Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
21
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:52:42 ös »
 
III.5. Neden Dönüşmez?
Bu bölümün merkez sorusu artık açıkça yanıtlanabilir: Yusuf kıssasında ensestüel yapı neden fiilî şiddete dönüşmez?
Çünkü:
•   Yasa zayıflamış, fakat tamamen çökmemiştir.
•   Utanç bastırılmış, fakat bedene yazılmamıştır.
•   Beden, nesneleşmenin son eşiğine kadar itilmiş; ancak mutlak ihlale teslim edilmemiştir.
•   Kuyu, bu askıya almanın simgesel mekânı olarak işlev görmüştür.
Dolayısıyla kıssa, şiddetin “olmadığı” bir hikâye değil; şiddetin son anda durdurulduğu bir yapısal kırılma anlatısıdır.
III.1 Ensestüel İklim: Fiil Değil, Yapı
Bu çalışmada “ensestüel” kavramı, fiilî cinsel eylemleri tanımlamak üzere değil; aile içi ilişkilerde sınırların bulanıklaştığı, kuşaklar arası ve yatay bağların simgesel olarak karıştığı bir yapısal iklimi ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Bu kullanım, kavramı ahlaki ya da hukuki bir suç kategorisi olmaktan çıkararak, psikanalitik–yapısal bir analiz düzlemine taşır. Dolayısıyla burada söz konusu olan, gerçekleşmiş bir ihlal değil; ihlalin mümkün hâle geldiği, ancak fiile dönüşmediği bir eşik durumudur.
Yusuf kıssasında bu ensestüel iklim, sevginin ayrıştırıcı biçimde dağıtılmasıyla ortaya çıkar. Baba figürünün Yusuf’a yönelttiği ayrıcalıklı sevgi, kardeşler açısından yalnızca kıskançlık değil; daha derin bir düzeyde, öznel yer kaybı ve değersizleşme deneyimi üretir. Bu deneyim, kardeşler arası ilişkinin yatay bir rekabetten çıkıp, bedeni ve özneyi hedef alabilecek bir gerilim alanına dönüşmesine zemin hazırlar. Ancak bu gerilim, kıssada fiilî bir cinsel ya da bedensel ihlalle sonuçlanmaz.
Psikanalitik açıdan bu durum, ensestüel yapının her zaman fiil üretmediğini; fiilin ortaya çıkabilmesi için simgesel yasanın bütünüyle askıya alınması gerektiğini gösterir. Yusuf kıssasında yasa zayıflamış, ancak tamamen susmamıştır. Utanç bastırılmış, fakat yok olmamıştır. Bu nedenle arzu, doğrudan bedene yazılamaz; şiddet, simgesel bir dışlama biçiminde kalır.
Bu bağlamda ensestüel iklim, kıssada bir “olmuş bitmişlik” değil; askıda kalmış bir olasılık olarak belirir. Anlatının yapısal önemi de tam burada ortaya çıkar: Yusuf kıssası, ensestüel bir atmosferin nasıl oluştuğunu değil; bu atmosferin hangi koşullarda fiile dönüşmediğini gösteren nadir örneklerden biridir. Bu da kıssayı, ahlaki bir ibret anlatısından ziyade, sınırların, yasanın ve bedenin ilişkisini düşünmeye imkân veren teorik bir model hâline getirir.
III.2 Utanç ve Nesneleşmenin Askıya Alınması
Yusuf kıssasında utanç, bireysel bir ahlak duygusu ya da içsel bir suçluluk deneyimi olarak değil; nesneleşmeyi durduran yapısal bir eşik olarak işlev görür. Psikanalitik açıdan utanç, öznenin bütünüyle nesne konumuna düşmesini engelleyen son affektif savunma hattıdır. Bu savunma hattı çöktüğünde, beden artık yalnızca temsil edilen değil; doğrudan müdahale edilen bir yüzeye dönüşür. Bu bağlamda beden, biyolojik bir organizma olarak değil; Lacanyen topolojide anüs örneği üzerinden düşünülebilecek şekilde, öznenin nesneye indirgenmesini durduran bir sınır yüzeyi olarak ele alınmaktadır.
Kardeşlerin Yusuf’a yönelttiği şiddet niyeti, bu noktada kritik bir sınırda durur. Yusuf aşağılanır, dışlanır ve simgesel olarak aile anlatısından çıkarılır; ancak bedeni bütünüyle sahiplenilen ya da tüketilen bir nesne hâline gelmez. Utanç, bastırılmış olmasına rağmen, bütünüyle yok olmamıştır. Bu nedenle şiddet, öznenin bedeni üzerinde süreklilik kazanamaz.
Utancın burada oynadığı rol, suçlulukla karıştırılmamalıdır. Suçluluk, yasayla kurulan bir ilişkidir; ihlalin ardından ortaya çıkar. Utanç ise yasanın zayıfladığı, fakat henüz tamamen çökmemiş olduğu anlarda belirir. Yusuf kıssasında yasa işlev kaybetmeye yüz tutmuş; ancak utanç, fiilî ihlalin önünde bir eşik oluşturarak bedensel nesneleşmeyi askıya almıştır.
Bu askıya alma, mutlak bir koruma sağlamaz; Yusuf’un maruz kaldığı travmayı ortadan kaldırmaz. Ancak bedenin mülk hâline gelmesini, süreklilik kazanmış bir şiddet döngüsüne girmesini engeller. Kuyu, bu askıya almanın mekânsal karşılığıdır: bedenin erişilemez kılındığı, bakışın ve müdahalenin sınırlandığı bir ara mekân.
Bu yönüyle utanç, Yusuf kıssasında bastırılması gereken bir duygu değil; çökmesi durumunda şiddetin geri dönüşsüzleşeceği bir eşik olarak belirir. Nesneleşmenin askıya alınması, ahlaki bir tercih değil; yapısal bir zorunluluğun sonucudur. Kıssa, bu zorunluluğun kırılganlığını gösterirken, aynı zamanda şiddetin neden her zaman fiile dönüşmediğini de açıklığa kavuşturur.
22
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:51:43 ös »
III. ENSESTÜEL YAPI, YASANIN ZAYIFLAMASI VE FİİL EŞİĞİ
III.1. Ensestüel Yapı: Fiil Değil, İklim
Bu çalışmada “ensestüel yapı” kavramı, biyolojik akrabalık sınırları içinde gerçekleşen fiilî cinsel eylemleri tanımlamak için kullanılmamaktadır. Psikanalitik–yapısal çerçevede ensestüel yapı, aile içinde kuşaklar arası ve yatay sınırların bulanıklaştığı; sevginin, bakışın ve arzunun düzenleyici bir yasa tarafından yeterince ayrıştırılamadığı bir ruhsal iklime işaret eder. Bu iklim, her zaman fiilî cinsel şiddet üretmez; ancak şiddetin fiile dönüşme ihtimalini yapısal olarak mümkün kılar.
Ensestüel yapı, bir “olay” değil; bir düzen bozulmasıdır. Bu bozulma, çoğu zaman açık ihlallerden önce, sevginin aşırı yoğunlaşması, ayrıcalıklı bağlanma biçimleri ve sınır koyamayan bir ebeveyn konfigürasyonu üzerinden kendini gösterir. Burada sorun, arzunun varlığı değil; arzunun dolaşımını düzenleyen simgesel çerçevenin zayıflamasıdır.
Yusuf kıssası bu anlamda, fiilî ensestin değil; ensestüel bir iklimin nasıl oluşabileceğini gösteren yapısal bir sahne sunar. Baba sevgisinin eşit dağılmaması, kardeşler arasında yalnızca rekabet değil, aynı zamanda derin bir utanç ve dışlanmışlık duygusu üretir. Bu duygulanım, sınırla düzenlenemediğinde, şiddet potansiyelini tetikleyen bir zemin hâline gelir.

