İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - psikolog

Sayfa: [1] 2 3 ... 228
1
Merhaba ben KoyuGri hepinize 4. terapiden selamlar. Artık hayatıma giren erkekler için aşık olmak ifadesi yerine çok sevmek ifadesini kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü ortada aşk maşk yokmuş zaten. Faruk yurtta  tanıştığım ve çok sevdiğim ev arkadaşım. Cemil ise zamanında çok sevdiğim benden 15 yaş büyük bi şerefsiz sadece. (Hem yaşı büyük hem şerefsizliği ahahah)



Bu terapide en çok  Faruk ile olan ilişkim hakkında konuştuk. En sevdiğim aktivitelerden biri Faruk’un gıybetini yapmaktır :) o yüzden çok keyifli geçti. Hüseyin Bey Faruk’a annelik ve kadınlık yaptığımı bunun sağlıksız olduğunu ve erkek erkeğe ilişki kurmam gerektiğini söyledi.



Hüseyin Bey “Annenden nefret ettiğin için annene benzemişsin ilişkilerindeki stratejilerin annelik yapmak. Hayatı annen gibi yaşıyorsun. Birisini başlarda annenin seni sevdiği gibi seviyorsun sonra annen seninle ilişkini nasıl bitirdiyse  sen de  Faruk’la olan ilişkini öyle bitirmişsin ve nefret etmişsin” dedi. Bu harika tespitten sonra Hüseyin Beyi alkışladım. Tam nokta atışı yaptı. Sadece Faruk’a karşı değil bütün arkadaşlık ilişkilerimde hep anne gibiyimdir hatta çoğu arkadaşım bana “Baba” diye hitap eder ve herkes de evin babası olduğumu bilir. Tabi onlar erkek gözüyle baktıkları için baba diyorlardı aslında tamamen annelikmiş. Yemekler yaparım, besleyip büyütürüm, derslerine yardımcı olurum, motive ederim, soğuk havalarda fermuarlarını kapatırım, saçımı süpürge ederim, mutlu olmaları için elimden geleni yaparım. İlaçlarını bile alırım. Beni ihmal ederlerse de onlara küserim. Beni sevmediklerini düşünürüm. Nefret ederim onlardan. Düşman olurum. Hatta bazen Faruk’u ve diğer ev arkadaşıma sanki kendim doğurmuş gibi yoğun anaç duygular hissederdim. Uyy benim yavrularım iyi ki doğurmuşum diyip bağrıma basardım :)



Hüseyin Bey “Erkek erkeğe ilişkide erkeksi erkeksi takılmak gerekiyor. Bu kadar fedakarlık yapılmaz ki. Babandan alamadıklarını Cemil’den aldın. Annenden alamadıklarını da anne rolüne girerek Faruk’a vermeye çalıştın. Faruk’la ilgilenmek aslında kendinle ilgilenmek. Sen annen oluyorsun Faruk sen oluyor. Hiçbir gerçekliği yok sağlıksız bir ilişki. Annenden alamadıklarını ona verince mutlu oluyorsun, tatmin oluyorsun. Onu tanrılaştırdın ve bütün borderline‘lar gibi Tanrı seni ihmal etmeye başlayınca da onu yıktın. Tanrı kulu takmamaya başlayınca kul isyan eder ve seni Tanrı yapan benim deyip Tanrı’yı yıkar sen de öyle yıkmışsın. O da yanlış bu da yanlış. Herşeyi Faruk’tan beklediğin için kriz yaratmışsın, gereksiz bi acı yaratmışsın. 7 gün 24 saat Faruk’la takılmasan her şeyi ondan beklemesen diğer insanlarla da sosyalleşsen ona bu kadar ihtiyacın kalmaz. Ki kalmamış da,kendi sosyal çevreni oluşturunca erotizm bitmiş ve ilişkiniz sağlıklı hale gelmiş. İlişkiniz iki insanın gelebileceği maksimum seviyeye gelmiş daha Allah’ından belanı mı istiyorsun. Hastalıklı bi şekilde sevmişsin. Faruk’u çocuğun gibi gördüğün için ondan   çok şey beklemişsin ama Faruk’un bundan haberi yok ki çocuk ne yapsın. Annenin çocuklarının kendisine tapmasını istediği gibi sen de Faruk’un sana tapmasını istemişsin. Gerçek bi sevgi değil. Faruk ile olan ilişkindeki beklentilerini ve rolünü değiştirirsen yani anneden arkadaşa geçersen ilişkiniz uzun yıllar sağlam bi şekilde devam eder. Bu da %100 senin emeğin o yüzden yıkma. Yoğun değersizlik duyguların, yoğun sosyal fobin Faruk sayesinde gitmiş. Faruk olmasaydı psikoloğa gelme cesaretinde bile bulunamazdın çok daha hasta olabilirdin. O yüzden Faruk’a saygı duyabiliriz. Faruk’a hiçbir derdini sıkıntı anlatmıyorsun, anlatman lazım. Herşeyini anlat çünkü sen onun her şeyini biliyorsun. Normal arkadaşlıkta böyle olur. İlişkiniz tek taraflı olmuş sen hep vermişsin vermişsin hiç almamışsın. Ona içini aç, kendini tanıt, dertlerini anlat. Sen onu sırtında taşımışsın bakalım o seni ne kadar taşıyabilecek. Tamam senin kadar taşıyamaz ama bakalım ne kadar çözüm üretecek. Ben anlıyorum bu çok değerli bi ilişki. Sana vefasızlık yaparsa o kendi kaybeder ilişki kurmaktan korkma dedi. Sen bir tane Faruk kaybedersin ama o 10 tane KoyuGri kaybeder” dedi. (Faruk duy bunları)



Yani Faruk ile normal bir arkadaşlık ilişkisi kurmalıyım bunun için ilk adımı Hüseyin Bey’in ittirmesiyle attım ve Faruk’u aradım (normalde hiç arayıp sormam)

“Ben psikoloğa gidiyorum. Aslında özgüven eksikliğim için başvurmuştum ama altından çok başka şeyler de çıktı. Psikolog Borderline kişilik bozukluğu tanısı koydu” dedim.  Faruk hep bu anı beklemişcesine dalga geçti, tabi hiç durur mu “karaktersizsin yani ahahaha karaktersiz” dedi. Zaten sıklıkla karaktersiz olduğumu söylerdi doktor tarafından da tescillenince değmeyin keyfine. Ben zaten malımı bildiğim için onun böyle tepkiler vereceğini Hüseyin Bey’e söylemiştim. Daha sonra ona annemden nefret ettiğim için anneme dönüştüğümü, Faruk ile ve diğer arkadaşlarımla normal bir arkadaşlık ilişkisi kurmak yerine anne-oğul ilişkisi kurduğumu ve aslında Faruk’u kendi yerime ve kendimi de annem yerine koyarak annemden alamadıklarımı Faruk’a verdiğimi söyledim. Psikoloğun “Faruk’tan çok şey beklemişsin, senin Faruk’u bu kadar çok sevdiğinden Faruk’un haberi bile yok. Çocuğun hiçbir suçu yok, bu çocuk sana daha ne yapsın” dediğini ve kafamda senaryolar yazıp çizdiğimi durup durmadık yere ondan nefret ettiğimi söyledim. Yine çok güldü hoşuna gitti şerefsizin :) “bana yaptıklarını da anlat, adama karşı hep beni kötüleme neler çektim senden” dedi. Sonra Faruk’a “yanlış anlama sen şimdi ibneliğe çekersin ama bu öyle bişey değil seni duygusal olarak biraz fazla sevmişim tıpkı bi annenin çocuğunu sevmesi gibi” dedim.

Tebessüm etti ve “bu sevgi en güzel anılarını ve ilklerini benimle yaşadığın için kaynaklanmış olabilir” dedi çok normal ve anlayışla karşıladı. 25 dakika konuştuk gayet keyifli bi konuşmaydı, buzları erittik.

