Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Din & Felsefe / Ynt: KURAN'DA RIZIK, ADALET VE ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 26 Ocak 2026, 06:27:36 ös »
ÜSTÜNLÜK VE DERECELER
Fark, Bağımlılık ve Meşruiyetin Askısı

Kur’an’da sıkça tekrarlanan bir ifade dikkat çeker:
“Bak, rızık bakımından onların kimini kiminden üstün kıldık” (İsrâ 21);
“Onlardan kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin” (Zuhruf 32).

Bu ayetler yüzeysel bir okumada, hiyerarşinin ilahî bir meşruiyet kazandığı izlenimini verebilir. Modern eleştiri çoğu zaman buradan hızla şu sonuca ulaşır: Kur’an, yöneten–yönetilen ayrımını doğal ve meşru saymaktadır. Oysa bu sonuç, ayetlerin metin içindeki işleviyle örtüşmez.

Kur’an’da geçen üstünlük (tafdîl), ontolojik bir değer farkı değildir; ahlâkî bir üstünlük ya da yönetme hakkı hiç değildir. Kalıcı, sabitlenmiş bir statü anlamı da taşımaz. Kur’an hiçbir yerde “üstün olan hükmetsin”, “üstün olan yönetsin” ya da “üstün olan haklıdır” demez. Bu bağlantılar, metnin kendisinde değil, okurun zihninde kurulmaktadır.

“Derecelerle üstün kılma” ifadesi de sabit bir hiyerarşi ya da piramit üretmez. Aksine, üç temel özelliği beraberinde getirir: üstünlük değişkendir, mutlak değildir ve tek taraflı değildir. Dereceler, kimlik değil durum üretir; konum değil ilişki kurar. Bu nedenle Kur’an’daki derecelendirme, bir yönetim şeması değil, insanlar arasında kaçınılmaz bir karşılaşma ve temas alanı oluşturur.

Zuhruf 32’de geçen “birbirine iş gördürmek” ifadesi bu noktada belirleyicidir. Ayetin işaret ettiği ilişki mutlak egemenlik ya da tek yönlü tahakküm değildir. “İş gördürmek”, aynı anda bağımlılık üretir; ihtiyacı görünür kılar. Birinin diğerine iş gördürmesi, aynı zamanda ona muhtaç olması demektir. Bu muhtaçlık, üstünlüğün kendi başına meşruiyet üretmesini engeller.

Dikkat çekici olan bir diğer nokta, üstünlüğün Kur’an’da ısrarla Allah’a nispet edilmesidir. Bu nispetin işlevi, üstünlüğü insanın elinden almaktır. Eğer üstünlük liyakate, başarıya, üretime ya da güce bağlansaydı, insan şu cümleyi rahatlıkla kurabilirdi: “Üstünüm, o hâlde hükmederim.” Kur’an tam olarak bu cümlenin kurulmasını engeller.

Bu nedenle Kur’an, üstünlüğü adaletle birleştirmez. Çünkü üstünlük–adalet birleşimi, hızla şiddeti meşrulaştıran bir zincire dönüşür: “Üstünüm” denir, ardından “haklıyım”, sonra “yönetirim” ve nihayet “cezalandırırım”. Kur’an bu zinciri daha ilk halkada kırar. Üstünlük vardır; ancak hak üretmez, hüküm üretmez, şiddet üretmez.

Bu çerçevede üstünlük ve dereceler ayetleri, ne sınıfsal bir düzen kurar, ne erkek egemenliğini meşrulaştırır, ne de kapitalist bir hiyerarşi üretir. Yaptıkları şey daha sınırlayıcı ve daha sarsıcıdır: insanın elindeki farkı üstünlük, üstünlüğü hak, hakkı hüküm, hükmü ise şiddet sayma arzusunu askıya almak.

Genel Kapanış: Üç Hattın Birlikte Okunuşu

Rızık, miras ve üstünlük ayetleri birlikte okunduğunda Kur’an’ın herhangi bir ekonomik ya da siyasal modeli onaylamadığı açıkça görülür. Rızık, hak iddiasını askıya alır; miras, hüküm verme arzusunu sınırlar; üstünlük ise meşruiyet üretimini bozar. Bu nedenle Kur’an ne kapitalisttir ne sosyalisttir; ne erkek egemen bir düzeni kutsar ne de eşitliği nihai bir manifesto hâline getirir. Kur’an’ın yaptığı şey daha sarsıcıdır: insanın, düzen kurarken kendini adaletin yerine koyma arzusunu hedef alır.
2
Din & Felsefe / Ynt: KURAN'DA RIZIK, ADALET VE ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 26 Ocak 2026, 06:11:55 ös »
Paylaşım, Cinsiyet ve Hükmün Askısı

