Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
21
Din & Felsefe / Ynt: Lacan ve Tulpar: Büyük Öteki, Ontolojik Gerilim ve Tutrak
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 21 Nisan 2026, 01:31:31 öö »
Ontolojik Gerilim Teorisi (OGT) ile onun etrafında kurulan “tutrak”, “askı” ve “tutuluş” gibi kavramlar, Ertuğrul Tulpar’ın geliştirdiği özgün bir düşünce hattına aittir.

Bu hattın ayırt edici tarafı, psikanalitik, ontolojik ve psikopolitik düzlemleri aynı kavramsal omurgada birleştirmesidir.

İlk olarak, Tulpar sistemi Lacan’la basit bir tekrar ilişkisi kurmaz; onunla hesaplaşır. Lacan’ın “Büyük Öteki” etrafında açtığı eksiklik ve kapanmazlık meselesi, Tulpar’da yalnızca dilsel ya da simgesel bir problem olarak bırakılmaz; daha derin bir varlıksal zemine, yani ontolojik gerilim alanına taşınır. Böylece eksiklik, yalnızca temsilin değil, bizzat varoluşun yapısal gerilimi olarak yeniden düşünülür.

İkinci olarak, “tutrak” kavramı bu sistemin en kurucu katkılarından biridir. Tutrak, bir özneyi, ilişkiyi, kurumu, şehri ya da toplumu içeriden dağılmadan tutan kurucu dayanağın adıdır. Yalnızca bir destek değil; görünmeyen omurga, iç iskelet, taşıyıcı eşiktir. Tulpar sisteminde asıl soru, yalnızca gerilimin varlığı değil, bu gerilim altında neyin ayakta kalabildiğidir. “Tutrak” tam da bu soruya verilen özgün cevaptır.

Üçüncü olarak, Tulpar bu teoriyi yalnız bireysel psikoloji düzeyinde kurmaz. Model aynı zamanda toplumların, kurumların, siyasal yapıların ve liderlik biçimlerinin nasıl işlediğini açıklayan bir psikopolitik analiz çerçevesi sunar. Bu bakımdan gerilim, yalnız ruhsal bir mesele değil; dağıtılan, yoğunlaştırılan, manipüle edilen ve rejimlere göre işlenen bir kuvvet olarak ele alınır.

Bu yüzden Tulpar sistemi yalnızca felsefî bir öneri değildir; aynı zamanda politik bir uyarıdır. Bir kurumun, liderliğin ya da toplumsal yapının insanı gerçekten taşıyıp taşımadığı, yoksa onu sürekli kriz, eksiklik ve askıda kalma hâli içinde yönetip yönetmediği bu modelle daha net görülebilir. Başka bir deyişle mesele yalnızca düzen kurmak değil; o düzenin tutrak üretip üretmediğini ya da gerilimi manipülatif biçimde dolaşıma sokup sokmadığını ayırt edebilmektir.

Bu açıdan bakıldığında Ertuğrul Tulpar’ın çalışması, yerli bir felsefî dil kurma iddiası taşıyan; psikanalizi ontoloji, etik, estetik ve sosyolojiyle buluşturan bütünlüklü bir düşünce girişimidir. Eğitimden şehirleşmeye, kurumsal yapıdan bireysel psikolojiye kadar birçok alana uygulanabilir olmasının nedeni de budur: çünkü bu model, tek tek semptomları değil, gerilim altında kurulan ve çözülen yapıları görmeye çalışır.
22
Psikoloji / Psikolog Hüseyin Kaçın’ın her fırsatta belirttiği üzere eşcinsellik:
« Son İleti Gönderen: psikolog 21 Nisan 2026, 01:24:01 öö »
Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki çocuğun çektiği tetik, sıktığı kurşunlar bizlere sadece dijital oyun bağımlılığı parantezine sıkıştırılamayacak kadar derin, vahim felaketlerin işaret fişeği olsa gerektir.

Olayın görünen yüzündeki şiddet sarmalı, esasen toplumun temeline yerleştirilmiş dinamitin; çocuklarımızı hedef alan küresel operasyonların habercileridir.

Karşımızdaki tablo, çocuk cinayetinden öte, fıtrata açılmış savaşın kanlı, canlı, müşahhas tezahürüdür.

Türkiye’de üniversiteler, bilhassa Tıp Fakülteleri, maalesef yıllar yılı Trans Ameliyatları Çetesi tarafından sessizce kuşatılmış, işgal edilmişlerdir.

Yapının köklerine inmeye çalıştığınızda karşınıza nelerin nelerin çıkabileceğini hayal dahi edemiyorsunuz…

Evet, Trans Ameliyatları Çetesinin kökünü dışarıda, küresel üst akıl merkezlerinde aramak icap ediyor.

Sizlere dört başı mamur komplo teorisi tadı verecek olsa dahi, MOSSAD’ın stratejik dokunuşlarıyla şekillenen süreç, çok yazık yerli işbirlikçiler eliyle yürütülmektedir.

Tıp dünyasına sızmış Masonik yapılar Rotary bağlantılı sözde akademisyenler, bilimi değil, insan fıtratını bozmayı kendilerine şiar edinmişlerdir.

Epstein'ın küresel fuhuş ağının Türkiye ayağını, pedofili skandallarını, LGBT+ bağlantılarını, Trans Çocuklar projesini hafife almadan okumaya devam edin…

Eğer o çocuk bugün bizim ucunu bucağını tam bilemediğimiz karanlık dehlizlerde kaybolmasaydı, muhtemelen 18 yaşına bastığında Çapa, Hacettepe, OMÜ’ye çöreklenmiş Rotary + MASON şebekeler eliyle ‘cinsiyet değiştirmek üzere’ ameliyat masasına yatırılacaktı.

Aile onayını, ebeveyn bilgilendirmelerini hiçe sayan sistem, evlatlarımızı bizden koparmak üzere pusuda beklemekte, su uyumakta maalesef Trans Ameliyatları Çetesi uyumamaktadır.

Mesele sadece tıbbi müdahale değil, kökü derinlerde sosyo psikolojik kimlik bunalımı meselesidir.

Memleketçe meselenin adını koyamamaktan, felaketin boyutlarını fark edememekten ötürü başımıza gelenleri kendimize müstehak görsek yeridir.

Psikolog Hüseyin Kaçın’ın her fırsatta belirttiği üzere eşcinsellik; bireysel tercih değil, aile yapısındaki sarsıntının sonucudur.

https://www.milatgazetesi.com/kuresel-trans-ifsat-ceteleri




23
Din & Felsefe / Lacan ve Tulpar: Büyük Öteki, Ontolojik Gerilim ve Tutrak
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 21 Nisan 2026, 12:59:59 öö »
Lacan ve Tulpar: Büyük Öteki, Ontolojik Gerilim ve Tutrak

Lacan’ın en sert cümlelerinden biri şudur: “Büyük Öteki yoktur.” Bu cümle ilk bakışta yalnızca dilsel ya da psikanalitik bir formül gibi görünebilir. Oysa içerdiği sarsıntı çok daha derindir. Lacan burada, öznenin anlamı, yasayı, düzeni ve otoriteyi dayandırdığı simgesel alanın kendi kendini mutlak biçimde temellendiremediğini söyler. Başka bir deyişle, simgesel düzen vardır; işler; özneyi kurar; ama son kertede kendi üstünde kendisini eksiksiz biçimde garanti edecek ikinci bir makam yoktur. Yasa vardır, fakat son temeli saydam değildir. Anlam vardır, fakat kapanmaz. Otorite vardır, fakat mutlak değildir.