Zaten o her fırsatta beni çok sevdiğini bana hissettiriyordu, beni sevdiğini herkese de söylerdi. Duyardım yakın arkadaşlarımdan. Beni sevdiğinin farkındaydım ama ne bilim işte bana yetmedi ve soğudum ondan. Hepsi borderline zımbırtısının suçu deyip işin içinden sıyrılıcam :)



Bu arada annem ilaç tedavisine başladı. Bilemiyorum onu tedavi edebilecek ilaç üretildi mi ama umarım işe yarar. Dün babamla yine kavga ettik onu biraz ben abarttım ama olsun iyi ki yaptım bi seçim yapmak zorunda olduğu zaman beni seçicek, bu kadar. Başkasını seçerse ben de onun için bi başkası olurum. Bu hep böyle oldu eğer birisi benim yerime bi başkasını seçerse ben bunu hazmedemem ve o kişiyi hayatımdan bile çıkarabilirim. Daha önce yaptım ama bu şahıs babam olduğu için çıkartamıyorum biraz burnu sürtsün bi ara yine affederim. Evde o yokmuş gibi davranıyorum, çıldırıyor. İyi baba rolü 2 gün sürdü  3. günü tırt. Samimiyetsiz olduğu çok barizdi, kanıtlamış oldu. 50 yaşına kadar baba olmayı öğrenemeyen biri sonrasında nasıl öğrenebilir ki ? Hüseyin Bey sağolsun babamı o kadar çok rahatlattı ki babam o küçük aklıyla terapi görmeme bile gerek olmadığını söylüyor. Oysa ki Hüseyin Bey ona  “oğlun eşcinsel değil fakat terapi görmezse ileride olur” demişti, kısıtlı zekası bu kadarını hatırlıyor herhalde. İstediği kadar esip gürlesin içindeki öfke kendisine yük, bana hiçbir şey olmaz. Kendisi sürüngen beyniyle çok mutlu oysa evliya olmak için korteksini kullanması lazım. Allah’a yakın olmak için kendinde var olan Allah’ın esmalarını açığa çıkarman gerek şeytanınkileri değil.

3
Merhabalar ben KoyuGri,  üçüncü terapiye gidene kadar berbat günler yaşadım çünkü annem bütün yaşama sevincimi vampir emiyordu ve babama eşcinsel eğilimlerim olduğunu söyleyecektim. Birincisine çok alışıktım ama ikincisi çok yürek isteyen ve travmatik bir olaydı. Söyleyene kadar her gün kabus görerek uyandım, resmen psikolojim bozuldu. Terapiye gitmeden hemen önceki gece babama bazı eşcinsel eğilimlerim olduğunu söyledim. Şok oldu, başından aşağı kaynar sular döküldü ama sakin olmasını  ve her şeyi kontrol altına aldığımı söyledim. Tedavi görüyor olmam onu çok rahatlattı.

Bütün gece hiç uyuyamadık terapiye de uykusuz gittiğim için benim açımdan pek verimli geçmedi çünkü algılarım kapalıydı, mal gibiydim ama babam açısından muhteşem geçti. Zaten bu terapi benim değil babamın terapisi gibiydi. Eşcinsel olmadığımı sadece özgüven eksikliği ve sosyal fobim olduğunu öğrenince çok rahatladı ve terapiden çok mutlu ayrıldı. Babam çok değişti pamuk gibi bi adam oldu bana karşı çok ilgili hatta bokunu çıkardı işteyken bile zırt pırt arıyor. Hiç alışık değilim böyle şeylere. G.t korkusu adama neler yaptırıyor işte görüyorsunuz aman oğlum eşcinsel olmasın diye çok geç de olsa baba olmaya karar verdi tebrik ediyoruz kendisini. Babam iyileşme sürecim için her şeyi yapmaya hazır ama bu bana samimi gelmiyor. Ben öldükten sonra mezarıma çiçek getirmişsin ne fayda ? Yaşarken verecektin. Neyse Hüseyin Bey’in teşviğiyle şans veriyorum babama. Terapi çok verimli geçti baba oğul ilişkimizin dinamiği çok düzeldi hatta kusursuz oldu diyebilirim. Annem hala zırdeli ama onu doktor paklamaz onun çaresi ölüm. Bu söylemim size çok acımasız gelebilir ama yıllardır hem kendisinin hem de ailesinin ruh sağlığını bozan toksik biri. Keşke yıllar önce ölseydi belki de bu satırları buraya yazmıyor olacaktım. Ölürse iki gün ağlarım, geçer. Yaşarken her gün ağlıyorum.

Terapiden sonraki 3-4 gün babamın işyerine gittim araba sürme pratiği yaptık.  Daha sonra sınavlarım dolayısıyla yine evde 3-4 gün evde kaldım ve dizi izlemeye de başladım. (Sınavdan 5 puanla kaldım buradan hocama en içten sövgülerimi iletiyorum). Cesaret edip arkadaşlarıma buluşma teklif edemedim. Hüseyin Bey’in verdiği hiçbir ödevi yapmadığım için terapiye gitmeye utandım, bir hafta erteledim. Hüseyin Bey’in karşısına bu şekilde çıkmak istemediğim için kendimi gazladım ve son üç günde üç farklı arkadaşımla kadiköy’de buluştum, zar gibi geziyorum inş. sosyalleşme uğruna korona olmam :) Yarın sabah da Hüseyin Bey ile sosyalleşicem 4/4 sayabiliriz. Amacım her güne farklı bi arkadaş koyup korona olana kadar gezmek. Mesleğim ile alakalı da küçük bir adım attım Udemy’den videolu arduıno eğitim seti aldım onları öğrenicem.
Şimdilik bu kadar sonraki yazımda görüşmek üzere...

4
Ruh Sağlığımızın Toplumsal Yansıması Kadına Şiddetin Kökeni:

İçimizdeki Şeytan Annelerimizdir.


Çocuğun omnipotansı annesine aktararak, annesini yeniden “her şey” yapması, anneyi Allah’laştırmak anlamına gelir. Çocuk annenin sevgisini ve korumasını hak etmek için onun kulu olmaya razı hale gelir. Buradaki “ Allah’laştırma “ abartılı gibi gelebilir, ancak o yaştaki çocuğun kendinden beklediklerini annesinden beklemeye başlaması halinde ortaya çıkan durum tam da budur. Çocuğun omnipotansını anneye aktarması ve onun kulu olmayı kabullenmesi, çocuğun narsistik sisteminde muazzam bir dönüşüm anlamına gelir. Çocuk annesinden ihtiyaç duyduğu anlayışı ve himayeyi alabiliyorsa, omnipotansını annesine tam olarak aktarabilir. Bunu yapabilen çocuk annesine haset duymaktan kesin olarak kurtulur. Annesi başkadır, kendisi başkadır; “ o büyüktür, o her şeyi bilendir, o onu yaratmış olan ve onu hayatta tutandır “. Çocuğun anne ile ilişkisinde böyle bir kategorik farklılık koyması, onun daha sonraki hayat döneminde, babasını da kabullenmesinin ve ebeveynlerine eş olmayacağını kavramasının ön hazırlığını oluşturur.


Omnipotansını annesine aktaramamış bir çocuk daha sonra, üç yaş civarında, ödipal karmaşasını sağlıklı olarak çözemez. Ödipal karmaşanın sağlıklı çözümü çocuğun karşı cinsten ebeveynini dürtüsel bir sevgi ile sevmekten vazgeçmesini, onun eşi olamayacağını kabullenmesini gerektirir. Omnipotansını aktaramamış bir çocuk bu vazgeçişi yapamaz, her istediğinin olacağına inanmayı sürdürür. Omnipotansın aktarılması bir insanın fantezilerinin içeriğinin küçülmesini sağlar ve bunun sonucunda “ fantezi sever “ olmaktan “ gerçeği sever “ olmaya giden yolu açar.


