11
Din & Felsefe / Ynt: FELSEFENİN KAPATILMASI: İYONYA'DAN POLİS'E
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 27 Ocak 2026, 02:56:25 öö »Parantezin Mantığına Doğru
İyonya şehirleri ile Grek kentleri arasındaki bu ayrım, yalnızca antik dünyaya özgü bir tarihsel vaka olarak okunmamalıdır. Burada görülen şey, düşüncenin belirli bir mekânda ortaya çıkması ve başka bir mekânsal-siyasal form içinde kapatılmasıdır. Şehirde mümkün olan açıklık, kentte bir düzene bağlanır; düşünce, sınırların içine alınır; etik askı, yerini hukuka ve mirasa bırakır.
Bu mantık, tarih boyunca farklı biçimler alarak tekrar eder. Düşünceyi, kimliği ya da inancı “koruma” iddiasıyla kurulan her düzen, aslında onu bir parantez içine alır. Parantez, içeriyi tanımlar; dışarıyı görünmez kılar. Başlangıçta bir süreklilik iddiası gibi sunulan bu parantez, zamanla bir kafese dönüşür.
Bu nedenle burada “şehir–kent” ayrımıyla anlatılan şey, daha sonraki tarihsel bağlamlarda “göçer–yerleşik”, “etik–hukuk”, “askı–düzen” karşıtlıklarıyla yeniden karşımıza çıkar. Antik Grek polisinde felsefenin yaşadığı kapanma, daha sonra dinî, siyasî ve millî kimliklerin kuruluşunda da benzer biçimde tekrar eder. Mekân değişir; ama sınır üretme refleksi değişmez.
Bu noktada Karahanlı-Selçuklu–Osmanlı hattının bir “tarihsel süreklilik”ten ziyade, bir kimlik parantezi olarak nasıl işlediği sorusu kendiliğinden ortaya çıkar. Tıpkı Grek kentlerinin düşünceyi yurttaşlıkla sınırlaması gibi, bu parantez de Türklüğü ve Müslümanlığı belirli bir tarih, devlet ve soy anlatısı içine hapseder. İçeridekiler tanımlanır; dışarıda kalanlar silinir ya da tali hâle getirilir.
Dolayısıyla mesele, “kim daha doğru bir kimlik tanımı yapıyor” meselesi değildir. Mesele, kimliğin hangi mekanizma ile üretildiği meselesidir. Grek kentinde felsefenin, devlet parantezinde kimliğin başına gelen şey aynıdır: açıklığın kapatılması, askının sona erdirilmesi, sınırların kutsallaştırılması.
Bu çerçeveden bakıldığında, modern dönemde ortaya çıkan milliyetçilik biçimleri yalnızca ideolojik tercihler olarak değil; eski bir kapanma mantığının yeni versiyonları olarak okunmalıdır. Selçuklu–Osmanlı parantezi içinde Türklüğü tanımlayan yaklaşımlar da, bu mantığın güncel tezahürlerinden biridir. Aşağıdaki bölüm, tam da bu parantezin nasıl kurulduğunu, neyi içeride tuttuğunu ve neyi dışarıda bıraktığını tartışacaktır.
Sonuç: Felsefe Grek Değildir, Grek Olan Onun Kapatılmış Hâlidir
Bu nedenle “felsefe Grek’tir” önermesi tarihsel olarak eksiktir. Daha doğru ifade şudur:
Felsefe Anadolu şehirlerinde ortaya çıktı;
Grek kentlerinde kapatıldı.
Bu bir suçlama değildir. Bir tespittir.
Grekler felsefeyi icat etmedi;
onu kent düzenine bağladı,
yurttaşlaştırdı,
miraslaştırdı.
Bu bağlanma ile birlikte felsefe, düzeni rahatsız eden bir etkinlik olmaktan çıktı; düzeni aklayan bir dile dönüştü.
Buradan bakıldığında şu cümle artık bir slogan değil, bir sonuç olarak ortaya çıkar:
Grekler felsefeyi öldürmedi;
ama yaşamasına izin verdikleri tek biçim, evcilleştirilmiş hâliydi.
Ve belki de mesele tam olarak budur:
Felsefe, kentte hayatta kaldı;
ama şehirdeki özgürlüğünü kaybetti.