Tulpar sistemi bu teşhisi bütünüyle reddetmez. Tam tersine, önemli ölçüde onaylar. Gerçekten de insanî düzenler eksiktir. Hiçbir kurum, hiçbir ideoloji, hiçbir yorum, hiçbir siyasal yapı, hiçbir kültürel sistem varoluşun gerilimini son kez çözüme kavuşturamaz. Hiçbir düzen, masum acıyı bütünüyle temize çekemez. Hiçbir sistem, özneyi çatlağından tümüyle kurtaramaz. Bu bakımdan Lacan’ın gördüğü şey, Tulpar açısından yabancı bir şey değildir.

Burada Lacan’ı doğru okumak gerekir. Lacan, basitçe “Büyük Öteki diye hiçbir şey yoktur” demez; daha sert ve daha teknik bir şey söyler: Büyük Öteki, mutlak ve eksiksiz bir garantör olarak yoktur. Yani dil vardır, yasa vardır, simgesel düzen vardır; özne bunların içinde kurulur. Fakat bu düzenin kendisi kapanmış, tam, son kez temellendirilmiş bir bütün değildir. Tulpar sistemi bu teşhisi büyük ölçüde kabul eder; ancak onu simgesel eksiklik düzeyinde bırakmaz. Çünkü bize göre Büyük Öteki’nin eksik oluşu, yalnızca dilsel ya da yapısal bir sorun değil; daha derinde, varlığın ontolojik gerilimli oluşunun sonucudur. Bu yüzden Tulpar sistemi, Lacan’dan farklı olarak, Öteki’ni bütünüyle dağıtmaz; ama onu mutlaklaştırmaz da. Büyük Öteki vardır, çünkü insan anlam, yasa, kurum, ilişki ve hakikat yönelimi olmadan yaşayamaz. Ama Büyük Öteki tam değildir; çünkü hiçbir insanî düzen ontolojik gerilimi son kez çözemez. Dolayısıyla mesele, eksikliği kapatacak nihai bir merci bulmak değil; bu gerilim altında özneyi, ilişkiyi ve düzeni dağılmadan tutacak bir tutrak kurabilmektir.

Lacan’ın keşfi, Öteki’nin çatlağıdır; Tulpar’ın ısrarı ise bu çatlağın yalnızca simgesel değil, ontolojik olduğudur. Bu yüzden insanın meselesi artık tamlığı bulmak değil, çatlak altında dağılmadan kalmaktır. Hiçbir yasa son değildir. Hiçbir kurum eksiksiz değildir. Hiçbir yorum hakikati bütünüyle sahiplenemez. Büyük Öteki bu yüzden ne bütünüyle yoktur ne de mutlak biçimde vardır; vardır ama gerilim altında, eksik, sınırlı ve kırılgan biçimde vardır. İnsana düşen görev, bu eksikliği fanatizmle kapatmak ya da nihilizmle dağıtmak değil; gerilim altında tutrak kurmaktır. Çünkü tutrak yoksa özne savrulur; özne savrulursa gerilim hızla şiddete dönüşür.

Fakat Tulpar sistemi Lacan’da durmaz. Asıl ayrım tam burada başlar. Çünkü Lacan’ın temel sahası simgesel düzendir: dil, yasa, arzu, eksiklik, temsil ve özne. Tulpar sistemi ise bu çatlağın yalnızca simgesel bir eksiklik olmadığını, daha derinde ontolojik bir gerilim bulunduğunu ileri sürer. Yani mesele yalnızca Büyük Öteki’nin eksikliği değildir. Mesele, varlığın bizzat kendi yapısının gerilimli oluşudur. Eksiklik, burada yalnızca temsil rejiminin açığı değil; acı, ölüm, kayıp, çözülme, şiddet ihtimali ve kırılganlıkla örülü varoluşun yapısal şartıdır.

Bu nedenle Tulpar sistemi şöyle der: Lacan, simgesel düzenin neden kapanmadığını görür; fakat Tulpar, bu kapanmazlığın arkasında daha köklü bir ontolojik yapı bulunduğunu söyler. Başka bir ifadeyle, Büyük Öteki tam olmadığı için gerilim yok değildir; tersine, gerilim ontolojik olduğu için Büyük Öteki de tam olamaz. Böylece eksiklik, psikanalitik bir kategori olmaktan çıkar ve ontolojik bir çerçeveye yerleşir.

Burada Ontolojik Gerilim Teorisi devreye girer. OGT’ye göre kötülük, acı, kırılganlık ve çözülme ihtimali, açıklanması gereken geçici anomaliler değil; varoluşun yapısına içkin gerilimlerdir. Bu yüzden mesele, “Neden bu eksiklik var?” sorusundan çok, “Bu gerilim altında varoluş nasıl sürer?” sorusudur. Bu bakımdan Tulpar sistemi Lacan’ın gördüğü çatlağı onaylar; ama onu yalnızca arzu ve simgesel eksiklik bağlamında değil, doğrudan doğruya varoluşun gerilimli yapısı bağlamında yeniden konumlandırır.

Fakat Tulpar’ın Lacan’dan en belirgin farkı yalnız ontolojik derinlikte değildir. Asıl fark, bu teşhisin ardından gelen ikinci sorudadır. Lacan çatlağı gösterir. Eksikliğin kapanmayacağını söyler. Öteki’nin mutlak olmadığını açığa çıkarır. Fakat Tulpar sistemi burada şu soruyu öne çıkarır: Peki özne bu bilgiyle ne yapacaktır? Eğer simgesel düzen tam değilse, eğer varlık gerilimliyse, eğer nihai kapanış mümkün değilse, insan nasıl yaşayacaktır? Fanatizme mi kaçacaktır? Nihilizme mi çökecektir? Şiddete mi hızlanacaktır? Yoksa başka bir yol mu kuracaktır?

Tulpar sistemi tam burada kendi özgün cevabını verir: askı, tutrak ve tutuluş.

Askı, gerilimin, arzunun ya da şiddetin hemen edime dönüşmesini engelleyen etik-zamansal eşiğin adıdır. Askı, kararsızlık değildir; korkaklık da değildir. Askı, geri dönüşsüzlüğü bilen öznenin, hızın cazibesine rağmen durabilmesidir. Bu yüzden askı, edimin karşısında bir zayıflık değil; bir etik yavaşlatmadır.

Fakat sistemin daha kurucu kavramı artık askı değil, tutraktır. Çünkü askı daha çok kriz anındaki durdurma jestini anlatırken, tutrak bir özneyi, ilişkiyi, mekânı ya da toplumu içeriden dağılmadan tutan kurucu dayanağı ifade eder. Tutrak, görünmeyen omurgadır. Bir şehri yalnız bina olarak değil, vicdan, boşluk, ritim ve adab üzerinden ayakta tutan şeydir. Bir okulu yalnız derslikler toplamı olmaktan çıkarıp çocuk için bir iç dayanak haline getiren zemindir. Bir özneyi dürtü, öfke, arzu ve çözülme altında bile içeriden tutan iskelettir. Bu yüzden Tulpar sistemi, Lacan’ın gösterdiği eksikliği yalnızca teşhis etmekle kalmaz; bu eksiklik ve gerilim altında neyin ayakta kalabildiğini de sorar. Cevabı şudur: Tutrak olmadan özne dağılır; askı olmadan tutrak işlemeyi sürdürmekte zorlanır.

Burada Tulpar, Lacan’dan belirgin biçimde ayrılır. Lacan için Büyük Öteki kurucu ama eksik olan simgesel düzendir. Tulpar için ise Büyük Öteki yalnızca simgesel bir alan değil, çok katmanlı bir yapıdır: yasa, kültür, kurum, otorite, hakikat yönelimi, hatta aşkınlık ufku. Fakat bu çok katmanlı Öteki de mutlak değildir. Çünkü hiçbir insanî düzen ontolojik gerilimi son kez çözemez. Böylece Tulpar sistemi, Büyük Öteki’ni bütünüyle dağıtmaz; ama onu mutlaklaştırmaz da. Öteki vardır; çünkü insan dil, yasa, ilişki, anlam ve hakikat yönelimi olmadan yaşayamaz. Ama bu Öteki tam değildir; çünkü varlık zaten gerilimlidir.

