Son İletiler

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
11
Anlam Arayışının Erken Çocukluk Kökeni:

Baba Figürü, Şizoid Yapı ve Metafizik Sistem Kurma Arzusu

Giriş

“Tanrısal hakikat” arayışı çoğu zaman teolojik ya da felsefî bir eğilim olarak yorumlanır. Ancak psikanalitik perspektiften bakıldığında, anlam arayışı yalnızca entelektüel bir yönelim değil; erken çocuklukta kurulan (ya da eksik kalan) simgesel yapının bir devamı, hatta telafisi olabilir.

Bu metnin temel tezi şudur:

> Metafizik sistem kurma arzusu, baba işlevinin erken dönemdeki kuruluş biçimiyle yakından ilişkilidir; şizoid yapı ise bu arzunun soyut ve sistematik formunu besleyen özel bir psikodinamik zemin sunar.

I. Baba Figürü: Yasa, Sınır ve Simgesel Düzen

1. Freud: Otorite ve Yasak

Freud’da baba figürü, Oidipal yapı içinde yasa ve yasakla özdeşleşir.[^1]
Baba, çocuğun ilk mutlak arzusuna (anneyle bütünlük) sınır koyan figürdür. Bu sınırlandırma yalnızca bastırma değil; aynı zamanda kültüre ve dile geçiştir.

Dolayısıyla baba:

Arzunun düzenleyicisi

Yasanın temsilcisi

Toplumsal dünyanın kapısıdır

Baba işlevi zayıf ya da tutarsız olduğunda, çocuk iki uçtan birine kayabilir:

Ya otoriteyle özdeşleşerek katı bir üst-ben geliştirir,

Ya da yasa boşluğunu içsel kurgularla doldurur.

2. Lacan: “Babanın Adı” ve Büyük Öteki

Lacan, baba figürünü biyolojik değil, simgesel bir işlev olarak kavrar.[^2]
“Nom du Père” (Babanın Adı), çocuğu imgesel bütünlükten simgesel düzene geçirir. Bu geçiş, anlamın garantörü olan “Büyük Öteki”nin kuruluşudur.

Ancak Lacan’ın radikal katkısı şudur:

> Büyük Öteki eksiktir.

Yani simgesel düzen hiçbir zaman mutlak değildir; her yasa yapısal bir boşluk içerir.

Eğer bu eksiklik tolere edilemezse, birey ya:

Büyük Öteki’yi mutlaklaştırır (dogmatik yapı),

Ya da tamamen çözer (psikotik yapı).


Olgun yapı ise eksikliği kabul eder.

3. Kohut: Kendilik ve İdealize Edilmiş Ebeveyn İmgesi

Kohut’a göre baba figürü, çocuğun kendilik organizasyonunda “idealize edilmiş ebeveyn imgesi” olarak işlev görür.[^3]

Çocuk, güçlü ve güvenilir bir figüre yaslanarak kendilik bütünlüğünü kurar. Bu figür yeterince istikrarlı değilse, yetişkinlikte “idealize edilecek” aşkın bir nesne arayışı ortaya çıkabilir.

Bu noktada Tanrısal Hakikat arayışı, kendilik bütünlüğünü stabilize eden aşkın bir referans işlevi görebilir.

II. Şizoid Yapı ve Metafizik Eğilim

Şizoid organizasyon, nesne ilişkileri kuramında içsel geri çekilme ve yoğun iç dünya yatırımı ile tanımlanır.[^4]

Temel özellikler:

İç alanın genişliği

Duyguların zihinselleştirilmesi

Mesafe ile güvenlik

Derin soyutlama kapasitesi

Eğer baba figürü:

Duygusal olarak erişilmez,

Ya da aşırı kontrolcü ise,

çocuk erken dönemde kendi iç yasasını kurmaya yönelebilir.

Bu durum yetişkinlikte:

> Metafizik sistem kurma arzusu

şeklinde ortaya çıkabilir.

Bu patoloji değildir; yüksek sembolik kapasitenin ürünüdür.
Ancak sistem kurma arzusu şu noktada risk taşır:

Hakikate yönelmek ve ya Hakikatle özdeşleşmek

İkincisi narsisistik ya da psikotik kayma riskini içerir.

III. Tanrısal Hakikat, Güven ve Esaret Fobisi

Metafizik arayışın duygusal çekirdeği çoğu zaman “güven”dir.

Erken bağlanma literatürü, güven duygusunun temel psikolojik düzenleyici olduğunu gösterir.[^5]

Ancak şizoid yapı için güven her zaman ambivalans içerir:

> Güven = Yakınlık
Yakınlık = Yutulma riski

Bu nedenle Tanrısal Hakikat:

Güven kaynağı olabilir,

Ama mutlak yasa olarak hissedildiğinde esaret korkusu doğurabilir.

Bu ambivalans psikotik değil; olgun bir gerilimdir. Psikotik yapı ambivalansı taşıyamaz.

IV. Anlam Arayışı ve İnsan İlişkilerinin “Yetersizliği”
Derin metafizik yoğunluk yaşayan bireylerde, insan ilişkileri:

Gerçek ama sınırlı,

Anlamlı ama sonlu

hissedilebilir.

Bu durum iki biçimde yorumlanabilir:

1. Ontolojik üstünlük pozisyonu (riskli)

2. Katman farkı bilinci (olgun)

Olgun yapı şunu kabul eder:

> İnsan ilişkileri sonludur;
Hakikat arayışı sonsuzdur;
Biri diğerini geçersiz kılmaz.

V. Sonuç: Metafizik Sistem Kurma Bir Savunma mı?

Metafizik sistem kurma arzusu:

Kaosu yapılandırma çabası olabilir,

Baba işlevinin telafisi olabilir,

Kendilik bütünlüğünü stabilize eden aşkın referans olabilir.

Ancak şu koşullarda sağlıklıdır:

Şüphe korunuyorsa,

Gerçeklik testi bozulmuyorsa,

İnsan ilişkileri değersizleşmiyorsa,

Hakikat sahiplenilmiyor, yöneliniyorsa.

Olgun mistik pozisyon, Lacan’ın ifadesiyle, Büyük Öteki’nin eksikliğini tolere edebilen pozisyondur.

Bu pozisyonda:

Güven vardır,

Ama kesinlik yoktur,

Saygı vardır,

Ama özdeşleşme yoktur.

Ertuğrul Tulpar
13 - Şubat - 2026

---

Dipnotlar

[^1]: Freud, S. (1923). The Ego and the Id.
[^2]: Lacan, J. (1957–1958). The Seminar, Book V: The Formations of the Unconscious.
[^3]: Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self.
[^4]: Fairbairn, W.R.D. (1952). Psychoanalytic Studies of the Personality.
[^5]: Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss.
12
Din & Felsefe / YOK-UN KIYISINDA: HAKİKAT İLE DANS
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 11 Şubat 2026, 10:42:39 ös »
YOK-UN KIYISINDA
Hakikatle Dans

Hakikat kelimesi çoğu zaman güvenli bir ışık gibi kullanılır.
Sanki karanlığı dağıtacak bir projektörmüş gibi.

Oysa belki hakikat ışık değil, karanlığın ta kendisidir.

Heidegger, insanın “dünyaya atılmış” olduğunu söyler. Atılmışlık, bir başlangıç bilmemektir. Nereden geldiğimizi seçmedik; nereye gittiğimizi de bilmiyoruz. Arada bir yerdeyiz. Bir boşlukta. Bir açıklıkta. Ama bu açıklık aydınlık değildir; çoğu zaman sisli, çoğu zaman uçurum kenarındadır.

Belki de hakikat arayışı, bu atılmışlığın yarattığı ürpertiye verilen bir cevaptır.
Bir sistem kurmak isteriz.
Bir çerçeve çizmek.
Bir zemin bulmak.

Zemin.

Ama ya zemin yoksa?

Ya “varlık” dediğimiz şey, sağlam bir kaya değil de, sürekli açılan bir yarıksa?
Ya hakikat, kapatılacak bir denklem değil de, içine düşülebilecek bir boşluksa?