Aşırı kısıtlayıcı anneler çocuklarının omnipotansını denemesine izin vermezler. Her şeye müdahale ederek, engel olarak kendilerince çocuklarını tehlikelerden koruduklarına inanırlar oysa ya çocuklarını kendilerinde tutma eğilimindedirler ya da başına bir şey geldiğinde kendilerini çok suçlu hissedecekleri için bu kadar kısıtlayıcıdırlar; yani aslında kendilerini korumaktadırlar. Çocuğa devamlı, “şimdi düşeceksin, elini sıkıştıracaksın, yapma, ona dokunma,” gibi müdahalelerde bulunurlar ve giderek çocuğu korkaklaştırırlar. Korkak çocuk deneyimden kaçınmaya başlar ve deneyimin geliştirici, yeterlilik artırıcı etkisinden hayatı boyunca yoksun kalır. Bir tehlikeyi yaşayarak öğrenmek insanı temkinli ve dikkatli yaparken, bir tehlikeden korkutularak korunmaya çalışmak o tehlikeyi abartmaya ve insanın korkaklaşmasına yol açar. Korkaklaştırılan çocuk omnipotansını annesine yarım yamalak aktarır, bir kısmını da fantezi dünyasında kendisinde tutar.

Çocuğun omnipotansını annesine aktaramamasının önemli bir nedeni de annenin çocuğun her istediğini yapma eğilimi göstermesidir. Bu anneler çocuğun her istediğini yapmayı “sevgi” olarak tanımlama eğilimindedir; çocuğun istediği bir şey olmadığında ağlamaya başlamasına katlanamazlar. Aslında kendileri, istedikleri bir şey olmadığında fazla öfke duyan ve isteklerinin yapılmamasını sevilmemek olarak yorumlayan yapıdadırlar. Kendileri ruhen çocuksu oldukları için çocuklarını büyütmeyi beceremezler. Büyütme ilişkisi bir hiyerarşi içerir; büyüten, hiyerarşik olarak daha yukardadır. Bu tip anneler çocuklarıyla hiyerarşik bir ilişki oluşturamazlar. Annenin çocuğun her istediğini yapmaya çalışması, bir anlamda çocuğun hizmetinde, emrinde olması, çocuğun omnipotansını annesine aktarabilmesini engeller; çocuk bu koşullarda kendi omnipotansına inanmayı sürdürür.

Omnipotansın anneye aktarılamamasının bir diğer nedeni de annenin evde ezilmesidir. Büyük ailelerde aynı evin içinde yaşlı kuşak da yaşıyorsa, sıklıkla anneden çok babaannenin sözü geçer. Bu durumda anne çocuğuyla ilgili olarak bile yetkili değildir; zaten anneye de çocuk ya da hizmetçi muamelesi yapılmaktadır. Çocuk, bulunduğu ortamdaki bu ilişki biçimlerini büyük bir kesinlikle algılar ve annesini kendi dünyasının “Allah”ı yapamaz.


Her istediği yapılmaya çalışılan çocuklar omnipotanslarını annelerine aktaramazlar ve kendilerini omnipotan zannederler. Bu çocuklar etraflarındaki herkesin onlara borçlu olduğunu ve kendilerinin her istediğini yapmak zorunda olduklarını sanırlar. Sanki bütün dünya onları mutlu etmek zorundadır. Bu algı bir yandan çocuğun narsisistik sisteminin şişkin kalmış olmasından -omnipotan fantezilerin sürmesi bu sonucu doğurur- bir yandan da anne babanın zaten çocuğa borçluymuş gibi davranmalarından kaynaklanır. Bu çocuklar doğal olarak sevilmeme korkusu taşımazlar. Sevilmeme korkusu taşımamak dışarıdan bakıldığında şımarıklık dediğimiz hale yol açar. Şımarıklık, herhangi bir nedenle geçici olarak oluşmuş bir durum değilse, çocuğun bir karakter özelliği haline geldiyse, bu çocuk ilerde karakter bozukluğu gösterecektir.

Bu dönemde anne babanın ayrılmış olması çocuğa mutlaka yansır. Çoğunlukla anne çocuğa karşı çok zaaflı ve şımartan bir anne olmakla çok mükemmeliyetçi ve hırpalayıcı olmak arasında gidip gelecektir. Annenin çocuğa yatırımının çok büyük olduğu bir başka durumda ise, çocuk, annenin kendisini hiçbir zaman bırakamayacağını, onu kendisine istediğini algılar; Lacan’ın deyişiyle, “annesinin arzusunun nesnesi” olur. Çocuk annesine böyle sonsuz bir güven duyarsa, kişiliğin gelişmesi durur. Bu duruma sapkınlıklarda rastlanır. Sapkınlıklarda anne, çocuğuna hayrandır, neredeyse âşıktır. Ona karşı büyük bir zaafı ve dürtüsel yatırımı vardır. Çocuk bu durumda kendisinin muazzam, hatta kutsal birisi olduğuna ve kendisini geliştirmesine gerek olmadığına karar verir. Ruhsal ve dürtüsel gelişmesi durur. Çocuk ruhen ve dürtüsel olarak hep 2 yaş civarında kalır. ( Öfkeden Sevgiye Üç Hakim Duygu, Dr. Erdoğan Çalak )




Kadına şiddetin çözümü ne erkek sorunudur ne de kadın sorunudur. Kökeninde anne babaların çocuklarını yetiştirme sürecinde çocuklarını sağlıklı ya da bilinçli yetiştirmek ve sevmek yerine çocuklarıyla nikahlanırcasına ilişki kurmalarından kaynaklanmaktadır. Bu tarz ebeveyn ilişkileri bilinç düzeyinde sevgi olarak bilinçdışındaysa öfke olarak yaşanmaktadır. Kendileri ruhen çocuksu oldukları için çocuklarını psikolojik açıdan sağlıklı büyütmeyi beceremezler. İstedikleri olmadığında fazla öfke duyan ve istedikleri yapılmadığı takdirde sevilmediklerini düşünen kişilik yapısına sahiptirler.


Anneler, kadın olarak kocalarıyla ilişkilerinden kaynaklı mutsuz bir hayat yaşadıkları takdirde çocuklarıyla evlenmişçesine annelik yapmaktadırlar. Bir erkek çocuğunun duygusal olarak annesiyle evlenmişçesine güçlü duygusal bağları varsa evlendiğinde eşiyle sorunlu ilişkiler yaşaması kaçınılmaz olacaktır. Kadına şiddetin gerçek suçlusu aslında anne babalardır. Türk aile yapısında güçlü bağlar kurmak adı altında ebeveynlerce uysallaştırılmış çocuklar yetiştirilmektedir. Ahlak adı altında, vicdan adı altında, merhamet adı altında çocukların özgürleşmeleri engellenmenin de ötesinde yok edilmektedir. Özgürlüğünü büyüme ve yetişme süreçlerinde kaybetmiş bireyler kişilik bunalımlarını aşamadıklarında kişilik bozukluğunu bir yaşam tarzına dönüştürerek hayatlarını sürdürmektedirler. Kişilik bozukluğu olan birey, işinde ve ilişkilerinde mutsuz; geçmişinde bunalımlı, geleceğinde karamsar bir hayat yaşamaktadır. Mutsuz insanların şikayet odaklı yaşamlarında ahlak baskısı ya da din kisvesi altında obsesif yani katı kuralcı eleştirel bir bakış açısı söz konusudur. Kişilik bozukluğu olan insanların hayatlarını baskın ideolojik düşünceler yönetir. Kendi düşmanınızı kendiniz yaratıp, düşmanınıza küfrederek hayatınızı sürdürüyorsanız nevrotik ya da psikotik bir yapınız var demektir. Kendiniz gibi düşünmeyen birisine küfrediyorsanız ruh sağlınızı gözden geçirmeniz gerekir. Kemalist, laik bir birey olarak sabahtan akşama değin dindar insanları eleştirmek adına küfür kusmuklarınızı özgür düşünce adıyla yansıtıyorsanız; dindar bir birey olarak ateist, sol, laik insanlara sabah akşam küfretmeyi cennete gitmek adına sevap kazanmak zannediyorsanız ruhsal olarak hasta olmak bakımından farkınız yok demektir. Türk aile yapısında yüzde yirmi oranında kişilik bozukluğu olan, yüzde altmış oranında kişilik bunalımı olan, ancak yüzde yirmi oranında sağlıklı olan bireyler yetişmektedir. Ruhsal olarak hasta olan dindarların ve laiklerin kavgasıyla ülkenin geleceğini karartmaktan öte sağlıklı çözümler üretmemiz gerekir.



