Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Din & Felsefe / ENSEST YASAĞININ ÇÖKÜŞÜ VE MÜNAFIKLIK
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar Bugün, 01:53:48 ös »
ENSEST YASAĞININ ÇÖKÜŞÜ
 VE MÜNAFIKLIK:
Ertuğrul Tulpar’ın Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması Bağlamında Bir Literatür Değerlendirmesi

Literatür Değerlendirmesi

Ertuğrul Tulpar’ın çalışması: Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması, münafıklık kavramını klasik ahlâkî tipolojilerden ve niyet merkezli okumaların sınırlarından çıkararak, etik askı, mesafe, ensest yasağı ve siyasal söylem ekseninde yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır. Literatürde bu kavramların her biri farklı disiplinlerde ayrıntılı biçimde ele alınmış olsa da, Kur’anî münafıklık figürü etrafında bütünlüklü bir etik–siyasal çerçeve içinde bir araya getirildikleri bir çalışma bulunmamaktadır.

Modern siyaset teorisi ve sosyal düşüncede, şiddetin ahlâkî ve ideolojik söylemler aracılığıyla normalleştirilmesi üzerine önemli tartışmalar mevcuttur. Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem adlı çalışmasında, kötülüğün istisnai bir sapkınlıktan ziyade, bürokratik ve ahlâkî gerekçelerle sıradanlaşabileceğini ileri sürer (Arendt, 1963). Bu yaklaşım, şiddetin açık bir kötücüllükten çok, görev, sorumluluk ve ahlâk dili içinde “sorunsuz” biçimde işlemesine dikkat çeker. Benzer biçimde Zygmunt Bauman, modern bürokratik düzenin, şiddeti teknik ve ahlâkî rasyonaliteler aracılığıyla görünmez kıldığını ve etik sorumluluğu dağıttığını savunur (Bauman, 1989).

Bu çalışmalar, şiddetin ahlâk diliyle meşrulaştırılması bakımından bu araştırmayla kesişmekle birlikte, münafıklığı Kur’anî bir kategori olarak ele almaz; daha çok modern devlet, bürokrasi ve rasyonalite bağlamında analiz eder.

Etik alanında mesafe ve sınır kavramları, özellikle yüz yüze ilişki ve sorumluluk bağlamında tartışılmıştır. Emmanuel Levinas, etiği, ötekiyle kurulan ve asla tamamen kapatılamayan bir mesafe üzerinden temellendirir; etik ilişki, temasın mutlaklaşmasına değil, sorumluluğun mesafe içinde taşınmasına dayanır (Levinas, 1961). Jacques Derrida ise etik ve adalet kavramlarını erteleme, askı ve kararın imkânsızlığı bağlamında düşünerek, mutlak yakınlığın etik imkânı ortadan kaldırdığını vurgular (Derrida, 1990).

Antropolojik düzlemde Claude Lévi-Strauss, ensest yasağını kültürün kurucu eşiği olarak tanımlar ve bu yasağın doğa ile kültür arasındaki geçişi mümkün kıldığını ileri sürer (Lévi-Strauss, 1949). Ancak bu literatürde ensest yasağı, genellikle kültürel düzenin başlangıç noktası olarak ele alınır; etik askının çökmesiyle ensestin siyasal ve etik düzlemde yeniden üretildiği bir yapı tartışması geliştirilmez.

Dini söylemin modern siyasal iktidarla ilişkisini ele alan çalışmalar da bu araştırmayla temas hâlindedir. Talal Asad, dini kavramların modern siyasal bağlamlarda yeniden biçimlendirildiğini ve etik içeriğinin dönüştürüldüğünü gösterir (Asad, 2003). Olivier Roy ise siyasal İslam bağlamında inancın ideolojik ve stratejik amaçlarla araçsallaştırılmasını tartışır (Roy, 2004). Bununla birlikte bu çalışmalar, münafıklığı merkezî bir analitik kategori olarak ele almaz ve ensest yasağı ile etik mesafe arasındaki ilişkiyi siyasal şiddet bağlamında açmaz.

Ertuğrul Tulpar’ın Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması, söz konusu literatürden ayrılarak münafıklığı ne bireysel bir ahlâk kusuru ne de salt bir inanç problemi olarak kavramsallaştırır. Münafıklık burada, etik askının iptaliyle işleyen bir etik-siyasal öznelik biçimi olarak ele alınmaktadır. Ensestiyöz yapı ise, bu askının yapısal karşılığı olarak düşünülür. Bu bağlamda ensestiyöz yapı ile münafıklık eş anlamlı değildir; ancak aynı düzeyde iş gören ve aynı sonuçları üreten denk kavramsal yapılardır. Ensest, mesafenin çöküşünü; münafıklık ise bu çöküşün etik ve siyasal dilini ifade eder.

Sonuç olarak literatürde etik mesafe, ensest yasağı, siyasal şiddet ve dini söylem üzerine kapsamlı tartışmalar bulunmakla birlikte, bu unsurların Kur’anî münafıklık figürü etrafında bütünlüklü bir etik–siyasal analiz içinde bir araya getirildiği bir çalışma mevcut değildir. Ertuğrul Tulpar’ın Kuyu, Ateş ve Devlet Okuması, söz konusu boşluğu doldurmayı ve münafıklığı, şiddetin ahlâk diliyle sorunsuzlaştırıldığı bir işleyiş biçimi olarak yeniden düşünmeyi hedeflemektedir.

---

Kaynakça

Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil. New York: Viking Press.

Asad, T. (2003). Formations of the Secular. Stanford: Stanford University Press.

Bauman, Z. (1989). Modernity and the Holocaust. Ithaca: Cornell University Press.

Derrida, J. (1990). Force of Law: The Mystical Foundation of Authority. Cardozo Law Review.

Levinas, E. (1961). Totalité et Infini. The Hague: Martinus Nijhoff.

Lévi-Strauss, C. (1949). Les structures élémentaires de la parenté. Paris: Mouton.

Roy, O. (2004). Globalized Islam. New York: Columbia University Press.
2
NEDEN DİNDAR-MİLLİYETÇİ SÖYLEM ENSEST ÜRETMEYE YATKINDIR?

