Son İletiler

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
12
2.terapi yazısı

Tekrar merabalar emre ben. Aynı gün ikinci yazıyı da aradan çıkarayım dedim.ilk terapi bittikten sonra biraz taksimde dolaştım. İstanbula tek başıma gelmiştim ve bir sürü şey deneyimledim tek başıma. Tek başıma metroda yolculuk yapabilmek bile çok güzel hissettirdi bana çok özgüvenli hissettirdi. Yaklaşık bir hafta sonra tekrsr gelmek istedim. Çünkü iyileşeceğime dair inancım artmıştı. Hüseyin hoca her şeyi güzelce açıklamıştı inancım daha da oluştu yani. Oluşmak zorundaydı zaten çünkü başka bir şansım yoktu. İkinci terapide genelde tacizler hakkında konuştuk. Cinsel ilişki şeklinde bir taciz yaşamadım ama genel olarak yaşadıklarım oral şeklindeydi ama sonuçta bunlar da bir tacizdi. Tacizlerin bende bu kadar büyük bir etki bıraktığını düşünmemiştim hiç. Halbuki hep hayatımdaymış ama ben farketmemişim. Yaşadığım sıkıntıların bunalımların çoğunun kaynağı tacizlermiş. Bir takık kişisel kimlik bozukları oluşmuş bende bunların nedeni de tacizlermiş hiç bu şekilde düşünmemiştim hüseyin hoca bu konuda aydınlattı beni. Bunların geçmesi için tacizciyle yüzzleşmem gerektiğini söyledi nasıl yapacapım bilmiyprum korkuyla karışık bir duygu içindeyim ona karşı ama yapmam lazım onu da biliyorum. Bu zamana kadar o kişiye karşı korkarak çekingen bir şekilde yaşamışım ve bu genel hayatıma da yansıdı aslında. Zaten nefret ediyorum o kişilerden bir gayretle bu görevi yerine getirmem lazım. Sanırım en zor görevim bu olacak ama gözümde büyütmemem lazım. Genel olarak bunlardan konuştuk. Çok endişelenmem gerektiğini beni iyileştirebileceğini söyledi. Ben de güveniyorum hocama. Sadece pes etmemem gerektiğini ve umutsuz olmamam gerektiğini söyledi. Beni eşcinsel yapan şeyin biraz da özgüvensizlik eziklik aşağılık kompleksi vs bunların birleşimi olduğunu düşünüyorum çünkü ağır bir travmam veya aile içi geçimsizlik vs yoktu yani. Bilemiyorum. Hocanın isteyenleri iyileştirebileceğini düşünüyorum 16 yıllık tecrübesi olduğunu söyledi. Çok ciddi bir süre cidden. Umarım kimse bu durumla yüzleşmek sınanmam ve kurtulmak zorunda kalmaz. Diğer hiç bir şeye benzemiyor bu durum çünkü. Tek bildiğim şey bu durumdan kurtulmak istediğim böyle yaşanmıyor çünkü erkek olduğun için doğal olarak erkek ortamlarında bulunuyorsun ama sürekli bir çekim hissetiğin için gittiğin yerlerde rahat rahat oturamıyorsun. Ama iki terapiden sonra biraz daha azaldı diyebilirim ama bir şey demek için erken sanırım. Umarım son bulur bu durum yani. En son sabah yaşadığım bir olayı da anlatamamı istedi hoca. Sabah otobüsten inerken otogarda tuvalete gitmek istedim. Orada bir tane adamla denk geldim. Penisi kalkmıştı ilgimi çekmişti. Sonra pisuvara gitti işemek için. O sırada benim de gözüm kaydı biraz. O kişi eşcinsel olduğunu söyledi. Benim baktığımı farkedince o da bana doğru uzattı penisini. Kendimi zor tuttum orada daha ileri gitmemek için ama sadece dokunma isteği vardı cinsel ilişkiye girmek yoktu. Bana dokunmaya yeltendi ama irkildim hemen. Daha ileri de gitmedim çıktım hemen biraz kötü oldum elim ayağım titredi çünkü kötü hissetim hem günah bir şeydi ama ileri götürmedim olayı ben izin verdeydim her şey gerçekleşecekti ama ben durdurabildim kendimi. Hüseyin hocaya anlattım. Eşicnsel kimliğin güçlü olmadığı için kendini durdurabilmişisn dedi yoksa istesen ortam hazırdı dedi. Sürekli kendimi takdir etmem gerektiğini ve aşağılık kompleksinden kurtulmam gerektiğini söyledi hoca terapi boyunca. Kendimle guru duymam gerektiğini hatırlattı bana. Allahın karşısında ezik bir şekilde dua etmemem gerektiğni güçlü bir duruş göstermem gerektiğini söyledi.
13
1.terapi yazısı