Friedrich Nietzsche ve annesi arasındaki duygusal pekişme, kız kardeşi üç kendisi beş yaşındayken babasının ölümüyle başlar. Anne Franziska Oehler, iki çocuğunun da sorumluluğunu yüklenecek ve onların iyi eğitim alabilmeleri için tüm gücüyle çabalayacaktır. Nietzsche ailesi, iki hala ve bir büyükanne ile birlikte aynı evde yaşadılar. Friedrich, kadın-egemen bu aile ile bir süre yaşadıktan sonra, 1858 senesinde, saygın ve prestijli bir yatılı okul olan Schulpforta’ya kabul edilerek aile evinden ayrıldı. Yatılı okulda, annesi ve kızkardeşi ile sürekli olarak mektuplaşmaya başladı. Nietzsche, öncelikle annesinden ve sonra ailesinden yalnızca bedensel olarak kopmuştu. Annesini her şeyden haberdar ediyor ve hattâ bir nevi ona hesap veriyordu. Anne Franziska’nın kanatlarının altında olmaktan Nietzsche, hiç de şikâyetçi görünmez. Annesine duygusal bağımlılığını içten içe sürdürmektedir. 1869’da, henüz yirmi beş yaşındayken, Basel Üniversitesi’nde profesörlüğe atanır. Annesiyle bu süreçte de yazışmayı sürdürür. En başına buyruk, en bağımsız çağında dahi Nietzsche annesine yazmayı kesintisiz sürdürür. Gezdiği yerlerden yediği yemeklere kadar annesine bilgi verir ve onu her zaman hasretle anar. Nietzsche, her zaman annesi Franziska’nın eteklerine sığınabileceğinin bilincinde ve belki de bunun güveniyle yaşadı.


Ruh Sağlığımızın Toplumsal Yansıması Kadına Şiddetin Kökeni:

İçimizdeki şeytan annelerimizle duygusal bağımızın kopmaması demektir. Küresel Sistem, kapitalizm, modern toplum, postmodernizm, derken aile sistemimiz çöküş sürecindedir. Sosyolojik olarak tanımladığımızda toplumu oluşturan en küçük toplumsal birim yani toplumun en küçük yapı taşı AİLE‘dir. Ailenin çöküşünün toplumsal yansımasının bir çok sonuçlarından en önemlisi de kadına şiddetin artmasıdır. Kadına şiddetin artmasını durdurmak adına yasalarla “ öyle mi çözelim yoksa böyle mi çözelim? “ derken çözmek bir yana çözümsüzlüğün artması söz konusudur. Ailemizin çöküşüyle deist, ateist, biseksüel nesillerin artması psikolojik olarak bunalımlı bir süreçten geçtiğimizi gösterirken sosyolojik olaraksa toplumsal sancılı bir dönüşümün yaşanacağı umudumuzu arttırmalıdır.


Yasalarla kadınlar sözde korunmak adına kutsandıkça içimizdeki şeytan annelerimizin artmasıyla toplumsal olarak müslüman aile yapısı bilinci oluşturamadığımız oranda bizimde Friedrich Nietzsche’lerimiz, Arthur Schopenhauer’larımız, Franz Kafka’larımız yetişecektir. ( Kadınları seven ama evlenmeye cesaret edemeyen erkekler )


Türkiye’de yakın gelecekte dünyanın en yalnız insanları olarak yetişecek olan deist, ateist ve biseksüel genç nesillerimizin içindeki Friedrich Nietzsche’lerimiz “ Tanrı Öldü “ diye haykıracaklardır. Omnipotans, Tümgüçlü yani Kadiri Mutlak olan, dindarlıktan uzak olduğu oranda çocuk tanrı’lar neslimizi ailelerimizde anne babalar olarak ve okullarımızda ise öğretmenler olarak el birliği ile yetiştiriyoruz.


Tanrı’yı öldüren Friedrich Nietzsche midir yoksa çocuğunun özgürlüğünü öldüren annesi Franziska Oehler midir?


“Ölümsüz, diri olan Allah'a güven, O'nu överek tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak kendisi yeter.”


Allah, ölümsüz olandır.


Okursanız:

Dindar nesil değil çocuk tanrılar nesli
Egemen Güçler Ekini ve nesli bozmaya başladılarsa, Köle kadınlar efendilerini doğurmaya başlamışsa ahir zaman yakın demektir. Dünyanın, insanlığın son günleri; kıyamete yakın yıllar ve günlerdeyiz. O mutlu günlerimiz mazide şimdi…

https://www.habervakti.com/dindar-nesil-degil-cocuk-tanrilar-nesli-makale,1193.html

https://www.habervakti.com/profil/28/psikolog-huseyin-kacin

5
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Çok acı çekiyorum, çabalıyorum, dualar ediyorum, şükür ediyorum. Yaşananlar maddi değil maddiyat anlamında benim...

Ben Osman. Şuan 16 yaşındayım. Memleketimi ve nerede olduğumu sanırım yazmayacağım çünkü ifşalanmaktan korkuyorum. Belki ciddi ciddi terapilere başladığımda bundan korkmam ve bahsederim herşeyimden.

Ben 0-6 yaş aralığımda anneme çok bağlıydım. Babamla aynı şey söz konusu değildi. Babam benimle ilgilense bile kabaydı, ilgilendi ama başta yaptığı beni korkuttuğu hareketlerden sonra onun ilgisi umrumda değildi sanırım. Babam anne ve baba tarafımca pek sevilmeyen biriydi. Çok boşkonuşan, geveze, sıcakkanlı, itici, incefikirsiz biriydi. Anneme karşıda kırıcı olduğu kesin. Ben onun bu hareketlerinden ve bana karşı uygulamış olduğu bikaç şiddetten dolayı ondan korktum. 5 veya 6 yaşımda onun bir mafya olduğunu ve annemle beni bıçaklamaya çalıştığını rüyamda gördüm. Bu rüya beni gerçekten etkilemiş sanırım. Yine aynı dönemde en küçük halama dersleri kötü olduğundan dolayı onu aşağıladığını çok net hatırlıyorum. Bu da babamdan uzaklaşmama ve onu sevmememe bir neden olabilir.
Babam başlarda onu sevmesemde saçma bi şekilde ilgiliydi ama 5-6 yaşlarımda bana gereken ilgiyi vermedi. Başkalarının babalarıyla olan ilişkilerini kıskanırdım. Sessiz bir çocuk oldum. Bu dönemde en büyük teyzem, eniştem, benden bir buçuk yaş büyük oğlu ve kız çocuğu ile anılarım şekillendi. Eniştem kendi çocuklarına ve eşine karşı bile çok kırıcı olabilen, aile olmayı bilmeyen biriydi. Teyzemse iyi ve toleranslı biriydi. Benden 1 buçuk yaş büyük olan erkek kuzenimle ben hep rekabet içindeydik ama babasının ona olan ilgisi sayesinde o hep öndeydi. Eniştem her ne kadar baskın ve kötü olsa da anneannemler hep onu çok sevdiler. Bu sevgi kuzenime de benden daha fazla yansımıştı. Kuzenimle olan rekabette hep o öndeydi.

İlkokula başladığımda çok zayıf ve çelimsizdim. Duygusal anlamda da sessiz, sakin ve kırılgandım. Okulda ise herkes mutluydu. İlk okulda herkes futbol oynar, beraber vakit geçirir, bense bikaç sessiz kız ve erkek arkadaşımla takılırdım. Bi yandan köyümü özleyip durardım. Köyde nadiren baba tarafımın tüm üyeleri bir arada olurdu. Bir arada olduklarındaysa en mutlu ben olurdum. Halalarım ve kuzenlerimi, amcamın çocuklarını çok severdim. onlarla vakit geçirmeyi çok isterdim. Baba tarafım hep birbirleriyle problemliydi.

