertelendiğinde görünür olur.

Bu nedenle askı, bir kararsızlık değil; arzunun şiddete dönüşmesini engelleyen bilinçli bir gecikme pratiğidir.

Bu çalışmanın temel iddialarından biri şudur:

Şizoid yapı, yalnızca bir kişilik örgütlenmesi değil; etik bir sezgi biçimidir.

Klinik literatürde şizoid yapı çoğunlukla geri çekilme, mesafe, duygusal ketlenme ve içe kapanma üzerinden tanımlanmıştır. Oysa Harry Guntrip ve James Masterson hattında yapılan daha derinlikli okumalar, şizoid yapının merkezinde bir eksiklikten çok aşırı duyarlılık bulunduğunu gösterir.

Şizoid özne ilişkiyi reddetmez; aksine, ilişkiye yönelik kapasitesi o kadar yüksektir ki, bu kapasitenin talep, özdeşleşme ve yutuculuk yoluyla bozulacağını sezdiği anda geri çekilir. Bu geri çekilme, ilişkinin inkârı değil; ilişkinin şiddete dönüşmesinin önlenmesidir.

Guntrip’in nesne ilişkileri kuramında şizoid yapı, “nesneyle temasın yokluğu” ile değil; nesneyle temasın tehlikeli hâle gelmesi ile şekillenir. Öznenin öğrendiği şey basittir ama ağırdır:

Yakınlık arttığında, kendilik tehdit altına girer.

Masterson bu durumu, şizoid yapının “gerçek kendiliği muhafaza etme” çabası olarak kavramsallaştırır. Gerçek kendilik, doğrudan ilişki içinde sürdürülemez; çünkü ilişki talepkâr, istilâ edici ve belirleyici hâle gelmiştir. Bu nedenle şizoid özne ilişkiyi tümden kesmek yerine, onu askıya alır.

Bu askı, ilgisizlik değil; zarar vermeme ilkesinin mekânsal karşılığıdır. Mesafe, etik bir işlev görür.

Bu nedenle şizoid yapı, ilişki kapasitesinin zayıflığıyla değil; ilişki kapasitesinin fazlalığıyla tanımlanmalıdır. Şizoid özne ilişkiyi taşıyamadığı için değil; ilişkiyi fazlasıyla ciddiye aldığı için geri çekilir.

Lacan’ın arzu kuramı bu noktada tamamlayıcı bir çerçeve sunar. Arzu doyurulmaz; askıya alınır. Bu askı tatminsizlik üretmez; etik bir frenleme işlevi görür. Şizoid yapı arzunun hızını düşürür, ilişkiyi yavaşlatır, kesinliği erteler. Bu bir donma değil; etik bir yavaşlatmadır.

Şizoid özne, haklılık, sahip olma ve tamamlanma arzularını bilinçli olarak törpüler.

Bu hattın olgun biçiminde şizoid yapı dünyadan kopmaz; dünyayla zarar vermeden temas etmenin yollarını üretir. Sanat, estetik, dil ve düşünce bu nedenle merkezi bir rol üstlenir. Bu alanlarda yakınlık vardır; fakat zorunluluk yoktur. Duygu vardır; fakat sahiplenme yoktur.

Bu bağlamda şizoid yapı, etik sezginin en erken ve en kırılgan biçimlerinden biri olarak okunmalıdır. Şiddetin, tahakkümün ve kutsallaştırılmış düzenlerin ortaya çıktığı yerde, şizoid yapı geri çekilerek bir kesinti üretir. Bu kesinti ne bir çözüm önerisidir ne de bir kurtuluş vaadi; yalnızca zarar vermemeyi önceleyen bir duruştur.

Ertuğrul Tulpar’ın çalışmasında görülen askı, tam olarak bu etik sezginin düşünsel formudur. Metin düzeni reddetmez; ama onu aklamaz. Şiddeti inkâr etmez; ama kutsamaz. İlişkiyi yıkmaz; fakat onu hızlandırmaz.

Bu nedenle burada şizoid yapı, bir patoloji değil; etik bir hassasiyet rejimi olarak iş görür.

Sonuç olarak bu çalışma, şizoid yapıyı klinik bir kategori olmaktan çıkararak, etik düşünmenin sessiz öncülü olarak yeniden konumlandırır. Şizoid yapı burada çözülmesi gereken bir sorun değil; şiddetin kaçınılmaz göründüğü bir dünyada, insan kalmanın son sessiz imkânıdır.

Ertuğrul Tulpar
29
KAPİTALİZM: EFENDİ ve KÖLE İLİŞKİSİDİR!


İçe dönük ve sosyal fobisi  yoğun olan özgüvensiz kişiler sonu olmayan bir utanç duygusuyla korku ve kaygı sarmalında yaşayarak ömürlerini beyhude sürdürmektedirler. Kapitalist sistem aile dinamiklerindeki sorunlu ve toplumsal hayattaki adaletsiz yapıdan beslenerek ayrıca da güçlenerek eğitim yetmediğinde bilim faaliyetleriyle korku ve kaygı sarmalında modern köleler yaratarak hükmünü icra etmektedir. Özetle dışa dönük karakterler efendi içe  dönükler ise köledir. İnsan özgürlük rüyalarını gerçeğe dönüştürmediği müddetçe arzularının ve sonu gelmeyen sapkın hayallerinin kurbanı olmaya mahkumdur.


Psikolog Hüseyin KAÇIN
30
Psikoloji / which is the best online casino in india g96stq
« Son İleti Gönderen: ArielUnoma 07 Ocak 2026, 11:08:52 ös »
 
Effectively spoken certainly. !
casino play online online casinos 
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10