Merhabalar. Hüseyin hoca terapi yazısını yazanlar ve ses kaydını dinleyenler daha kısa sürede iyileşir dediği için şuan bunu yazıyorum içimden çok gelmesede. İsmim Emre. Karadenizde yaşıyorum. Terapiye 2 3 hafta önce ilk defa gittim. Bu kararı vermek hiç kolay olmadı. Hüseyin hocayla ilk defa ekim gibi iletişime geçtim sosyal medyadan gördüm zaten arayıştaydım karşıma çıkmış oldu.
İstanbula gelmemi söyledi ama ben cesaret edemedim. Tek başıma hiç istanbula gitmemiştim yani. Çok korkuyordum. Çok bunaltıyordum bu sıkıntım yüzünden asla hayatıma odaklanamıyorum yani ders çalışmam lazım ama ders de çalışamıyorum. 5 6 ay bu şekilde geçti daha doğrusu geçemedi yani. Çok kötü zamanlardan geçtim psikolojik olarak hala geçiyorum ama terapiye geldiğimden beri daha iyiyim. Evde sinir krizi geçiriyordum ağlama krizi geçiriyordum bu durumu kabullenemiyorum asla kendime yakıştıramıyorum. 5 6 ay böyle geçti. Ama artık canıma tak edip iki üç hafta önce ilk kez terapiye gittim aslında hiç korktuğum kadar değilmiş yani istanbula gelmek. Kafamda bayağı abartmışım. İlk terapiye geldim. Hüseyin hoca daha samimi biriymiş yani telefondaki kadar falan değilmiş. Bu da onun bir taktiği sanırım. Ben baya çekingen girdim içeri korkuyorum yani kimseye anlatmamıştım bu durumu. Bana sorular sordu işte ilk başta neden bu kadar uzattığımı süreci sordu. Daha önce gelmeliydin falan dedi. Çok haklı yani ama cesaret edemedim bir de maddi durumlar falan. Ailemi sordu anlattım. Genel olarak kadınların çoğunluklta olduğu bir ailem var maalesef. Babam da evde kalmıyor işinden dolayı ben de annemle yatardım küçükken uzun bir süre boyunca. Bu durumda olmamın temel nedeninin annemle yatmam olduğunu söyledi hoca. Olabilir mantıklı geldi. Annemle hep biraz daha samimiydim zaten babama göre. Genel olarak eşcinselliğin çok güçlü olmadığını penis fetişizmi olduğunu söyledi bana benim için. Yani çok ileri seviyede değilsin dedi. İçim çok rahatladı cidden. Genel olarak bunlardan konuştuk takıntılarımdan hayatta zorlandığım konulardan vs konuştuk kendimi biraz daha anladım yani. Kendimi strese korkuya kaygıya vs sokmamam gerektiğini söyledi bu durumu artttıracağını söyledi. Elimde olmasa da bazen çok kaygılanıyorum ama yapmamaya çalışıyorum. Cidden ben napıcağımı bilmiyorum çok zor durumdayım ama hüseyin hocaya beni iyileştireceğine dair güveniyorum.ben bu durumda olmayı hak etmedim sadece bunu biliyorum. Kaç senedir bunula uğraşıyorum çok bunalıyorum. Artık sadece bitsin istityorum diğer yaşıt erkeklerim gibi olabilmek istiyorum sadece bunları hak etmedim yani kimi suçlayacağımı da bilmiyroum. Kimseye açıklayabileceğim bir şey de değil ki öyle bir durum da değil yani. Anlatacak başka bir şey gelmiyor aklıma öyle büyük travmalar olaylar yaşamış biri de değilim içimden gelenleri yazdım kalanları diğer yazılarda yazarım şimdilik böyle olsun...
14
Bağımlı Olan Yalnız Kişi Değildir; Bazen Ailenin Kendisi de Çözülmektedir
◆ ◆ ◆

Uyuşturucu bağımlılığına çoğu zaman yanlış yerden bakılır. Kimi onu sadece bireyin irade zaafı sayar; kimi de meseleyi yalnızca kimyasal bir hastalık gibi ele alır. Oysa gerçek tablo daha karışıktır. Bağımlılık, tek bir bedende görünen ama çoğu zaman bir ilişkinin, bir ev ikliminin, bir aile geriliminin içinden büyüyen düğümdür. Maddeyi kullanan kişi birdir; fakat o maddenin etrafında bozulan şey çoğu zaman bütün ailedir.