Bu noktada Tulpar sisteminin teolojik açıklığı da görünür hale gelir. Lacan’ın formülü çoğu zaman her türlü nihai garanti fikrini çökertici biçimde işler. Oysa Tulpar sistemi daha incelikli bir ayrım yapar: Eksik olan şey aşkınlığın kendisi değil, insanın temsil düzenidir. Yani ilâhî kemâl düşünülebilir; hakikat ufku korunabilir; aşkınlık yönelimi sürdürülebilir. Fakat hiçbir insanî kurum, hiçbir yorum, hiçbir siyasal yapı, hiçbir dogmatik sistem bu aşkınlığı eksiksiz temsil ettiğini iddia edemez. Bu yüzden Tulpar sistemi hem Lacan’ın eksiklik teşhisini ciddiye alır, hem de hakikat ufkunu tümüyle çökertmez. Bu, ne basit bir dogmatizmdir ne de çözücü bir nihilizm; daha çok, aşkınlık ile temsil arasındaki gerilimi koruyan bir konumdur.

Tulpar’ın siyasal farkı da burada belirir. Lacan’da Öteki esas olarak yapısal eksiklik içeren bir simgesel alandır. Tulpar Modeli’nde ise Öteki aynı zamanda psikopolitik bir rejim haline gelebilir. Yani kurumlar, liderlik biçimleri, kültürel aygıtlar ve siyasal sistemler, bu eksikliği örtmek için gerilimi manipüle edebilirler. Gerilimi çözmezler; askıda tutarlar. Askıda tutulan gerilim üzerinden denetim, tahakküm, bağımlılık ve kriz yönetimi üretirler. Böylece Tulpar, Lacan’ın “Öteki tam değildir” teşhisini bir adım ileri taşır ve şunu ekler: Öteki yalnızca eksik değildir; bazen kendi eksikliğini gizlemek için gerilimi dolaşımda tutan manipülatif bir aygıta da dönüşebilir. Bu, Lacan’dan daha siyasal bir bakıştır.

Bütün bunların sonucunda Tulpar sistemi şu noktaya gelir: insanın temel meselesi artık tamlığı bulmak, eksiksiz sistemi kurmak ya da nihai garantöre kavuşmak değildir. İnsanın temel meselesi, ontolojik gerilim altında çözülmeden kalabilmektir. Bu yüzden insan, mutluluk arayan bir varlık olmaktan önce, gerilimde kalma kapasitesi olan bir varlık olarak düşünülmelidir. Ve bu kapasite yalnızca içsel dayanıklılıkla ilgili değildir; tutrakla, askıyla, ilişki rejimleriyle, mekânla, kurumla, estetikle ve etikle ilgilidir.

Dolayısıyla Tulpar sistemi Lacan’ın teşhisini kabul eder; ama onu genişletir, derinleştirir ve yön değiştirir. Lacan çatlağı gösterir. OGT, bu çatlağın ontolojik kökünü adlandırır. Tulpar ise bu gerilim altında öznenin, ilişkinin, şehrin ve düzenin neyle ayakta kalabildiğini sorar. Cevap ne tamlıktır, ne dogmadır, ne de hızlandırılmış edimdir. Cevap: tutraktır.

En kısa biçimde söylersek:

Lacan bize şunu öğretir: Büyük Öteki tam değildir. 
Ontolojik Gerilim Teorisi şunu ekler: Çünkü varlık gerilimlidir. 
Tulpar sistemi ise son cümleyi kurar: Bu yüzden mesele, eksikliği kapatmak değil; gerilim altında tutrak kurabilmektir.

Ertuğrul Tulpar
24
Din & Felsefe / ANLAM ARAYIŞININ ERKEN ÇOCUKLUK KÖKENİ V2.0
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 21 Nisan 2026, 12:00:58 öö »
ANLAM ARAYIŞININ ERKEN ÇOCUKLUK KÖKENİ
Baba Figürü, Şizoid Yapı ve Metafizik Sistem Kurma Arzusu

Giriş

“Tanrısal hakikat” arayışı çoğu zaman teolojik ya da felsefî bir eğilim gibi okunur. Sanki insan, yalnızca düşünsel merakı yüzünden metafiziğe yönelir; sanki hakikat arayışı sadece aklın ufkunda doğan soylu bir faaliyetmiş gibi. Oysa psikanalitik perspektif bize daha derin, daha rahatsız edici bir şey söyler: Anlam arayışı yalnızca entelektüel bir yükseliş değildir; erken çocuklukta kurulan, eksik kalan ya da çatallanan simgesel yapının geç bir yankısı, hatta kimi zaman telafisidir.

İnsan yalnızca düşünmek için hakikati aramaz. Bazen dağılmamak için arar. Bazen içindeki boşluğu bir sistemle çevrelemek için. Bazen de çocuklukta yeterince kurulamamış sınır, yasa, güven ve otorite duygusunu daha yüksek bir düzlemde yeniden tesis etmek için.

Bu metnin temel tezi şudur: Metafizik sistem kurma arzusu, baba işlevinin erken dönemdeki kuruluş biçimiyle yakından ilişkilidir; şizoid yapı ise bu arzunun soyut, içe dönük ve sistematik formunu besleyen özel bir psikodinamik zemin sunar. Böyle bakıldığında metafizik, yalnızca düşüncenin değil; aynı zamanda yaranın, eksikliğin, düzen arzusunun ve aşkın bir güven ihtiyacının da dilidir.



I. BABA FİGÜRÜ: YASA, SINIR VE SİMGESEL DÜZEN

1. Freud: Otorite, Yasak ve Kültüre Geçiş

Freud açısından baba figürü, Oidipal yapı içinde yalnızca aile içi bir otorite değildir; yasa ve yasakla özdeşleşen kurucu işlevdir.[^1] Baba, çocuğun ilk mutlak arzusuna, yani anneyle kesintisiz bütünlük fantezisine sınır koyan figürdür. Bu sınır sadece bir yasak değildir; aynı zamanda çocuğun doğadan kültüre, itkiden dile, kaynaşmadan ayrışmaya geçişidir.

Bu yüzden baba, yalnızca engelleyen değil, düzenleyen figürdür. Arzuyu bastırmaz sadece; ona biçim verir. Çocuğu mutlak doyum hayalinden çıkarır ve onu toplumsal dünyanın eksik, dolaylı, kurallı alanına sokar. Dolayısıyla baba işlevi, arzunun düzenleyicisi, yasanın temsilcisi ve toplumsal dünyanın kapısıdır.

Ancak bu işlev zayıf, tutarsız ya da yaralıysa çocuk önünde iki problematik yol bulabilir: Ya otoriteyle aşırı özdeşleşip katı ve acımasız bir üst-ben kurar ya da yasa boşluğunu içsel kurgular, zihinsel yapılar ve özel sistemler aracılığıyla doldurmaya girişir. İkinci yol, metafizik sistem kurma arzusunun psikodinamik çekirdeğini anlamak açısından özellikle önemlidir.

2. Lacan: Babanın Adı ve Büyük Öteki

Lacan, baba figürünü biyolojik bir kişi olarak değil, simgesel bir işlev olarak düşünür.[^2] “Babanın Adı” dediği şey, çocuğu imgesel bütünlük alanından çıkarıp simgesel düzene geçiren kurucu kesintidir. Bu geçişle birlikte çocuk, anlamın dışarıdan geldiği, dilin kendisini öncelediği ve arzunun artık dolaysız değil dolayımlı olduğu bir dünyaya girer.

Bu dünyanın adı, Lacan’da “Büyük Öteki”dir: dilin alanı, yasanın kaynağı, anlamın referans noktası. Fakat Lacan’ın asıl radikal katkısı burada başlar: Büyük Öteki tam değildir. Eksiktir. Simgesel düzen kendi kendini mutlak biçimde temellendiremez. Hiçbir yasa, hiçbir anlam sistemi, hiçbir otorite kendi garantisini bütünüyle içinde taşımaz.