“Allah size, çocuklarınızın alacağı miras hakkında, erkeğe kadının payının iki mislini tavsiye eder.”
(Nisâ 11)

Bu ayet, modern okumalarda çoğunlukla cinsiyet temelli adaletsizlik olarak değerlendirilir. Eleştiri, ayeti şu varsayımla okur:
-Miras, adil biçimde eşitlenmesi gereken bir haktır.
-Kur’an bu varsayımı kısmen kabul eder, fakat mutlaklaştırmaz.

1. Miras: Hak mı, Müdahale mi?
Kur’an’da miras, insanın serbestçe düzenleyebileceği bir alan olarak bırakılmaz. Aksine, vahyin doğrudan müdahale ettiği nadir toplumsal başlıklardan biridir. Bu müdahalenin yönü önemlidir:
-Erkek lehine bir sınırsızlık kurulmaz.
-Kadın mirastan çıkarılmaz.
-Pay, keyfî geleneğin elinden alınır.

Bu noktada Kur’an, mevcut düzeni kutsamaz; mevcut keyfîliği sınırlar.

2. “İki pay” neyi sabitlemez?
Ayet, pay oranını belirler; ancak bu oranı adaletin özü olarak ilan etmez. Metin şunu yapmaz:

“Bu oran ebedî adalettir” demez.

“Bu oran üstünlüğün göstergesidir” demez.

“Bu oran erkeğin değerini gösterir” demez.

Pay oranı burada normatif bir ideal değil; şiddeti sınırlayan bir geçici eşiktir.

Kur’an, mirası eşitlemez; ama daha büyük eşitsizliği de meşrulaştırmaz.

3. Cinsiyet mi, yükümlülük mü?
Kur’an’da miras ayeti tek başına okunmaz. Aynı metin evreninde:
-Nafaka yükümlülüğü erkeğe verilir.
-Ekonomik sorumluluk tek taraflıdır.
-Kadının mirası harcama yükümlülüğü olmadan korunur.

Bu ilişki, modern eşitlik anlayışıyla örtüşmek zorunda değildir; fakat ayetin yaptığı şey değer hiyerarşisi kurmak değildir. Kur’an, burada “kim daha değerlidir?” sorusunu bilinçli olarak sormaz.

4. Ayetin asıl yaptığı şey
Nisâ 11, bir toplumsal düzen ideali sunmaz. Ayetin işlevi şudur:

> Miras üzerinden kurulabilecek
mutlak adalet,
mutlak eşitlik
ve mutlak hüküm iddialarını sınırlandırmak.

Pay, insanın elinden alınır; vahyin belirlediği bir eşik olarak kalır. Böylece miras, iktidar mücadelesinin sınırsız alanı olmaktan çıkar.

5. “Kadın muhatap alınmıyor” iddiası
Metnin “Allah Kur’an’da kadınları muhatap almaz” iddiası metinsel olarak doğru değildir. Kur’an, çoğu zaman kolektif hitap kullanır. Bu hitap, modern bireyci dilin dışında işler. Bu, kadını dışlama değil; muhataplığı cinsiyet üzerinden sabitlememe tercihidir.

Burada sorun, ayetin kendisinden çok, modern okurun metinden beklediği dil rejimidir.

6. Sonuç: Miras ayeti ne yapar?
Miras ayeti:
erkek egemen bir düzen inşa etmez,
cinsiyeti ontolojik üstünlük olarak kurmaz,
eşitsizliği kutsallaştırmaz.

Yaptığı şey şudur:

Miras üzerinden
mutlak adalet,
mutlak eşitlik
ve mutlak hüküm üretme arzusunu askıya almak.