Bazı ailelerde bağımlı birey, yalnızca “sorun çıkaran kişi” değildir. O, ailenin konuşamadığı şeylerin dili, bastırdığı öfkenin taşıyıcısı, gizlediği utancın açık yarası haline gelir. Evde yıllarca biriken gerilim, sevgisizlik, tutarsızlık, sınır erozyonu, korku ve çaresizlik bazen tek bir kişi üzerinden patlak verir. Böylece aile, kendi içindeki yarığı görmek yerine bütün meseleyi “o çocuk bozuldu”, “o adam mahvoldu”, “o kadın yoldan çıktı” diye tek kişiye yükler. Oysa bazen bağımlı kişi sadece düşen değildir; aynı zamanda ailenin çöken yapısını üzerinde taşıyandır.

Burada ince bir ayrım vardır. Elbette her bağımlılık doğrudan aile suçudur denemez. Bu kadar kolay bir hüküm doğru olmaz. Genetik yatkınlık vardır, travma vardır, çevre vardır, yoksulluk vardır, yanlış arkadaşlıklar vardır, maddeye erişim kolaylığı vardır. Fakat bütün bunlar arasında aile, çoğu zaman ilk huduttur. O hudut zayıfsa, çocuk sevgiyi güven olarak değil; belirsizlik, korku ya da ihmal olarak yaşamışsa, ev dediğimiz yer sığınak olmaktan çıkıp gerilim alanına dönüşmüşse, bağımlılık yalnızca dışarıdan gelen bir zehir değil; içeride çoktan kurulmuş çözülmenin dışavurumu haline gelir.

Bağımlı ailelerde sık görülen şey, yalnızca acı değil; bozuk merhamettir. Anne kurtarmaya çalışır, baba saklamaya çalışır, kardeş utanır, eş katlanır, herkes “idare edelim” der. Ama tam da bu idare etme biçimi hastalığı besler. Borç kapatılır, yalan örtülür, kriz normalleştirilir, rezalet gizlenir. Aile bunu sevgi sanır; oysa çoğu zaman bu, sevginin hudutsuzlaşmış ve çürümüş biçimidir. Merhamet sınırla birleşmediğinde, şefkat tedavi değil, çöküşe ortaklık üretir.

Bağımlılığın olduğu evlerde roller de bozulur. Baba baba gibi duramaz, anne anne gibi kalamaz, çocuk çocuk olmaktan çıkar. Kimi evde çocuk ebeveynleşir; kimi evde ebeveyn çocuklaşır. Biri sürekli kurtaran olur, biri sürekli yutan, biri susan, biri patlayan, biri de herkesin yükünü sırtlanan görünmez hamal. Böylece aile dediğimiz yapı, üyelerini taşıyan bir düzen olmaktan çıkar; herkesin birbirinin krizine gömüldüğü bir bataklığa döner. Artık ev, barınak değil; gerilimin mekânıdır.

En yıkıcı şeylerden biri de inkârdır. Çünkü bağımlılık çoğu zaman önce bedeni değil, hakikati tahrip eder. Aile gerçeği görmek istemez. “Aslında kötü çocuk değil”, “isterse bırakır”, “bir dönem geçiyor”, “bizim yüzümüzden değil”, “rezil olmayalım” gibi cümleler, gerçeğin üstüne çekilmiş örtülerdir. Fakat unutulmamalıdır: Hakikatin üzerini örten her aile, bir süre sonra bağımlının değil, bağımlılığın ailesi haline gelir.