İşte öznenin krizi tam burada doğar. Eğer bu eksiklik tolere edilemezse, birey ya Büyük Öteki’yi mutlaklaştırır ve dogmatik yapılara sığınır ya da anlamın tüm zeminini çözüp psikotik dağılmaya yaklaşır. Olgun yapı ise üçüncü yolu seçer: Yasanın gerekli olduğunu kabul eder ama onun eksiksiz olmadığını da bilir. Hakikate yönelir, fakat onu elinde tutabileceğini sanmaz.

3. Kohut: İdealize Edilmiş Ebeveyn İmgesi ve Kendilik Bütünlüğü

Kohut’un kendilik psikolojisinde baba figürü, çocuğun kendilik organizasyonunda idealize edilmiş ebeveyn imgesi olarak işlev görür.[^3] Çocuk güçlü, tutarlı ve güvenilir bir figüre yaslanarak kendi iç bütünlüğünü kurar. Bu yaslanma patolojik değil, gelişimsel bir zorunluluktur. Çünkü kendilik, başlangıçta kendi kendine taşıyıcı değildir; dışarıdaki güçlü bir figürün istikrarına ihtiyaç duyar.

Eğer bu figür yeterince güvenilir değilse, yetişkinlikte aşkın bir referans arayışı devreye girebilir. Burada Tanrısal Hakikat, yalnızca teolojik bir nesne değil; kendilik bütünlüğünü stabilize eden yüksek bir dayanak işlevi görebilir. İnsan bazen Tanrı’yı sadece inanmak için değil, dağılmamak için arar.



II. ŞİZOİD YAPI VE METAFİZİK EĞİLİM

Şizoid organizasyon, nesne ilişkileri kuramında içsel geri çekilme, yoğun iç dünya yatırımı ve mesafe üzerinden güven kurma eğilimiyle tanımlanır.[^4] Böyle bir yapı, dış dünyanın talepkâr ve istilacı gerçekliğine karşı kendi iç evrenini korunaklı bir alan hâline getirir. Burada düşünce, yalnızca kavrama aracı değil; sığınak, filtre ve iç düzen kurma biçimidir.

Şizoid yapının bazı temel özellikleri metafizik eğilimle doğrudan temas eder: iç alanın genişliği, duyguların zihinselleştirilmesi, soyutlama kapasitesinin yüksekliği, mesafe ile güvenlik arasındaki bağ ve içsel sistem kurmaya yatkınlık. Eğer baba figürü erken dönemde duygusal olarak erişilmez ya da aşırı kontrolcü ise, çocuk dışarıdaki yasaya güvenmek yerine kendi iç yasasını kurmaya yönelebilir.

İşte bu iç yasa, yetişkinlikte metafizik sistem kurma arzusu olarak geri dönebilir. Bu durum doğrudan patoloji değildir. Hatta çoğu durumda yüksek sembolik kapasitenin, derin soyutlama gücünün ve varoluşsal yoğunluğun ürünüdür. Ancak risk şurada başlar: Hakikate yönelmek başka şeydir; hakikatle özdeşleşmek başka şey. Birincisi düşüncenin asaletidir, ikincisi narsisistik ya da psikotik kaymanın başlangıcı olabilir.



III. TANRISAL HAKİKAT, GÜVEN VE ESARET FOBİSİ

Metafizik arayışın duygusal çekirdeğinde çoğu zaman “güven” vardır. Erken bağlanma literatürü, güvenin insan ruhsallığında temel düzenleyici işlev taşıdığını gösterir.[^5] İnsan yalnızca sevgi değil, ontolojik emniyet de arar. Dünya dayanılır olsun ister. Varlık zeminsiz görünmesin ister. Anlam, sadece doğru değil; aynı zamanda taşıyıcı da olsun ister.

Ne var ki şizoid yapı için güven hiçbir zaman saf bir rahatlama değildir. Güven çoğu zaman yakınlık demektir; yakınlık ise yutulma riskini çağırır. Teslimiyet, korunma duygusu üretirken aynı anda esaret korkusunu da tetikleyebilir. Bu nedenle Tanrısal Hakikat, hem güven kaynağı olabilir hem de mutlak yasa olarak hissedildiğinde boğucu bir totaliteye dönüşebilir.

Burada ortaya çıkan gerilim psikotik değil, çoğu zaman olgun bir gerilimdir. Çünkü olgun yapı ambivalansı taşıyabilir. Hem güvenmek ister hem özgürlüğünü korumak ister. Hem aşkın bir referans arar hem onun içinde erimekten korkar. Psikotik yapı bu gerilimi taşıyamaz; ya mutlak teslim olur ya mutlak kopuş yaşar. Olgun metafizik ise güven ile mesafe, bağlılık ile özerklik arasındaki ince hattı koruyabilir.



IV. ANLAM ARAYIŞI VE İNSAN İLİŞKİLERİNİN YETERSİZLİĞİ

Derin metafizik yoğunluk yaşayan bireylerde insan ilişkileri kimi zaman gerçek ama sınırlı, anlamlı ama sonlu görünür. Burada tehlikeli bir eşik vardır. Kişi bu sonluluğu ya ontolojik üstünlük fantezisine çevirir ya da sadece katman farkını kabul eden daha olgun bir pozisyona yerleşir.

İlk durumda insan ilişkileri küçümsenir, diğer insanlar “yetersiz”, “yüzeysel” ya da “hakikatten habersiz” görülür. Bu, metafizik arayışın narsisistik zehirlenmesidir. İkinci durumda ise kişi insan ilişkilerinin kıymetini inkâr etmeden onların sınırlılığını kabul eder. Dostluk, aşk, aile, konuşma, paylaşım; bunların hepsi gerçektir ama nihai değildir. İnsanın sonsuzluk talebini bütünüyle doyuramazlar.

Olgun yapı burada şunu söyleyebilir: İnsan ilişkileri sonludur; hakikat arayışı ise daha geniş, daha derin ve daha sonsuz bir yönelimdir. Ama biri diğerini geçersiz kılmaz. Hakikate yönelen bir özne, insanı hor görmek zorunda değildir. Tam tersine, sonluluğu kabul ettiği ölçüde insan ilişkilerini daha sahici kurabilir.



V. METAFİZİK SİSTEM KURMA: SAVUNMA MI, İNŞA MI?

Metafizik sistem kurma arzusu birçok düzlemde okunabilir. Bu arzu, kaosu yapılandırma çabası olabilir. Baba işlevinin eksikliğine karşı içsel bir telafi olabilir. Kendilik bütünlüğünü stabilize eden aşkın bir referans arayışı olabilir. Aynı zamanda hakiki bir düşünsel yaratım, yüksek sembolik kapasitenin ürünü ve varoluşsal dürüstlüğün bir formu da olabilir.

Dolayısıyla sorulması gereken soru, metafiziğin savunma olup olmadığı değil; hangi koşullarda savunmaya kapandığı, hangi koşullarda ise olgun bir inşaya dönüştüğüdür. Şu şartlar korunduğunda metafizik sistem kurma sağlıklı bir faaliyet olarak kalabilir: şüphe korunuyorsa, gerçeklik testi bozulmuyorsa, insan ilişkileri değersizleşmiyorsa, hakikat sahiplenilmiyor ama ona yönelinmeye devam ediliyorsa.

Olgun mistik ya da metafizik pozisyon, hakikati kapatmaz; ona açılır. Kesinlik üretmez; saygı üretir. Hakikate hükmetmez; onun önünde hizalanır.