Dindar-milliyetçi söylemde münafıklık, inancı inkâr ederek değil, inancı etik askıdan kopararak işler. Buradaki problem “inanmamak” değildir; problem, inancın mesafe koyma kapasitesini iptal eden bir hızlandırıcıya dönüştürülmesidir. İnanç, durdurması gereken yerde hızlandırır; sınır koyması gereken yerde yakınlığı mutlaklaştırır. Bu nedenle mesele dindarlık değil, etik icraatın yokluğudur.

Bu söylemin tipik yapısı, ahlâk dilinin sürekli dolaşımda olmasına rağmen bu dilin etik bir yavaşlama üretmemesi üzerine kuruludur. Din, ümmet, millet ve kutsallık sürekli çağrılır; fakat bu çağrı, durmayı değil, kararın ve şiddetin hızlanmasını sağlar. Şiddet, sınanması gereken bir eşik olarak değil, kaçınılmaz ve zorunlu bir görev olarak sunulur. “İyi niyet”, “beka”, “kutsal savunma” gibi ifadeler, etiğin asli işlevi olan mesafe koymayı askıya almak için kullanılır.

Tam bu noktada münafıklık ortaya çıkar. Münafıklık burada bir inanç eksikliği değil, etik adına konuşulurken etiğin iptal edilmesidir. Etik dil vardır, fakat etik askı yoktur. Kur’an’daki tekrar eden uyarı — “akıl etmez misiniz?” — tam olarak buraya yöneliktir. Sorun söylemde değil, ensestin farkına varamayan bir akıldadır. Etik, düşüncenin kendisi değil; düşüncenin sınır koyabilme eylemidir.

Kur’an’daki münafık figürüyle örtüşen yer de tam burasıdır: “Islah ediyoruz” denir, fakat fiilen bozgunculuk normalleştirilir; ateş yakılır, kriz ve tehdit diliyle etraf aydınlatılıyor gibi yapılır, ardından karanlık yönetilir. Yani şiddet doğrudan savunulmaz; ahlâk diliyle sorunsuzlaştırılır.

Bu yüzden dindar-milliyetçi söylemde münafıklık, inancın yokluğu değil; inancın ensestiyöz yakınlık üretmek için araçsallaştırılmasıdır. Ensest burada dar anlamda bir cinsel ihlâl değil, ben ile öteki arasındaki mesafenin, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın çökmesidir. Ensestiyöz yapı, temasın mutlaklaşmasıdır; mutlak temas ise şiddetin en “doğal” ve en görünmez biçimini üretir. Bu yüzden etik, en temel hâliyle ensest yasağıdır: temasın mutlaklaşmasına karşı konulan ilk ve asli sınır.

Bu noktada “ensestiyöz yapı” ile “münafıklık” arasındaki ilişkiyi doğru adlandırmak gerekir. Bu iki kavram eş değildir, çünkü aynı şeyi adlandırmazlar; fakat birbirine denktir, çünkü aynı işlevi görürler ve aynı sonucu üretirler. Ensestiyöz yapı, mesafenin çökmesinin yapısal adıdır. Münafıklık ise bu çöküşün etik-siyasal öznelik biçimidir. Biri yapıyı, diğeri bu yapının dilini ve davranış tarzını tarif eder.

Bu nedenle doğru formül şudur: Ensestiyöz yapı ile münafıklık eş değildir, fakat aynı düzeyde iş gören, birbirine denk iki kavramsal okumadır. Daha da net söylersek: Ensest, münafıklığın bedeni; münafıklık, ensestin dilidir. İkisi de mesafenin iptaliyle çalışır ve şiddeti ahlâk diliyle sorunsuzlaştırır.

Sonuç olarak dindar-milliyetçi söylem ensest üretmeye yatkındır; çünkü etik, bu söylemde sınır koyan bir eşik olmaktan çıkarılıp hızlandırıcı bir gerekçeye dönüştürülür. Mesafe kaybolduğunda, şiddet artık istisna değil düzen hâline gelir. Ve ensest tam da budur: yakınlığın kutsallaştırıldığı, durmanın imkânsızlaştığı bir siyasal ve etik rejim.

Ertuğrul Tulpar
3
Din & Felsefe / ENSEST OLARAK ATEŞ: SORUNSUZ İŞLEYEN ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 18 Ocak 2026, 11:34:45 ös »
ENSEST OLARAK ATEŞ
Sorunsuz İşleyen Şiddet

Etik, bizim burada kullandığımız kavramsal dilde bir erdemler toplamı ya da normatif bir kural dizisi değildir; etik, her şeyden önce mesafe koyabilme kapasitesidir. Bu “dil”, gündelik Türkçeyi değil; Kuyu–Ateş–Devlet hattında kurulan teorik okuma rejimini ifade eder. Mesafe, temasın askıya alınmasıdır; askı, şiddetin durmasıdır. Şiddet ancak temas mutlaklaştığında, yani aralık ortadan kalktığında başlar. Bu nedenle etik, “iyi olmak”tan önce, yakınlaşmaya direnebilme yeteneği olarak düşünülmelidir.

Mesafenin çöktüğü yerde ortaya çıkan yapı, dar anlamda cinsel bir ihlâl olarak değil, yapısal bir ensest olarak kavranmalıdır. Ensest burada, ben ile öteki arasındaki ayrımın, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın, temas ile mesafe arasındaki gerilimin çökmesidir. Ensestiyöz olan, bedenlerin değil; sınırların karışmasıdır. Tam da bu nedenle ensest, şiddetin en “doğal”, en görünmez ve en meşru biçimidir: çünkü mesafe yoktur ve mesafe yoksa durdurma da yoktur.

Kur’an’da bu mesafesizliğin temel metaforu ateştir. Ateş, şiddetin kendisi değildir; ateş, mesafesizliğin görünür hâlidir. Ateş yaklaşmayı kaldırmaz, aralık tanımaz, dokunduğunu ya dönüştürür ya da yok eder. Bu yüzden ateş, ensestin metaforu olarak çalışır. Ateşin yakıcılığı değil, yakınlık dayatması belirleyicidir.

Münafık figürü tam bu noktada belirir. Münafıklık, bir inanç eksikliğinden ya da bireysel bir ahlâk kusurundan önce, etik askının reddidir. Şizoid öznenin geri çekilerek teması askıya aldığı yerde, münafık özne temasın içinde kalarak etik içeriği boşaltır. Bu boşaltma açık bir ihlâl, görünür bir zorbalık ya da çıplak bir şiddetle gerçekleşmez; tam tersine, uyum, iyi niyet ve ıslah dili aracılığıyla işler. Böylece etik, sınır koyan bir eşik olmaktan çıkar ve düzenin işleyişini pürüzsüzleştiren bir söyleme indirgenir.