Kierkegaard’ın uçurumu burada başlar. Ona göre insan, sonsuzluk ile sonluluk arasında gerilmiş bir varlıktır. Bu gerilim kaygı üretir. Kaygı, uçurumun kenarında durduğunu fark etmektir. Aşağıya bakarsın. Düşebilirsin. Ama aynı zamanda atlayabilirsin de. Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.

Hakikatle temas belki de tam burada olur.

Zihin hakikati kavramak ister. Kavram, tutmaktır. Tutmak, düşmemektir. Ama uçurumun kenarında tutunacak bir dal yoksa? Kavramların dili karanlığa çarpar. “Bilinemez” kelimesi, zihnin duvara tosladığı andır.

Ve o anda iki yol vardır:

Ya geri çekilirsin.
Ya bir adım daha yaklaşırsın.

“Yok-un” kıyısına.

Yokluk, çoğu zaman olumsuzluk gibi anlaşılır. Oysa Heidegger’in “Hiç”i (das Nichts), varlığın arka planıdır. Hiçlik, var olanların anlamsızlığı değil; anlamın açıldığı boşluktur. Kaygı anında dünya sıradanlığını yitirir; nesneler geri çekilir; insan çıplak varoluşuyla kalır.

Kan ve gül burada tekrar belirir.

Kan: faniliğin sertliği, yokluğa yazılmış beden.
Gül: bu faniliğin içinde filizlenen anlam.

Ama diken?
Diken, yokluğun sürekli hatırlatmasıdır.

Hakikatle dans etmek, yokluğu ortadan kaldırmak değildir.
Yokluğu inkâr etmek hiç değildir.
Yokluğun üzerinde yürümeyi öğrenmektir.

Zihinsel olmayan temas belki de budur:
Uçurumu kapatmaya çalışmadan kenarında durabilmek.
Düşme ihtimaliyle birlikte nefes alabilmek.
Belirsizliğin içinden kaçmadan var kalabilmek.

“Bilmem anlatabiliyor muyum?”

Belki anlatılamaz. Çünkü anlatmak, sınır çizmektir. Oysa uçurumun sınırı yoktur; sınır bizizdir. Biz geri çekildiğimizde kenar belirir; bir adım attığımızda silinir.

Hakikat, belki de bilginin ötesinde bir çıplaklıktır.
Zihnin çözüldüğü ama delirmediği bir eşik.
Kontrolün gevşediği ama kaybolmadığı bir an.

Dans burada başlar.

Dans, düşmemek için kasılmak değil;
dengeyi hareket içinde bulmaktır.

Müzik durabilir.
Zemin kayabilir.
Ama adım atılır.

Hakikat bir cevap değilse,
bir uçurum olabilir.

Ve insan, o uçurumun kenarında,
kan ve gül arasında,
yok-un kıyısında,
nefes almayı seçebilir.

Peki öyle olsun.

Ertuğrul Tulpar
11 - Şubat - 2026
13
Din & Felsefe / Ynt: TANRI'LAŞAN DEVLET
« Son İleti Gönderen: psikolog 09 Şubat 2026, 07:58:44 ös »
...
14
Din & Felsefe / Arap Alfabesi Türk Dilleri İçin Neden Daha Uygundur?
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 09 Şubat 2026, 01:42:16 ös »
Arap Alfabesi Türk Dilleri İçin Neden Daha Uygundur?

Oğuz–Karluk–Kıpçak Bağlamında Türk Dillerinde Ortak İmla Meselesi

Özet

Türk dillerinde ortak imla tartışmaları çoğunlukla fonetik düzlemde yürütülmekte, sorun “hangi sesin hangi harfle gösterileceği” meselesine indirgenmektedir. Bu makale, söz konusu yaklaşımın yapısal olarak hatalı olduğunu savunur. Ortak imla problemi tekil seslerin temsili değil, birden fazla Türk dilinin aynı yazıyı kendi fonolojik sistemleri içinde okuyabilmesini mümkün kılan üst-düzey bir yazı mantığı problemidir. Oğuz, Karluk ve Kıpçak kolları arasındaki fonolojik ve morfolojik farklılıklar gösterilerek, Latin alfabenin neden bu ortaklığı üretemediği; buna karşılık Arap yazısı (veya onun alan-temelli ilkeleri) neden tarihsel ve yapısal olarak daha uygun bir zemin sunduğu ortaya konulmaktadır.

1. Problemin Yanlış Formülasyonu

Türk dillerinde ortak imla meselesi uzun süredir şu soruya indirgenmiştir:
“Hangi ses hangi harfle yazılmalı?”

Bu soru yanlıştır. Çünkü ortak imla, tek tek dillerin ses envanterlerini eksiksiz kodlama girişimi değildir. Asıl mesele, farklı fonolojik sistemlere sahip Türk dillerinin aynı metni, yazı değişmeden, kendi dil bilgileriyle okuyabilmeleridir. Bu nedenle ortak imla, fonetik doğruluk değil, okunabilir birlik problemidir.

2. Oğuz–Karluk–Kıpçak: Sorunun Dilsel Zemini

Türk dilleri, ortak bir kökten gelseler de fonolojik evrimleri aynı yönde ilerlememiştir. Bu fark, üç ana kol üzerinden net biçimde izlenebilir.

2.1. Oğuz Kolu (Türkiye Türkçesi, Azerice, Türkmen ağızları)

Oğuz dillerinde:

ünlü kalitesi belirgindir,

uzunluk çoğu zaman ikincildir,

ğ, büyük ölçüde ünsüz olmaktan çıkmış, uzatma veya geçiş işlevi kazanmıştır.

Bu yapı, Latin alfabeyle görece uyumludur. Ancak bu uyum ulusal yazı düzeyinde geçerlidir; Oğuz kolu kendi içinde dahi tam bir fonetik birlik sergilemez.

2.2. Karluk Kolu (Özbekçe, Uygurca)

Karluk dillerinde:

ünlü alanları kaymış ve iç içe geçmiştir,

uzunluk ve kalite ayrımı istikrarsızdır,

tarihsel ğ sesi zayıflamış, yazıda yapay çözümler (ör. gʻ) ortaya çıkmıştır.

Latin alfabe burada sürekli yeni işaretler, apostroflar ve istisnalar üretmek zorunda kalır. Fonetik yazım arttıkça sistem sadeleşmez; aksine karmaşıklaşır.

2.3. Kıpçak Kolu (Kazakça, Kırgızca, Tatarca, Başkurtça)

Kıpçak dillerinde:

ünlü uyumu son derece güçlüdür,

kayıcı sesler (w, y) yaygındır,

gırtlaksı alanlar (q, tarihsel gırtlaksı g) büyük ölçüde korunmuştur,

aynı kök, farklı yüzey biçimlerinde yaşayabilir.

Bu yapı, yazının okumayı dile bırakmasını zorunlu kılar. Latin alfabe ise her farkı yazıya zorladığı için Kıpçak kolunda kaçınılmaz olarak işaret yığını üretir.

3. Latin Alfabenin Yapısal Sınırı

Latin alfabe şu ilkeye dayanır:
Bir ses = bir harf.

Bu ilke, Türk dillerinin yukarıda özetlenen yapısıyla bağdaşmaz. Çünkü Türk dilleri:

kayıcı sesler üretir,

uzunluk–kısalık ayrımını bağlamla çözer,

ünsüzlerin niteliğini çoğu zaman ünlü uyumuyla belirler,

kökü farklı ses yüzeyleriyle yaşatır.

Latin alfabe bu çoklu okumayı taşıyamaz; her ayrımı yazıya zorlar. Sonuç, her dil için ayrı alfabe, ayrı işaret ve ayrı istisnadır. Bu durum ortaklık değil, kontrollü parçalanma üretir.

4. Arap Yazısı Mantığının Üstünlüğü

Arap alfabesi Türkçeye sonradan “uyarlanmış” bir araç değildir. Aksine, Türk dillerinin alan-temelli okuma mantığıyla kendiliğinden örtüşen bir yazı sistemidir.