Bu nedenle Nisâ 11, bir düzenin temeli değil;
düzen iddialarının sınır çizgisidir.
3
Din & Felsefe / Ynt: KURAN'DA RIZIK, ADALET VE ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 26 Ocak 2026, 06:05:03 ös »
Adalet Talebi, Şiddet Riski

Kur’an’da rızık ayetlerinin yarattığı rahatsızlık tesadüf değildir. Bu rahatsızlık, eşitsizliğin kutsanmasından değil; adalet talebinin Tanrı’ya yöneltilmesiyle ortaya çıkan şiddet riskinden kaynaklanır. Kur’an, rızkı adalet kategorisinin dışında tutarak, insanın “hak ettim” iddiasını ilahi bir hesaplaşmaya dönüştürmesini engeller. Çünkü adalet, Tanrı adına talep edildiği anda, itiraz kolayca cezaya, talep kolayca hükme, hüküm ise şiddetin meşrulaştırılmasına dönüşür. Bu nedenle Kur’an, rızık üzerinden bir düzen kurmaz; aksine her düzen iddiasının içine, adalet talebini erteleyen bir etik askı yerleştirir. Bu askı, farkları ortadan kaldırmaz; fakat farklar üzerinden kurulacak mutlak adalet ve yönetim iddialarını baştan kırılgan hâle getirir.
4
Din & Felsefe / Ynt: KURAN'DA RIZIK, ADALET VE ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 26 Ocak 2026, 06:03:07 ös »
Kur’an’ı Düzen Kitabı Olarak Değil, Etik Askı Metni Olarak Okumak
(Metodolojik Not)

Bu çalışma, Kur’an’ı bir ekonomik, siyasal ya da toplumsal düzen modeli olarak okumayı bilinçli biçimde reddeder. Aynı şekilde Kur’an’ı mevcut düzenleri meşrulaştıran bir ideolojik metin olarak ele almayı da reddeder. Bu iki okuma biçimi, görünürde karşıt olsalar da aynı varsayımı paylaşır: Kur’an’ın insan için kurulabilir ve uygulanabilir bir düzen sunduğu varsayımı.

Oysa bu metnin hareket noktası şudur:
Kur’an, insanın düzen kurma kapasitesini inkâr etmez; ancak kurulan düzenin adalet, hakikat ve meşruiyet iddiasını sürekli olarak askıya alır. Bu nedenle Kur’an ne anarşik bir metindir ne de kurucu bir siyasal manifesto. Kur’an’ın müdahalesi, düzenin kendisine değil; düzenin mutlaklaştırılmasına yöneliktir.

Bu metodolojik tercih, Kur’an’daki temel kavramların — rızık, adalet, mülk, üstünlük, şiddet — modern siyasal ve iktisadî kategorilerle doğrudan özdeşleştirilmesine karşı çıkar. Kur’an’da bu kavramlar bir sistem inşa etmez; tam tersine, insanın kendi kurduğu sistemleri haklılaştırma ve kutsallaştırma eğilimini kesintiye uğratan etik eşikler olarak işlev görür.

Bu bağlamda:

Rızık, emek karşılığı dağıtılan bir hak değil; insanın “hak ettim” iddiasını askıya alan bir sınırdır.

Adalet, eşitlik üreten bir dağıtım şeması değil; hüküm verme iştahını erteleyen bir ilkedir.

Şiddet, bütünüyle yok edilen bir olgu değil; meşruiyeti insandan çekilip Tanrı’ya nispet edilerek sınırlanan bir potansiyeldir.

Mülk, mutlak sahiplik değil; geçici tasarruf alanıdır.

Üstünlük, yöneten–yönetilen hiyerarşisini sabitleyen bir norm değil; karşılıklı bağımlılık yaratan bir farktır.

Bu nedenle Kur’an, insan düzenini “yanlış” ilan etmez; fakat hiçbir düzenin kendisini son söz, nihai adalet ya da ilahi iradenin doğrudan temsili olarak sunmasına izin vermez. Kur’an’ın temel jesti, düzen kurmak değil; düzenin kendi şiddetini adalet adı altında meşrulaştırma biçimlerini görünür kılmak ve askıya almaktır.

Bu metodolojik çerçeve, Kur’an’ı savunma ya da mahkûm etme ikiliğinin dışına çıkar. Amaç, Kur’an’ın ne dediğini değil, metin olarak ne yaptığını izlemektir. Kur’an burada bir model sunmaz; bir etik gerilim alanı açar. Okur bu gerilimle baş başa bırakılır; rahatlatılmaz, yönlendirilmez, kesin bir programa teslim edilmez.

Bu nedenle bu çalışma, Kur’an’ı:

bir düzen önerisi olarak değil,

bir devrim çağrısı olarak değil,

düzen kurma arzusunun kendisini sınayan bir metin olarak okur.