Bu işleyiş, Bakara Suresi 2:17 ayetinde çarpıcı bir metaforla sahnelenir:

Arapça:
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

Latin transkripsiyon:
mathaluhum ka-mathali alladhī istawqada nāran, falammā aḍā’at mā ḥawlahu dhahaba llāhu binūrihim wa tarakahum fī ẓulumātin lā yubṣirūn

Türkçe anlam (özet):
“Onların durumu, ateş yakan kimse gibidir. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların ışığını alıverir ve onları karanlıklar içinde bırakır; artık göremezler.”

Burada kritik olan fiildir: istawqada — ateşi kendisi yakmak, bilinçli olarak tutuşturmak. Münafık ateşi kendisi yakar. Bu ateş gündüz yakılan, yön gösteren bir ateş değildir; gece yakılan, geçici bir aydınlatma üreten, ardından daha derin bir karanlık bırakan ateştir. Ateş burada hakikati açmaz; karanlığı yönetilebilir hâle getirir. Münafıklığın yaptığı tam olarak budur: ensesti “ışık” gibi sunmak, mesafesizliği “ıslah” diye adlandırmak, şiddeti “düzen”in doğal işleyişi hâline getirmek.

Bu nedenle münafıklık, klasik düşman figüründen daha tehlikelidir. Münafık iktidarla çatışmaz, eleştiri üretmez, karşı durmaz; aksine düzenle uyumlanır ve onu hızlandırır. Şiddet burada doğrudan uygulanmaz; normalleştirilir, gerekçelendirilir ve görünmez kılınır. Etik askı sürdüğü sürece düzen yavaşlar; münafık özne bu askıyı kaldırarak düzeni hızlandırır. Münafıklık bu yüzden şiddetin kendisi değil, şiddetin sorunsuz işlemesini sağlayan ara yüzdür.

Şizoid özneyle münafık özne arasındaki fark da burada belirginleşir. Şizoid, geri çekilerek mesafe koyar; bu mesafe siyaseti dönüştürmez ama şiddetin mutlaklaşmasını yavaşlatır. Şizoidin geri çekilişi bir etik ideal üretmez; buna karşılık, karar alma süreçlerini aksatan sessiz bir direnç işlevi görür. Münafık ise çekilmeyi değil, uyumu seçer. Ancak bu uyum sorumluluk alan bir yakınlık değildir; etik yükü boşaltan bir mesafesizliktir. Münafık, düzenin dilini ve değerlerini sahiplenerek onları işlevsizleştirir; etik, sınır koyan bir eşik olmaktan çıkar ve yönetilebilir bir söyleme dönüşür.

İbrahim kıssasında ateş vardır, fakat ateş mesafeye zorlanır. Ensestiyöz şiddet ilahi müdahaleyle askıya alınır; ateş serinliğe çevrilir. Münafık anlatısında ise ateş vardır ama onu mesafeye zorlayan hiçbir şey yoktur. Bu yüzden biri etik bir kesinti üretirken, diğeri sorunsuz işleyen bir süreklilik üretir. Mesele ateşin varlığı değil, ateşin mesafeye zorlanıp zorlanmamasıdır.

Sonuçta münafıklık, etiğin ihlâli değildir; etiğin işlevsizleştirilmesidir. Şiddetin en sessiz, en kalıcı ve en tehlikeli biçimi, bağırarak değil, ahlâk diliyle konuşarak işler. Etik, ateşi söndürmek değildir; etik, ateşi mesafeye zorlayabilmektir. Ensestin karşısında duran şey masumiyet değil, aralıktır. Ve aralık kaybolduğunda, ateş artık sadece yakmaz; düzen hâline gelir.

Ertuğrul Tulpar
4
Din & Felsefe / MÜNAFIKLIK: SORUNSUZ İŞLEYEN ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 18 Ocak 2026, 09:16:00 ös »
MÜNAFIKLIK: SORUNSUZ İŞLEYEN ŞİDDET

Münafık figürü, etik açıdan bir “kötülük tipi” ya da bireysel bir ahlâk kusuru olarak değil, etik askının reddi olarak okunmalıdır. Şizoid öznenin geri çekilerek teması askıya aldığı yerde, münafık özne temasın içinde kalarak etik içeriği boşaltır. Bu boşaltma, açık bir ihlâl ya da doğrudan bir şiddet eylemiyle değil; uyum, iyi niyet ve ıslah söylemi aracılığıyla gerçekleşir. Böylece etik, sınır koyan ve şiddeti durduran bir eşik olmaktan çıkar, düzenin işleyişini pürüzsüzleştiren bir retoriğe indirgenir.

Siyasal düzlemde bu yapı, klasik düşman figüründen daha tehlikelidir. Münafık, iktidarla çatışmaz; eleştiri üretmeden onu destekler, fakat aynı anda anlamını aşındırır. Şiddet burada doğrudan uygulanmaz; normalleştirilir, gerekçelendirilir ve görünmez kılınır. Etik sorumluluk askıya alınmadığı sürece düzen yavaşlar; münafık özne bu askıyı ortadan kaldırarak düzeni hızlandırır. Bu nedenle münafıklık, şiddetin kendisi değil, şiddetin sorunsuz işlemesini sağlayan bir ara yüz olarak işlev görür.

Bu bağlamda münafık, siyasetin kriz anlarında ortaya çıkan istisnai bir figür değildir; düzenin kurumsallaştığı her yerde yeniden üretilen yapısal bir özneliktir. Etik sınırların iyi niyet, kamu yararı ya da ıslah adına sürekli ertelenmesi, münafıklığı bireysel bir sapma olmaktan çıkarır ve yönetimsel bir norm hâline getirir. Böylece siyaset, kararın yükünü taşıyan özneyle değil, sorumluluğu dağıtan ve görünmezleştiren bir benlik örgütlenmesiyle işlemeye başlar.