Psikodinamik açıdan mesele daha da derindir. Çünkü bazı bağımlılar gerçekten de ailenin bastırdığı çatışmanın belirtisi gibi iş görür. Evde kimsenin dillendiremediği öfke, değersizlik, kırgınlık, reddedilmişlik, hatta kuşaklar arası aktarılmış aşağılanma duygusu, bir kişide semptom haline gelebilir. O kişi maddeye gider; ama aslında oraya yalnız gitmez. Evdeki suskunluk, bastırılmış saldırganlık, sevgi açlığı ve tanınmama hissi de onunla gider. Madde bazen keyif için değil; içteki dağılmayı tutmak için, ruhsal gürültüyü susturmak için, eksiklik duygusunu uyuşturmak için kullanılır.

Tam da burada şunu söylemek gerekir: bağımlı kişi çoğu zaman “ahlâksız” değildir; ama çoğu zaman hudutsuzdur. Ve hudutsuzluk, yalnız onun kişisel kusuru değil, çoğu kez aile yapısının dağılmış olmasının sonucudur. Çocuk, sınırı sevgiyle öğrenememişse; yasak ile nefret, ilgi ile kontrol, şefkat ile tahakküm birbirine karışmışsa, sonra hayatta önüne çıkan ilk sahte sığınak olan maddeye tutunması şaşırtıcı değildir. Çünkü madde, kısa süreli bir sahte tutrak sunar: acıyı susturur, boşluğu örter, kaygıyı bastırır. Ama bedeli ağırdır; özneyi ayakta tutmaz, tersine içeriden çözer.

Yine de bütün mesele karanlık değildir. Çünkü aile yalnızca bağımlılığı üreten yer değil, bazen iyileşmenin de başladığı yerdir. Fakat bunun için aile önce kendine yalan söylemeyi bırakmalıdır. Kurtarmak ile kolaylaştırmak arasındaki fark görülmelidir. Sevgi ile gevşeklik, merhamet ile suç ortaklığı, destek ile teslimiyet ayrılmalıdır. Aile yeniden hudut kurmayı öğrenmeden bağımlılık döngüsü kolay kolay kırılmaz. Çünkü bazı durumlarda tedavi, önce bağımlının değil ailenin gerçekle tanışmasıyla başlar.

Sonuç olarak uyuşturucu bağımlılığı, tek kişinin düştüğü bir kuyu değildir. Bazen o kuyu çok önceden aile içinde kazılmıştır. Maddeyi kullanan kişi sadece ilk görünen çöküştür. Bu yüzden meseleyi sadece bireye yüklemek de, bütünüyle aileye yıkmak da yanlıştır. Doğru olan şudur: bağımlılık, biyolojik, ruhsal ve toplumsal bir bozukluktur; ama aile, bu bozukluğun ya çoğaldığı ya da durdurulduğu ana eşiktir. Hudut çökerse madde içeri girer. Hakikat bastırılırsa bağımlılık kök salar. Aile gerçeğe döner, sınır koyar, inkârı bırakır ve sahte merhameti terk ederse, bazen çöküşün içinden bile bir çıkış yolu açılabilir.

◆ ◆ ◆

Ertuğrul Tulpar
29 Nisan 2026
15
Şizoid Öznenin Sessiz Hasedi: Eksiklik, Baba İşlevi ve Şükranın İmkânı

(Şizoid yapı, hased, eksiklik, Lacan ve baba işlevi üzerine kısa bir deneme. Buradaki “eksiklik”, sıradan bir yetersizlik değil; insan öznenin yapısal tam olmayışıdır. Metin, psikanalitik hattı Tulpar kavramlarıyla buluşturmaya çalışıyor.)

Şizoid öznenin trajedisi, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızlık sevgisi değildir. Onun asıl dramı, yakınlığa ihtiyaç duyduğu hâlde o ihtiyacın açtığı yarayı taşıyamamasıdır. Bu yüzden şizoid geri çekiliş, basit bir mesafe tercihi değil; öznenin kendi eksikliği karşısında kurduğu suskun bir savunmadır. Burada hased, gürültülü bir yıkım arzusu olarak değil, daha sinsi ve daha soğuk bir biçimde ortaya çıkar: iyiyi bozarak değil, iyiyi içeri almamaya çalışarak.