 
III.2. Yasanın Zayıflaması ve Çöküş Arasındaki Fark
Psikanalitik açıdan belirleyici olan, yasanın zayıflaması ile bütünüyle çökmesi arasındaki farktır. Yasa zayıfladığında, şiddet arzusu artar; ancak fiil henüz zorunlu değildir. Yasa çöktüğünde ise beden, simgesel olarak korunaksız hâle gelir ve ihlal mümkün olur.
Yusuf kıssasında yasa açık biçimde zayıflamıştır. Baba figürü, sevginin dağılımını düzenleyememiş; kardeşler arası ilişkide ortaya çıkan gerilimi simgesel olarak işleyecek bir sınır kuramamıştır. Ancak bu durum, yasanın tamamen sustuğu anlamına gelmez. Kardeşler, öldürme fiilini tartışır; fakat bu fiili gerçekleştirmezler. Bu “tereddüt”, yasanın hâlâ asgari düzeyde işlediğinin göstergesidir.
Bu noktada kuyu, yasanın son anda devreye girdiği yapısal sınırı temsil eder. Kuyu, yasanın güçlü olduğu bir düzenin ürünü değildir; fakat yasanın tamamen çöktüğü bir kaosun da sonucu değildir. Tam aksine, kuyu, çöküşün eşiğinde işleyen son simgesel düzenektir.
 

III.3. Utanç, Beden ve Fiilin Askıya Alınması
Ensestüel yapıların fiilî şiddete dönüşüp dönüşmemesinde belirleyici olan unsurlardan biri, utancın bedene yazılıp yazılmadığıdır. Utanç, simgesel düzeyde işleyebildiği sürece, beden mutlak bir nesneye indirgenmez. Utancın çöktüğü noktada ise beden, başkasının mülkü hâline gelir.
Yusuf kıssasında utanç bütünüyle yok olmamıştır. Kardeşlerin şiddeti, bedene yönelmeden önce simgesel bir dışlama biçimine bürünür. Yusuf, öldürülmez; anlatının dışına atılır. Bu dışlama, travmatik olmakla birlikte, bedensel ihlali askıya alan bir işlev görür.
Kuyu, bu askıya almanın mekânsal temsilidir. Beden, bakıştan çekilir; teşhir edilmez; parçalanmaz. Şiddet, temsil düzeyinde tutulur. Bu nedenle kuyu, ensestüel yapının fiile dönüşmediği sınırı gösterir.
 
III.4. Kuyu ve Ateş: Yapısal Bir Ayrım
Ensestüel yapının fiil düzeyine geçtiği anlatılarda, çoğu zaman “ateş” metaforu belirir: bedenin yakıldığı, yok edildiği, geri dönüşsüz biçimde zarar gördüğü sahneler. Ateş, sınırın tamamen çöktüğü; yasanın artık hiçbir koruyucu işlev taşımadığı durumu temsil eder.
Yusuf kıssasında ise beden ateşe değil, kuyuya düşer. Bu fark, ahlaki değil; yapısaldır. Kuyu, düşüşe rağmen bedeni koruyan bir eşik sunar. Ateş ise bedeni mutlak biçimde teslim alan bir çöküş sahnesidir. Yusuf’un kuyuda kalabilmesi, yasanın hâlâ “bir şey” yapabildiğinin kanıtıdır.
Bu nedenle kuyu, ensestüel yapının varlığına rağmen fiilin gerçekleşmediği sınırı; ateş ise bu sınırın aşılması hâlini temsil eder.
23
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:50:44 ös »