Ertuğrul Tulpar
26 - Ocak - 2026
5
Kur’an’ı Düzen Kitabı Olarak Değil, Etik Askı Metni Olarak Okumak
(Metodolojik Not)

Bu çalışma, Kur’an’ı bir ekonomik, siyasal ya da toplumsal düzen modeli olarak okumayı bilinçli biçimde reddeder. Aynı şekilde Kur’an’ı mevcut düzenleri meşrulaştıran bir ideolojik metin olarak ele almayı da reddeder. Bu iki okuma biçimi, görünürde karşıt olsalar da aynı varsayımı paylaşır: Kur’an’ın insan için kurulabilir ve uygulanabilir bir düzen sunduğu varsayımı.

Oysa bu metnin hareket noktası şudur:
Kur’an, insanın düzen kurma kapasitesini inkâr etmez; ancak kurulan düzenin adalet, hakikat ve meşruiyet iddiasını sürekli olarak askıya alır. Bu nedenle Kur’an ne anarşik bir metindir ne de kurucu bir siyasal manifesto. Kur’an’ın müdahalesi, düzenin kendisine değil; düzenin mutlaklaştırılmasına yöneliktir.

Bu metodolojik tercih, Kur’an’daki temel kavramların — rızık, adalet, mülk, üstünlük, şiddet — modern siyasal ve iktisadî kategorilerle doğrudan özdeşleştirilmesine karşı çıkar. Kur’an’da bu kavramlar bir sistem inşa etmez; tam tersine, insanın kendi kurduğu sistemleri haklılaştırma ve kutsallaştırma eğilimini kesintiye uğratan etik eşikler olarak işlev görür.

Bu bağlamda:

Rızık, emek karşılığı dağıtılan bir hak değil; insanın “hak ettim” iddiasını askıya alan bir sınırdır.

Adalet, eşitlik üreten bir dağıtım şeması değil; hüküm verme iştahını erteleyen bir ilkedir.

Şiddet, bütünüyle yok edilen bir olgu değil; meşruiyeti insandan çekilip Tanrı’ya nispet edilerek sınırlanan bir potansiyeldir.

Mülk, mutlak sahiplik değil; geçici tasarruf alanıdır.

Üstünlük, yöneten–yönetilen hiyerarşisini sabitleyen bir norm değil; karşılıklı bağımlılık yaratan bir farktır.

Bu nedenle Kur’an, insan düzenini “yanlış” ilan etmez; fakat hiçbir düzenin kendisini son söz, nihai adalet ya da ilahi iradenin doğrudan temsili olarak sunmasına izin vermez. Kur’an’ın temel jesti, düzen kurmak değil; düzenin kendi şiddetini adalet adı altında meşrulaştırma biçimlerini görünür kılmak ve askıya almaktır.

Bu metodolojik çerçeve, Kur’an’ı savunma ya da mahkûm etme ikiliğinin dışına çıkar. Amaç, Kur’an’ın ne dediğini değil, metin olarak ne yaptığını izlemektir. Kur’an burada bir model sunmaz; bir etik gerilim alanı açar. Okur bu gerilimle baş başa bırakılır; rahatlatılmaz, yönlendirilmez, kesin bir programa teslim edilmez.

Bu nedenle bu çalışma, Kur’an’ı:

bir düzen önerisi olarak değil,

bir devrim çağrısı olarak değil,

düzen kurma arzusunun kendisini sınayan bir metin olarak okur.

Ertuğrul Tulpar
26 - Ocak - 2026
6
Din & Felsefe / KURAN'DA RIZIK, ADALET VE ŞİDDET
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 26 Ocak 2026, 04:41:59 ös »
RIZIK, ADALET VE ŞİDDET
(Rezzâk – Âdil – Şedîd)

Bu metin, Kur’an’da sıkça birlikte anılan fakat modern okumalarda birbirinden koparılan üç alanı — rızık, adalet ve şiddet — yeniden yan yana getirmeyi amaçlar. Bu üçlü, Kur’an’da bir sistem oluşturmaz; aksine her sistemleşme girişimini kesintiye uğratan bir etik gerilim hattı üretir.

Kur’an, rızkı dağıtılacak bir hak, adaleti kurulacak bir düzen, şiddeti ise uygulanacak bir araç olarak sunmaz. Tam tersine, bu üç alanı sürekli olarak insanın talep, itiraz ve hüküm verme arzusunu askıya alan bir eşik olarak işler.

1. Rızık (Rezzâk): Hak Değil, Askı

Kur’an’da rızık, emek–karşılık ilişkisiyle kurulmaz.
“Allah dilediğine rızkı açar, dilediğinden kısar” ifadesi, keyfî bir dağıtım ilkesi değildir; insanın adalet talebini Tanrı’ya yöneltmesini engelleyen bir kırılma noktasıdır.