Şizoid özne çoğu zaman sevgiye düşman değildir; ama sevginin onda açtığı eksiklik duygusuna tahammül edemez. İlgiye karşı değildir; fakat ilginin, kendi kendine yetmediğini yüzüne vurmasından ürker. Bu yüzden hased, onda açık saldırganlık kılığında değil; geri çekilme, dondurma, değersizleştirme ve kaybolma kılığıyla belirir. Onun sessiz hasedi tam da burada görünür olur:

  • sevgi gelince donmak
  • ilgi görünce değersizleştirmek
  • iyilik görünce kuşkulanmak
  • yakınlık artınca kaybolmak
  • borçlanmamak için almamak
  • minnet duymamak için bağ kurmamak
Bunların hepsi şöyle de okunabilir: “Öteki’nin fallik üstünlüğünü kabul etmeyeyim; böylece kendi eksikliğimle yüzleşmeyeyim.”

Burada “eksiklik”ten kastedilen şey, sıradan bir yoksunluk ya da psikolojik bir yetersizlik değildir. Psikanalitik anlamda eksiklik, insan öznenin tam olmayışıdır. İnsan, kendi kendine yeterli, kapalı ve pürüzsüz bir bütün değildir. Arzu da tam bu yüzden vardır. İstek, yönelme, sevme, bağ kurma, bekleme, kaybetme korkusu ve kavuşma sevinci hep bu eksik yapıdan doğar. Başka bir deyişle insan, eksik olduğu için arzu eder; tam olmadığı için ilişki arar.

Lacan’ın büyük müdahalesi tam burada belirir: özne, eksik olduğu için düşmüş değildir; zaten eksiklikten kurulur. Fakat bu eksiklik doğru biçimde simgeleştirilemediğinde, yani hudutlu bir insanlık durumu olarak değil de çıplak bir yara, bir aşağılanma, bir düşüş gibi yaşandığında, arzu da bozulur. İstek, canlı bir yöneliş olmaktan çıkar; tehdit hâlini alır. Bağ, zenginleşme olmaktan çıkar; işgal gibi hissedilir. Yakınlık, karşılaşma olmaktan çıkar; erime korkusunu uyandırır.

Şizoid özne tam da burada düğümlenir. Çünkü onun derin savunması, “eksik değilim” demekten çok, “eksikliğimin görünmesine izin vermeyeceğim” şeklinde işler. Bu yüzden çoğu zaman ihtiyaç duymuyormuş gibi davranır. Kimseye muhtaç değilmiş, kimseye minnet borcu yokmuş, hiçbir şey iç dünyasında belirleyici değilmiş gibi bir kabuk geliştirir. Bu kabuk dışarıdan vakar, mesafe, soğukkanlılık, hatta bazen olgunluk gibi bile görünebilir. Fakat çoğu kez bu serinkanlılığın altında kırılgan bir çekirdek vardır: “Bir şeyi gerçekten istersem küçülürüm. Birini gerçekten seversem açığa düşerim. Bir iyiliği gerçekten kabul edersem borçlu hâle gelirim.”

İşte bu noktada hased ile şükran arasındaki ayrım keskinleşir. Şükran, öznenin iyi nesneyi iyi olarak kabul edebilmesi, ondan bir şey alabildiğini inkâr etmemesi ve aldığı şeyi yıkmadan içinde taşıyabilmesidir. Bu anlamda şükran yalnızca ahlâkî bir incelik değil; ruhsal bir kudrettir. Şükran duyan özne, “Bende olmayan ama bana gelen iyi bir şey var” diyebilir. Hasedli özne ise tam bu cümleye dayanamaz. Çünkü bu cümle, eksikliği kabul etmeyi gerektirir.

O hâlde mesele yalnızca iyi nesnenin varlığı değildir. Mesele, o iyiliğin özneye neyi hissettirdiğidir. Sevgi, bakım, ilgi, dinginlik, bilgi, başarı, cinsel çekicilik, üretkenlik ya da başkasındaki huzur; bunların hepsi şizoid özne tarafından kimi zaman yalnızca “iyi” olarak değil, “onda var, bende eksik” duygusunu uyandıran fallik bir üstünlük işareti olarak yaşanabilir. Buradaki fallus, elbette kaba ve biyolojik anlamda penis değildir. O, Öteki’nde parlayan ve öznenin kendi eksikliğini yüzüne vuran ayrıcalıklı işarettir. Özne, bunu gördüğü anda ya şükrana açılır ya da sessiz hasede çekilir.