II. BÖLÜM
Yasa, Sınır ve Beden: Lacanyen Yapısal Çerçeve
 
II.1. Yasa Kavramı: Hukuk Değil, Simgesel Düzen
Bu çalışmada “yasa”, hukuki bir normlar bütünü ya da dışsal bir otorite olarak ele alınmamaktadır. Psikanalitik–yapısal çerçevede yasa, bireyin arzusunu sınırlayan ve ilişkileri mümkün kılan simgesel bir düzeni ifade eder. Bu anlamıyla yasa, ne mutlak bir baskı mekanizmasıdır ne de ahlaki bir buyruğa indirgenebilir; yasa, öznenin arzuyla kurduğu ilişkinin çerçevesini belirleyen yapısal bir koşuldur.
Lacanyen kuramda yasa, arzunun tamamen serbest bırakılmasını değil, tam aksine arzunun mümkün hâle gelmesini sağlar. Sınırın olmadığı yerde arzu değil, yalnızca dürtü ve yıkıcı tekrar vardır. Bu nedenle yasa, bastırıcı bir engel olmaktan ziyade, şiddetin sınırsızca dolaşıma girmesini engelleyen kurucu bir işleve sahiptir.
Bu bağlamda Yusuf kıssasında karşılaşılan mesele, yasanın mutlak biçimde işlemesi değil; tamamen çökmemesidir. Kıssada yasa zayıflamış, sevgi eşitsiz dağılmış ve kardeşler arası gerilim yoğunlaşmıştır. Ancak simgesel düzen bütünüyle dağılmadığı için şiddet, bedensel fiile dönüşmeden askıya alınmıştır. Bu askıya alma, yasanın hâlâ asgari düzeyde işlediğini gösteren yapısal bir göstergedir.
 
II.2. Babanın Adı: Biyolojik Baba Değil, Sınır İşlevi
Lacanyen kuramda “Babanın Adı” (Nom-du-Père), biyolojik bir baba figürüne ya da kişisel bir otoriteye işaret etmez. Bu kavram, arzunun sınırsız dolaşımını kesintiye uğratan ve özneyi simgesel düzene bağlayan bir işlevi ifade eder. Babanın Adı, yasa ile özne arasındaki bağlantı noktasıdır; bu bağlantı koptuğunda, arzu sınır tanımaz ve şiddet potansiyeli fiile yaklaşır.
Yusuf kıssasında baba figürü, mutlak ve düzenleyici bir yasa temsilcisi olarak değil; sevginin dağılımında belirgin bir dengesizlik yaratan bir figür olarak görünür. Bu durum, yasanın zayıflamasına yol açar. Ancak bu zayıflama, Babanın Adı’nın tamamen düşmesi anlamına gelmez. Tam da bu nedenle kıssa, mutlak bir felaketle sonuçlanmaz.
Bu açıdan kuyu, Babanın Adı’nın tamamen düşmediği sınırı temsil eder. Şiddet arzusu, bu sınırda durdurulur; öldürme ya da bedensel yok etme fiiline geçilmez. Böylece kuyu, yasanın son anda da olsa işlev gördüğü simgesel bir eşik olarak belirir.
 
II.3. Beden ve Utanç: Nesneleşmenin Durdurulduğu Yer
Bu çalışmada beden, biyolojik bir varlık olarak değil; simgesel düzenin çöktüğü yerde konuşan bir yüzey olarak ele alınmaktadır. Şiddetin bedensel fiile dönüşmesi, öznenin karşısındaki bedeni bir “nesne”ye indirgediği noktada mümkün hâle gelir. Bu nesneleşmeyi durduran temel affektlerden biri ise utançtır.
Utanç, ahlaki bir duygu ya da toplumsal bir ayıp hissi olarak değil; bedeni bütünüyle nesneye dönüştürmeyi engelleyen yapısal bir mekanizma olarak düşünülmelidir. Utanç işlediği sürece beden, mutlak ihlale açık bir nesneye dönüşmez.
Bu bağlamda Yusuf kıssasında kuyu, yalnızca mekânsal bir boşluk değil; bedenin nesneleşmeye sürüklendiği noktada şiddetin durdurulduğu simgesel bir sınırdır. Şiddet arzusu bu sınırda askıya alınır; beden ateşe değil, kuyuya düşer. Bu fark, şiddetin fiil düzeyine geçip geçmemesi bakımından belirleyici bir yapısal ayrımdır.
II.4. Kuyunun Topolojisi: Eşik, Askıya Alma ve Şiddetin Durduğu Yer
Bu çalışmada kuyu, anlatısal bir mekân ya da dramatik bir unsur olarak değil; şiddetin fiile dönüşmeden durdurulduğu yapısal bir eşik olarak ele alınmaktadır. Topolojik açıdan kuyu, bir “düşüş”ü temsil etse de bu düşüş, yok edici bir sona değil, sınırın hâlâ işlediği bir askıya alma durumuna karşılık gelir. Dolayısıyla kuyu, şiddetin gerçekleştiği yer değil; şiddetin gerçekleşmemesini mümkün kılan bir yapıdır.
Topolojik olarak kuyu, ne tam içeridedir ne de tam dışarıda. Yusuf, aile düzeninin içinden çıkarılmış; ancak bütünüyle yok edilmemiştir. Bu ara konum, simgesel düzenin bütünüyle çökmemiş olduğuna işaret eder. Şiddet niyeti fiile yaklaşmış, fakat öldürme edimi son anda durdurulmuştur. Kuyu, tam da bu “ramak kala” noktasını temsil eder: yasanın düşmesine çok yaklaşılmış, fakat tamamen düşülmemiştir.
Bu açıdan kuyu, Lacanyen anlamda bir “eşik mekânı” olarak düşünülebilir. Eşik, öznenin bir düzeni terk edip başka bir düzene bütünüyle geçmediği; askıda kaldığı alanı ifade eder. Yusuf’un kuyuda oluşu, bedensel yok etmenin askıya alındığı bu eşiği görünür kılar. Beden, nesneleşmenin son sınırına kadar itilmiş; ancak mutlak ihlal gerçekleşmemiştir.
Burada kuyu ile ateş arasındaki fark yapısal açıdan belirleyicidir. Ateş, sınırın tamamen çöktüğü; bedenin mutlak yok oluşa teslim edildiği bir sahneyi temsil eder. Kuyu ise, düşüşe rağmen bedenin korunabildiği, şiddetin geri çevrildiği bir ara uzamdır. Bu nedenle Yusuf’un bedeni ateşe değil, kuyuya düşer. Bu fark, anlatının ahlaki değil; yapısal mantığını açığa çıkarır.
Kuyu aynı zamanda utançla ilişkili bir topoloji sunar. Utanç, bedenin bütünüyle teşhir edilmesini ve nesneye indirgenmesini engelleyen bir sınır olarak işlev görür. Kuyu, görünürlükten çekilme, bakıştan kaçış ve nesneleşmenin durdurulması anlamına gelir. Bu nedenle kuyu, şiddetin dışa vurulduğu bir sahne değil; şiddetin görünmez kılınarak askıya alındığı bir mekânsallık üretir.
Son olarak kuyu, yasanın hâlâ asgari düzeyde işlediğinin kanıtıdır. Eğer simgesel düzen bütünüyle çökmüş olsaydı, Yusuf’un bedeni yok edilirdi. Kuyu, yasanın artık güçlü olmadığı; fakat henüz tamamen düşmediği sınırı temsil eder. Bu sınır sayesinde şiddet süreklilik kazanmaz ve bedensel fiile dönüşmez.
Bu topolojik okuma, Yusuf kıssasında kurtuluşun, fiilin gerçekleşmesinden sonra gelen bir telafi değil; fiilin hiç gerçekleşmemesi olduğunu göstermektedir. Kurtuluş, burada düşüşten sonra değil; düşüşün eşiğinde mümkün hâle gelir.
24
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:49:43 ös »