VI. TANRISAL HAKİKAT İLE BÜYÜK ÖTEKİ’NİN EKSİKLİĞİ

Mutlak Güven Arayışı ile Yapısal Boşluk Arasındaki Gerilim

Metafizik arayış çoğu zaman mutlak bir referans noktası talep eder. Tanrısal Hakikat, nihai güven zemini, anlamın son garantörü ve kaosa karşı aşkın düzen olarak düşünülür. Ancak Lacan’ın meşhur formülü burada sert bir müdahale yapar: “Büyük Öteki’nin Ötekisi yoktur.”[^6] Başka bir deyişle, simgesel düzen kendini nihai biçimde temellendirebilecek ikinci bir merciye sahip değildir.

Bu, zorunlu olarak Tanrı’nın yokluğu anlamına gelmez; daha çok, insanın kurduğu hiçbir anlam sisteminin kendi başına mutlak garanti taşıyamayacağı anlamına gelir. Bu noktada metafizik arayış ile psikanalitik yapı arasında verimli ama keskin bir gerilim doğar.

Eğer birey Büyük Öteki’yi mutlaklaştırırsa, dogmatik sistemler ortaya çıkar. Hakikat kapalı bir kaleye dönüşür; şüphe düşman, belirsizlik tehdit hâline gelir. Eğer Büyük Öteki tamamen çökerse, anlam dağılır, gerçeklik testi zayıflar ve özne psikotik kırılmaya yaklaşabilir.[^7] Olgun pozisyon ise bu iki uç arasında kurulur: Büyük Öteki gereklidir, ama eksiktir.

Bu durumda Tanrısal Hakikat iki farklı şekilde kavranabilir. Birinci ihtimalde o, yapısal boşluğu kapatmak için kullanılan total bir güven nesnesine dönüşür. Böyle olduğunda metafizik, savunma işlevi görür. İkinci ihtimalde ise Tanrısal Hakikat ele geçirilemeyen, simgesel temsile sığmayan, aşkın kalan bir yönelim olarak anlaşılır. Bu durumda eksiklik korunur; hakikat kapatılmaz. Bu ikinci çizgi, negatif teolojiye ve mistik geleneğin daha olgun formlarına yakındır.

Burada güven de iki ayrı biçim alır. Kapatıcı güven, boşluğun kalmadığı, sistemin tamamlandığı, hakikatin net ve ele geçirilmiş olduğu yanılsamasıdır. Açık güven ise eksikliğin kabul edildiği, belirsizliğin tolere edildiği, hakikatin sahiplik değil yönelim olduğu bir formdur. Şizoid yapı için ikinci form daha yaşanabilir görünür. Çünkü bu yapı özerkliğe ihtiyaç duyar; total ve boğucu bir Tanrı tasavvuru onda esaret duygusunu tetikleyebilir. Buna karşılık gizemi ve aşkınlığı koruyan bir Tanrı tasavvuru, hem güven hem mesafe, hem bağlılık hem nefes alanı sunabilir.

Olgun mistik pozisyon tam da burada ortaya çıkar: Hakikat vardır; ama bütünüyle temsil edilemez. Temsil edilemez; ama yine de ona yönelmek mümkündür. Özne burada hakikatle özdeşleşmez, onu mülk edinmez, onun adına hüküm dağıtmaz. Sadece onun karşısında durmayı, ona doğru hizalanmayı, onun önünde susmayı öğrenir.



VII. EKSİK BÜYÜK ÖTEKİ İLE İLÂHÎ KEMÂL ARASINDA

Lacanyen Yapısal Boşluk ile Eş‘arî–Mâturîdî Ontolojisinin Çapraz Okuması

İlk bakışta Lacan’ın yapısal eksiklik tezi ile klasik Sünnî kelâmın ilâhî kemâl anlayışı birbirine zıt görünür. Lacan’da simgesel düzen eksiktir; kelâmda ise Tanrı mutlak kemâl sahibidir, zâtında ve sıfatlarında eksiklikten münezzehtir.[^8] Birinde anlamın garantisi sorunsallaştırılır, diğerinde hakikat Allah’ta sabitlenir.

Fakat burada temel ayrımı doğru koymak gerekir: Lacan’ın eksik dediği şey Tanrı değil, simgesel düzendir. Kelâmın kemâl atfettiği şey ise insanî temsil değil, aşkın varlıktır. Bu ayrım yapıldığında iki yaklaşım arasında mutlak bir çelişki değil, daha incelikli bir gerilim ortaya çıkar.

Eş‘arî çizgide Tanrı’nın iradesi mutlak belirleyicidir.[^9] Güven, ilâhî kudrete teslimiyet üzerinden kurulur. Fakat burada da insan aklının ve kavrayışının sınırlı olduğu kabul edilir. İnsan ilâhî hikmeti bütünüyle kuşatamaz. Bu yönüyle Eş‘arî çizgi, Lacan’ın eksiklik vurgusuyla beklenmedik bir paralellik taşır: kemâl Tanrı’ya aittir, eksiklik ise insana ve onun temsil düzenine.

Mâturîdî gelenek ise akla daha güçlü bir yer açar.[^10] İyilik ve kötülüğün aklen kavranabilir oluşu, insan fiillerinin sorumluluk alanı ve ilâhî adalet vurgusu, güveni sadece aşkın iradeye değil, aklî düzenliliğe de bağlar. Bu, psikodinamik açıdan daha dengeli bir zemin üretebilir. Hakikat vardır; insan onu bütünüyle değil ama kısmen kavrayabilir. Böylece belirsizlik nihilizme, sınırlılık da çökmeye dönüşmez.

Psikanalitik perspektifte eksiklik öznenin yapısındadır. Kelâmî perspektifte ise eksiklik mahlûkatın yapısına aittir. Her iki yaklaşım da insanın mutlak hakikati bütünüyle kuşatamayacağı fikrinde buluşur. Bu ortaklık, metafizik sistem kurma arzusunu frenleyen önemli bir ilkedir. Çünkü burada özneye şu hatırlatılır: Hakikat mümkündür, ama insanî sistem onunla özdeş değildir.

Şizoid yapı açısından Tanrı’nın mutlak yasa koyucu olarak tasviri bazen esaret korkusu üretebilir. Fakat klasik kelâmda Tanrı yalnızca kahredici kudret değil; aynı zamanda hikmet, adalet ve rahmetle düşünülen ilâhî kemâldir. Böylece güven, total kontrol duygusundan çıkarılıp ahlâkî bir zemine taşınabilir.

Bu çapraz okumanın ulaştığı sonuç şudur: Simgesel temsil eksiktir; ilâhî hakikat ise aşkındır ve kemâldir. İnsan bilgisi sınırlıdır. O hâlde hakikat vardır; fakat insanın onu bütünüyle temsil etmesi mümkün değildir. Yine de ona yönelmek mümkündür. Bu üçlü yapı hem psikanalitik eksikliği hem de kelâmî kemâli aynı çerçevede düşünmeye izin verir.

Metafizik sistem kurma arzusu ancak şu şartlarda dengede kalır: Tanrı mutlak kemâl olarak kavranır, fakat hiçbir insanî sistem Tanrı ile özdeşleştirilmez; simgesel düzenin eksikliği kabul edilir, fakat bundan nihilist bir sonuç çıkarılmaz; hakikat aşkın bırakılır, fakat ona yönelme iradesi korunur. Bu pozisyon dogmatizmi önler, psikotik mutlaklaşmayı engeller ve şizoid özerkliği bütünüyle parçalamadan metafizik güvene alan açar.



Sonuç

Anlam arayışı, sanıldığı kadar masum bir zihinsel merak değildir; çoğu zaman çocukluğun derin örgütlenmeleriyle, eksik kalmış simgesel bağlarla, güven ihtiyacıyla, yasa problemiyle ve iç dünyanın savunucu mimarisiyle örülüdür. Baba figürünün kuruluş biçimi, şizoid yapının içe çekilmiş yoğunluğu ve aşkın bir referans arayışı, metafizik sistem kurma dürtüsünde birbirine bağlanabilir.