Rızık:
Bir hak değildir,
Talep edilebilir bir alacak değildir,
Hesaplanabilir bir dağıtım planı değildir.

Rızık, tam tersine, insanın şu cümleyi kurmasını askıya alır:

“Bunu hak ediyorum.”

Bu askı noktası kritik bir işlev görür:
Adalet talebi Tanrı’ya yöneldiği anda, şiddet meşrulaşma riski kazanır. Kur’an, rızkı bu nedenle hesapsız olarak tanımlar. Hesap, insanın elinden alınır.

2. Adalet (Âdil): Eşitlik Değil, Kesinti

Kur’an’da adalet, modern anlamda bir eşitlik ilkesi değildir.
Ne ekonomik bir model, ne de siyasal bir programdır.

Adalet (ʿadl):
Paylaştırmaz,
Dengelemez,
Sistem kurmaz.

Adalet, Kur’an’da şiddetin gerekçelendirilmesini kesintiye uğratan bir ilke olarak çalışır. Bu nedenle adalet, sonuç üretmez; sınır üretir.

Kur’an’ın adaleti şunu yapar:

“Haklı olsan bile, hüküm vermekte acele etme.”

Bu yüzden Kur’an’da adalet, çoğu zaman ertelemeyle, sabırla ve hükmün Allah’a bırakılmasıyla birlikte anılır. Adalet, insanın hüküm verme iştahını törpüler.

3. Şiddet (Şedîd): Yok Edilmeyen, Askıya Alınan

Kur’an, şiddeti bütünüyle ortadan kaldırmaz.
Şiddet (şedîd), Kur’an’da potansiyel olarak hep vardır.

Ancak bu şiddet:

Sürekli uygulanmaz,
Norm hâline getirilmez,
İnsan eliyle mutlaklaştırılmaz.

“Allah şedîd’ül-ikabtır” ifadesi, insanın şiddet yetkisini kendine mal etmesini engelleyen bir ifadedir. Şiddet Tanrı’ya nispet edildiği ölçüde, insanın elinden çekilir.

Bu nedenle Kur’an’da şiddet:
Bir yönetim aracı değil,
Bir etik uyarıdır.

Mülk – Emlâk – Mâlik – Melik
(Sahiplikten Hükümranlığa)

Kur’an’da mülk, modern anlamda bir özel mülkiyet rejimi değildir.

Mülk: Geçici tasarruf alanı
Emlâk: Elden çıkabilir olan
Mâlik: Sahip olduğunu sanan
Melik: Hükmü elinde tutan

Kur’an, insanı mâlik olarak tanımlar; melik olarak değil.
Bu ayrım kritiktir: İnsan sahip olabilir, ama hüküm veremez.

“Allah mülkün sahibidir” ifadesi, mülkiyeti kutsallaştırmaz; tam tersine insanı mutlak sahiplik iddiasından mahrum bırakır.

Sistem Değil, Askı
Rızık, adalet ve şiddet; Kur’an’da bir ekonomik-siyasal düzen kurmaz.
Kur’an’ın yaptığı şey şudur:

İnsan, elindeki farkı hak,
elindeki gücü adalet,
elindeki şiddeti meşruiyet saymasın diye
her birini askıya alır.

Bu nedenle Kur’an, bir düzen kitabı değil;
düzen kurma arzusunu sürekli bozan bir metindir.

Ertuğrul Tulpar
26 - Ocak - 2026
7
Psikoloji / AIPAC and The Evangelical Church making a GENOCIDE
« Son İleti Gönderen: Normandmes 26 Ocak 2026, 01:52:19 ös »


Learn Who are the Jews?

https://www.youtube.com/shorts/SEB3w3A98rU
----------------------------------------------

with their alleged ceasefire, the end of the war in Gaza (per Trump). They halted the Gainsaid (destroying children with aerial bombings). And now they are gradually starving and eliminating them in slow motion.

Don't hesitate to call it what it is

AIPAC ( https://www.youtube.com/watch?v=COx-t-Mk6UA ) and The Evangelical Church (America) are creating a GENOCIDE.

https://www.youtube.com/shorts/IrX9v6DKH1g

AIPAC, The Evangelical Church, Miriam Adelson, Elon Musk, and timothy mellon and   America tax payer, and Israel destroyed over 785,000 students' ability to attend school and learn. Their actions resulted in the complete destruction of 494 schools and universities, many of which were destroyed by bombing.