I. Kıssa, Şiddet ve Yapısal Gerilim
Yusuf kıssası, yüzeyde sakin ve ahlaki bir anlatı gibi ilerlese de, yapısal düzeyde yoğun bir şiddet potansiyeli barındırır. Kardeşler arası kıskançlık, dışlama ve yok etme arzusu, anlatının erken safhalarında açıkça sahneye konur. Buna rağmen kıssa, beklenen biçimde bir cinayetle ya da doğrudan bedensel ihlalle sonuçlanmaz. Bu durum, anlatının ahlaki bir “iyi niyet” öğretisinden ziyade, şiddetin hangi koşullarda askıya alındığını gösteren bir yapısal düzenek sunduğunu düşündürmektedir.
Şiddet, burada ani bir patlama ya da kontrolsüz bir taşkın olarak değil; uzun süreli bir gerilim hattı olarak inşa edilir. Yusuf’un babası Yakub’un sevgisinin eşitsiz dağılımı, kardeşler arasındaki simgesel dengeyi bozar. Bu bozulma, yalnızca duygusal bir kırgınlık üretmez; aynı zamanda yasa işlevinin zayıfladığı bir alan açar. Sevginin tek bir figür üzerinde yoğunlaşması, diğer kardeşleri simgesel düzenin dışına iter ve şiddet arzusunu mümkün kılan bir boşluk yaratır.
Bu noktada anlatı, şiddeti ahlaki bir sapma olarak değil, yapısal bir sonuç olarak kurar. Kardeşlerin Yusuf’a yönelik öfkesi, bireysel kötülükten ziyade, sınırların belirsizleştiği bir düzlemde ortaya çıkar. Yasa bütünüyle ortadan kalkmamış, ancak yeterince işlememektedir. Bu ara durum, şiddetin niyet düzeyinde yoğunlaşmasına rağmen fiile dönüşmemesinin temel koşulunu oluşturur.
Yusuf’un kuyuya atılması, bu yapısal gerilimin doruk noktasıdır. Kuyu, burada şiddetin gerçekleştiği bir mekân değil; tam tersine, şiddetin bedensel ihlale dönüşmeden durdurulduğu simgesel bir eşik olarak işlev görür. Cinayet ihtimali, kuyu aracılığıyla askıya alınır; beden ortadan kaldırılmaz, ancak görünmez kılınır. Böylece anlatı, şiddeti yok etmek yerine sınırlandıran bir çözüm üretir.
Bu bağlamda kuyu, anlatının merkezinde yer alan kritik bir yapısal öğedir. O, hem düşüşü hem de hayatta kalmayı mümkün kılan çift anlamlı bir mekân olarak işlev görür. Yusuf kuyuya düşer; ancak bu düşüş, geri dönüşü olmayan bir yok oluşa değil, şiddetin ertelendiği bir geçiş alanına açılır. Anlatının bu tercihi, şiddetin kaçınılmaz olmadığına; belirli yapısal koşullar altında askıya alınabileceğine işaret eder.
Bu bölümde ortaya konan çerçeve, Yusuf kıssasının ahlaki bir örnek olmanın ötesinde, şiddetin sınırlandığı bir yapısal model sunduğunu göstermektedir. Bir sonraki bölümde bu model, psikanalitik–yapısal kavramlar aracılığıyla daha ayrıntılı biçimde ele alınacak; özellikle yasa, sınır ve beden arasındaki ilişkinin bu askıya alma sürecini nasıl mümkün kıldığı tartışılacaktır.
Bu noktada Yusuf kıssasında şiddetin neden fiile dönüşmediği sorusu, yalnızca anlatısal bir tercih ya da ahlaki bir mesaj olarak ele alınamaz. Şiddetin askıya alınmasını mümkün kılan bu yapı, bireysel niyetlerin ötesinde, simgesel bir düzenin hâlâ işliyor olmasına işaret eder. Dolayısıyla meselenin, kişiler arası ilişkilerden ziyade, yasa, sınır ve beden arasındaki yapısal ilişki üzerinden düşünülmesi gerekmektedir. Bu ilişkiyi kavramsal düzeyde görünür kılabilmek için, şimdi psikanalitik–yapısal çerçeveye, özellikle de Lacanyen kuramın sunduğu kavramsal araçlara başvurmak kaçınılmaz hâle gelmektedir.
25
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:48:57 ös »