Arap yazısı:

ünlüleri bilinçli olarak eksik yazar,

harfleri tekil sesler yerine okuma alanları olarak kullanır,

okumanın büyük kısmını dil bilgisine bırakır,

tek yazıyla çoklu okumalara izin verir.

Bu sayede tarihsel olarak:

baûır / boor / bağır

dağ / too / dag
gibi yapılar aynı yazıyla yüzyıllarca yaşayabilmiştir.

5. Tarihsel Deneyim: Ortaklığın Kanıtı

Türk dünyasında en geniş yazılı dolaşım:

Çağatay,

Osmanlı,

Kıpçak,

erken Azerî dönemlerinde
Arap alfabesiyle gerçekleşmiştir.

Bu dönemlerde sesler ve lehçeler farklıydı; fakat yazı ortaktı. Bu durum bir tesadüf değil, yazı sisteminin dil ailesinin yapısına uygunluğunun doğal sonucudur.

6. Fonetik Doğruluk Yanılsaması

Modern yazı reformları fonetik doğruluğu ilerleme olarak sunar. Oysa ortak yazı tarihinin gösterdiği şey şudur:
"Fonetik mükemmellik ortaklığı zayıflatır."

İngilizcenin küresel yazı dili olabilmesi, seslerini eksik yazmasına ve okumayı dile bırakmasına dayanır. Arap yazısı, Türk dilleri için bu işlevi modern çağdan çok önce yerine getirmiştir.

7. Sonuç: Yapısal Zorunluluk

Bugün gelinen noktada tablo nettir:

Latin alfabe ile ortak imla; sürekli teknik ve teorik kriz üretiyot. Alan-temelli (Arap yazısı mantığında) imla ise doğal denge oluşturuyor.

Dolayısıyla Türk dillerinde gerçek ortak imla, Latin harfleriyle değil; Arap alfabesiyle veya onun alan-temelli ilkelerini taşıyan bir yazı sistemiyle mümkündür. Bu tercih nostaljik değil, yapısal olarak zorunludur.

Sonuç Cümlesi

Arap alfabesi sesleri değil, okuma alanlarını yazar. Türk dillerini birleştiren şey de tam olarak bu alan-temelli yazı mantığıdır; ortak imla, ayrıntıyı yazmakla değil, ortak okumayı mümkün kılmakla kurulur.

Ertuğrul Tulpar
9 - Şubat - 2026
15
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ
Balqanlardan Türkistana Ortaq Qaderin Yeniden Quruluşu (*)

Yeni Türkiye Siyaseti, bir genişleme hevesi deyil.
Bir “büyük devlet” fantezisi hiç deyil.
Bu siyaset, dağılmış havzaların yeniden birbirini hatırlamasıdır.

Balqanlar, Qafqasya, Ortadoğu-Arap Yarımadası ve Türkistan;
tarihin farqlı anlarında qoparılmış,
ama hiçbir zaman ruhen ayrılmamış aynı siyasî havzanın parçalarıdır.

Bu coğrafyalar bugün farqlı krizlerle anılıyor olabilir.
Ama hepsinin yaşadığı şey aynıdır:
Merkezsizleşme, kimliksizleşme ve dış tahakküm.

Balqanlar; Avrupanın periferisinde tutulmuş,
Qafqasya; büyük güçlerin tampon alanına sıqıştırılmış,
Ortadoğu; parçalanaraq yönetilen bir laboratuvara çevrilmiş,
Türkistan ise Rus ve Çin emperyalizmi arasında paylaşdırılmaq istenmiştir.

Yeni Türkiye Siyaseti tam burada devreye girer.

Bu siyaset,
“Ben geliyorum” demez;
“Birlikte ayağa qalqıyoruz” der.

Ortaq İlke: Göçer-Evli Uygarlıq

Yeni Türkiyenin taşıyıcı omurgası,
yerleşik imparatorluqların dikey tahakkümüne karşı
Göçer-Evli Uygarlıq tecrübesidir.

Bu tecrübe:
• Merkezsiz ama dağınıq olmayan,
• Huququ mekana hapsetmeyen,
• Kimliyi folklora indirgemeyen,
• Devleti qutsamadan devletsiz bırakmayan
bir siyasal aqlı temsil eder.

Bu nedenle Yeni Türkiye,
Balqanlara “medeniyet götürmez”,
Qafqasyaya “istikrar ihraç etmez”,
Ortadoğuya “model satmaz”.

Şunu yapar:
Ortaq töreyi, ortaq hafızayı ve müşterek siyasal dili yeniden qurar.

Türkistan: Eşiyin Kendisi

Türkistan için artık “denge politikası” yoqtur.
Rusyanın güvenlik vesayeti ile
Çinin borç ve altyapı tahakkümü arasında
bir hala nefes alamaz.

Türkistana sunulan seçenekler gerçek deyil:
• Sessizlik qarşılığında istikrar
• Kimlikten feragat qarşılığında qalqınma

Bunların adı yavaş yoq oluştur.

Yeni Türkiye, Türkistana şunu teklif eder:
Entegrasyon yoluyla bütünlük.

Bu, ilhaq deyil.
Bu, qoruyucu bir siyasal ölçek teklifidir.

Doğu Türkistan: Tamlığın Şartı

Ancaq burada bir istisna deyil, merkezî bir şart vardır:

Doğu Türkistan özgürleşmeden
Yeni Türk Devleti tam ve bütün olamaz.


Uygurların Çin işgali altında tutulduğu bir dünyada,
• Türkistan parçalıdır,
• Yeni Türkiye eksiktir,
• Töre yaralıdır.

Bu mesele bir “insan hakları dosyası” deyil.
Bu, bir milletin varlıq meselesidir.

Uygur Türkleri özgürleşmeden:
• Türkistan nefes alamaz,
• Göçer-Evli Uygarlıq zinciri tamamlanamaz,
• Yeni Türkiye siyaseti ahlâqî zeminini qaybeder.

Bu nedenle Doğu Türkistanın özgürleşmesi,
Yeni Türkiye için bir dış politika başlığı deyil,
qurucu ilkedir.

Son Söz Yerine: Isıtan Gerçek

Yeni Türkiye Siyaseti qorku üretmez.
Panik çağrısı yapmaz.
Ama hakikati de yumuşatmaz.

Şunu söyler:

Balqanlar, Qafqasya, Ortadoğu ve Türkistan
ayrı ayrı ayaqta qalamayacaq qadar yalnızdır.

Birlikte ise,
tarihin yükünü taşıyacaq qadar güçlüdür.

Bu bir çağrı deyil,
bir hatırlatmadır.

Yeni Türkiye gelmiyor.
Zaten buradaydı.
Şimdi adını qoyuyor.


Ertuğrul Tulpar
23 - Ocaq - 2026

(*)
Açıklama: Bu yazı, Oğuz–Kıpçak–Karluk Türk lehçeleri arasında ortak okunabilirliği hedefleyen Orta Til imlâsıyla kaleme alınmıştır.
Amaç, lehçeleri tekleştirmek değil; tarihsel ve yapay yazım ayrımlarını azaltarak ortak bir yazı zemini oluşturmaktır.
16
Din & Felsefe / Ynt: FELSEFENİN KAPATILMASI: İYONYA'DAN POLİS'E
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 27 Ocak 2026, 04:34:51 öö »
Münafık Figürü: Parantezin İçindeki Dehliz

1) Münafıklık: Sorunsuz İşleyen Şiddet

Münafık figürü, etik açıdan bir “kötülük tipi” ya da bireysel bir ahlâk kusuru olarak değil, etik askının reddi olarak okunmalıdır. Şizoid öznenin geri çekilerek teması askıya aldığı yerde, münafık özne temasın içinde kalarak etik içeriği boşaltır. Bu boşaltma, açık bir ihlâl ya da doğrudan bir şiddet eylemiyle değil; uyum, iyi niyet ve ıslah söylemi aracılığıyla gerçekleşir. Böylece etik, sınır koyan ve şiddeti durduran bir eşik olmaktan çıkar; düzenin işleyişini pürüzsüzleştiren bir retoriğe indirgenir.