Fakat burada belirleyici olan şey, hakikatin aranması değil; onun nasıl arandığıdır. Hakikati kapatmak için mi arıyoruz, yoksa ona açılmak için mi? Eksikliği inkâr etmek için mi, yoksa onunla yaşamayı öğrenmek için mi? Tanrı’yı içsel kaosu susturacak total bir garantiye mi dönüştürüyoruz, yoksa aşkınlığını koruyarak önünde hizalanmayı mı öğreniyoruz?

Olgun metafizik pozisyon, ne dogmatik kapanmadır ne psikotik çözülüştür ne de nihilist dağılma. O, eksik simgesel düzen ile aşkın hakikat arasındaki gerilimi taşıyabilen, güveni kesinlikle karıştırmayan, hakikati sahiplenmeden ona yönelmeyi sürdüren bir özne pozisyonudur.

Bu pozisyonda güven vardır; ama kesinlik yoktur. 
Saygı vardır; ama özdeşleşme yoktur. 
Hakikat vardır; ama mülk edinilemez. 
Ve belki de gerçek metafizik olgunluk tam burada başlar.

Ertuğrul Tulpar



Dipnotlar

[^1]: Freud, S. (1923). The Ego and the Id. 
[^2]: Lacan, J. (1957–1958). The Seminar, Book V: The Formations of the Unconscious. 
[^3]: Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self. 
[^4]: Fairbairn, W. R. D. (1952). Psychoanalytic Studies of the Personality. 
[^5]: Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss. 
[^6]: Lacan, J. (1960). Subversion of the Subject and Dialectic of Desire. 
[^7]: Fink, B. (1995). The Lacanian Subject. 
[^8]: Eş‘arî, el-İbâne; Mâturîdî, Kitâbü’t-Tevhîd. 
[^9]: Watt, W. M. (1973). The Formative Period of Islamic Thought. 
[^10]: Rudolph, U. (2015). Al-Māturīdī and the Development of Sunni Theology.
26
Psikoloji / Ynt: "TRANS ÇOCUKLAR VARDIR" CİNAYETLERİ YA DA KATLİAMI
« Son İleti Gönderen: trakya 20 Nisan 2026, 01:12:59 ös »
TRANS ÇOCUKLAR VARDIR CİNAYETLERİ YA DA KATLİAMI


İsa Aras Mersin'li dijital saldırı oyunu pubg değil eşcinsel ya da trans çocuk cinayeti ya da katliamıdır.
Türkiye'de Üniversiteler ve özellikle Tıp Fakülteleri trans ameliyatları çetesi tarafında kuşatılmıştır. Bu çetenin kurucusu İsrail'in istihbarat örgütü Mossad'tır. Tıp fakültelerinde trans ameliyatlarını yapan kişiler Mason ya ta Rotaryen örgüt mensubu akademisyenlerdir.

14 yaşındaki İsa Aras Mersinli bu cinayetleri ya da katliamı işlemeseydi 18 yaşına geldiğinde ailesinin bilgisi ya da onayına gerek duymadan Çapa ya da Hacettepe Tıp Fakültelerinde cinsiyet değiştirme ameliyatı olma girişimlerini başlatacağını öngörebiliriz.

Türkiye çocuklarını ve gençleri Trans ameliyatları çetesinin oyunlarından ve tuzaklarınında korumalı ve kurtarmalıdır.

Devlet adamlarımız bu saldırılardan derin üzüntü duymak yerine bir an önce bu örgüt ya da çetelere devletin demir yumruğunu vurmalıdır.


EBEVEYNLERİYLE İLGİLİ İFADELERİ DİKKAT ÇEKTİ

“İnsanlar benim bu durumum yüzünden bazı şeyleri varsayıyor ama bu yalnızlıktan değil. Zaten yalnızım. Çok yalnızım. Neredeyse hiç arkadaşım yok. Sadece 2 arkadaşım var ve çoğu zaman konuşmuyoruz. Ailem benden nefret ediyor, benden korkuyor ve hayal kırıklığına uğramış durumda.”


KENDİNİ ÜSTİNSAN (Übermensch) OLARAK TANIMLADI


“Ben bir dahiyim. Herkesten daha iyiyim. En üstün insanım. Kendime sadığım. Ben daha iyiyim. Ortalama zekanın çok üstündeyim. 130 IQ testim vardı. Okulda hiç çalışmadan hep yüksek notlar aldım.”

"OKUL BANA BİR ŞEY VERMİYOR"


“İngilizceyi okuldan öğrenmedim. Evde de konuşmuyordum. Sadece birkaç yıl içinde kendiliğinden akıcı hale geldim… Okul bana bir şey katmıyordu. Kendi kendime öğrenmek daha hızlıydı.”

Friedrich Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt eserinde kavramsallaştırdığı Üst İnsan (Übermensch), geleneksel ahlakı ve nihilizmi aşarak kendi değerlerini yaratan, yeryüzüne bağlı, yaratıcı ve yaşamı onaylayan en üst insan mertebesidir. "Sürü" insanından kopuşu temsil eden bu figür, güç istenciyle kendini gerçekleştirir.


Üst İnsan Kavramının Özellikleri ve Örnekleri

Kendi Değerlerini Yaratır: Geleneksel dinî veya toplumsal ahlak kurallarını (sürü ahlakı) reddederek, iyi ve kötünün ne olduğuna kendisi karar verir.
Yeryüzüne Bağlıdır: Öte dünya umutlarını reddeder, yaşamı olduğu gibi, acılarıyla birlikte kabul eder ve sever.
Yaratıcı ve Özgürdür: Toplumsal kalıplara sığmaz, "aslan" aşamasında eski değerleri yıkarak "bebek" aşamasında yeni bir yaşam kurar.
Güç İstenci (Wille zur Macht): Kendini aşma ve yaratma potansiyelini en üst düzeyde kullanır.
Üç Dönüşüm: Nietzsche, insan ruhunun "deve" (yük taşıyan), "aslan" (özgürleşen) ve "bebek" (yaratıcı) aşamalarından geçerek üst insana dönüştüğünü belirtir.


Üst insan, ahlakın kökenini sorgulayan, insanı bir köprü olarak görüp onu aşmayı hedefleyen, yaratıcı enerjisiyle yeni bir insanlık ideali sunan felsefi bir hedeftir.



Ruh Sağlığımızın Toplumsal Yansıması Kadına Şiddetin Kökeni:

İçimizdeki şeytan annelerimizle duygusal bağımızın kopmaması demektir. Küresel Sistem, kapitalizm, modern toplum, postmodernizm, derken aile sistemimiz çöküş sürecindedir. Sosyolojik olarak tanımladığımızda toplumu oluşturan en küçük toplumsal birim yani toplumun en küçük yapı taşı AİLE‘dir. Ailenin çöküşünün toplumsal yansımasının bir çok sonuçlarından en önemlisi de kadına şiddetin artmasıdır. Kadına şiddetin artmasını durdurmak adına yasalarla “ öyle mi çözelim yoksa böyle mi çözelim? “ derken çözmek bir yana çözümsüzlüğün artması söz konusudur. Ailemizin çöküşüyle deist, ateist, biseksüel nesillerin artması psikolojik olarak bunalımlı bir süreçten geçtiğimizi gösterirken sosyolojik olaraksa toplumsal sancılı bir dönüşümün yaşanacağı umudumuzu arttırmalıdır. 