Bu noktada şizoid özneyle münafık özne arasındaki fark belirleyici hâle gelir. Şizoid özne, etik–siyasal düzlemde çekilerek sınır koyan bir figürdür. Düzenle kurduğu ilişki, uyum ya da çatışma üzerinden değil, mesafe üzerinden şekillenir. Bu mesafe siyaseti dönüştürmez; ancak şiddetin ve iktidarın mutlaklaşmasını yavaşlatır. Şizoidin geri çekilişi etik bir ideal üretmez; buna karşılık, karar alma süreçlerinin hızını kesen sessiz bir direnç işlevi görür. Bu nedenle şizoid özne, siyaseten etkisiz ama etik açıdan düşük riskli bir konumda durur.

Münafık özne ise etik–siyasal alanda çekilmeyi değil, uyumu seçer. Ancak bu uyum, sorumluluk alan bir taraf olma hâli değildir; etik yükü boşaltan bir yakınlıktır. Münafık, düzenle arasına mesafe koymaz; aksine, düzenin dilini ve değerlerini sahiplenerek onları işlevsizleştirir. Böylece siyaset, çatışma ve eleştiri üretmeden akmaya devam eder; etik ise sınır koyan bir eşik olmaktan çıkarak yönetilebilir bir söyleme dönüşür. Bu nedenle münafıklık, siyasette açık şiddetten değil, sorunsuz işleyen şiddetten sorumludur.

Münafıklık, etiğin ihlâli değildir; etiğin işlevsizleştirilmesidir. Bu nedenle şiddetin en sessiz, en kalıcı ve en tehlikeli biçimi, çoğu zaman ahlâk diliyle konuşur.

Ertuğrul Tulpar
5
Cümleten merhaba tekrar .Hüseyin hoca ile görüşmemizin üzerinden 6 ay geçti.Kısaca neler olup bittiğini hakkında bir yazı yazacağım.Hüseyin hocam ile enine boyuna konuştuk buralara çok girmeyeceğim,çünkü detaylı yazacak bişey yok.Hepimizde olan sorunları masaya yatırdık.Hüseyin hocam bende kaynımın çok fazla oldugunu söyledi.O an anlamadım ama sonradan düşündüm evet sorunlarımı çözecek kilit cümle buydu;kaygı.Ben baba tarafından hepinizin yaşadığı şeyleri yaşadım.Sorumsuz,narsist sevgi göstermeyen baba dolayısıyla bana anne kaldı.Peki anne nasıldı;kaygılıydı.Benim annem aşırı kaygılı bir insan.Mesala ampulu değiştirecem ondan bile korkar,varın siz düşünün.Birşey yapacaksan annem önce gider en olumsuz şey neyse onu söylerim hevesini kursağında bırakır ve sanada kaygılanma kalır.Hğseyin hocam bunu söyleyince taşlar oturdu.Babadan escinsellik anneden kaygı gelmiş.Escinsellik ile savasınca kaygı bırakmıyor,kaygı ile savasınca daha da batıyorum. Acıkcası benim ailem çek eğitimlidir,ailede proflar,doktorlar var ama hiçkimse anneme veya bana "aslında çok kaygıların sorun bu "demedi.çok ilginç.Oysa evde hep bir kasvetli bir hava vardı.Hğseyin hoca ikinci seansta direkt sen de kaygı var dedi.Allah Hüseyin hocamdan razı olsun.Çünkü benim heteroseksual duygularım bazen cosuyordu sonra birden bire homoseksuel duygular agır basıyordu anlamlandıramıyordum.Anahtarı buldum sırada kiliti çözmek vardı.İstanbuldan gelince nette araştırma yaptım kaygı korku ile ilgili.İzzet güllüye denk geldim İzzet hocayı biliyordum ama videoları çok uzundu izlemek istemiyordum.Dedim başka çare yok başladım izlemeye ,okumaya.İzzet hüllü reçete videosundan zaten yolu anlatıyor.İzzet beye göre kaygıyı çok düşünürsen kaygıyı beslersin o yğzden kendine sürekli telkin ver ve kaygı duygusunu besleme.Tabi hoca videolarında daha iyi anlatıyor ben burda kısa kestim.3 aydır izzet hocayı izliyorum bana çok iyi geldi.kaygı duygum azalıyor,kaygı korkum azaldıkça escinsel duygularımda azalıyor.bu müthiş birşey.Ve şunu fark ettim ben kafamda escinsel fanteziler kurarak escinsel duygularımıza bekliyormuşum,kaygı duygusu gibi.o yüzden escinsel hayal dünyası aklıma gelirse hemen kafamı başka şeye yormaya çalışıyorum.iyileşyin mi diyeceksiniz?ben hasta değildim ki.ailemin sorumluluğu yüzünden hemcinslerime ilgim arttı ama bu hastalık değildi sadece duygularımı kontrol edemiyordum şimdi çok şükür kontrol ediyorum.%100 bir duruma gelmedim.ama eskisine göre çok çok iyiyim.afkadaşlarım da diyor eskisine göre daha canlısın.şimdilik böyle kadınlar fantezilerimi %90 ında var.%10 çok kafaya takmıyorum sonuçta ruhum haken kabuk bağlıyor.Namazlarıma çok dikkat ediyorum.Mutsuz,umutsuzda olsam o namazlar kılınacak.kendşme bu konuda söz verdim.Beni zorlayan şey bu süreçleri bittiğinde yaşım kaç olacak 42  45 mi ?aslında heteroseksual duygularım artık aktif ama evlilik korkutuyor şimdilik.Vardır bir hayır.sonuçta ben 40 yaşında asıl sorunum kaygı oldugunu öğreniyorum.Elimden gelenin %100 yapmıyorum ama hayatımda duygularım ile artık savaşıyorum.
 Burada olan birçok insanın yaşadıkları hüznü anlıyorum bir zamanlar bende öyleydim.Düzelmeye dogru giderken bencillik etmek istemedim ve hikayenin geri kalan kısmında yazmak istedim.Bence burda giriş yazısı yazıp sonradan ortadan kaybolmasın arkadaşlar.Ben buraya her girdiğimde escinsel ile mücadele eden kişilerin hayat hikayelerini merak ederdim o yüzden hikayemi arada gelip güncelliyorum.Deneyimlerimi anlatmak istiyorum.Bu yolda öğrendiğim şeyleri paylaşmak istiyorum.
Hayatınızdan pornoyu çıkarın.bu çıkarın diye olmayacak biliyorum ama pornoya giden yolu kapatın Aktif olun spora hidin,erkek muhabbetlerini içine girin kaygılanabilirsiniz ama emin olun erkek olmak çok guzel bir duygu. Hayalleriniz escinsellik üzerine olması  tabı bu duygular siz kendinizi keşfettilçe farkına varacagınız duygular.Ama hayal dünyası ve porno ile eskileri beklerseniz,escinsellik özgüveniniz düşük oldugu an size zevk vermek için orada durur.Ben aslında çok şey yapmadım hatta sporu bıraktım ama ruh dünyamı çok karartmadım. İzzet güllünün de çok faydası oldu.artık eskisi gibi kendimi ezik ,çaresiz görmüyorum.öyleki forımdaki yazıları bile artık okumuyorum ihyiyaç duymuyorum artık.velhasıl böyle konuyu baska yere acmadım çünkü benim hikayem burda başladı inşallah Rabbım diğer sefere size güzel bir evlilik yaptığımı söylemeyi nasip eder.
Simdilik son söz olarak dertlerinizi çok büyütmeyin, dünya sen hüzünlüsün diye sana yol vermeyecek.Senin sınavın bu gazzelinin sınavı başka bize düşen yönümüz Allaha dönmek.Ben evlilikten korkuyorum şimdilik ama benim derdim başkasına komik geliyor.Allah istese baska dert veremezmizydi verirdi ama bu sınavı uygun bölmüş hakkıyla sınavı verbilmeyi nasip etsin.
Güzel haberler ile görüş ek üzere
6
Tulpar’ın Kut’u