Ertuğrul Tulpar
27 - Ocak - 2026
İyonya şehirleri ile Grek kentleri arasındaki bu ayrım, yalnızca antik dünyaya özgü bir tarihsel vaka olarak okunmamalıdır. Burada görülen şey, düşüncenin belirli bir mekânda ortaya çıkması ve başka bir mekânsal-siyasal form içinde kapatılmasıdır. Şehirde mümkün olan açıklık, kentte bir düzene bağlanır; düşünce, sınırların içine alınır; etik askı, yerini hukuka ve mirasa bırakır.
Bu mantık, tarih boyunca farklı biçimler alarak tekrar eder. Düşünceyi, kimliği ya da inancı “koruma” iddiasıyla kurulan her düzen, aslında onu bir parantez içine alır. Parantez, içeriyi tanımlar; dışarıyı görünmez kılar. Başlangıçta bir süreklilik iddiası gibi sunulan bu parantez, zamanla bir kafese dönüşür.
Bu nedenle burada “şehir–kent” ayrımıyla anlatılan şey, daha sonraki tarihsel bağlamlarda “göçer–yerleşik”, “etik–hukuk”, “askı–düzen” karşıtlıklarıyla yeniden karşımıza çıkar. Antik Grek polisinde felsefenin yaşadığı kapanma, daha sonra dinî, siyasî ve millî kimliklerin kuruluşunda da benzer biçimde tekrar eder. Mekân değişir; ama sınır üretme refleksi değişmez.
Bu noktada Karahanlı-Selçuklu–Osmanlı hattının bir “tarihsel süreklilik”ten ziyade, bir kimlik parantezi olarak nasıl işlediği sorusu kendiliğinden ortaya çıkar. Tıpkı Grek kentlerinin düşünceyi yurttaşlıkla sınırlaması gibi, bu parantez de Türklüğü ve Müslümanlığı belirli bir tarih, devlet ve soy anlatısı içine hapseder. İçeridekiler tanımlanır; dışarıda kalanlar silinir ya da tali hâle getirilir.
Dolayısıyla mesele, “kim daha doğru bir kimlik tanımı yapıyor” meselesi değildir. Mesele, kimliğin hangi mekanizma ile üretildiği meselesidir. Grek kentinde felsefenin, devlet parantezinde kimliğin başına gelen şey aynıdır: açıklığın kapatılması, askının sona erdirilmesi, sınırların kutsallaştırılması.
Bu çerçeveden bakıldığında, modern dönemde ortaya çıkan milliyetçilik biçimleri yalnızca ideolojik tercihler olarak değil; eski bir kapanma mantığının yeni versiyonları olarak okunmalıdır. Selçuklu–Osmanlı parantezi içinde Türklüğü tanımlayan yaklaşımlar da, bu mantığın güncel tezahürlerinden biridir. Aşağıdaki bölüm, tam da bu parantezin nasıl kurulduğunu, neyi içeride tuttuğunu ve neyi dışarıda bıraktığını tartışacaktır.
Sonuç: Felsefe Grek Değildir, Grek Olan Onun Kapatılmış Hâlidir
Bu nedenle “felsefe Grek’tir” önermesi tarihsel olarak eksiktir. Daha doğru ifade şudur:
Felsefe Anadolu şehirlerinde ortaya çıktı;
Grek kentlerinde kapatıldı.
Bu bir suçlama değildir. Bir tespittir.
Grekler felsefeyi icat etmedi;
onu kent düzenine bağladı,
yurttaşlaştırdı,
miraslaştırdı.
Bu bağlanma ile birlikte felsefe, düzeni rahatsız eden bir etkinlik olmaktan çıktı; düzeni aklayan bir dile dönüştü.
Buradan bakıldığında şu cümle artık bir slogan değil, bir sonuç olarak ortaya çıkar:
Grekler felsefeyi öldürmedi;
ama yaşamasına izin verdikleri tek biçim, evcilleştirilmiş hâliydi.
Ve belki de mesele tam olarak budur:
Felsefe, kentte hayatta kaldı;
ama şehirdeki özgürlüğünü kaybetti.
Ertuğrul Tulpar
27 - Ocak - 2026
Son İletiler