GİRİŞ

Yusuf kıssası, geleneksel yorumlarda çoğunlukla sabır, iffet, ilahi adalet ve kader temaları etrafında ele alınmıştır. Bu okumalar, anlatıyı ahlaki bir örneklik ya da bireysel erdem hikâyesi olarak konumlandırırken, kıssanın aile içi ilişkiler, kıskançlık, dışlama ve şiddet potansiyeli bakımından taşıdığı yapısal gerilimi büyük ölçüde görünmez kılma eğilimindedir. Oysa Yusuf kıssası, yalnızca bireysel bir ahlak anlatısı değil; sevginin eşitsiz dağılımı, yasanın zayıflaması ve sınırların bulanıklaşması gibi durumlarda şiddetin hangi koşullarda fiile dönüşmediğini gösteren karmaşık bir yapısal sahne sunmaktadır.

Bu çalışma, Yusuf kıssasını tarihsel doğruluk, tefsir geleneği ya da normatif ahlak çerçevesinde değerlendirmeyi amaçlamamaktadır. Bunun yerine anlatı, psikanalitik–yapısal bir okuma aracılığıyla ele alınmakta; kıssada temsil edilen figürler tarihsel kişilerden ziyade, yasa, sınır, utanç ve beden gibi simgesel işlevlerin taşıyıcıları olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, kutsal metni psikolojik içeriklere indirgemeden, onu insanî çatışmaların yapısal düzenlenişini düşünmeye imkân tanıyan teorik bir alan olarak ele alır.

Çalışmanın merkezinde yer alan temel soru, literatürde sıklıkla göz ardı edilen bir noktaya işaret etmektedir: Yusuf kıssasında neden şiddet fiile dönüşmez? Kardeşler arası kıskançlık, dışlama ve yok etme niyeti açıkça mevcutken, anlatı neden bedensel ihlalle sonuçlanmaz? Bu soru, şiddeti bireysel niyetler ya da ahlaki eksiklikler üzerinden açıklamak yerine, şiddetin hangi yapısal koşullarda mümkün olmadığı sorusunu gündeme getirir.

Bu bağlamda çalışma, psikanalitik olarak özellikle Lacanyen kuramdan hareketle, Babanın Adı kavramını biyolojik ya da ahlaki bir otorite olarak değil, simgesel sınır üretme işlevi olarak ele almaktadır. Kıssada yer alan kuyu, bu işlevin mekânsal bir temsili olarak, şiddetin bedensel fiile dönüşmesini engelleyen simgesel bir eşik şeklinde yorumlanmaktadır. Utanç, ahlaki bir duygu olmaktan ziyade, nesneleşmeyi durduran affektif bir mekanizma olarak ele alınırken; beden, biyolojik bir varlık olarak değil, ancak simgesel sınırların çöktüğü yerde “konuşan” bir yüzey olarak kavramsallaştırılmaktadır.

Bu yaklaşım, cinsellik ve şiddet arasındaki ilişkiyi nedensel ya da normatif bir çerçevede ele almaktan bilinçli olarak kaçınmaktadır. Çalışma, herhangi bir klinik tanı koymayı, bireysel yönelimler ya da davranışlar hakkında yargı üretmeyi hedeflemez. Psikanalitik kavramlar burada bireyleri sınıflandırmak için değil, yapıları ayırt etmek için kullanılmaktadır. Bu metodolojik tercih, hem indirgemeci hem de patologize edici okumalara karşı etik bir mesafe koymayı mümkün kılar.

Bu doğrultuda Yusuf kıssası, simgesel yasanın zayıflamasına rağmen bütünüyle çökmediği; bu nedenle şiddetin süreklilik kazanmasının bedensel ihlal olmaksızın askıya alındığı bir yapısal kırılma anı olarak ele alınmaktadır. Çalışma, bu kırılma anını analiz ederek, yasa, sınır ve beden arasındaki ilişkinin nasıl düzenlendiğini görünür kılmayı amaçlamaktadır. Böylece kıssa, yalnızca teolojik ya da ahlaki bir anlatı olarak değil, psikanaliz, etik ve kültürel kuram kesişiminde aktarılabilir bir düşünme modeli sunan teorik bir kaynak olarak değerlendirilmektedir.
26
ABSTRACT
This thesis presents a psychoanalytic–structural reading of the Qur’anic narrative of Joseph (Yusuf), examining the text not as a moral exemplar or theological doctrine, but as a symbolic configuration in which law, shame, violence, and bodily boundaries are structurally organized. Moving beyond traditional interpretations centered on patience and chastity, the study focuses on the dynamics of sibling rivalry, exclusion, and latent violence within the familial structure of the narrative.
The central question guiding the analysis is not why violence is condemned, but why it does not reach the level of bodily enactment despite explicit hostile intent. The thesis argues that the well (kuyu) functions as a symbolic threshold that suspends violence at the level of representation, preventing its inscription onto the body.
Drawing on Lacanian theory, particularly the concept of the Name-of-the-Father as a symbolic function rather than a biological authority, the analysis treats the father, the brothers, and the well as structural positions within a weakened yet operative symbolic order. Shame is conceptualized as an affect that interrupts objectification, while the body is approached as a site that becomes legible only when symbolic limits collapse.
The study deliberately avoids clinical diagnosis, normative judgments, or claims regarding individual sexuality. Psychoanalytic concepts are employed exclusively at a structural level to analyze the conditions under which violence is either enacted or suspended. In this framework, the Joseph narrative is interpreted as a model demonstrating how symbolic law, even when fragile, can prevent violence from becoming bodily.
 