Şizoid yapı çoğu zaman ikinci yolu seçer. Çünkü şükran için yalnız iyiliği görmek yetmez; o iyiliğin içeri alınması gerekir. Oysa içeri almak, etkilenmeyi kabul etmek demektir. Etkilenmek ise bazı özneler için zayıflık, borçlanma, hatta simbiyotik bir yutulma korkusu uyandırır. Bu nedenle şizoid özne, iyi nesneyi tahrip ederek değil, ondan etkilenmeyi reddederek kendini korur. Onun hasedi, “senin elindekini kırayım” demez her zaman; çoğu zaman “senden gelen şey bende yer etmesin” diye çalışır. Sessizliği bu yüzden masum değildir. Bazen en ağır yıkım, bağ kurmamanın içinden gelir.

Bu noktada baba işlevi belirleyici hâle gelir. Çünkü baba işlevi, yalnızca yasak koyan ya da dışarıdan sınırlayan bir figür değildir. Daha derinde, özneye eksikliğin felaket olmadığını öğreten simgesel düğümdür. Anne-çocuk ikilisinin içine üçüncü bir unsur girer; her arzu hemen doyurulmaz, her yakınlık sonsuz birleşmeye dönüşmez, her ihtiyaç aşağılanma anlamına gelmez. Böylece eksiklik, uçurum olmaktan çıkıp eşik hâline gelir. İnsan artık eksik olabilir; ama dağılmadan eksik olabilir. İsteyebilir; ama yutulmadan isteyebilir. Sevebilir; ama işgal edilmeden sevebilir.

Baba işlevi zayıf kurulduğunda ise özne, eksikliği simgesel bir hudut olarak değil, çıplak bir çöküş riski olarak yaşar. O zaman iyi nesneye yaklaşmak huzur değil, tehlike çağrıştırır. Yakınlık, temas değil, sınır kaybı gibi hissedilir. Şükran doğmaz; çünkü şükran için gereken temel iç güven kurulmamıştır. Özne, aldığında yok olmayacağını, etkilendiğinde köleleşmeyeceğini, sevdiğinde kendini kaybetmeyeceğini bilemez. Bu durumda hased, kötücül bir karakter kusurundan çok, eksikliğin işlenemeyişinden doğan savunmacı bir sertliktir.

Tulpar diliyle söylersek, şizoid öznenin temel korkusu eksiklik değil; eksikliğin işgale dönüşmesidir. Bu nedenle o, nimeti nimet olarak yaşayamaz bazen. Nimet, onda bir açılma yaratır; açılma ise iç hududun bozulacağı korkusunu uyandırır. Burada hased, dışarıdaki iyiliğe saldırıdan önce, içteki hududu koruma adına girişilen bir donma hareketidir. Şükran ise ancak içte bir tutrak kurulduğunda mümkündür. Tutrak şudur: İyiyi alırım, ama içinde kaybolmam. Yaklaşırım, ama işgal edilmem. Eksik olurum, ama çöküp dağılmam.

Bu yüzden şizoid öznenin iyileşmesi, yalnızca daha sosyal hâle gelmesi ya da daha çok konuşması değildir. Asıl mesele, eksikliği aşağılanma olarak değil, insanlık durumu olarak taşıyabilmesidir. Şükran tam burada doğar. Çünkü şükran, tam olmanın dili değildir; eksik kalmayı kabul etmiş bir öznenin dilidir. Şükran, “bende yok” demeyi bilirken, “buna rağmen yıkılmıyorum” diyebilmektir. Hatta belki daha da ileri gidip şunu söyleyebilmektir: “Tam olmadığım için alabiliyorum; alabiliyor olduğum için de insan kalıyorum.”

Sonunda şizoid öznenin sessiz hasedini görünür kılan şey tam budur: O, iyiliğe karşı değildir; ama iyiliğin açığa çıkardığı eksikliği uzun süre taşıyamaz. Bu yüzden donar, kuşkulanır, kaybolur, değersizleştirir. Şükran ise ancak eksiklik kabul edildiğinde doğar. Çünkü şükran tamlıkta değil, hudutlu bir eksiklikte filizlenir.

Ve belki en son söylenecek cümle şudur:

HEPİMİZ EKSİĞİZ.

Ve eksik kalacağız.

Mesele bu eksikliği inkâr ederek taşlaşmak değil; onu kabul ederek insanlaşmaktır. Şükran, tam da bu insanlaşmanın sessiz ve ağırbaşlı biçimidir.