Siyasal düzlemde bu yapı, klasik düşman figüründen daha tehlikelidir. Münafık, iktidarla çatışmaz; eleştiri üretmeden onu destekler, fakat aynı anda anlamını aşındırır. Şiddet burada doğrudan uygulanmaz; normalleştirilir, gerekçelendirilir ve görünmez kılınır. Etik sorumluluk askıya alınmadığı sürece düzen yavaşlar; münafık özne bu askıyı ortadan kaldırarak düzeni hızlandırır. Bu nedenle münafıklık, şiddetin kendisi değil; şiddetin sorunsuz işlemesini sağlayan bir ara yüz olarak işlev görür.

Bu bağlamda münafık, siyasetin kriz anlarında ortaya çıkan istisnai bir figür değildir; düzenin kurumsallaştığı her yerde yeniden üretilen yapısal bir özneliktir. Etik sınırların iyi niyet, kamu yararı ya da ıslah adına sürekli ertelenmesi, münafıklığı bireysel bir sapma olmaktan çıkarır ve yönetimsel bir norm hâline getirir. Böylece siyaset, kararın yükünü taşıyan özneyle değil; sorumluluğu dağıtan ve görünmezleştiren bir benlik örgütlenmesiyle işlemeye başlar.

Bu noktada şizoid özneyle münafık özne arasındaki fark belirleyici hâle gelir. Şizoid özne, etik–siyasal düzlemde çekilerek sınır koyan bir figürdür. Düzenle kurduğu ilişki, uyum ya da çatışma üzerinden değil, mesafe üzerinden şekillenir. Bu mesafe siyaseti dönüştürmez; ancak şiddetin ve iktidarın mutlaklaşmasını yavaşlatır. Şizoidin geri çekilişi etik bir ideal üretmez; buna karşılık, karar alma süreçlerinin hızını kesen sessiz bir direnç işlevi görür. Bu nedenle şizoid özne siyaseten etkisiz ama etik açıdan düşük riskli bir konumda durur.

Münafık özne ise etik–siyasal alanda çekilmeyi değil, uyumu seçer. Ancak bu uyum, sorumluluk alan bir taraf olma hâli değildir; etik yükü boşaltan bir yakınlıktır. Münafık, düzenle arasına mesafe koymaz; aksine düzenin dilini ve değerlerini sahiplenerek onları işlevsizleştirir. Böylece siyaset, çatışma ve eleştiri üretmeden akmaya devam eder; etik ise sınır koyan bir eşik olmaktan çıkarak yönetilebilir bir söyleme dönüşür. Bu nedenle münafıklık, siyasette açık şiddetten değil; sorunsuz işleyen şiddetten sorumludur.

Münafıklık, etiğin ihlâli değildir; etiğin işlevsizleştirilmesidir. Bu nedenle şiddetin en sessiz, en kalıcı ve en tehlikeli biçimi çoğu zaman ahlâk diliyle konuşur.

2) Dehlizde Yaşayanlar: Münafıklar, Ateş ve Devlet

Münafıklık çoğu zaman kolay bir yere konur: ahlak. İkiyüzlülük denir, karakter zayıflığı denir, içi başka dışı başka olmakla açıklanır. Bu açıklamalar rahatlatıcıdır; çünkü sorunu bireyin içine hapseder. Oysa Kur’an’ın anlattığı münafıklık, bireyin iç dünyasında başlayıp orada biten bir bozulma değildir. Daha rahatsız edici bir şeydir: bir düzen ortaya çıktığında mümkün hâle gelen bir yerleşim biçimidir. Eğer münafıklık yalnızca ahlaki bir kusur olsaydı, Mekke’de de olurdu. Ama yoktur. Çünkü Mekke’de henüz içeriden delinecek bir yüzey yoktur.

Münafıklık, Medine’ye aittir. Yani devletin, yasanın, kamusal alanın ve merkezî bir otoritenin ortaya çıktığı ana.

Bu noktada psikolojiden çıkmak gerekir. Ahlaktan da. Mekâna bakmak gerekir. Arapça n-f-q kökünden gelen nafak, klasik sözlüklerde yeraltı geçidi, gizli tünel, dehliz anlamına gelir. Münafık, bu dehlizde yaşayan öznedir. Dehliz, oyuk gibi yüzeysel bir boşluk değildir. Karanlıktır, derindir, yönleri belirsizdir ve en önemlisi tek bir çıkışı yoktur. Dehliz, saklanmak için değil, dolaşmak için vardır. Münafık saklanmaz; yer değiştirir. Kaybolmaz; yön değiştirir. Açıkça karşıya geçmez; içeride kalır.

Bu yüzden münafıklık açık bir inkâr değildir. Açık bir isyan da değildir. Münafık bağırmaz, slogan atmaz, bayrak açmaz. O, düzenin dilini konuşur, düzenin mekânında kalır ve düzeni içeriden oyar. Dehliz, münafıklığın mimarisidir.

Kur’an’ın münafıkları anlatırken ateş metaforuna başvurması bu yüzden tesadüf değildir. Bakara suresinde münafıkların durumu, ateş yakan ama o ateşle aydınlanamayan kimselere benzetilir. Ateş yakılır, bir anlık bir parıltı olur, çevre aydınlanır gibi olur; sonra nur alınır ve geriye daha koyu bir karanlık kalır. Bu ateş arındırmaz. Yol göstermez. Geceyi aydınlatmaz; geceyi karartır. Bu, dehlizin ürettiği ışıktır: gürültülü, geçici ve yanıltıcı.

Burada kritik bir ayrım vardır: Münafık ateşe girmez, ama ateş yakar. Ateşe girmek bedel ister. Yanmayı göze almak gerekir. Yanmak ise dönüşmeyi kabul etmektir. Ateş, arındırıcı bir sınavdan çok geri dönüşsüz bir bütünleşmenin eşiği olarak düşünülür. Ateş farkı kapatır. İç ile dış arasındaki ayrımı yakar. Ya bütüne dahil eder ya da yok eder.

Münafık ateşi inkâr etmez; ateşin ne yaptığını herkesten iyi bilir. İşte bu yüzden ateşe giremez. Bu korkaklık değildir; geri dönüşsüzlüğü taşıyamama hâlidir. Ama ateşten de uzak duramaz. Çünkü düzen ateşin çevresinde kurulur. Yasa, iktidar ve meşruiyet ateşin etrafında şekillenir. Münafık bu yüzden ateşe yakın yaşar, ama ateşin içine girmez. Ortaya çıkan şey arınma değil, sürekli bir yakılma hâlidir. Yanmaz; ama yakılır.

Münafıkûn suresinde münafıkların aşırı vurgulu, yeminli ve yüksek sesli konuşması boşuna değildir. Sorun söyledikleri şey değildir; fazlalıktır. Aşırı te’kid, sürekli yemin, gereğinden fazla tanıklık… Bu, açık iman dili değil, dehliz dilidir: karar yoktur; gürültü vardır. Sessizlik yoktur; dolanma vardır. Aynı surede münafıklığın ekonomik ve siyasal boyutu da açığa çıkar: infakı kesmek, dağıtmak, içeriden çözmek. Münafıklık burada artık bireysel bir tutum değil, stratejik bir pozisyondur.

Kur’an ateş meselesini nihai biçimde kapattığında, özneyi de kapatır. Tahrîm suresinde ateşin yakıtı olarak insanlar ve taşlar zikredilir. Bu noktada insan artık karar veren bir özne değildir; yakıttır. Dehlizde dolaşan, ateşe girmeyi sürekli erteleyen, yalancı ateşler yakan özne, sonunda kendi yaktığı ateşin yakıtına dönüşür. Münafık, kendi yaktığı ateşe odun olur. Bu bir hakaret değildir. Bu bir sonuçtur.