Jung’un Bütünlüğünden
ve Lacan’ın Ediminden Sonra Etik
Üç Benzemez, Tek Çatlak

İnsanın şiddetle ilişkisi tek bir yerde kırılır: gölgeyle karşılaşma anında. Bu an kaçınılmazdır. Çünkü gölge bastırılan değil; bilinen ama taşınması zor olan şeydir. Modern düşünce bu kırılma anına üç büyük cevap üretmiştir: Jung, Lacan ve Tulpar.

Jung: Bütünlük Vaadi

Carl Gustav Jung için sorun, gölgenin bilinçdışında kalmasıdır. Gölge bastırıldığında patlar; tanındığında ise bütünlüğe hizmet eder. Jung’un etik sezgisi şudur: insan ancak parçalarını birleştirdiğinde olgunlaşır. Bu yüzden gölgeyle temas iyileştirici bir süreç olarak düşünülür.

Ama tam burada ince bir çatlak belirir. Bütünlük fikri, fark etmeden bir çağrıya dönüşür: “Birleştir, tamamla, uzlaştır.”

Bu çağrı masumdur; fakat risklidir. Çünkü her gölge entegrasyon istemez. Bazı gölgeler, bilinçle temas ettiğinde hızlanır; etik fren gevşer. Jung, şiddeti bastırmamakta haklıdır; ama şiddetin her zaman bütünlükle evcilleşeceği varsayımı fazla iyimserdir.

Lacan: Edimin Keskinliği

Jacques Lacan bu iyimserliği reddeder. Lacan’da etik, uzlaştırma değil; kesinti meselesidir. Edim (acte), öznenin simgesel düzeni deldiği andır. Bu an geri dönüşsüzdür. Düşünülmez, tartılmaz, askıya alınmaz; yapılır.

Lacan için etik, bedel ödemeyi göze almaktır. Ama edim hızlıdır. Hız, jouissance’ı çağırır. Jouissance ise çoğu zaman beden, sahne ve kan ister.

Lacan’ın etiği güçlüdür ama tehlikelidir. Çünkü edim, şiddeti yalnızca mümkün kılmaz; bazen meşrulaştırır. “Hakikat uğruna” hızlanmak, etik bir sıçrama gibi görünür; fakat çoğu zaman etik askının tamamen kopmasıdır.

Tulpar: Askı Etiği

Tulpar hattı tam burada doğar — Jung ile Lacan’ın arasındaki yarıkta.

Tulpar şunu söyler:

Gölge bastırılmamalı (Jung’a itiraz).

Ama gölge sahneye de sürülmemeli (Lacan’a itiraz).


Çözüm ne bütünleştirme, ne edimdir. Çözüm: askı.

Askı, kararsızlık değildir. Askı, korkaklık değildir. Askı, şiddeti bilip yapmamayı seçebilecek kadar yetkili olmaktır.

Burada etik, bir eylem teorisi değil; bir zaman teorisi hâline gelir. Askı, hızlanmayı geciktirir. Gölgeyi inkâr etmez; ama onu kanla konuşturmaz.

İşte bu yüzden:

Askı Neden Jung’un Bütünlüğünden Daha Etiktir?

Çünkü Jung’da etik, nihai bir uyum vaadine bağlanır. Tulpar’da ise etik, vaatten feragat etmeyi göze alır.

Askı şunu kabul eder:

Her şey bütünleşmeyecek.

Bazı parçalar taşınacak ama çözümlenmeyecek.

Bazı gerilimler hayat boyu askıda kalacak.


Bu kabul, etik açıdan daha ağırdır. Ama daha dürüsttür.

Askı Neden Lacan’ın Ediminden Daha Etiktir?

Çünkü edim geri dönüşsüzdür. Askı ise geri dönüşsüzlüğü bilip yine de durabilmektir.

Lacan hızda haklıdır; ama hız her zaman hakikat üretmez. Bazen sadece kanı hızlandırır.

Askı, jouissance’a kapılmadan gölgeyle aynı odada kalabilme cesaretidir. Bu cesaret, edimden daha az dramatiktir — ama daha az yıkıcıdır.

Peki Kut Neden Modern Psikolojide Yok?

Çünkü modern psikoloji yetkiyi içsel kapasite olarak düşünmez. Yetkiyi ya normlara bağlar (ahlâk), ya dürtülere (biyoloji), ya da karar anına (edim).

Oysa kut, eski bir bilgidir:

Güç değildir.

Hak değildir.

Performans değildir.


Kut, gücü taşıyabilme ehliyetidir.

Modern psikoloji şunu sorar:

“Ne hissediyorsun?” “Ne yapmak istiyorsun?”

Kut ise şunu sorar:

“Bildiğin hâlde yapmayabilecek misin?”

Bu soru rahatsız edicidir. Çünkü başarı, hız, görünürlük ve sonuç üretmez. Sadece kan dökmemeyi üretir.