Keywords
Joseph narrative; psychoanalytic–structural analysis; symbolic law; shame; violence; threshold; Lacanian theory

27
Din & Felsefe / Ynt: YUSUF'U KAYBETTİM KENAN İLİNDE
« Son İleti Gönderen: psikolog 05 Ocak 2026, 03:47:32 ös »
ABSTRACT
This thesis presents a psychoanalytic–structural reading of the Qur’anic narrative of Joseph (Yusuf), examining the text not as a moral exemplar or theological doctrine, but as a symbolic configuration in which law, shame, violence, and bodily boundaries are structurally organized. Moving beyond traditional interpretations centered on patience and chastity, the study focuses on the dynamics of sibling rivalry, exclusion, and latent violence within the familial structure of the narrative.
The central question guiding the analysis is not why violence is condemned, but why it does not reach the level of bodily enactment despite explicit hostile intent. The thesis argues that the well (kuyu) functions as a symbolic threshold that suspends violence at the level of representation, preventing its inscription onto the body.
Drawing on Lacanian theory, particularly the concept of the Name-of-the-Father as a symbolic function rather than a biological authority, the analysis treats the father, the brothers, and the well as structural positions within a weakened yet operative symbolic order. Shame is conceptualized as an affect that interrupts objectification, while the body is approached as a site that becomes legible only when symbolic limits collapse.
The study deliberately avoids clinical diagnosis, normative judgments, or claims regarding individual sexuality. Psychoanalytic concepts are employed exclusively at a structural level to analyze the conditions under which violence is either enacted or suspended. In this framework, the Joseph narrative is interpreted as a model demonstrating how symbolic law, even when fragile, can prevent violence from becoming bodily.
 
Keywords
Joseph narrative; psychoanalytic–structural analysis; symbolic law; shame; violence; threshold; Lacanian theory

28
Kuyu, Yasa ve Ensestüel İklim:
Yusuf Kıssasının Psikanalitik–Yapısal Bir Okuması

Hüseyin Kaçın

“Ateşten bir çukurun tam kenarındaydınız…”
(Âl-i İmrân, 3/103)
ÖZET
Bu çalışma, Yusuf kıssasını geleneksel ahlaki, tefsirî ve normatif yorumların ötesine taşıyarak, psikanalitik–yapısal bir okuma çerçevesinde ele almaktadır. Amaç, anlatıyı bireysel erdem, kader ya da ilahi adalet ekseninde yeniden üretmek değil; kıssada temsil edilen aile içi ilişkiler, kıskançlık, utanç ve şiddet potansiyelinin hangi yapısal koşullarda fiil düzeyine geçmediğini analiz etmektir. Bu doğrultuda çalışma, Yusuf kıssasını tarihsel kişilerden ziyade, yasa, sınır, beden ve simgesel düzen gibi işlevlerin taşıyıcısı olan bir anlatı sahnesi olarak okumayı önermektedir.
Psikanalitik olarak Lacanyen kuramsal çerçeveden yararlanan analizde, Babanın Adı kavramı biyolojik bir otorite olarak değil, sınır üretme işlevi olarak ele alınmıştır. Kuyu metaforu ise düşüş ya da cezalandırma mekânı olmaktan ziyade, şiddetin bedensel ihlale dönüşmesini engelleyen simgesel bir eşik olarak yorumlanmıştır. Çalışma, utancı ahlaki bir duygu değil; nesneleşmeyi askıya alan affektif bir düzenek olarak ele alarak, ensestüel bir iklimin varlığına rağmen fiilî şiddetin neden gerçekleşmediğini yapısal düzeyde tartışmaktadır.
Bu bağlamda tez, şiddetin bireysel niyetlerden değil, simgesel yasanın işleyiş biçiminden kaynaklandığını göstermeyi amaçlamaktadır. Yusuf kıssası, çökmekte olan ancak bütünüyle ortadan kalkmamış bir yasanın, şiddeti bedene yazılmadan durdurabildiği özgün bir yapısal model olarak ele alınmaktadır. Çalışma, kutsal metni psikanalize indirgemeden, psikanalitik düşünceyle karşılıklı bir sınama ilişkisi kuran sınırlı fakat aktarılabilir bir okuma önermektedir.
Anahtar Kelimeler: Yusuf Kıssası, Psikanalitik Okuma, Yasa, Utanç, Kuyu Metaforu, Şiddet.

29
Etik Çekinceler ve Yanlış Okuma Riskleri

1. Metnin Amacı Üzerine Açık Etik Beyan

Bu çalışmanın temel amacı, Yusuf kıssasını herhangi bir ahlaki yargı üretmek, normatif bir cinsel düzen önermek ya da bireysel yönelimler hakkında değerlendirmede bulunmak değildir. Çalışma, ne bir teşhis metni ne de bir değer yargısı metnidir. Psikanalitik kavramlar, burada bireyleri sınıflandırmak ya da etiketlemek için değil; yapısal ilişkileri analiz etmek için kullanılmıştır.