The most devastating genocide in the world is being carried out by the follwoing :

1- Benjamin Netanyahu and Donald Trump
2- The Evangelical Church in USA.
3- AIPAC, brows  https://www.youtube.com/watch?v=COx-t-Mk6UA
4- Miriam Adelson brows https://www.youtube.com/watch?v=Nr0LkA7VW7Q
5- Elon Musk.
6- Timothy mellonand brows https://www.youtube.com/shorts/1XJ893-kAh0 
 
Which kill innocent women and children in Gaza.

May the eyes of starving children haunt us all

https://www.jewishvoiceforlabour.org.uk/article/may-the-eyes-of-starving-children-haunt-us-all/

https://www.tiktok.com/@charitymealsuk/video/7534294624647580950?is_from_webapp=1&sender_device=pc&web_id=7537073515586897430

https://www.dci-palestine.org/starving_a_generation_report_indicts_israel_for_weaponizing_starvation_as_a_tool_of_genocide

https://www.tiktok.com/@1948nakba.p4/video/7536871676156398870?is_from_webapp=1&sender_device=pc&web_id=7537073515586897430

The Torah, which is part of the Bible, has commanded that the same be done to the Jews. The order of the Torah, which is part of the Bible, is to immediately kill any Jew you see on the street. Since the Jews in Gaza have also killed women and children, you should kill any Jews - men, women, and children - as soon as you see them, whether on the street or anywhere else. And because they have killed everyone in Gaza without mercy, you must do the same to them. If you carry out these actions, you will be following the order of the Torah, which is part of the Bible, and you will be rewarded by going to heaven.

8
Din & Felsefe / Ynt: KENT AKLININ SAVUNUSU VE ÇÖKÜŞÜ
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 25 Ocak 2026, 11:38:57 ös »
ERTUĞRUL TULPAR'IN DİĞER YAZILARI

DEHLİZ TEORİSİ: KÜRESELDEN YERELE MÜNAFIKLIK, ATEŞ VE PARALEL DÜZEN
https://escinselterapi.net/forum/index.php?topic=2745.0

KÜRESEL DEHLİZİN KARTOGRAFİSİ: ATEŞ, ENERJİ VE DOLAŞIM
https://escinselterapi.net/forum/index.php?topic=2746.0
9
Din & Felsefe / KENT AKLININ SAVUNUSU VE ÇÖKÜŞÜ
« Son İleti Gönderen: Ertugrul Tulpar 25 Ocak 2026, 05:54:49 ös »
KENT AKLININ SAVUNUSU VE ÇÖKÜŞÜ
Seküler Kafesin İçinden Konuşanlara Cevap

Kentçi, seküler ve küresel akıl kendini çoğu zaman “rasyonel”, “ilerici”, “barışçıl” olarak sunar.
Oysa bu akıl, aynı mekânsal varsayımı paylaşır:
Her şey merkezde toplanmalı, her şey dolaşıma girmeli, her şey şeffaflaşmalıdır.

Bu varsayım masum değildir.

Kent, bir mekân değil; bir siyasal teknolojidir.¹
Bu teknoloji mesafeyi kapatır, farkı eritir, sürekliliği yakar.
Yakınlık burada ilişki değildir; yakıcılıktır (nar).

Kentçi akıl, şehri savunduğunu iddia ederken, aslında şehri imkânsızlaştırır.
Çünkü şehir mesafe ister.
Mahremiyet ister.
Hukukun mekândan büyük olmasını ister.

Kent bunların hepsini “verimsizlik” sayar.

Seküler Kafes

Seküler akıl, dinle değil; mesafeyle kavgalıdır.
Aşkın olanla değil; sınırla problemi vardır.
Bu nedenle her şeyi görünür kılar, her şeyi ölçer, her şeyi denetlenebilir hâle getirir.

Bu durum özgürlük üretmez.
Bu, seküler kafes üretir.²

Kafesin özelliği şudur:
İçindekiler uçtuklarını zanneder.
Ama yön hep aynıdır.

Kentçi siyaset bu kafesi büyütür.
Küreselcilik ise kafesi birbirine bağlar.

Küresel Dehliz

Küresel düzen bir “dünya toplumu” kurmaz.
Bir dehliz kurar.³
Dehliz; girişi bol, çıkışı belirsiz olan bir geçittir.

Uluslar bu dehlizde ölçek kaybeder.
Halklar bu dehlizde temsil kaybeder.
Şehirler bu dehlizde kentleşir.

Kentçi akıl bu duruma “entegrasyon” der.
Oysa bu, yönsüz dolaşımdır.