Birinci sınıfta okuma yazma konularında çok zorlanmadım ama matematik hep baş belam oldu. Toplama ve çıkarma işlemlerini öğrenirken babamdan yardım aldım ve bu anlar çocukluğumun kabusu gibiydi. Babam konusunda çok çektim. o dönemler (2009-2010) domuz gribi salgını vardı ve sınıf öğretmenimiz herkesin saçını kestirmesini, tırnaklarını kestirmesini istemişti. Tüm erkekler saçını çok kısa kestirmeden önlerini dikerek gelmişti. Babamsa benim saçımı istemediğim halde sıfıra vurdurmuştu. Sessizliğim daha da üst boyuta geçmişti. Herkes tarafından dalga geçilmiştim. Üstelik her berbere gittiğimde babam saçlarımı istediğim gibi kestirmeme izin vermiyor hep kısa kestiriyordu. Nasıl da üzülüyordum. Bende o erkekler gibi olmak istiyordum. Babasıyla mutlu olmak isteyen ama bi türlü olamayan biriydim.

1. sınıfın ya da 2. sınıfın yaz tatilinde köye gitmiştim. köyde anneannem ve dedemin yanında yaz kalıyordum. kız kardeşim henüz küçük olduğu için o ve annem, babam köye gelmediler. Köyü çok seviyordum. Annemi özlüyordum ama köy ve köydeki insanlar annemin yerini tutmasalarda annem olmadan durabiliyor, güzel vakit geçirebiliyordum. Köyde benden 7-8 yaş büyük bir abi vardı. Bu arada akrabam olur. Onla tüm köyü gezer vakit geçirirdik. Bi gün evleri boştu ve onların evine girdik. O 13 veya 14 yaşında bense 7. O Üstünü çıkardı, bendende çıkarmamı istedi. Yüzüstü yere yatmamı istedi. Sonra üstüme o da yattı. Sürtündü ve aynısını benimde ona yapmamı istedi. Bende ona aynısını yaptım. Bu olay bikaç kez oldu. Cinsel ilişki değildi ama artık neyin ne olduğunu anlamıştım. Kendimi garip hissetmiştim. Sanırım erkekle erkekte evlenebiliyordu.

Yaz tatili bitti ve ben artık annemle babamın yanına döndüm. Köyden gelmek hiç istemiyordum. Ama okul vardı. Okulu da sevmiyordum ama gitmek zorundaydım. O yıl okulda yine sessiz biriydim. Okulun sonların doğru ya da ortalarında ilk defa bir erkeğe hoşlantı ve cinsel duygular besledim. Bende ne olup bittiğini bilmiyordum ama resmen kız olmak istemiştim. Hoşlandığım kişi sınıfta en çalışkan, yakışıklı, futbolu iyi oynayan, zayıf bir çocuğa göre toplu ve yapılı, sevilen, baskın biriydi. Tamda olmak istediğim özelliklere sahipti. O yıl yine yaz tatilinde köye gitmiştim. Köyde bir kıza kız olmak istediğimi falan söylemiştim. O yılda bi şekilde bitti ve artık 4. sınıftaydım. Sanırım bu yıl benim yaşlarımda biriyle cinsel şakalaşmalarımız oldu ve o kişi bulunduğum bölgeden taşınınca onu bir daha hiç görmedim. 4. sınıfta bikaç erkeğe karşı hafif cinsel ve aşksı duygularım oluyordu. Bu yılın sonunda okulumuza yeni gelen bir kıza karşı hoşlantı duyuyordum. Aşk gibiydi. Ona itiraf etmek istiyordum ama erkeklerdende hoşlanıyordum. Okulda veda partisi gibi bişey düzenlendi ve herkes dans ediyordu. Bende o bahsettiğim kızla etmek istiyordum ama utanıyordum ve red edilmek istemiyordum. Okullar kapandıktan sonra kızı bikaç kez rüyamda gördüm. Sonra bu platonik aşk bitti ve tekrardan erkeklere yöneldim.

Orta okulda babam çekilmez bir hal aldı. Kendi evimizi kendimiz yaptırıyorduk ve babam beni inşaatta kendine yardım ettiriyordu. Sürekli azarlanıyordum. Babamın böyle oluşu beni başka çocuklarının babalarına itti. Onlardan hoşlanmaya başladım. Normal yaşıtlarımdan ve 30 yaşlarındaki adamlardan, öğretmenlerimden hoşlanmaya başladım. Hoşlandığım tipler genelde taciz edenim gibi esmer erkeklerdi. Porno çok fazla izlemedim. İzlediğim pornolar heteroseksüel pornosuydu. Genelde izlerken erekte oluyordum ama ne kadını ne erkeği düşleyerek mastürbasyon olmuyordu. Sadece mastürbasyon yapıyordum. Bu da aşırı değildi. Yaptığım mastürbasyonlar ya hissiz sadece zevke odaklı ya da aşık olduğum bikaç erkek ya da bazı kadınlar.

Ortaokulda babam yine saç tarzıma, giyinişime, müdahale etti. Küfürlü konuşma konusunda ise annem beni hep uyardı. Ortaokulun sonlarında bikaç kıza hoşlantı duydum. Ama onlarda kendi içimdeydi hep. Kimseye açılmadım.

Liseye geçtiğimde kimseyle iletişim kurmadım, kuramadım. Sessizdim ve artık daha da kötü bir hal almıştım. Her an rezil olmaktan ve güçsüzlüğümün fark edilmesinden korkuyordum. Babama karşı çıkma durumları yavaş yavaş ortaya çıktı bu dönemde. Önceden arkadaşlarımın babalarına ve öğretmenlerime olan cinsel duygularımın yerini lisede esmer, şişman veya kalın yapılı olgun adamlar aldı. Onlara aşık olmuyordum ama cinsel olarak çok hoşlanıyordum. Kendim cinsel olarak karma karışığım.

Olgun kilolu yapılı esmer erkeklere aşık olmuyorum. Sadece cinsellik arıyorum. Göbekli, olgun kilolu ve esmerler.

Benim yaşlarımda esmer, hafif kaslı veya sıkı vücutlu siyah veya kahverengi saçlı erkeklerin çok azına aşık olabiliyorum. Cinsel olarak onları düşleyebiliyorum. Ama işin aslında onlarla kardeş, arkadaş olmak istiyorum. Onlarla normal bir arkadaş olmak vakit geçirmek, rekabet içerisinde olmak istiyorum.

Birde hiç hoşlanmadığım tipler var. Kaslı , bebek yüzlü veya sarışın saçlı sakallı, Kıvanç Tatlıtuğ gibi erkeklerde hiç ilgimi çekmiyor. Çoğu eşcinsel bu tiplere bayılır ama ben hiçbirşey hissetmiyorum.

Lise ikinci sınıfta artık kendimi düzeltmek için babamın etkisinin altında kalmak istemiyordum. Saçımı istediğim gibi kestirmek, istediğim şeyi yapmak istiyordum. Erkek gibi olmak istiyordum. 10. sınıfın sonlarında bir chat uygulamasında görüntülü bir şekilde benim yaşlarımda Brezilyalı bir kızla konuştum. Kız sıcakkanlıydı. Ona aşık oldum mu, abartıyor muyum bilmiyorum ama o kızı istiyordum. O kız benim içimden bir cevher çıkartmıştı. O kız esmerdi. Onun güzelliği sayesinde esmer kadınları cinsel anlamda düşlemeye başladım. Bu kadınların pornolarını açıyordum. Hala erkekleri cinsel anlamda düşlüyordum ama artık kadınları da resmen düşleyebiliyordum.

11. sınıfta babama karşı daha da dik başlı olmaya başladım. O benim bu dik başlılığıma karşı çıktıkça çok daha da dik başlı oluyordum. Cinsel olarak esmer kadınlardan hoşlanırken onları düşleye düşleye bi geçiş yaşadım. Bu geçişe ben muhteşem geçiş diyorum çünkü gittikçe en kadınsıya doğru cinsel çekimim gelişti.
*Esmer ve toplu, balık etli kadınlardan Asyalı esmer kadınlara,
*Asyalı esmer kadınlardan beyaz tenli Ince, zayıf Asyalı kadınlara,
*Beyaz tenli Ince, Zayıf Asyalı kadınlardan Albino yani aşırı beyaz tenli kadınlara bu sırayla geçiş yaşadım.