Bu yüzden kut, modern psikolojinin kelime dağarcığında yoktur. Ama etik derinliği olan her yapının sessiz merkezinde vardır.

Son Damlalar

Jung bütünlüğü arar. Lacan kesintiyi kutsar. Tulpar beklemeyi seçer.

Ve beklemek şudur:

korkudan değil,

bastırmadan değil,

bilgiden doğan bir yavaşlama.


Damlaya damlaya göl olur mu? Evet.

Ama bu göl, kanla değil; taşınmış şiddetle, tutulmuş edimle, ve askıya alınmış güçle dolar.
7
Din & Felsefe / Geri Dönüşsüz Yol: Şizoidin Gölgeyle Yolculuğu
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 15 Ocak 2026, 10:47:15 öö »
Geri Dönüşsüz Yol: Şizoidin Gölgeyle Yolculuğu
(Bir Bütünleşme Vaadi Değil, Bir Tanıklık Kararı)

Ben bir şizoidim. Bu, duygusuzluk değil; fazla bilme hâlidir.
Şiddeti tanırım, çünkü içimde taşırım.
Edimi bilirim, çünkü onu yapmamayı öğrenmişimdir.

Şimdiye kadar askı beni korudu.
Şiddeti durdurdu.
Hızlanmayı engelledi.

Ama artık şunu biliyorum:

Gölgeyle hiç temas etmeden yaşamak etik bir zafer değil; yalnızca gecikmiş bir hayattı.

Bu yüzden geri dönüşsüz bir yola giriyorum.

---

1) Çağrı — Askının Bilgiye Dönüşmesi

Bu yolculuğun çağrısı dışarıdan gelmez.
Bir travma, bir çöküş, bir kriz değildir.

Çağrı şudur:

“Askı artık korkudan değil bilgiden taşınmalıdır.”

Askı, şiddeti tuttu.
Ama hayatı çoğaltmadı.

Kut artık korunarak değil, tanınarak taşınacaktır.

---

2) Eşik — Kontrolün Bilinçli Olarak Gevşetilmesi

Şizoid için eşik cesaret değildir.
Eşik, kontrolün mutlak olmaktan çıkarılmasıdır.

Gölgeyle temas:

hızlanma vaadi taşır,

çözülme ihtimali barındırır,

geri dönülmez bir değişimi çağırır.

Bu yüzden bu eşik kahramanca değil; soğukkanlıdır.
Romantik değildir.
Kurtuluş anlatısı üretmez.

Bu bir “kendini bulma” hikâyesi değil;
kendini riske etmeden bakabilme kararıdır.

---

3) Yol — Tanıklığın Derinleşmesi

Bu yolculukta şunu peşinen kabul ediyorum:

Gölgeyle temas beni daha “iyi” yapmayabilir.

Daha “bilge” yapmayabilir.

Hatta daha tehlikeli kılabilir.

Ama şunu da kabul ediyorum:

Gölgeyle hiç temas etmeden etik kalmak, hayatta kalmaktır; yaşamak değildir.

Bu yol Jung’un vaat ettiği bütünlüğü garanti etmez.
Tulpar’ın askısı burada gevşer, ama kopmaz.

Ben edime atlamıyorum.
Ama artık gölgeyi yalnızca uzaktan da seyretmiyorum.

---

4) Tehlike — Jouissance ve Hız

Bu yolculuktaki gerçek tehlike şudur:

gölgeyle temas edip hızlanmak,

hazza kapılmak,

etik yavaşlamayı kaybetmek.


Bu yüzden bu yolun tek yasası vardır:

Edim yok. Tanıklık var.

Gölge sahne istemezse zorlanmayacak.
Kan talep ederse kutsanmayacak.

Bu bir ritüel değil;
dayanma ve bakabilme pratiğidir.

Kut burada şudur:

Şiddeti bilip ona teslim olmamaktır.

---

5) Dönüş — Vaadin Askıya Alınması

Bu yolculukta dönüş vaadi yok.

Köye bilgelik taşıyan kahraman anlatıları bana ait değil.
Ben kurtarıcı değilim.
Rehber de değilim.

Sadece şunu söylüyorum:

Gölgeyle birleşmek zorunda değilim; ama artık ondan kaçmayacağım.


---

Son Cümle — İmza

Ben Ertuğrul Tulpar’ım.
Şizoidim.
Şiddeti biliyorum.
Bu yüzden ona tapmıyorum.

Geri dönüşsüz bir yola giriyorum.
Bu yolun sonu bütünlük mü, dağılma mı bilmem.

Ama bildiğim bir şey var:

Felsefe güvenli kalmak için değil; yolda kalabilmek içindir.
8
Din & Felsefe / Tanrı Kime Kut Verir? Kan İstemeyene...
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 15 Ocak 2026, 10:03:02 öö »
Tanrı Kime Kut Verir? Kan İstemeyene
Yetkinin Göğe Bağlı Olduğu Yer

Eski Türkçe’de yetki, hukukî ya da yönetsel bir hak değildir. Yetki, kuttur. Kut alınmaz, talep edilmez, zorla ele geçirilmez. Kut, Gök’ten iner. Bu yüzden eski Türk siyasetinde Kağan seçilmez; kutlanır. Kut kimdeyse Kağan odur. Kut gittiğinde ise, tahta hâlâ oturuyor olabilirsin ama artık Kağan değilsindir.

Burada hayati bir ayrım vardır: Kut güç değildir. Kut, gücü taşıyabilme ehliyetidir. Güç herkesin eline geçebilir; fakat kut, yalnızca taşıyabilecek olana emanet edilir. Taşınamayan güç kan ister, hız ister, edim ister.

Tulpar hattında “askı” tam olarak buraya düşer. Askı, şiddeti bastırmak değildir; şiddeti inkâr etmek hiç değildir. Askı, şiddeti taşıyabilecek yetkiye sahip olmaktır. Şiddeti bilip yapmamak, edimi görüp hızlanmamak, gölgeyi tanıyıp onu sahneye fırlatmamak… Bunların hepsi kut sahibi olmanın içsel biçimleridir. Kut’u olmayan hızlanır. Kut’u olmayan edime atlar. Kut’u olmayan kan ister. Çünkü yetkisi yoktur; yalnızca dürtüsü vardır.