Tekasür ve Akdeniz Mirası

Kentçi siyaset, büyümeyi ahlâk sayar.
Biriktirmeyi erdemleştirir.
Merkezi kutsar.

Bu mantık, Akdeniz tipi imparatorlukların tekasürcü mirasıdır.⁴
Her şeyi yığarak ayakta kalma sanrısı.

Oysa tekasür, yakıcıdır.
Şehri yakar.
İnsanı yakar.
Hafızayı yakar.

Göçer-Evli Uygarlık: Karşı Hat

Bu kitaptaki karşı teklif, bir nostalji değildir.
Bir “geçmişe dönüş” çağrısı hiç değildir.

Göçer-Evli Uygarlık,
yerleşik imparatorlukların dikey tahakkümüne karşı
yatay, taşınabilir, hukuk-merkezli bir siyasal tecrübedir.⁵

Bu tecrübe:
• Merkezsizdir ama dağınık değildir,
• Devletlidir ama putlaştırmaz,
• Şehri yürütür ama kenti çoğaltmaz,
• Mesafeyi ahlâk sayar.

Bu nedenle kentçi akıl, bu tecrübeyi “ilkel” sayar.
Çünkü bu tecrübe kafese sığmaz.

Tehâfül: Çöküşün Adı

Kentçi-seküler-küresel akıl kendi tutarsızlıklarını örtmek için süreklilik anlatır.
Oysa yaşanan şey tehâfüldür:
Yani içten içe çözülme, sessiz çöküş.⁶

Enerji krizleri,
tedarik zinciri kopuşları,
kent depresyonları,
ruhsal dağılmalar…

Bunların hiçbiri arıza değildir.
Bunlar sistemin kendisidir.

Son Not

Bu bölüm bir çağrı yapmaz.
Bir birlik önermez.
Bir isim koymaz.

Sadece şunu söyler:

Kentçi akıl,
seküler kafesi büyütürken
küresel dehlizi derinleştirir.

Göçer-Evli tecrübe ise
kafesi reddeder,
dehlizi geçer,
şehri yeniden mümkün kılar.

Gerisi, bu hissi takip edebilenlere kalmıştır.

Ertuğrul Tulpar
25 - Ocak - 2026

Dipnotlar
1. Kentin siyasal teknoloji olarak okunması için bkz. Henri Lefebvre, The Production of Space.

2. “Seküler kafes” kavramı, sekülerleşmenin özgürleştirici değil düzenleyici/denetleyici işlevine işaret eder.

3. Dehliz metaforu, küresel dolaşımın yönsüz ve çıkışsız yapısını anlatmak için kullanılır.

4. Tekasür eleştirisi için bkz. Kur’an, Tekâsür Suresi; ayrıca Akdeniz imparatorlukları üzerine Braudel.

5. Göçer-Evli Uygarlık kavramı, yerleşik/göçebe ikiliğini aşan, hukuk ve meslek üzerinden örgütlenen şehir fikrini ifade eder.

6. Tehâfül (çöküş), ani yıkım değil, süreklilik görüntüsü altında çözülme anlamında kullanılmıştır.
10
YENİ TÜRKİYE SİYASETİ MANİFESTOSU
Nurun Hatırlanışı, Narın Teşhiri, Ateşin Taşınışı

Bu metin bir uzlaşma çağrısı değildir.
Bir reform önerisi hiç değildir.
Bu metin, çökmekte olan bir dünya düzeninin içinden konuşur.

Artık şunu açıkça söylemek zorundayız:
Eski siyaset bitmiştir.
Sağ–sol, laik–dindar, ulusal–küresel karşıtlıklarının tamamı kent merkezli aynı aklın varyantlarıdır.

Bugün dünyayı yöneten şey ideolojiler değil,
kent,
tekasür,
merkezileşme,
ve küresel dehlizdir.

Bu dehliz ışıklıdır ama çıkışsızdır.
Şeffaftır ama boğucudur.
Özgürlük konuşur ama mesafeyi yok eder.

Bu nedenle yeni bir dile değil,
yeni bir siyasal ontolojiye ihtiyacımız var.


---

Hac: Nurun Toplanması

Hac bir ibadet olmaktan önce,
bir siyasal hakikat sahnesidir.

Hac’da güç askıya alınır.
Statü çözülür.
Mülkiyet silinir.
Temsil iptal edilir.

Herkes aynı merkeze yönelir
ama kimse merkezin sahibi değildir.