Şuan hepsini cinsel olarak düşleyebiliyorum. Sarışın ve günümüz standart siyah kahverengi saçlı beyaz tenli bayanları cinsel olarak çok az hissediyorum ve bu değişiyor. Hala kadınlardan hoşlanmak anlamında çok yetersizim, onlara aşık olamıyorum veya çok az oluyorum, bi yandan erkeklerde var. Ama şunu söyleyebilirim. Bir zamanlar ben resmen kadın olmak istiyordum. Ama şimdi gerçekten erkek olmak isteyen biriyim. Gerçekten kadınları düşleyebilen biriyim. Hala eksiklikleri olan ve değişmenin canlı kanıtı olmak için çabalayan, şükreden, ağlayan, acı çeken, dua eden biriyim!!!

16 yaşıma kadar hep eşcinselliğin sıradışı bir şey olduğunu biliyordum. Bunun tercih olmadığını biliyordum. Her zaman bununla ilgili araştırmalar yaptım. Çıkan sonuç ise hep eşcinseller öyle doğdu, eşcinseller değişmezdi. Ama hiç yılmadım. Google 'da bu arama sonuçlarını gördüğümde o hayallerim yıkılıyordu. Bir süre sonra gene hayal kuruyordum o konu da sıkıntı yok. Karantina' da kendimi yakından tanıma fırsatım oldu ve terapileri tesadüfen öğrendim. Haber vaktinde Hüseyin hoca 'nın yazılarını okudum ama sanırım pek ciddiye almadım. YouTube da araştırma yaptım ve tesadüfen I' m Michael filmini gördüm. İnternetim azdı ve açıkçası netimi bitirmek istemiyordum. Acaba imdirsem mi yoksa indirmesem mi diye arada kaldım ve indirip izledim. Başta eşcinselliği kabul ettirmeyle ilgili bir film olduğunu zannettim ama sonra film bana bi ışık oldu. Akşama kadar azıcık internetimle Hüseyin Hoca 'nın kanalındaki tüm videoları izledim. Ve terapilerle değişilebileceğine kalpten istedim ve inandım. YouTube da bu konuyla ilgili araştırma yaptım ve psikoloğun biri bana ücretsiz yardımcı olabileceğini söyledi. Onunla konuştum ve bana sen değişmezsin. Sen böyle doğdun. Tadını çıkar. Bak bende eşcinselim ve sevgilim var çok eğleniyoruz dedi. Bu cümleleri duyduktan sonra samimi söylüyorum hayatımın en kötü gecesini yaşadım. Sabaha kadar ağladım. Öyle kötü bir geceydi ki sabaha kadar intiharı düşündüm. Babamı zaten sevmiyordum. Onla bağımız çok azdı. Eğer eşcinselliği kabul etsem babamı dinlemez kaçardım reşit olunca buralardan ama ben böyle olmayı kendime yediremiyorum. Ben başarmak istiyorum. Başaracağım!

Vakit kaybetmek istemiyorum. Derhal gerçek ben olmak istiyorum. Bu yıl bunu yapabileceğimden emin değilim çünkü aile yapımızda problemler var ve babama bu konuyu gerçekten söylemek istemiyorum. Seneye üniversiteye İstanbul'a veya Marmara bölgesi civarına geleceğim. Terapilere bi şekilde gideceğim. Üniversite bölümü hakkında çok net değilim. Ama sınava sözelden gireceğim.

Bu yazıyı yazmadan bir hafta önce Hüseyin Hoca ile telefonda görüştüm. Ve bana değişen bir iki kişinin telefon numarasını verdi. Gerçekten değişen kişilerle görüştüğümde artık emin oldum. Bu yazıyı ilerleme kaydettiğimde sevinmek, mutlu olmak ve benim gibi gerçekten değişmek isteyen eşcinseller, biseksüeller için yazıyorum. Bakın ben resmen kadına dönüşmek isterken şimdi hiç terapilere gitmeden kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyi hayal edebiliyorum:) Inşallah terapilerle olmak istediğim noktaya gelebileceğim.

6
Selamun aleykum Huseyin bey,

 

Internette rastladim size ve sizden yardim istemek icin yaziyorum. Ben 21 yasinda erkegim ve hollandada yasiyorum. cocuklugumdan belli erkeklere karsi ilgi duyuyorum ve bu durumdan nefret ediyorum senelerdir kurtulmak istiyorum ama bir turlu beceremedim. cok arastirdim internette ve cozumu oldugunu soyleyen cok, sartlarindan birkac tanesi, kafanda %100 bitirmek, Allaha iyi bir tovbe ve psygolojik destek.



suan ben gercekten kurtulmak icin herseyi yaparim. yurtdisinda yasadigim icin turk psygolok bulabilirmiydim bilmiyorum ama size rast geldim. Hocam Allah rizasi icin bana yardim edin mumkunse uzaktan telefondan goruntulu terapilerde olur ucretini de odemek istiyorum. Size buyuk bir umutla yaziyorum, cevabinizi bekliyor olacagim!



Saygilarimla,

Yavuz

7
"Erkekler şöyle şöyledir" diye yapılan genellemeler bana hiç uymadı. Biraz da bu yüzdendir belki benim bile kendimi bir "erkek" gibi telakki edememem. Öte yandan "Kadınlar biraz şöyle şöyle oluyor" diye yapılan genellemeler ise bana pek bir uydu hep. Özellikle ruhsal hasletler açısından. Duygusal, hassas bir erkek de olabileceğini kabul etmem gerekiyordur belki de, başka insanlar kabul eder veya etmez ama benim etmem gerekiyor sanırım, bir erkek olduğumu kabullenebilmek için. "Evet, ben erkeğim" diyebilmem gerekiyor gönül rahatlığıyla. Diğer erkeklerden bir eksiğim yok. Farklılıklarım bir eksi değil aksine bir artı, negatif değil pozitif. Sezai Reyiz'in deyimi ile: "Herkes gibi olmak olmayacak bir şey. Herkes gibi olmak olmamak gibi bir şey". Arabalardan konu açılınca naralar atarak özelliklerini sayamamak benim erkekliğimden bir şey eksiltmiyor. Onlar arabaları seviyor, ben resimleri. Onlar araba resimlerine bakmaktan keyif alıyor ben ise sanat eserlerine. Ne onlarınki yanlış ne benimki. Onlar karakterlerinin veya yetiştirilme tarzlarının sonucunda arabaları seviyor, ben sevmiyorum. Bu iki taraftan da bir şey eksiltmiyor. Beni kadınsı onları daha erkeksi yapmıyor. Bu örnek nereden geldi bilmiyorum ama bunu her şeye genelleyebilirim sanırım. Müzikten, resimden, kitaplardan hoşlanmak beni kadınsı yapmıyor. Muhabbet etmeyi seviyor olmam, bir arkadaşımı sevdiğimde çokça seviyor olmam beni kadınsı yapmıyor. Ben, kendimi kabul etmeliyim. Erkek olduğuma önce ben inanmalıyım. Kurduğum fantezilerin, kafamdaki hayallerin birer illüzyon olduğunun farkına varmalıyım. Çünkü ben kendimi "erkek" olarak telakki edemedikçe iyileşemeyeceğim. Bütün bu illüzyonun sebepleri ise özgüven eksikliği, hata yapma korkusu, kendimi aşağılama merakı. Kendimi aşağılamaktan vazgeçmeye başladım, çok şükür. Kendime bakmaya, kendimi beğenmeye başladım. Her yanımda, her işimde kusur bulmayı bırakmaya başladım. Umarım özgüven eksikliğini ve hata yapma korkusunu da yenebilirim.