Ertuğrul Tulpar
29 Nisan 2026
16
​Es ist keineswegs ungewöhnlich, dass homosexuelle Menschen Gefühle von Schuld, Unruhe, Einsamkeit oder sogar Depression bis hin zu starken Spannungszuständen erleben. Wenn man sich dazu gezwungen sieht, homosexuelle Handlungen auszuleben, obwohl diese dem eigenen Wesen und der inneren Identität widersprechen - oder wenn man den Drang danach nicht kontrollieren kann -, entsteht oft ein erheblicher psychischer Leidensdruck für Betroffene.

​Zudem ist Homosexualität hier nicht als Ausdruck einer freien Wahl aufzufassen, sondern als eine Entwicklung, die häufig auf Kindheitstraumata oder elterliche Vernachlässigung zurückzuführen ist. Unter diesem Blickwinkel betrachtet, stellt Homosexualität eine psychische Störung dar - eine Beeinträchtigung der sexuellen Neigung sowie der Identität.

​Daraus ergibt sich für die Psychologie als Wissenschaft die klare Verpflichtung, zu hinterfragen, ob ein homosexueller Lebensstil und die damit verbundene soziale Identität tatsächlich als „gesund“ gelten können. Die Forschung muss sich auch künftig der Verantwortung stellen, die Ursachen, die Struktur und mögliche Therapieansätze zu untersuchen. Vor diesem Hintergrund wäre es eine herabwürdigende und moralisch fragwürdige Haltung, denjenigen, die sich aus eigenem Antrieb von der Homosexualität lösen wollen, eine Behandlung zu verweigern oder pauschal zu behaupten, es handle sich nicht um eine heilbare Krankheit.
17
Medya / Ynt: THERE IS NO HAPPY ENDING IN THE HOMOSEXUAL LIFESTYLE In the homosexual lifestyl
« Son İleti Gönderen: psikolog 28 Nisan 2026, 01:18:08 öö »
​Es ist keineswegs ungewöhnlich, dass homosexuelle Menschen Gefühle von Schuld, Unruhe, Einsamkeit oder sogar Depression bis hin zu starken Spannungszuständen erleben. Wenn man sich dazu gezwungen sieht, homosexuelle Handlungen auszuleben, obwohl diese dem eigenen Wesen und der inneren Identität widersprechen - oder wenn man den Drang danach nicht kontrollieren kann -, entsteht oft ein erheblicher psychischer Leidensdruck für Betroffene.

​Zudem ist Homosexualität hier nicht als Ausdruck einer freien Wahl aufzufassen, sondern als eine Entwicklung, die häufig auf Kindheitstraumata oder elterliche Vernachlässigung zurückzuführen ist. Unter diesem Blickwinkel betrachtet, stellt Homosexualität eine psychische Störung dar - eine Beeinträchtigung der sexuellen Neigung sowie der Identität.

​Daraus ergibt sich für die Psychologie als Wissenschaft die klare Verpflichtung, zu hinterfragen, ob ein homosexueller Lebensstil und die damit verbundene soziale Identität tatsächlich als „gesund“ gelten können. Die Forschung muss sich auch künftig der Verantwortung stellen, die Ursachen, die Struktur und mögliche Therapieansätze zu untersuchen. Vor diesem Hintergrund wäre es eine herabwürdigende und moralisch fragwürdige Haltung, denjenigen, die sich aus eigenem Antrieb von der Homosexualität lösen wollen, eine Behandlung zu verweigern oder pauschal zu behaupten, es handle sich nicht um eine heilbare Krankheit.
19
Kitap Yapısı

Ontolojik Gerilim Teorisi

Kötülük, Şeytan ve İnsanî Tutuluş Üzerine Kurucu Bir Deneme

BİRİNCİ KISIM

Kötülük Probleminin Ontolojik Temeli

1. Bölüm: Kötülük Problemi Neden Ontolojik Gerilim Olarak Yeniden Düşünülmelidir?
2. Bölüm: Canlılığın Gerilimli Ontolojisi
3. Bölüm: Doğada Hak Yoktur: Hak, Doğaya Karşı Kurulan Huduttur
4. Bölüm: Kötülüğü Sıfırlama Arzusu: Gerilimsiz Varlık İstenci
5. Bölüm: Gerilim Kaçınılmazdır; Kötülük Kaçınılmaz Değildir
6. Bölüm: Kötülük, İşgal ve Ahlâkî Sorumluluk