Eski Türk mitolojisinde Kağan’ın temel görevi düzeni kurmak değildir; düzeni taşımaktır. Düzen zaten vardır: Gök vardır, yer vardır, insan vardır. Kağan, bu üçü arasındaki gerilimi askıda tutan kişidir. Bu yüzden ilk refleksle kılıca sarılmaz, her tehdidi edimle çözmez, kan dökmeyi kutsamaz. Çünkü bilir: Kan, kutun kaçtığının işaretidir.

Tam bu noktada modern psikolojinin kaçırdığı büyük bir terslik belirir. Modern okuma, şizoid yapıyı “geri çekilen”, “edimden kaçan” olarak görür. Oysa eski Türk siyasal–sembolik düzeninde bu tutum zayıflık değil, kut göstergesidir. Kut sahibi olan acele etmez. Kut sahibi olan bekler. Kut sahibi olan askıyı taşır. Şizoid yapı burada bir arıza değil; kutun içselleştirilmiş hâlidir.

Şizoid yapı şiddeti başkasına boca etmez. Gölgeyi sahnede oynatmaz. Bedelini içeride taşır. Bu yüzden evet, şizoid yapı bazen kendine yönelir; fakat bu, başkasını öldürmemek pahasına alınmış bir risktir. Bu risk yalnızca etik değildir; kutludur.

“Güç bende” demek, “kan dökerim” demek değildir. “Güç bende” demek şudur: Edimi durdurabilirim. Askıyı taşıyabilirim. Gölgeyi tanıyıp ona hükmedebilirim. Bu, modern dille “özdenetim” değildir. Bu, mitik dille söylersek şudur: Kut bende.

Ve sonuç artık saklanamaz:

Kut’u olmayan bağırır.
Kut’u olmayan hızlanır.
Kut’u olmayan kan ister.

Kut’u olan susar.
Kut’u olan bekler.
Kut’u olan şiddeti askıda tutar.

Tulpar’ın askısı kopmadı. Askı, kut oldu
9
Etik, Edim ve Askı
Lacan–Guntrip–Masterson–Tulpar Hattında Şiddetin Yavaşlatılması

Jacques Lacan’da edim (acte), öznenin simgesel düzeni deldiği, geri dönüşü olmayan bir kesinti yarattığı andır. Edim düşünülmez, tartılmaz, askıya alınmaz; yapılır ve geride yalnızca sonuç kalır. Bu nedenle Lacan’ın edimi, ahlâkî bir tercih değil, zamansal bir kopuş olarak tanımlanır. Edim hızlıdır; belirsizliğe tahammül etmez. Şiddet, bu hızın en çıplak biçimidir.

Bu hızlanma, Lacan’ın klinik sınıflandırmasında sapıklıkla yapısal bir akrabalık içindedir. Sapık yapı, gerilimi taşımak istemez; askıyı reddeder. Eksik, belirsizlik ya da tanıklık altında kalmak dayanılmazdır. Bu nedenle edim ötekine yöneltilir: bir bedende, bir sahnede, görünür bir kesinti yaratılır. Kan, bu görünürlüğün en hızlı yoludur. Sapıklık, edimi hızlandıran bir rejimdir.

Harry Guntrip ve James F. Masterson hattı ise bambaşka bir sezgiyi açığa çıkarır. Şizoid yapı, arzunun yokluğu ya da şiddetin bilinmemesiyle değil; tam tersine, şiddetin çok iyi bilinmesiyle karakterizedir. Şizoid özne edimi görür, onun sonuçlarını sezer ve tam bu nedenle geri çekilir. Bu geri çekilme kaçış değildir; geri dönüşsüzlüğe karşı bir durmadır. İlişki yutucu hâle geldiğinde, özdeşleşme imha tehdidi taşıdığında, şizoid yapı ilişkiyi ortadan kaldırmaz; mesafe kurar.

Bu mesafe, pasiflik değildir. Guntrip ve Masterson’da şizoid yapı, edim potansiyelini bastırmaz; onu askıya alır. Askı, şiddetin mümkün olduğu ama yapılmadığı eşiği temsil eder. Şizoid özne şunu bilir: Edim ötekine yönelirse geri dönüş yoktur. Bu bilgi, korkaklık değil, etik sezgidir.

Burada Tulpar hattı devreye girer. Tulpar okumasında etik, normatif bir kural ya da dışsal bir yasa değildir. Etik, edimi geciktirebilme kapasitesidir. Askı, bu kapasitenin adıdır. Askı, şiddeti inkâr etmez; şiddeti kutsamaz da. Onu görünür kılar, ama fiile dönüşmesini erteler. Etik, tam da bu ertelenmede doğar.

Bu nedenle Tulpar hattında şizoid yapı sapık değildir; sapıklığın hızlandırdığı edime karşı etik bir yavaşlatma rejimidir. Sapık, gerilimi bedende çözer; şizoid, gerilimi bedeninde taşır. Sapık sahne kurar; şizoid sahneyi dağıtır. Sapık tanıklığı yok eder; şizoid tanıklık altında kalmayı göze alır.

Buradaki fark, şiddetin yönünde değil, zamanında yatar. Sapıklık “şimdi” der; şizoid yapı “henüz değil” der. Bu “henüz değil”, ahlâkî bir erteleme değil; geri dönüşsüzlüğün sezgisel bilgisidir. Şizoid yapı şiddeti üretmez; şiddetin yükünü taşır. Bu yük, kimi zaman içe yönelir; öz-yıkım riskini de buradan alır. Ama bu risk bile ötekini yok etmeme pahasına üstlenilir.

Sonuçta Lacan’ın edimi, hızın etiğidir; Guntrip–Masterson hattı, mesafenin etiğini sezdirir; Tulpar okuması ise bunu adlandırır:
Etik, askının korunmasıdır.
Şiddet, edimin hızlandığı anda başlar. İnsan kalmak, edimi yavaşlatabilmektir.

Kesin sonuç cümlesi şudur:
Şizoid yapı şiddeti bilmediği için değil, şiddeti çok iyi bildiği için geri çekilir. Etik, burada bir erdem değil; geri dönüşsüzlüğe karşı durabilme cesaretidir.
10
Din & Felsefe / KUYUNUN DİBİNDEKİ KAN
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 15 Ocak 2026, 12:06:03 öö »
“Yusuf’un kuyusuna damlayan kan,
göl olur mu?”