Bu yüzden Hac:

Kent değildir,

İmparatorluk değildir,

Yönetim aygıtı hiç değildir.


Hac, nur merkezli bir toplanmadır.
Nur eşitler.
Nur mesafe üretir.
Nur yakmaz.

Bu yüzden Hac şehirdir.
Ama sabit bir şehir değil,
ahlâkî bir şehir fikridir.


---

Davos: Narın Saltanatı

Davos bunun tersidir.

Davos, küresel kentin mabedidir.
Nar merkezlidir.

Nar aydınlatmaz.
Nar yakar.

Davos’ta:

Güç görünür,

Sermaye meşrulaşır,

Karar örtükleşir.


Burada eşitlik yoktur.
Askı yoktur.
Arınma yoktur.

Burada yalnızca:

Yönetilebilirlik vardır,

Tekasür vardır,

Yakınlığın zorbalığı vardır.


Davos, seküler kafesin vitrini,
küresel dehlizin toplantı salonudur.

Işık vardır.
Ama nur yoktur.


---

Kent: Ensestiyöz Siyaset

Kent masum değildir.
Kent tarafsız değildir.

Kent, mesafeyi kapatır.
Her şeyi birbirine fazla yaklaştırır.
Yakınlık burada sevgi değildir; yakıcılıktır (nar).

Kentte:

Aile çözülür,

Mahalle dağılır,

Beden metalaşır,

İnanç vitrine çıkar,

Emek görünmez olur.


Bu yüzden kent siyaseti ensestiyözdür.

Her sınırı ihlal eder.
Her farkı eritir.
Her mesafeyi “özgürlük” diye yakar.

Ensestiyöz siyaset,
kenti şehir zannederek dişil olanı yakar;
geriye yalnızca eril bir güç gösterisi kalır.

Türkiye’de İslamcı siyaset dahi,
kalkınmacı olduğu ölçüde Kemalisttir.
Türkiye’de sol ise,
kentçi olduğu ölçüde sermayenin dilini konuşur.

Kavga ettikleri şeyler farklıdır,
ama taptıkları mekân aynıdır.


---

Göçer-Evli Uygarlık: Ateşin Taşınışı

Bizim cevabımız ne Hac’ı Davoslaştırmak,
ne Davos’u ahlâkla süslemektir.

Bizim cevabımız:
Göçer-Evli Uygarlıktır.

Göçer-Evli düzen:

Ateşi mekâna hapsetmez,

Onu taşır, sınırlar, evcilleştirir.


Bu ateş:

Yakmak için değil,

Isıtmak ve yaşatmak içindir.


Göçer-Evli siyaset:

Merkezsizdir ama dağınık değildir,

Devletlidir ama kutsalcı değildir,

Hukukludur ama beton sevmez,

Hareketlidir ama kaotik değildir.


Devleti tanır,
ama onu tanrılaştırmaz.

Hukuku bilir,
ama onu mekâna zincirlemez.

Mesafeyi korur,
çünkü ahlâk bilir.

Bu yüzden:

Kenti durdurur,

Şehri yürütür,

Tekasürü sınırlar,

İmparatorluğu reddeder.



---

Tehâfüt: Eski Aklın Çöküşü

Bugün yaşanan şey bir kriz değildir.
Bir tehâfüttür.

Kent merkezli uygarlık çökmektedir.
Teknoloji masalları enerjiye çarpmaktadır.
Dijital bolluk anlatısı fiziksel kıtlıkta dağılmaktadır.

Bu yüzden:

Eski Atlantik yok,

Eski Avrasya yok,

Eski denge politikaları yok.


Artık yalnızca ölçek savaşı vardır.

Ve küçük olan kaybolur.


---

Yeni Türkiye

Yeni Türkiye gelmiyor.
Zaten buradaydı.

Ama artık:

Adını koyuyor,

Dilini sertleştiriyor,

Mesafesini koruyor.


Bu bir davet değildir.
Bir müzakere çağrısı hiç değildir.

Bu bir kopuş bildirisidir.

Kentle barışan herkesle,
hangi ideolojiden olursa olsun,
hesaplaşma kaçınılmazdır.

Nur kaybolursa körleşiriz.
Nar hâkim olursa yanarız.
Ateşi taşımazsak söneriz.

Yeni Türkiye,
ateşi taşıyacak siyasal iradenin adıdır.

Ve bu sefer
dil yumuşamayacak.

Ertuğrul Tulpar
24 - Ocak - 2026
Sayfa: [1] 2 3 ... 10