Bazen aklıma bir konu geliyor hocam, konuyu yazmaya başladığımda, bazen yazmak için yazıyormuşum gibi geliyor; yani aslında hissetmediğim, düşünmediğim şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor. Bu, bilinçaltının ortaya çıkması gibi bir şey mi yoksa gerçekten ben, bazen yazmak için mi yazıyorum? Mesela şu cümleyi: "Erkekler şöyle şöyledir diye yapılan genellemeler bana hiç uymadı" düşünüyorum bir süredir, bunun hakkında bir şeyler yazayım diyorum. Yazmaya başladığımda ise çıkan birçok şey aslında aklıma gelen meseleler değil ama dökülüyor bir yerden.

8
Bir kez daha inime çekilmeye, "odama" kapanmaya doğru gidiyorum. Bir
yanım direnç gösteriyor, ayak diretiyor oraya dönmemek için, diğer
yanımsa umutsuz. Kendimden umudu kesmiş durumdayım, çünkü elimden
hiçbir şey gelmiyor. Sürekli kendimle yüzleşiyorum sanırım şu
süründüğüm son üç yılda, karşılaştıklarımdan ise pek memnun değilim.
"Neden böyle oldu, nasıl bu duruma geldim, niye bu kısır döngünün
içinden çıkamıyorum" diye soruyorum kendime bazen. Öte yandan uzun
süredir, düşünmekten kaçmak için sürekli beynimi uyuşturduğumu fark
ediyorum, çünkü düşünmeye katlanamıyorum artık. Düşünmek istemediğim
her şeyi halıların altına süpürüyorum ama peşimi bırakmıyorlar,
uykularımda dahi. Yanılma payı olsa da, yaşadığım birçok sorunun
sebebini anlıyorum, sebepleri anlamak, kavramaksa yetmiyor fakat. Şu
yazıyı yazarken bile bir amacım veya hedefim yok, öyle yazıyorum.
Birçok şeyi yapmak için yapıyorum sadece. Mutlu değilim, hiç mutlu
değilim.

Bunu da bir-iki hafta önce yazmıştım hocam. Bir işim çıkmıştı, devam
ettiririm diye düşünmüştüm ama o anki duygulardan kopmuş bulundum.
Göndermiş olayım.

9
Kadınlarla duygusal bir ilişki hayal ettiğimde, mesela evlenip eşimle cinsel ilişki dışında, birlikte bir şeyler yaşadığımı düşündüğümde çok mutlu oluyorum, memnun oluyorum. Siz de aradığımız şey zaten bu demiştiniz "duygusal bir bağlılık". Eğer gerçekten sevdiğim biri ile evlenebilirsem duygusal yönden mutlu olabileceğime inanıyorum Allah'ın izniyle ama cinsel yönden emin değilim. Bu yöndeki düşüncem, "ya ben bir kadınla, bir erkekle kurduğum ilişki gibi zevk alamayacağım; zevkimden, keyfimden ödün vereceğim değil". Aksine kurduğum heteroseksüel ilişki beni cinsel yönden tatmin etmediğinde - ki inşallah eder - yeniden erkeklere yönelmekten korkuyorum. Bu belki yine gerçek manada ilişki kurmak olmayacak ama pasif fanteziler kurmaktan korkuyorum. Ve evlendikten sonra tekrar pasif fanteziler kurmak veya belki Yunus'un özlemini çekmek beni şu anki konumumdan da aşağı bir seviyeye çekecektir diye düşünüyorum çünkü şu an küçücük de olsa bir umudum var sağlıklı bir heteroseksüel ilişki kurabileceğime dair. Heteroseksüel bir ilişkiyi tecrübe edip hâlâ pasif fanteziler kuruyor olursam o zaman hiç mi hiç umudumun kalmamasından korkuyorum. Evliyken pasif bir fantezi kurduğumda duyacağım suçluluktan ve hayal kırıklığından korkuyorum. Bu bahsettiğim insan fıtratı, insan asla daha fazla memnun olabileceği bir şeye ulaşmak varken daha az memnun olacağı ile yetinmiyor. Nitekim ben de bir kadınla cinsel olarak yeterince mutlu olamazsam "istemeden de olsa" pasifliğe yelteneceğimden korkuyorum.

Bu konu bir süredir kafamdaydı. Yazmak bugüne, gecenin bu saatine nasipmiş. Çok fazla vaktim yok ondan kısaca özetledim. Allah'a emanet olun.

10
Merhaba ben KoyuGri, Eskiden eşcinsel kalmaktan korkardım çünkü nedenini bilemediğim için çözümünü bulamazdım. Artık biliyorum ve korkmuyorum çünkü insan bilmediğinden korkar ve ölçebildiği her şeyi yönetebilir artık bu lanetin sebeplerini bildiğim için sonucunu da değiştirebilirim. İkinci terapiyi bitirdik, terapiden çıktığımda o kadar rahatlamış ve mutlu hissettim ki size anlatamam sanki yıllardır Hüseyin Bey’in söylediklerini duymaya ihtiyacım varmış. Ailem tarafından sürekli dışlandım ve ailenin huzurunu bozan kişi  olmakla suçlandım, sürekli evden kovuldum (Sanki ortada aile varmış gibi) “Kaçmak sorun değil ben gidince sorunlarınız çözülmeyecek sizin sorununuz kendinizle” derdim ama anlamazlardı. İlk defa biri (H.K) çıkıp dedi ki sen bu hastalıklı aile yapısına direnmişsin, onlar gibi olmamışsın. Eşcinsellik zaten buymuş ya onlar gibi olacaktım ya da bambaşka biri. İyi ki de böyle oldum, mutlu bir koyun olmaktansa mutsuz bir insan olmayı tercih ederim. Terapi sırasında hiç eşcinsellik konuşmadık çünkü zaten ortada konuşulacak bir eşcinselliğim yokmuş sadece berbat bir heteroseksüelmişim. Heteroseksüelliğimi onarınca bu lanetten kurtulacakmışım, ben ikna oldum artık birlikte burdan okuruz H.K ‘ın dediği gibi 3 ayda bu sorunu kökten çözebilecek miyiz.



Bunun olabilmesi için H.K bazı ödevler verdi. İlk olarak beynimi dizi izlemekle uyuşturmayı ve yatağın içinde yaşamayı bırakmam gerek. Terapiden çıkar çıkmaz Netflix’i sildim. Sosyal medyayı daha az kullanıyorum. Artık hiç dizi izlemiyorum hobilerime ve derslerime odaklandım. Her gün en az 3 saat dışarı çıkıyorum boş boş yürüyorum. En azından iki gram kilo veririm karantinada hiç yataktan çıkmadığım için 10 kilo aldım. Henüz hiç bir arkadaşımla sosyalleşmedim ama yapıcam. Hüseyin Bey çocuk kaldığımı ve hayal dünyasında yaşadığımı söyledi. Doğru, bunu başka bir psikolog daha söylemişti ama onu ciddiye almamıştım. Bu yaşıma kadar hep olmazların peşinde koştum, imkansız hayaller kurdum hiç gerçek bir şey yapmadım. Sorumluluk almaktan korktum, üşendim, erteledim. O yüzden H.K ‘ın dediği gibi artık gerçek bir şeyler yapmalıyım, kendimi geliştirmeliyim. Hüseyin Bey’in dediği gibi hiç kimseyi dinlemem. Mesela daha 1 hafta önce kulaklık almaya gittim mağaza görevlilerine “siyah mı mavi mi” diye sordum “siyah” dediler “o zaman mavi” diyip maviyi aldım. Hep arkadaşlarımdan tavsiye isterim ama hiçbir zaman onları dinlemem kendi bildiğimi okurum.