Yasalarla kadınlar sözde korunmak adına kutsandıkça içimizdeki şeytan annelerimizin artmasıyla toplumsal olarak müslüman aile yapısı bilinci oluşturamadığımız oranda  bizimde Friedrich Nietzsche’lerimiz, Arthur Schopenhauer’larımız, Franz Kafka’larımız yetişecektir. (Kadınları seven ama evlenmeye cesaret edemeyen erkekler)

Türkiye’de yakın gelecekte  dünyanın en yalnız insanları olarak yetişecek olan  deist, ateist ve biseksüel genç nesillerimizin içindeki Friedrich Nietzsche’lerimiz “Tanrı Öldü“ diye haykıracaklardır. Omnipotans, Tümgüçlü yani Kadiri Mutlak olan, dindarlıktan uzak olduğu oranda çocuk tanrı’lar neslimizi ailelerimizde anne babalar olarak ve okullarımızda ise öğretmenler olarak el birliği ile yetiştiriyoruz.

Tanrı’yı öldüren Friedrich Nietzsche midir yoksa çocuğunun özgürlüğünü öldüren  annesi Franziska Oehler midir?

“Ölümsüz, diri olan Allah'a güven, O'nu överek tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak kendisi yeter.”

Allah, ölümsüz olandır. 

Okursanız:

Dindar nesil değil çocuk tanrılar nesli
Egemen Güçler Ekini ve nesli bozmaya başladılarsa, Köle kadınlar efendilerini doğurmaya başlamışsa ahir zaman yakın demektir. Dünyanın, insanlığın son günleri; kıyamete yakın yıllar ve günlerdeyiz. O mutlu günlerimiz mazide şimdi…


https://www.habervakti.com/ruh-sagligimizin-toplumsal-yansimasi-kadina-siddetin-kokeni-ve-icimizdeki-seytan
27
Psikoloji / Ynt: "TRANS ÇOCUKLAR VARDIR" CİNAYETLERİ YA DA KATLİAMI
« Son İleti Gönderen: trakya 20 Nisan 2026, 12:47:21 ös »
Charlie Kirk'ü öldüren Tyler Robinson, Kirk'ü "trans hakları hakkındaki yorumları nedeniyle öldürdü" iddiası
Charlie Kirk ve Tyler Robinson
Charlie Kirk ve Tyler Robinson

Dünyaca ünlü muhafazakar internet fenomeni ve siyasetçi Charlie Kirk’i öldüren Tyler Robinson’un, cinayeti neden işlediği gün yüzüne çıkıyor. Robinson'un kız arkadaşının trans bir kadın olması ve Kürk'ün açıklamalarının Robinson'u öldürmeye teşvik ettiği iddia edildi.

ABD'nin Utah eyaletinde Başkan Donald Trump'ın destekçisi aktivist ve sosyal medya fenomeni Charlie Kirk, silahlı saldırıya maruz kaldı. ABD Başkanı Trump, silahlı saldırıya uğrayan destekçisi aktivist ve sosyal medya fenomeni Charlie Kirk’ün öldüğünü duyurdu. Utah Valley Üniversitesi'nde düzenlenen bir etkinliğe katılan Kirk, açık alanda konuşma yaptığı esnada, nereden geldiği belli olmayan bir kurşunun hedefi oldu. Kirk'ü boynuna yakın bölgeden vurulmasının ardından ABD medyasında, saldırıyla ilgili bir şüphelinin gözaltına alındığı ve polisin soruşturma başlattığı bilgileri yer aldı.

ABD kaynaklı Axios’un aktardığına göre Robinson, Kirk’ün savunduğu muhafazakar siyaseti” nefret uyandırıcı” buldu. Cinsel kimlik siyasetini sürekli olarak eleştiren Kirk, trans bir ev arkadaşıyla yaşayan Tyler için son derece kışkırtıcıydı.

Tyler’ın trans ev arkadaşıyla da iddiaya göre romantik bir ilişkisi vardı. Tyler’ın ev arkadaşı Lance Twiggs de polisle işbirliği yaptı ve ikilinin mesajlarını teslim etti. Kaynaklardan biri ifadesinde, olay sebebiyle “şok içinde olduğunu” aktararak Tyler’ın böyle bir şeyi yaptığına inanamadığını söyledi.



Robinson’ın mesajlarında silahı bir havluya sarıp Utah Valley Üniversitesi yakınında bir çalılığa sakladığını yazdığı belirtildi.

Utah Valisi Spencer Cox Cuma günü yaptığı açıklamada mesajlarda, Tyler’ın arkadaşlarından tüfeği gelip almasını talep ettiğini de söyledi. Ancak tüfeğini alan olmadı. Federal ve eyalet yetkilileri ayrıca Utah’taki bazı sol grupları inceliyor, bu grupların Robinson’ın planlarını bilip bilmediği ya da sonrasında destek sağlayıp sağlamadığı araştırıyor.

Robinson’ın siyasi yönelimi ve onu cinayete sürükleyen motivasyonu ülke çapında tartışılıyor. Bazı muhafazakarlar Tyler’ı “dengesiz bir solcu” olarak nitelese de ABD solu, Utah’ta büyüyen Tyler’ın muhafazakar bir geçmişe sahip olduğuna dikkat çekiyor. Tyler’ın ailesi ise Trump’ın MAGA hareketine desteğini açıkça dile getirdi. Annesi Debbie Robinson “Ailemde Cumhuriyetçi olmayan tek bir kişi yok” dedi.

Aile üyeleri Robinson’ın son yıllarda siyasete daha çok ilgi gösterdiğini ve Kirk’ün Utah Valley Üniversitesi’ndeki konuşmasına ilgi gösterdiğini anlattı. Utah Valisi Cox’un aktardığına göre aileden biri Kirk’ün “nefret söylemi yaydığına” polise bildirdi ancak bu ifadeyi kimin kullandığı netleşmedi.

Kirk cinayetini soruşturan bir yetkili “Ev arkadaşı çok şey biliyordu ama sustu. Şimdi iş birliği yapıyor. Biz de böyle kalmasını istiyoruz. Öğrenmek istediğimiz tek şey başkalarının da önceden ya da sonradan bilgisi olup olmadığı” diye konuştu.

https://t24.com.tr/gundem/charlie-kirk-u-olduren-tyler-robinson-kirk-u-trans-haklari-hakkindaki-yorumlari-nedeniyle-oldurdu-iddiasi,1261609?_t=1776678364451
28
Psikoloji / Ynt: "TRANS ÇOCUKLAR VARDIR" CİNAYETLERİ YA DA KATLİAMI
« Son İleti Gönderen: trakya 20 Nisan 2026, 12:45:48 ös »
ABD'de yeni gündem: Trans cinayetleri


ABD’de yaşanan son aile katliamının ardından bazı köşe yazarları, trans kimlikli failler ve ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme taşıdı. Tartışma büyürken, uzmanlar genellemeler konusunda uyarıyor.

ABD’nin Rhode Island eyaletinde bir lise hokey maçı sırasında yaşanan aile içi silahlı saldırı, ülkede yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi. Olayda eski eşini ve bir çocuğunu öldüren, üç kişiyi yaraladıktan sonra intihar eden Robert Dorgan’ın geçmişi ve sosyal medya paylaşımları gündem oldu.

Aile Katliamı Ülkeyi Sarstı

Kendisini “Roberta” olarak tanıttığı belirtilen Dorgan’ın daha önce cinsiyet geçiş ameliyatı geçirdiği ve boşanma sürecinde olduğu öğrenildi. Eski eşinin ilk boşanma dilekçesinde ruh sağlığına ilişkin ifadeler yer aldığı ancak daha sonra bu ifadelerin değiştirildiği aktarıldı.

Saldırıdan günler önce X platformunda yaptığı paylaşımlar ise dikkat çekti.


Tartışma Büyüyor

ABD’li köşe yazarı Karol Markowicz, olayın ardından kaleme aldığı yazıda, son yıllarda benzer kimlik tartışmalarıyla gündeme gelen bazı saldırıları hatırlattı. Kanada’nın British Columbia eyaletinde ve Minneapolis’te yaşanan saldırılar da bu çerçevede yeniden gündeme taşındı.