İKİNCİ KISIM

Gerilim Altında İnsan

7. Bölüm: İnsan: Gerilimde Kalabilen Varlık
8. Bölüm: Tutrak: Dağılmadan Kalmanın İç Omurgası
9. Bölüm: Askı: Etik Gecikme
10. Bölüm: Tutuluş: Gerilim Altında İnsan Kalmak
11. Bölüm: Hudut, Hikmet ve Adalet

ÜÇÜNCÜ KISIM

Şeytan, Fark ve Kibir

12. Bölüm: Şeytan Neden Yaratıldı?
13. Bölüm: İblis’in Hatası: Farkı Kibre Çevirmek
14. Bölüm: Şeytan, Doğa ve İnsan
15. Bölüm: Fark Masumdur; Kibir Şeytanîdir

DÖRDÜNCÜ KISIM

Fazıl Toplum ve Toplumsal Tutrak

16. Bölüm: Fârâbî’den OGT’ye Fazıl Toplum
17. Bölüm: Doğanın Besin Zincirine Karşı İnsanî Hudut
18. Bölüm: Kurumlar: Toplumsal Tutrak
19. Bölüm: Modern Dünya: Gerilimi Taşıyamayan Öznenin Çöküşü
20. Bölüm: Sonuç: Kötülüğü Aklamadan Anlamak


Ontolojik Gerilim Teorisi, dört kısımdan ve yirmi bölümden oluşan kurucu bir felsefî denemedir.

Yani;

Eser dört ana kısma ayrılmıştır. Birinci kısım kötülük probleminin ontolojik temelini kurar; ikinci kısım insanın bu gerilim altında nasıl dağılmadan kalabileceğini tartışır; üçüncü kısım Şeytan, fark ve kibir meselesini ele alır; dördüncü kısım ise fazıl toplum ve toplumsal tutrak fikrine açılır.
20
Telefondaki sert konuşması altında pamuk gibi kalbi olan bir psikolog var idi karşımda . İçimden derin bir nefes aldım hocam sorular sormaya başladı . Bende ne az nede eksiksiz bulunduğum durumu açıkladım. Bana neler yapmayı nelerden vazgeçmem gerektiğini birebir net olarak anlatmaya başladı. Bu arada ben içimden geçenleri söylüyorum hocam öyle rahatım ki sizin yanında kuş gibi hafiflemeye başladım aklımdaki o çıkmaz sorulara teker teker cevap oturmaya başlamış idi . Açıkçası dedim siz beni bir danışsanız değilde bir evladınız gibi görün dedim . Sağolsun bunuda yansıttı . Bana geylikle alakalı soruları ne yapıp ne yapmadığı mı sordu . Birden bu durum hemen çözümlenecek değil dedi herşey zamanla terapiye devam ettikçe çözülecek idi . Yeri geldi duygusal olarak ağladım ama insan değer gördüğü yerde mutlu olduğu hissediyor. Bu terapide ben değerli biri olduğumu anladım . İnsanlara açılma duygusuna büründüğüm için kendim asıl acınacak halde imişsin . Sevgiden yoksun özgüven kalmamış . Çırpınırken bana umut ışığını yaktığını hissetirdi . Zamanın nasıl geçtiğini anlamış değilim. Bana gez İstanbul’u kevşetmemi gererktiği memleketime artık umut sen zoru başardın bu zoru kolaylaştırmak için de çabalamak gerekiyor olduğunu aklıma yer ettirdi. Geylik düşüncesi aklımdan hemencecik çıkacak değil ya böyle bişey yok zaten . Birde şunu demeden geçemeyeceğim yapmacık bir tavırı yok yap yapıcı onarıcı bir kişilik hocamız zaten . Daha uzun konuşmak iştiyor idim . Sona geldik o en sonda bana bir baba şevkatinde sarıldı o benim yeni bir sayfa açtı kalbimin derinliklerine doğru. İlk defa biri bana çocukluktan yaşamadığım duyguları yaşattı bunun içinde aşırı minnet duyuyorum kendilerine . Kendimi öyle omuzlarımdaki yük hafifletmemiş hissediyorum anlatılmaz yaşanır . Sanırım ben gaylık serüvenimde çabuk toparlarım düşüncesi var . Gelecek seanlar da daha uzun şekilde anlatacağım sağlıcakla kalın .
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10