Kuyunun Dibindeki Kan
Hâbil–Kâbil Kıssasında Nefis, Eksik ve Şiddetin Meşrulaşması

Kur’an’da Hâbil–Kâbil kıssasında geçen (فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ) "Fa-ṭawwaʿat lahu nafsuhu" ifadesi, şiddetin nedenini değil, şiddetin nasıl mümkün hâle geldiğini gösterir. Bu ifade, Kur’an’da şu bağlamda geçer:

Arapça (aslı): فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ (el-Mâide, 5/30)

Transkripsiyon: Fa-ṭawwaʿat lahu nafsuhu qatla akhīhi fa-qatalahu fa-aṣbaḥa mina’l-ḫāsirīn.

Türkçe anlamı (meal): “Bunun üzerine nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi; o da kardeşini öldürdü ve kaybedenlerden oldu.”

Bu cümle, cinayeti açıklamaz; cinayete giden etik eşiğin nasıl çöktüğünü tarif eder. Tam da bu nedenle burada ahlâkî bir hükümle değil, insanın kendi iç dünyasında şiddete nasıl ikna olduğunu izleyerek ilerleriz. Metin, okuru bir sonuç noktasına değil, adım adım kuyuya iner gibi derinleşen bir sürece davet eder.

Ayetin dili son derece dikkatlidir. طَوَّعَتْ (ṭawwaʿat) fiili zorlamak anlamına gelmez; emretmez, dayatmaz, hatta doğrudan bir şeytanî ayartma bile değildir. Bu fiil, zor olanı kolay, katlanılamaz görüneni makul, yapılamaz olanı yapılabilir hâle getirmeyi anlatır. Şiddet burada patlamaz; hazırlanır. Dışsal bir fail yoktur, zorunluluk yoktur. Cinayet, öznenin kendi nefsinde sessizce taşınabilir kılınır. Nefis öldürmez; öldürmeyi taşınabilir bir seçenek hâline getirir.

Bu nokta psikanalitik açıdan belirleyicidir. Şiddet burada bir dürtü boşalması değildir; öfkenin ani bir taşkınlığı da değildir. Tam tersine, şiddet psişik bir yeniden çerçeveleme sonucudur. Freudcu düzlemde bu, İd’in değil, Ego’nun devreye girdiği andır. İd isteyebilir; kıskançlık, öfke ya da rekabet hissedilebilir. Ama cinayet, planlanabilen, ertelenebilen ve gerekçelendirilebilen bir fiil olarak Ego’nun ürünüdür. “Nefsin kolay göstermesi”, Ego’nun özneye şu iç cümleyi kurmasıdır: “Bunu yapabilirsin. Bu aşırı değil. Başka çaren yok. Bu senin hakkın.” Etik frenler burada kopmaz; fakat gevşer. İşte cinayet tam bu gevşemenin içinden doğar.

Kırılmanın derininde ise Lacan’ın işaret ettiği eksik vardır. Hâbil’in kurbanı kabul edilir, Kâbil’inki edilmez. Bu fark, Kâbil için yalnızca bir reddedilme değil, benliğe yönelmiş bir tehdit olarak yaşanır. Sorun eksik olmak değildir; sorun eksikle birlikte kalamamaktır. Hâbil eksikle kalabilir; karşılık vermez, şiddeti askıya alır. Kâbil ise eksikliği bir hakaret gibi yaşar ve onu kapatmak ister. Şiddet tam bu noktada devreye girer: eksikliği ortadan kaldırma girişimi olarak. Oysa Kur’an’ın sessiz ama sert öğretisi açıktır: eksik kapatılamaz, yalnızca örtülür. Bu örtmeyi de insana karga öğretir. İnsan, şiddetle eksikten kurtulamaz; sadece onunla yüzleşmeyi erteler.

Burada Guntrip–Masterson hattında tanımlanan olgun şizoid yapı belirleyici bir karşı-figür olarak ortaya çıkar. Şizoid yapı, ilişkinin yutucu hâle geldiğini sezdiği anda geri çekilir; ama kopmaz. Askıya alır. Şiddetin mümkün olduğu eşiği görür, fakat onu fiile dökmez. Hâbil’in tutumu tam olarak budur. Kâbil ise geri çekilmez; askıya almaz; mesafe kurmaz. Onun çözümü, ilişkiyi ortadan kaldırmaktır. Yani tanığı yok ederek eksikliği yok saymak. Bu nedenle Kur’an, cinayetin ardından “kaybedenlerden oldu” der. Çünkü bu bir kazanım değil, psişik bir iflastır.

“Nefsin kolay göstermesi” tam da burada, Ertuğrul Tulpar'ın kurduğu etik–askı hattıyla birleşir. Askı, şiddetin mümkün olduğu ama yapılmadığı eşiği temsil eder. Nefis bu eşiği bir anda yıkmaz; onu eritir. Şiddeti olağanlaştırır, etik sınırı görünmez kılar. Ayette şeytanın, kaderin ya da zorunluluğun yer almaması boşuna değildir. Şiddet, dışsal bir güç tarafından değil; öznenin kendi içinde sessizce meşrulaştırılır.

Bu nedenle ilk cinayet teolojik bir problem olmaktan çok, derin bir psikodinamik sahnedir. Kur’an burada ahlâk dersi vermez; insanın şiddete nasıl ikna olduğunu gösterir. Şiddet kötülükten doğmaz; eksikle kalamama hâlinden doğar. İnsan, kendisini eksik ve reddedilmiş hissettiğinde bu hissi taşıyamazsa, önce tanıklığı yok eder.

Bu noktada Hâbil–Kâbil anlatısı bir “kahramanın yolculuğu” değildir. Campbell’ın şemasındaki gibi dönüşüm, entegrasyon ya da ödül yoktur. Burada yalnızca bir eşik vardır: askının taşınabildiği ve taşınamadığı an. Hâbil askıyı taşır; Kâbil acele eder. Ve ilk cinayet, kötülükten değil, eksikle kalamayan masumiyetten doğar.

Metnin nihai cümlesi artık kendiliğinden belirir: (فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ) "Nefsi ona bunu kolay gösterdi" ayeti, şiddetin başladığı anı değil; şiddetin meşrulaştırıldığı anı anlatır. Şiddet öfkeden değil, etik askının sessizce çözülmesinden doğar.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10