Mescid-i Dırar hadisesi bu yeraltı mantığının kurumsallaştığı andır. Açık bir cephe yoktur. İbadet mekânı görünümü vardır. Ama amaç ibadet değil, ayrıştırmak ve içeriden delmektir. Dehliz artık bir beden değil, bir yapıdır. Münafıklık bireysel olmaktan çıkar, kurumsal hâle gelir. Devlet ortaya çıktığında münafıklık da ortaya çıkar; çünkü ancak bir devlet varsa, onun içinde dehlizler açılabilir. Devlet yoksa nifak da yoktur. Devlet varsa, dehliz kaçınılmazdır.

Bu noktada metnin vardığı yer serttir; fakat bu sertlik hüküm vermekten değil, işleyişi görünür kılmaktan kaynaklanır. Münafıklık ahlaki bir düşüş değildir. Psikolojik bir bozukluk da değildir. Münafıklık, yeraltına yerleşmiş bir varoluş biçimidir. Münafık ateşe giremez, ama ateş yakar. Ateşi yönetemez ve sonunda yakıt olur. Açık düşmanlıkla mücadele edilebilir; fakat dehlizleri fark etmeyen bir düzen, ateş tarafından zaten içeriden aşındırılmaktadır.

Kararma ateşten gelmez; dehlizden bulaşır. Münafığı nursuz bırakan şey ateşle karşılaşması değil, dehlizlerde kalma ısrarıdır. Dehliz, yön duygusunu askıya alan bir mekândır; ışığı bütünüyle söndürmez, fakat onu eğip büker. Bu yüzden dehlizde kalan özne için ateş, ister kendi yaktığı olsun ister başkasının yaktığı, sonunda kara bir ateşe dönüşür. Çünkü kararan ateş değil, bakıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Allah münafıkların nurunu aldığında, ateş yanmaya devam eder; fakat artık yön vermez. Böylece karanlık öznenin bulunduğu yere yayılır ve zulümât çoğalır.

Oysa bu kararma ontolojik bir kader değildir. Dehlizden vazgeçmek mümkündür; fakat bunun bedeli vardır: dehlizden çıkmak tek yöne razı olmak; tek yöne razı olmak ise ateşe girmeyi göze almak demektir. Aydınlanma ancak bu riskle mümkündür. Münafıklık bu yüzden bir kötülük özü değil, ertelenmiş bir eşiktir: Dehlizde kalındıkça her şey kararır; dehliz terk edildiğinde ise ateş bile yeniden aydınlatıcı olabilir.

Açık düşmanlar düzeni sarsar.
Dehlizde yaşayanlar onu çürütür.

3) Kuyu – Ateş – Medine: Kur’anî Dizinin Dehliz Okuması

Kur’an’daki kuyu – ateş – Medine dizisi, kronolojik bir anlatıdan çok, topolojik bir dönüşüm hattı kurar. Bu hat, şiddetin, düzenin ve iktidarın farklı rejimlerini birbirine bağlar. Mesele “kim haklı?” sorusu değil, öznenin nerede durduğu sorusudur.

3.1 Kuyu — Askı, Kesinti ve Henüz Dehliz Olmayan Boşluk

Kur’an’da kuyu, Yusuf kıssasında şiddetin fiile dönüşmesini engelleyen bir askı mekânıdır. Kuyu öldürmez; fakat hayatı durdurur. Ne içeridedir ne dışarıda. Bu ara konum şiddeti geçici olarak askıya alır, fakat onu ortadan kaldırmaz. Kuyu, henüz bir dehliz değildir; çünkü yön yokluğu bilinçli değildir. Kuyuya düşen özne dolaşmaz; bekler.

3.2 Ateş — Eşik, Dönüşüm ve Geri Dönüşsüzlük

Ateş, bir eştir. Ateşe giren özne ya dönüşür ya yok olur. Bu yüzden ateş geri dönüşsüzdür. İbrahim’in ateşi bu eşiğin örneğidir: Ateşe girilir, fakat ateş dönüştürülür; yakmaz, ayırır; yok etmez, saflaştırır.

Bakara’daki ateş ise farklıdır: Münafıklar ateş yakar; fakat o ateşle aydınlanamazlar. Ateş yanar, çevre aydınlanır gibi olur; sonra nur alınır. Burada kararan ateş değil, öznenin yönüdür. Bu, nursuz ateştir: ışık var, yön yok.

3.3 Medine — Düzen, Yüzey ve Dehlizin Ortaya Çıkışı

Medine, düzenin, yasanın ve kamusal alanın ortaya çıktığı yerdir. Tam da bu yüzden münafıklık Medine’ye aittir: Mekke’de içeriden delinecek bir yüzey yoktur; Medine’de yüzey vardır. Mescid-i Dırar hadisesi, dehlizin kurumsal hâlidir: yüzeye benzeyen ama yüzeyi içeriden oymayı hedefleyen bir yapı.

Kur’anî dizi bu noktada kapanır: kuyu askıdır, ateş eştir, Medine yüzeydir. Dehliz ise bu üçlü arasında yanlış yerde kalma ısrarının adıdır. Ateşi yakıp ona girmeyenler, sonunda kendi yaktıkları ateşin yakıtına dönüşürler.

Bölüm Kapanışı: Parantezin İçindeki Dehliz

Bu bölümün iddiası şudur: Münafıklık bir “ahlak dersi” değildir. Münafıklık, düzenin içinde yeraltına yerleşmiş bir varoluş biçimidir. Bu yüzden onu yalnızca niyetle, karakterle, psikolojiyle açıklamak rahatlatıcıdır; fakat gerçeği ıskalar. Dehliz, münafıklığın topolojisidir: içeride kalarak oyma, ateşe yaklaşarak girmeme, ışığı üretip yönü silme.

Ve bu topoloji bir kere kuruldu mu, yalnızca dinî alanda değil; siyasal ve ekonomik alanlarda da yeniden üretilebilir. İşte bir sonraki adım burada başlar: Dehliz artık yalnızca “parantezin içi” değil, parantezsiz bir dünya hâline geldiğinde; kimlik devletsiz de kapandığında; dolaşım, hukuk boşlukları ve meşruiyet parıltıları üzerinden işlediğinde… o zaman “yerel dehliz” ile “küresel dehliz” aynı mantığın iki ölçeği olarak görünür olur.

Ertuğrul Tulpar
27 - Ocak - 2026
17
Din & Felsefe / Ynt: FELSEFENİN KAPATILMASI: İYONYA'DAN POLİS'E
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 27 Ocak 2026, 03:47:56 öö »
Kuzey Müslümanlığı: Parantez Dışında Bir İmkân mı?

Selçuklu–Osmanlı parantezinin kimliği nasıl kapattığını görmek, ister istemez şu soruyu doğurur: Bu parantezin dışında bir İslâm tecrübesi mümkün müdür? Daha açık sorarsak: Devlet, kent ve mirasla özdeşleşmemiş bir Müslümanlık düşünmek hâlâ mümkün mü?

Bu soruya verilen cevaplar çoğu zaman iki uçta toplanır. Bir tarafta, parantezi mutlaklaştıran ve onu tarihin doğal sonucu olarak gören anlayış vardır. Diğer tarafta ise parantezi tümüyle reddedip romantik bir “ilk dönem İslâmı”na geri dönüş çağrısı yapan yaklaşımlar. Her iki tavır da aynı yerde tıkanır: biri düzeni kutsallaştırır, diğeri nostaljiyi.

Burada “Kuzey Müslümanlığı” kavramı, bu iki tıkanmayı da aşmak için önerilen bir imkân adıdır. Bir kimlik tanımı değil; bir yönelim, bir mesafe, bir etik konum alış biçimi.

Kuzey Nedir? Bir Coğrafya Değil, Bir Mesafe

“Kuzey” ifadesi basit bir coğrafî ayrımı anlatmaz. Burada kuzey, merkezin dışını; sıcak, yerleşik ve düzenli havzaların ötesini; sınırların henüz tam kapanmadığı alanları işaret eder. Bozkır, uç, serhad, sınır boyu… Bunların her biri, düzenin merkezine mesafeli yaşama biçimlerini temsil eder.