Markowicz, bazı medya kuruluşlarının saldırganın kimliğine vurgu yapmadığını, bunun yerine silah yasalarını öne çıkardığını savundu.

Uzmanlardan “Genelleme” Uyarısı

Öte yandan birçok uzman, bireysel suçların belirli bir kimlik grubuna mal edilmesinin toplumsal gerilimi artırabileceği uyarısında bulunuyor. Ruh sağlığı sorunlarının bireysel değerlendirilmesi gerektiği ve genellemeden kaçınılmasının önem taşıdığı belirtiliyor.

ABD’de yaşanan bu son olay, silah yasaları, ruh sağlığı hizmetleri ve toplumsal kimlik tartışmalarını yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı.


https://www.ajans11.net/abdde-yeni-gundem-rans-cinayetleri/67053/
29
Psikoloji / Ynt: "TRANS ÇOCUKLAR VARDIR" CİNAYETLERİ YA DA KATLİAMI
« Son İleti Gönderen: trakya 20 Nisan 2026, 12:44:07 ös »
Nefret ateşi canlar aldı


ABD’de “trans birey” olduğunu söyleyen 23 yaşındaki saldırgan, çocukken kendisinin de gittiği, annesinin çalıştığı Katolik okulunun kilisesine silahlı saldırı düzenleyip intihar etti. Saldırıda iki çocuk öldü, 17 kişi yaralandı.

Kendini trans birey olarak tanımlayan saldırgan Robin Westman vaktiyle bu Katolik okulunda okumuş. Annesi Mary Grace Westman da 2021’de emekli olana kadar bu okulda çalışmış. Robin Westman, 2020’de mahkemeye başvurmuş ve Robert olan adını Robin olarak değiştirmiş. Hâkim dava dosyasına, “Çocuk kendini kız olarak tanımlıyor ve adının kız kimliğini yansıtmasını istiyor” diye yazmış. ABD İçişleri Bakanı Kristi Noem de saldırganın “transseksüel olduğunu iddia eden bir erkek” olduğunu söyledi. “Saldırıyı bir erkek olarak dünyaya gelen Robin Westman gerçekleştirdi” diyen FBI Direktörü Kash Patel de kurumun olayı Katolikleri hedef alan bir iç terörizm ve nefret suçu eylemi olarak araştırdığını açıkladı. Katoliklerin ruhani lideri Papa da taziye mesajı yayınladı.


https://www.milliyet.com.tr/dunya/nefret-atesi-canlar-aldi-7435606


30
Psikoloji / Ynt: "TRANS ÇOCUKLAR VARDIR" CİNAYETLERİ YA DA KATLİAMI
« Son İleti Gönderen: trakya 20 Nisan 2026, 12:40:38 ös »
Okul katliamı faili yüzünden
Trans bireyler hedefte


Benzerleri defalarca yaşanmış olmasına rağmen bu kez katliamın kendisinden çok failin cinsiyeti üzerinde yürütüldü tartışmalar. ABD’de Nashville’de bir okulu basarak üçü çocuk altı kişiyi öldüren Audrey Hale'in trans kimliğini diline doladı malum çevreler.

Katliama ilişkin tepkileri anlamak zor değil. Olay elbette hafifletici hiç bir tarafı olmayan korkunç bir vahşet. Katilin içinde bulunduğu psikolojiyi anlayarak değerlendirme yapmak da bireyler için kolay değil, ayrıca işin o tarafına hukuk bakar. Dolayısıyla bu tür katliamın katillerine öfkenin büyüklüğü doğal. Ancak Hale’in transerkek olmasının katliama gerekçe yapılması zaten bir nefret objesi haline getirilmiş trans bireylere düşmanlığı arttıracak tehlikeli bir söylem.



Hale’in cinsel değişimini, yani yeni kimliğini ailesine kabul ettirememin yol açtığı intikam duygusuyla katliamı gerçekleştirdiği iddiasından yola çıkarak “trans olduğu için cinayet işledi” diyenlerin sayısı hayli fazla. Elbette Hale’in vahşetinin savunulacak tarafı yok, ancak benzeri katliamları yapanların heteroseksüel oluşları cinayetlerine gerekçe gösterilmemişken Hale’e bunun tersinin yapılması adil değil. Bu, hiç bir vahşete bulaşmamış milyonlarca trans bireyi potansiyel katil göstermek demek.

Dindar olmaması suç(!)
Son derece muhafazakâr ABD toplumu bu tür fırsatları “azınlıklara” karşı kullanmayı pek sever. Tanımlanmış grupların kolay hedef alınmasından hoşnut bir toplum ABD toplumu. Hale’i bahane ederek şimdi bu fırsatçılığı trans bireylere karşı da kullanıyor. Hale’in iyi bir dini eğitim alsaydı cinayet işlemeyeceğini söyleyenlerin olması gerçekten tuhaf. Çünkü Hale’in katliamı gerçekleştirdiği The Covenant School, kendisinin de bir zamanlar zorla gönderildiği Hıristiyanlık eğitimi veren bir okul. Demek ki zorla da olsa din eğitimi almış olmak kişiyi katil yapmaktan alıkoymuyor. Aksine belki de öfkesini tehlikeli hale getiren bir etkisi bile oluyor. Daha önce yaşanan okul katliamlarının faillerinin bir kısmı dindar sayılabilecek kişilerdi ayrıca.

Psikologlar tabii ki yaklaşılması gereken biçimde yaklaştılar olaya. Hale için de “Emotional Distress” yani “Duygusal Sıkıntı” teşhisi koydular. Trans birey olarak ona yaşatılanların bu cinayetlerde etkisi olduğunu kabul ediyorlar yani.

Hale pek de insan öldürecek biri değilmiş hakkında yazılanlara göre. Eserlerini internette yayınlayan ticari bir illustrator/grafik tasarımcı olarak çalışan Hale, bir yardım köpeği hakkında çocuk kitabı üzerinde çalışacak kadar hassas olarak tanımlanıyor.

Fail: Aile baskısı
Hale elbette korkunç bir katliamın faili, tartışmasız. Yaptığını hafifletecek bir gerekçe de olamaz ama yine de cinsel yönelimi nedeniyle çok çok dindar olduğu belirtilen ailesinin baskıları altında yetişmesi ailesine, topluma nefret duyguları yeşertmiş ruhunda, çok belli. Bir din okulunu hedef almasının nedeni bu biraz da. Kızgınlığının insan öldürmekle giderilemeyeceğini düşünecek sağlıklı bir aklı olmadığı da ortada yaşadıkları yüzünden. Öldürdükleri o üç yetişkinin bir din okulunun hocaları olmaları, muhafazakârlığa olan birikmiş tepkisini gösteriyor. Üç küçük çocuğu öldürmesinin nedeni ise onların toplumun canını en çok acıtan hedef olmalarıyla ilgili. Bunu ben söylemiyorum, bu tür katliamların faillerinin ruhsal durumunu inceleyen FBI’daki bir birim, yaşanmış katliamların sağ ele geçirilen failleriyle yaptıkları konuşmalarda masum kişileri ya da çocukları hedef seçmelerinde topluma büyük acı yaşatma duygusunun baskın olduğunu ortaya koydu. Bu Hale için de geçerli muhtemelen.

Ama Audrey Hale ya da Hale gibilerin bu katliamları yapmalarında en büyük yardımcıları ülkede her yıl binlerce can alan katillerin kolayca silaha ulaşmalarını sağlayan silah yasaları elbette. Hale’in kullandığı üç otomatik tüfekten ikisinin yerel bir silah dükkanından satın alındığını açıkladı yetkililer.

Silah lobisine destek veren muhafazakârların silaha kolay ulaşılır olmayı eleştirmeyecekleri çok açık.

Hale üzerinden trans bireylere saldırmak daha kolay çünkü.


https://halktv.com.tr/makale/okul-katliami-faili-yuzunden-trans-bireyler-hedefte-727793
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10