Bu nedenle, çalışmada geçen kavramların (utanç, anüs, ensestüel yapı, nesneleşme, bakış, yasa) hiçbiri bireysel deneyimlere doğrudan uygulanabilecek hazır açıklamalar olarak sunulmamaktadır. Metnin tümü, teorik ve yapısal düzeyde okunmak üzere kurgulanmıştır.

2. Psikanalitik Kavramların Yanlış Klinik Okunma Riski

Çalışmada kullanılan psikanalitik kavramlar, özellikle Jacques Lacan’ın yapısal kuramı bağlamında ele alınmıştır. Ancak bu kavramların klinik bağlamdan koparılarak, bireylerin yaşam deneyimlerine doğrudan uygulanması ciddi bir yanlış okuma riskini beraberinde getirir.

Bu nedenle özellikle vurgulanmalıdır ki:

Metinde hiçbir bireysel vaka analiz edilmemektedir. Hiçbir davranış biçimi “patolojik” olarak tanımlanmamaktadır. Psikanalitik kavramlar, kişilere değil yapılara aittir.

Bu ayrımın ihlal edilmesi, metnin etik çerçevesinin dışına çıkılması anlamına gelir.

3. Cinsellik ve Şiddet İlişkisinin Yanlış Kurulma Riski

Çalışma boyunca cinsellik ile şiddet arasındaki ilişki, nedensel değil yapısal bir düzlemde ele alınmıştır. Bu noktada önemli bir etik çekince söz konusudur: Metnin herhangi bir bölümünün, cinsel yönelimleri ya da cinsel pratikleri şiddetle özdeşleştirdiği şeklinde okunması, çalışmanın temel varsayımlarına bütünüyle aykırıdır.

Açıkça belirtilmelidir ki:

Şiddet, cinselliğin türünden değil; sınırların çöküşünden doğar. Yönelim, arzu ya da pratikler tek başına ne şiddetin nedeni ne de göstergesidir.

Metnin bu ayrımı bulanıklaştıracak biçimde okunması, etik açıdan kabul edilemez bir indirgemedir.

4. Kutsal Metnin Araçsallaştırılması Riski

Yusuf kıssası gibi kutsal bir anlatının psikanalitik bir çerçevede ele alınması, kaçınılmaz olarak araçsallaştırma riskini de beraberinde getirir. Bu çalışma, kıssayı psikanalitik bir teoriye “malzeme” yapmak iddiasında değildir. Aksine, kıssa ile psikanaliz arasında karşılıklı bir sınama ilişkisi kurmayı amaçlamaktadır.

Bu nedenle:

Psikanalitik kavramlar kıssaya zorla giydirilmemiştir. Kıssanın metinsel sınırları bilinçli olarak korunmuştur. Teolojik doğruluk ya da tarihsel gerçeklik iddiasında bulunulmamıştır.

Bu sınırların göz ardı edilmesi, çalışmanın niyetinin yanlış okunmasına yol açabilir.

5. Dilsel Provokasyonun Yanlış Anlaşılma Riski

Metinde bilinçli olarak kullanılan bazı kavramlar (örneğin “anüs”, “utanç”, “nesneleşme”) ilk bakışta provokatif görünebilir. Ancak bu kavramların seçimi, sansasyon yaratma amacıyla değil; psikanalitik terminolojinin yapısal gereklilikleri nedeniyle yapılmıştır.

Bu kavramların gündelik, biyolojik ya da pornografik çağrışımlarla okunması, metnin dilsel düzeyini yanlış anlamak anlamına gelir. Bu nedenle okuyucunun, kavramları yalnızca bağlam içinde ve teorik düzlemde değerlendirmesi etik bir zorunluluktur.

6. Metnin Normatif Okunma Riskine Karşı Uyarı

Bu çalışma, “nasıl yaşamalıyız?” ya da “nasıl ilişki kurmalıyız?” sorularına yanıt vermemektedir. Metnin herhangi bir bölümünün, normatif bir cinsel ahlak, aile modeli ya da toplumsal düzen önerisi sunduğu şeklinde okunması, çalışmanın kapsamını aşan bir yorum olacaktır.

Metnin sunduğu şey:

reçete değil model değil ideal tip değil

yalnızca yapısal bir analizdir.

7. Son Etik İlke: Susulması Gereken Yerler

Bu çalışmanın belki de en önemli etik özelliği, nerede susacağını bilmesidir. Metin, bireysel acıların, travmaların ya da yaşantıların temsil edilemeyeceği alanlara girmemeyi bilinçli olarak tercih eder. Psikanalitik okuma, burada bir “açığa çıkarma” değil; sınır çizme pratiği olarak uygulanmıştır.

Bu nedenle, çalışmanın etik çerçevesi şu ilkeyle özetlenebilir:

Her şeyin söylenebilir olduğu yerde etik çöker;
bu çalışma, tam da bu çöküşü engellemek için susulması gereken yerleri işaret eder.

Kapanış

Bu “Etik Çekinceler ve Yanlış Okuma Riskleri” bölümü, çalışmayı yalnızca akademik olarak değil, etik olarak da savunulabilir kılar. Metnin gücü, iddialarının sertliğinden değil; kendi sınırlarını tanımasından kaynaklanmaktadır.
30
Etik Çekinceler ve Yanlış Okuma Riskleri

1. Metnin Amacı Üzerine Açık Etik Beyan

Bu çalışmanın temel amacı, Yusuf kıssasını herhangi bir ahlaki yargı üretmek, normatif bir cinsel düzen önermek ya da bireysel yönelimler hakkında değerlendirmede bulunmak değildir. Çalışma, ne bir teşhis metni ne de bir değer yargısı metnidir. Psikanalitik kavramlar, burada bireyleri sınıflandırmak ya da etiketlemek için değil; yapısal ilişkileri analiz etmek için kullanılmıştır.