Bu mesafe yalnızca siyasî değildir; aynı zamanda teolojiktir. Merkezde kurulan İslâm tecrübesi çoğu zaman devletle, hukukla ve mülkle iç içe geçmiştir. Kuzey hattında ise İslâm, daha çok ahlâk, niyet ve sorumluluk üzerinden yaşanır. Bu, eksik ya da yarım bir İslâm değildir; aksine, düzenle arasına mesafe koyabilmiş bir tecrübedir.

Bu nedenle Kuzey Müslümanlığı bir mezhep ya da tarihsel blok adı değildir. O, parantezin dışında kalabilmiş Müslümanlık biçimlerinin ortak sezgisidir.

Göçer Etik ve İslâm

Bu sezginin en belirgin özelliği, göçer etikle kurduğu yakınlıktır. Göçerlik burada sosyolojik bir kategori olmaktan çok, etik bir duruşu ifade eder. Göçer etik; mülkü merkezileştirmez, iktidarı miraslaştırmaz, şiddeti kalıcı hâle getirmez.

Bu özellikler, İslâm’ın erken dönemindeki birçok tutumla örtüşür. İslâm’ın ilk tecrübesi, tamamlanmış bir düzen kurmaktan ziyade, şiddeti askıya alan, mutlaklaştırmayı kesintiye uğratan bir etik çağrı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu çağrı, Medine sonrası süreçte hızla düzenle iç içe geçmiş; hukuk, siyaset ve mülkle bağlanmıştır.

Kuzey Müslümanlığı, bu bağlanmanın zorunlu olmadığını hatırlatır. İslâm, yalnızca bir devlet düzeni üretmek zorunda değildir. Aksine, devletleştiği ölçüde etik askı kapasitesini kaybetme riski taşır.

Bu noktada şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Parantezin dışında kalma imkânı yalnızca tarihsel ve sosyolojik bir sezgiye mi dayanır, yoksa İslâm düşüncesinin kendi iç kaynaklarında bu mesafeyi mümkün kılan bir teorik zemin var mıdır? Başka bir ifadeyle, Kuzey Müslümanlığı geleneğe karşı mı durur; yoksa geleneğin içinden mi konuşur?

Bu soru, ister istemez akıl, sorumluluk ve iman ilişkisini merkeze alan kelâmî tartışmalara götürür.

Mâturîdî Eşik: Aklın Ahlâkî Sorumluluğu

Mâturîdîlik çoğu zaman tarihsel bir mezhep olarak ele alınır. Oysa burada onu, İslâm düşünce tarihinde aklın ahlâkî sorumluluğuna dair açılmış bir eşik olarak düşünmek mümkündür. Burada yapılan şey yeni bir doktrin inşası değil, klasik metinlerde zaten mevcut olan bir hattın etik sonuçlarını yeniden tertip etmektir.

Ebû Mansûr el-Mâturîdî’nin kelâmî konumu, yalnızca itikadî bir tercih değildir; aklın yetkisi, insanın sorumluluğu ve siyasî tahakkümün sınırları hakkında güçlü bir varsayım taşır. Mâturîdî’ye göre akıl, vahiy gelmeden önce de insanın yükümlülüğünü temellendirebilecek bir yetiye sahiptir. İnsan, Allah’ın varlığını, iyiyi ve kötüyü aklıyla ayırt edebilir. Bu, basit bir epistemolojik iddia değil, doğrudan ahlâkî sorumluluğun kaynağıdır.

Bu noktada Mâturîdîlik, aklı yalnızca bir araç olarak değil; etik yükümlülüğün taşıyıcısı olarak konumlandırır. İman tasdikle tanımlanır; amel imanın kurucu unsuru değildir. Bu ayrım, siyasî iktidarın iman üzerinden tahakküm kurmasını sınırlar. Aklın burada üstlendiği rol, düzen kurmaktan önce sınır koymaktır.

İslâm felsefecileri Mâturîdîlikten nadiren mezhep adıyla söz eder. Bunun nedeni, Mâturîdîliğin tartıştığı problemlerin felsefî literatürde zaten farklı bir dilde ele alınmasıdır. Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd’te akıl, vahyin karşısında değil; onun muhatabı olarak düşünülür. Ancak felsefî literatürde akıl çoğu zaman siyasal düzenle birlikte ele alınır. Mâturîdîlik ise aklı, düzen kurucu değil; etik sınır koyucu bir ilke olarak düşünmeye imkân verir.

Tarihsel olarak Mâturîdîlik, Hanefîlik ile birlikte büyük siyasî yapılar içinde yayılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi bu hattı geniş coğrafyalara taşımıştır. Ancak bir teolojik aklın imparatorlukla birlikte yayılması, onun etik sınırlarını otomatik olarak garanti etmez. Taşıyıcı olmak ile sınır koyucu olmak aynı şey değildir. Mâturîdîliğin aklı sorumlulukla ilişkilendiren çekirdeği, devletle iç içe geçtiğinde kolaylıkla düzenin gerekçesine dönüşebilir.

Bu nedenle Mâturîdîlik burada tamamlanmış bir sistem olarak değil, etik bir askı noktası olarak okunmaktadır. Bu okuma, Kuzey Müslümanlığı kavramını mezhep ya da tarihsel blok olmaktan ayırır. Söz konusu olan, Mâturîdîliğin tarihsel sonuçları değil; aklı ahlâkî sorumlulukla birlikte düşünen çekirdeğidir.

Kimlikten Etiğe: Parantezin Dışında Kalmak

Selçuklu–Osmanlı parantezi, Müslümanlığı büyük ölçüde bir kimlik formuna dönüştürmüştür. Kimlik ise kaçınılmaz olarak sınır üretir. İçeridekiler ve dışarıdakiler ayrımı, dinin etik çağrısını bastırır. Kuzey Müslümanlığı bu kimlikleşmeye mesafeli durur.

Bu mesafe, “biz kimiz?” sorusundan çok, “ne yapıyoruz?” sorusunu öne çıkarır. Müslümanlık burada bir aidiyet beyanı değil; şiddete, adalete ve rızka karşı alınan etik bir tavırdır. Bu tavır düzen kurmaz; düzenin mutlaklaşmasını kesintiye uğratır.

Bu nedenle Kuzey Müslümanlığı bir model önermez. Model önerdiği anda parantezin içine geri düşer. Onun gücü, sistem kurmamasında; askıyı sürdürmesindedir.

Sonuç Yerine: İmkânın Kırılganlığı

Kuzey Müslümanlığı garanti edilmiş bir çıkış yolu değildir. Her an romantizme, kimlik fetişizmine ya da yeni bir merkeze dönüşme riski taşır. Ancak bu risk, onun değerini ortadan kaldırmaz. Aksine, bu kırılganlık etik askının doğasına uygundur.

Parantezin dışında kalmak, sürekli teyakkuz hâlinde olmayı gerektirir. Ne devlete yaslanmak ne de geçmişe sığınmak mümkündür. Kuzey Müslümanlığı, tam da bu rahatsız edici ara alanda durur.

Ve belki de bugün sorulması gereken soru şudur:
İslâm’ı bir kez daha düzenin içine mi yerleştireceğiz, yoksa onun düzeni rahatsız eden tarafını mı hatırlayacağız?

Kuzey Müslümanlığı’nın bir imkân olarak düşünülmesi, bu imkânın her zaman korunabildiği anlamına gelmez. Aksine, etik askının mümkün hâle gelmesi, aynı anda onun içeriden bozulma riskini de üretir. Parantezin dışında kalma ihtimali, parantezin içinde oluşan dehlizlerle birlikte düşünülmediğinde eksik kalır. Bu nedenle şimdi yönümüzü, etik mesafenin açık ihlallerle değil; uyum, dil ve yerleşim üzerinden nasıl çözüldüğüne çevirmek gerekir. Münafık figürü, tam da bu içeriden çözülmenin adıdır.
18
Din & Felsefe / Ynt: FELSEFENİN KAPATILMASI: İYONYA'DAN POLİS'E
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 27 Ocak 2026, 02:59:43 öö »
Selçuklu–Osmanlı Parantezi:
Kimliğin Kapatılması

Bir tarihsel hattın “süreklilik” olarak sunulması, çoğu zaman masum bir anlatı tercihi gibi görünür. Oysa bazı süreklilikler, geçmişi açıklamaktan çok, bugünü sabitler. Selçuklu–Osmanlı hattı da bu anlamda yalnızca bir tarih anlatısı değil; Türklük ve Müslümanlık üzerine kurulan bir kimlik parantezidir. Bu parantez, içeride kalanı tanımlar; dışarıda kalanı görünmez kılar.

Burada “parantez” ile kastedilen şey, basit bir dönemlendirme değildir. Parantez, kimliği belirli bir devlet süreği, belirli bir mekân ve belirli bir soy anlatısı içine hapseden bir işleve sahiptir. Selçuklu–Osmanlı, bu işleviyle, Türklüğü ve Müslümanlığı bir kent düzeni gibi çevreler: sınırlar çizer, içeriyi tanımlar, dışarıyı tarihin kenarına iter.

Bu noktada sorun, Selçuklu ya da Osmanlı’nın tarihsel gerçekliği değildir. Sorun, bu iki devlet formunun, Türklüğün ve İslâm’ın tek meşru taşıyıcısı olarak sunulmasıdır. Bu sunum, 1071 öncesini bir “ön-tarih”, Anadolu’daki farklı katmanları ise tali unsurlar hâline getirir. Kimlik, bir devlet mirasına dönüştürülür.

Kimliğin Devletle Miraslaştırılması

Parantezin ilk etkisi, kimliğin miraslaştırılmasıdır. Türklük ve Müslümanlık, yaşanan bir etik ilişki olmaktan çıkar; devletten devlete, nesilden nesile aktarılan bir aidiyet formuna dönüşür. Bu dönüşümle birlikte kimlik, sorgulanamaz hâle gelir. Çünkü miras, paylaşılabilir ama tartışılamaz kabul edilir.

Bu mekanizma, felsefenin Grek kentlerinde yaşadığı evcilleştirmeyle yapısal olarak aynıdır. Orada düşünce, polis düzeninin bir unsuru hâline gelmişti; burada kimlik, devlet düzeninin bir unsuru hâline gelir. Her iki durumda da ortaya çıkan şey, açıklığın kapanmasıdır. Kimlik artık bir soru değil, bir cevaptır.

Bu cevap, çoğu zaman “Türk=Müslüman” formülüyle dile getirilir. Ancak bu formül, bir tanım olmaktan çok, bir sınır çizme işlemidir. Kimliği koruduğunu iddia ederken, onu daraltır; çoğulluğu dışlar; tarihsel ve kültürel hareketliliği askıya alır.

Rızık, Adalet ve Şiddet: Kimliğin Üç Dili

Bu parantezin nasıl işlediğini anlamak için, kimliğin meşrulaştırılma biçimlerine bakmak gerekir. Burada daha önce kurduğumuz üçleme yeniden karşımıza çıkar: rızık, adalet ve şiddet.

Kimlik önce rızık diliyle konuşur. “Bu topraklarda Türklük ve Müslümanlık zaten böyle yaşanmıştır” denir. Kimlik doğal, kendiliğinden ve tartışılmaz bir veriye dönüştürülür. Ardından adalet dili devreye girer: “Kim bu tanımın içindeyse içeridedir; dışında kalanlar tali ya da eksiktir.” Bu noktada kimlik, bir hak ve ölçü meselesi hâline gelir.

Bu iki dil yetmediğinde ise şiddet ortaya çıkar. Şiddet burada her zaman fiziksel değildir; dışlama, yok sayma, tarihsel silme biçiminde işler. Müslüman olmayan Türk’ün, Selçuklu–Osmanlı hattına dâhil olmayan Anadolu’nun ya da bu paranteze sığmayan tecrübenin sessizce dışarıda bırakılması, bu şiddetin görünmez biçimleridir.

Bu nedenle Selçuklu–Osmanlı parantezi, yalnızca bir milliyetçilik eleştirisiyle açıklanamaz. O, kimliği rızık ve adalet söylemleriyle kuran; gerektiğinde şiddeti devreye sokan bir kapanma rejimidir.

Haniflik, Süreklilik ve Parantezin İnceltilmesi

Bu parantez çoğu zaman “İslâm’la kazanılmış Türklük” söylemiyle daha da inceltilir. İslâm, 610’da başlayan tarihsel bir olay olarak değil; Hz. Âdem ve Hz. Nuh’tan gelen bir Hanif süreklilik olarak yeniden anlatılır. Bu anlatı ilk bakışta kapsayıcı görünür; ancak parantezin mantığı değişmez.

Çünkü mesele, İslâm’ın tarihsel başlangıcı değil; bu başlangıcın kimlik üretiminde nasıl kullanıldığıdır. Hanif süreklilik, etik bir açıklık üretmek yerine, soy ve nesep anlatısıyla birleştiğinde yeni bir kapanma üretir. Süreklilik, bu kez etik askıyı değil; kimlik sabitliğini temellendirir.

Burada kritik soru şudur: Süreklilik neyi taşır?
Etik bir yönelimi mi, yoksa miraslaştırılmış bir aidiyeti mi?

Selçuklu–Osmanlı parantezi, bu soruya çoğu zaman ikinci yönde cevap verir. Böylece etik, kimliğin içinde erir; kimlik ise düzenin bir aracına dönüşür.

Parantezden Çıkış Mümkün mü?

Bu bölümün amacı, yeni bir kimlik tanımı önermek değildir. Amaç, kimliğin nasıl kapatıldığını göstermek ve bu kapanmanın tarihsel bir zorunluluk olmadığını hatırlatmaktır. İyonya şehirlerinde düşüncenin yaşadığı açıklık nasıl mümkün olmuşsa, kimlik de tarih boyunca farklı anlarda benzer açıklıklara sahip olmuştur.

Parantez, kaçınılmaz değildir; inşa edilmiştir. Ve inşa edilen her şey gibi, ifşa edilebilir.

Bu nedenle Selçuklu–Osmanlı hattına bakarken yapılması gereken şey, “doğru Türklük” ya da “hakiki İslâm” aramak değil; bu hattın hangi sınırları çizdiğini, hangi ihtimalleri dışarıda bıraktığını görmektir. Kimlik, bir kent gibi çevrelendiğinde; şehir olma imkânını kaybeder.

Ve belki de asıl mesele tam burada düğümlenir:
Kimlik, düzenle ne kadar uyumlu hâle gelirse, etik askıdan o kadar uzaklaşır.
19
Din & Felsefe / Ynt: FELSEFENİN KAPATILMASI: İYONYA'DAN POLİS'E
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 27 Ocak 2026, 02:56:25 öö »
Parantezin Mantığına Doğru

İyonya şehirleri ile Grek kentleri arasındaki bu ayrım, yalnızca antik dünyaya özgü bir tarihsel vaka olarak okunmamalıdır. Burada görülen şey, düşüncenin belirli bir mekânda ortaya çıkması ve başka bir mekânsal-siyasal form içinde kapatılmasıdır. Şehirde mümkün olan açıklık, kentte bir düzene bağlanır; düşünce, sınırların içine alınır; etik askı, yerini hukuka ve mirasa bırakır.

Bu mantık, tarih boyunca farklı biçimler alarak tekrar eder. Düşünceyi, kimliği ya da inancı “koruma” iddiasıyla kurulan her düzen, aslında onu bir parantez içine alır. Parantez, içeriyi tanımlar; dışarıyı görünmez kılar. Başlangıçta bir süreklilik iddiası gibi sunulan bu parantez, zamanla bir kafese dönüşür.