Bu nedenle, çalışmada geçen kavramların (utanç, anüs, ensestüel yapı, nesneleşme, bakış, yasa) hiçbiri bireysel deneyimlere doğrudan uygulanabilecek hazır açıklamalar olarak sunulmamaktadır. Metnin tümü, teorik ve yapısal düzeyde okunmak üzere kurgulanmıştır.

2. Psikanalitik Kavramların Yanlış Klinik Okunma Riski

Çalışmada kullanılan psikanalitik kavramlar, özellikle Jacques Lacan’ın yapısal kuramı bağlamında ele alınmıştır. Ancak bu kavramların klinik bağlamdan koparılarak, bireylerin yaşam deneyimlerine doğrudan uygulanması ciddi bir yanlış okuma riskini beraberinde getirir.

Bu nedenle özellikle vurgulanmalıdır ki:

Metinde hiçbir bireysel vaka analiz edilmemektedir. Hiçbir davranış biçimi “patolojik” olarak tanımlanmamaktadır. Psikanalitik kavramlar, kişilere değil yapılara aittir.

Bu ayrımın ihlal edilmesi, metnin etik çerçevesinin dışına çıkılması anlamına gelir.

3. Cinsellik ve Şiddet İlişkisinin Yanlış Kurulma Riski

Çalışma boyunca cinsellik ile şiddet arasındaki ilişki, nedensel değil yapısal bir düzlemde ele alınmıştır. Bu noktada önemli bir etik çekince söz konusudur: Metnin herhangi bir bölümünün, cinsel yönelimleri ya da cinsel pratikleri şiddetle özdeşleştirdiği şeklinde okunması, çalışmanın temel varsayımlarına bütünüyle aykırıdır.

Açıkça belirtilmelidir ki:

Şiddet, cinselliğin türünden değil; sınırların çöküşünden doğar. Yönelim, arzu ya da pratikler tek başına ne şiddetin nedeni ne de göstergesidir.

Metnin bu ayrımı bulanıklaştıracak biçimde okunması, etik açıdan kabul edilemez bir indirgemedir.

4. Kutsal Metnin Araçsallaştırılması Riski

Yusuf kıssası gibi kutsal bir anlatının psikanalitik bir çerçevede ele alınması, kaçınılmaz olarak araçsallaştırma riskini de beraberinde getirir. Bu çalışma, kıssayı psikanalitik bir teoriye “malzeme” yapmak iddiasında değildir. Aksine, kıssa ile psikanaliz arasında karşılıklı bir sınama ilişkisi kurmayı amaçlamaktadır.

Bu nedenle:

Psikanalitik kavramlar kıssaya zorla giydirilmemiştir. Kıssanın metinsel sınırları bilinçli olarak korunmuştur. Teolojik doğruluk ya da tarihsel gerçeklik iddiasında bulunulmamıştır.

Bu sınırların göz ardı edilmesi, çalışmanın niyetinin yanlış okunmasına yol açabilir.

5. Dilsel Provokasyonun Yanlış Anlaşılma Riski

Metinde bilinçli olarak kullanılan bazı kavramlar (örneğin “anüs”, “utanç”, “nesneleşme”) ilk bakışta provokatif görünebilir. Ancak bu kavramların seçimi, sansasyon yaratma amacıyla değil; psikanalitik terminolojinin yapısal gereklilikleri nedeniyle yapılmıştır.

Bu kavramların gündelik, biyolojik ya da pornografik çağrışımlarla okunması, metnin dilsel düzeyini yanlış anlamak anlamına gelir. Bu nedenle okuyucunun, kavramları yalnızca bağlam içinde ve teorik düzlemde değerlendirmesi etik bir zorunluluktur.

6. Metnin Normatif Okunma Riskine Karşı Uyarı

Bu çalışma, “nasıl yaşamalıyız?” ya da “nasıl ilişki kurmalıyız?” sorularına yanıt vermemektedir. Metnin herhangi bir bölümünün, normatif bir cinsel ahlak, aile modeli ya da toplumsal düzen önerisi sunduğu şeklinde okunması, çalışmanın kapsamını aşan bir yorum olacaktır.

Metnin sunduğu şey:

reçete değil model değil ideal tip değil

yalnızca yapısal bir analizdir.

7. Son Etik İlke: Susulması Gereken Yerler

Bu çalışmanın belki de en önemli etik özelliği, nerede susacağını bilmesidir. Metin, bireysel acıların, travmaların ya da yaşantıların temsil edilemeyeceği alanlara girmemeyi bilinçli olarak tercih eder. Psikanalitik okuma, burada bir “açığa çıkarma” değil; sınır çizme pratiği olarak uygulanmıştır.

Bu nedenle, çalışmanın etik çerçevesi şu ilkeyle özetlenebilir:

Her şeyin söylenebilir olduğu yerde etik çöker;
bu çalışma, tam da bu çöküşü engellemek için susulması gereken yerleri işaret eder.

Kapanış

Bu “Etik Çekinceler ve Yanlış Okuma Riskleri” bölümü, çalışmayı yalnızca akademik olarak değil, etik olarak da savunulabilir kılar. Metnin gücü, iddialarının sertliğinden değil; kendi sınırlarını tanımasından kaynaklanmaktadır.
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10