Bu nedenle burada “şehir–kent” ayrımıyla anlatılan şey, daha sonraki tarihsel bağlamlarda “göçer–yerleşik”, “etik–hukuk”, “askı–düzen” karşıtlıklarıyla yeniden karşımıza çıkar. Antik Grek polisinde felsefenin yaşadığı kapanma, daha sonra dinî, siyasî ve millî kimliklerin kuruluşunda da benzer biçimde tekrar eder. Mekân değişir; ama sınır üretme refleksi değişmez.

Bu noktada Karahanlı-Selçuklu–Osmanlı hattının bir “tarihsel süreklilik”ten ziyade, bir kimlik parantezi olarak nasıl işlediği sorusu kendiliğinden ortaya çıkar. Tıpkı Grek kentlerinin düşünceyi yurttaşlıkla sınırlaması gibi, bu parantez de Türklüğü ve Müslümanlığı belirli bir tarih, devlet ve soy anlatısı içine hapseder. İçeridekiler tanımlanır; dışarıda kalanlar silinir ya da tali hâle getirilir.

Dolayısıyla mesele, “kim daha doğru bir kimlik tanımı yapıyor” meselesi değildir. Mesele, kimliğin hangi mekanizma ile üretildiği meselesidir. Grek kentinde felsefenin, devlet parantezinde kimliğin başına gelen şey aynıdır: açıklığın kapatılması, askının sona erdirilmesi, sınırların kutsallaştırılması.

Bu çerçeveden bakıldığında, modern dönemde ortaya çıkan milliyetçilik biçimleri yalnızca ideolojik tercihler olarak değil; eski bir kapanma mantığının yeni versiyonları olarak okunmalıdır. Selçuklu–Osmanlı parantezi içinde Türklüğü tanımlayan yaklaşımlar da, bu mantığın güncel tezahürlerinden biridir. Aşağıdaki bölüm, tam da bu parantezin nasıl kurulduğunu, neyi içeride tuttuğunu ve neyi dışarıda bıraktığını tartışacaktır.

Sonuç: Felsefe Grek Değildir, Grek Olan Onun Kapatılmış Hâlidir

Bu nedenle “felsefe Grek’tir” önermesi tarihsel olarak eksiktir. Daha doğru ifade şudur:

Felsefe Anadolu şehirlerinde ortaya çıktı;
Grek kentlerinde kapatıldı
.

Bu bir suçlama değildir. Bir tespittir.

Grekler felsefeyi icat etmedi;
onu kent düzenine bağladı,
yurttaşlaştırdı,
miraslaştırdı.

Bu bağlanma ile birlikte felsefe, düzeni rahatsız eden bir etkinlik olmaktan çıktı; düzeni aklayan bir dile dönüştü.

Buradan bakıldığında şu cümle artık bir slogan değil, bir sonuç olarak ortaya çıkar:

Grekler felsefeyi öldürmedi;
ama yaşamasına izin verdikleri tek biçim, evcilleştirilmiş hâliydi.

Ve belki de mesele tam olarak budur:
Felsefe, kentte hayatta kaldı;
ama şehirdeki özgürlüğünü kaybetti.


Ertuğrul Tulpar
27 - Ocak - 2026
20
Din & Felsefe / FELSEFENİN KAPATILMASI: İYONYA'DAN POLİS'E
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 27 Ocak 2026, 02:27:31 öö »
FELSEFENİN KAPATILMASI:
İYONYA'DAN POLİS'E
Anadolu Şehirlerinden Grek Kentlerine Düşüncenin Yerleşikleşmesi Üzerine
Bir Deneme

Felsefenin ortaya çıkışına dair anlatılar çoğu zaman soyut bir “başlangıç” fikri etrafında kurulur. Oysa düşüncenin nasıl mümkün olduğu sorusu, en başta onun hangi mekânsal ve siyasal koşullar içinde konuşabildiği sorusundan ayrılamaz.

Bu bölüm bir Yunan karşıtlığı metni değildir.
Ama aynı zamanda, “felsefenin evrensel ve tarafsız kökeni” anlatısına da itiraz eder. Burada yapılan şey, felsefeyi bir uygarlık mirası olarak kutsamak değil; düşüncenin hangi mekânsal ve siyasal formlar içinde mümkün olduğu, hangi formlar içinde ise kapatıldığı sorusunu sormaktır.

Bu soru bizi kaçınılmaz olarak felsefenin ilk göründüğü coğrafyaya götürür. Ve burada ilk düzeltmeyi yapmak gerekir:

"Felsefe, Grek kentlerinde değil; Anadolu’da, İyonya şehirlerinde ortaya çıkmıştır."

İyonya: Anadolu’da Şehir, Polis Öncesi Açıklık

Anadolu’da yaşamış antik milletlerden İyonyalıların Greklerle bağlantıları yoktur ve tarih boyunca olmamıştır. Bir başka deyişle İyonyalılar Grek olarak nitelendirilemezler.

İyonya, bugünkü Batı Anadolu kıyılarında yer alan bir şehirler alanıdır. Efes, Miletos, Smyrna, Klazomenai, Kolophon, Teos, Priene, Foça… Bunlar birer şehirdir; henüz polisleşmiş, yurttaşlıkla kapatılmış, hukukla çevrilmiş kentler değildir.

Bu şehirlerin ortak özelliği şudur:
Merkezî bir siyasal otoriteye kapalı olmamaları
Tek bir kutsal anlatıya bağlanmamaları
Sürekli geçiş, ticaret ve temas hâlinde olmaları

Bu nedenle İyonya şehirleri, düzenin tamamlandığı mekânlar değil; düzenin henüz sabitlenmediği eşiklerdir. Düşünce tam da bu eşikte ortaya çıkar.

Thales, Miletos şehrinde konuşur.
Anaksimandros yine Miletos’tadır.
Herakleitos, Efes şehrinde düşünür.
Anaksagoras, Klazomenai’den çıkar.

Bu isimlerin hiçbiri bir “kent felsefesi” kurmaz. Ortaya koydukları şey:
bir yasa değil,
bir doktrin değil,
bir öğreti sistemi değil,
düşüncenin açık bırakılmasıdır.

Apeiron, tam da bu şehir deneyiminin kavramıdır: sınırsız, ölçülemeyen, tamamlanmayan. Bu kavram, Grek ölçü ve oran fikrine değil; Anadolu’nun geçişken coğrafyasına, ufka açık düşünme biçimine aittir.

Grek Dünyası: Kent (Polis) ve Kapanma

Bu açıklık uzun sürmez. Felsefe, Anadolu şehirlerinden Grek dünyasına taşındığında, artık başka bir mekânsal ve siyasal formun içine girer: kent, yani polis.

Atina bir şehir değil, bir kenttir.
Sparta bir şehir değil, bir kenttir.

Kent şunları üretir:
Yurttaşlık
Hukuk
Mülkiyet
Sınır
Polis (düzen ve zor aygıtı)

Ve düşünce, bu düzenin içine alınır.

Platon artık Atina Kentinde, polis için düşünür. Devlet metni, felsefenin bir şehirde değil, bir kent düzeninde ne işe yarayacağını sorar. Aristoteles, yine kent içinde, düşünceyi sınıflandırır, tanımlar, miraslaştırır.

Bu noktada kritik bir dönüşüm yaşanır:
Felsefe artık gezgin değildir.
Bir okula, bir müfredata, bir kanona bağlanır.
Öğretilebilir, aktarılabilir ve sahiplenilebilir hâle gelir.
Yani felsefe evlileşir.

Şehirden Kente Geçiş: Düşüncenin Evcilleştirilmesi

Anadolu - İyonya şehirlerinde düşünce:
-düzen kurmaz,
-yasa önermez,
-kendini mutlaklaştırmaz.

Grek kentlerinde ise düşünce:
-düzeni gerekçelendirir,
-hukuku temellendirir,
-iktidarla uyumlu hâle gelir.

Bu fark, basit bir coğrafya farkı değildir. Bu, şehir ile kent arasındaki ontolojik farktır. Şehir ilişkidir, akıştır, yüz yüzeliktir. Kent ise sınırdır, mülktür, düzendir.

Felsefe, şehirde bir etik askı olarak mümkündü.
Kentte ise bu askı kapanır.
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10