Diğer ödevimiz ise aileye itaat etmemek. İstemediğim şeyleri zorla yapınca yine ben kaybediyormuşum. E bu da çok doğru bir tespit adam ne dese haklı şaşırdın mı diye soruyor şaşırmıyorum çünkü doğru yani ben de farkındayım ama bi çözüm üretemiyorum. Ailemin dediği bir şeyi yapmadığım zaman bana hayatı zindan ediyorlar. Mecburen yapıyorum. Yapsam da doymuyorlar, nankörler. Her türlü kavga ediyoruz birbirimizi yiyoruz. Ama asla intikamımı almadan durmam bana kötü bir şey yaptıkları zaman en az 1 hafta ailemi tahrik ederim, mutsuz ederim, sataşırım. Oynarım onlarla, manipüle ederim. Deli olurlar. Ama bunları yapmamam gerekiyormuş çünkü yine ben kaybediyormuşum. Zaten kavga etmekle bir sonuç elde edemedim bunun bi sonu yok. Artık bana dayattıkları hiç bir şeyi yapmayacağım ve tartışmaya girmeden laf sokucam. Beni sindiremeyecekler.



Diğer ödevimiz ise evde yemek yapmamak. Yemek benim için bir tutku ve gerçekten iyi yaptığım tek şey diyebilirim. Hatta Hüseyin Bey’in ofisindeki hastalara bile el açması makarna ve çılbır tarifi vermiştim. Ama H.K’ın dediğine göre her gün annem yerine ben yemek yaparsam evin hanımı artık ben oluyormuşum. Zaten yaranamıyorum bu insanlara, yemek yapınca doğal olarak mutfak dağılıyor ve annem çıldırıyor. Onu da sen temizle be nankör karı kimin oğlu mantılar açıyor sarmalar sarıyor. Ben olmasam her gün kuru pilav yiyeceksiniz. Hep farklı ve lezzetli şeyler yapıyorum bi zahmet mutfağı da sen topla. Artık yemek yapmıyorum, kestim. 3 gündür evde açım ama olsun 😅 Aynı anda babam tatlı annem ise yemek yapmamı istedi çok net bir şekilde  “yemek yapmayı bıraktım” dedim. Annem şaşırdı “neden” dedi “Sadece bıraktım artık yemek yapmıyorum” dedim. Hiç tartışma çıkmadan hallettim.



Ertesi sabah zırdeli annem yine ortada bir neden yokken benimle kavga etmeye çalıştı. Laf soktum tartışmaya girmedim seninle konuşmak istemiyorum çık odamdan dedim. Babama şikayet etmiş. Babam aradı “sen kafayı mı yedin” dedi “Hayır sen yedin mi” dedim ona da rest çektim “benimle böyle konuşamazsın ben 23 yaşındayım, baba oğul ilişkisi kuracaksan konuşuruz ama bu üslupla benimle konuşmana izin vermiyorum” dedim, telefonu suratına kapattım. Akşam yemeğinde şerefsiz annem yine sinirlendi masayı üstüme itti ben de ona ittim. Bana düzgün davranacaksınız felan derken bir anda babam şov yaparcasına bana saldırdı. Sopa, sürahi, tabure ne varsa üstüme fırlattı. Bu sırada annem kocamı kalpten götüreceksin diye bana bağırdı be orospu çocuğu sen başlattın zaten kavgayı dayak yiyen benim burda. Sikeyim sizin zihniyetinizi. Paşalarımızın sinirleri çok hassas olduğundan en ufak bir lafı bile kaldıramıyorlar. E öyle göte böyle yarrak madem hiçbir lafı kaldıramıyorsun o zaman sen de insanlara laf etmeyeceksin. Dayak yedim ama hiç geri vites yapmadım. Dim dik durdum ayakta. Deli danalar gibi eline bulursa fırlattı dışardan çok acınası ve aciz görünüyordu. Bir anda patlayıp “yeter artık zaten hayatımı siktiniz ben sizin yüzünüzden psikoloğa gidiyorum artık bana iyi davranın” dedim. Hayatını sikerim deyip saldırdı yine 🤣 çıktım evden. Gören de kötü bir şey yaptım sanacak. Milletin çocuğu ne boklar yiyor. Ben sadece bana iyi davranın dediğim için zulüm görüyorum. Hüseyin Bey’in dediği gibi hiç kendimden taviz vermedim. Önceki kavgalarımızda hem dayak yemiş olurdum hem gururum incinmiş olurdu. Bu sefer korkup kaçmadığım için çok gururluyum, sadece dayak yedim. Bana hiçbir şey olmaz ben bu olaylara karşı hissizim ama onlar çok büyük vicdan azabı çekicekler. Benden özür dileyecekler. Hakkım helal mi ? Değil. Namaz kılmakla cennete gidilmiyor o işler öyle kolay değil baba bey. Ki ertesi gün benimle hiç bir şey olmamış gibi konuştu, sesindeki pişmanlığı sağır olsam bile duyabilirdim ama çok geç bunun intikamını öyle bi alacağım ki sen kaşındın...



Velhasıl annem ve babam çocukluğumu mahvetmiş. Aşık olduğum şerefsiz de gençliğimi mahvetmiş. Anne babayı bu ödevlerle halledicem. H.K bu şerefsiz ile yüzleşmemi söyledi bunu da yapıcam. Muhtemelen ondan da dayak yiyeceğim ama olsun. Eskiden olsa çok korkardım çünkü öküz gibi bi adam üflese düşerim yere ama ben kediden de korkuyorum yani bu korku onun cüssesinden dolayı değil benim özgüven eksikliğimden kaynaklı. Gidicem onu tahrik edicem eğer konuşmak için uygun bir zemin oluşursa da sayıp sövücem. Dizi izlemeyi bıraktım ama hayatım diziye dönüyor sanki :)



Bir sonraki terapiye babamı da getirmeyi planlıyorum aslında hiç söylemeyecektim çünkü bu durumu kaldırabileceğini sanmıyordum ama ben çabaladıkça o yoluma taş koydu eee sen kaşından baba bey. Madem bana destek olmuyorsun o zaman sen de bu yükü benimle birlikte taşıyacaksın. Biraz hayatın gerçeklerini görmüş olursun. İyi bir baba olsaydın zaten bu sorunumu çoktan sana söylerdim birlikte çözümünü birlikte arıyor olurduk senin ben mk

11
Yıl 2002. Annem, beni okul için giydiriyor, ben ise hüngür hüngür ağlıyorum. Aklımda bu sahne kalmış sadece ilkokula başladığım dönemden. Okul, bilmediğim bir şey olduğundan muhtemelen, deliler gibi korkuyorum. Somut anlamda korkak olmadım hiç, lafımı esirgemeyip dayak yediğimde oldu, dayak yiyeceğimi bile bile insanların karşısına çıktığımda, ne karanlık gecelerden korktum, ne küçücük bir çocukken evde yalnız kalmaktan, ne köpeklerden. Ruhsal anlamda ise Dünya'daki en büyük korkaklardan biri olduğumu sizi temin ederim. "Medeni Cesaret" denilen kavramın gramını taşımadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Okulda ilk günümü hayal meyal hatırlıyorum. Bana kalemini ödünç veren İshak'ın gözümde nasıl büyüdüğünü, yaptığı bu küçücük, minnacık iyilikten dolayı ona nasıl minnet duyduğumu, onu, hemen nasıl da benimseyip bağrıma bastığımı hatırlıyorum. Eve dönünce ablamlara bunu anlattığımı. Gerçekten benim için o kadar önemli bir şeymiş ki ilkokuldan yazmaya başlayınca ilk aklıma gelenlerden biri bu oldu.

Sessiz, sakin, içe kapanık bir çocuktum ilkokulda. Varlığım yokluğum birdi. Uzun bir süre ortadan kaybolsam muhtemelen kimse farkına varmazdı. Merve ile yan yana oturduğumuz zaman bir veya ikinci sınıftaydım sanırım, çok hatırlamıyorunm ama bana nazik davranmıştı diye düşünüyorum ki ilk aşkım olmuştu kendisi. Nazik ve kibar en insanlar erkek olsun, kız olsun benim en büyük zaafımdı hep. Ablamlar okuldaki kızları sorunca onu anlatmıştım. Daha sonra 8 sene beraber okuduk, ortaokulda birbirimizden nefret etsek de okuldan sonra yakınlaşmıştık. Herhalde en az bi' 10 senedir görüşmemişizdir ama hâlâ daha severim Merve'yi içten içe. Belki de aşık "olabildiğim" iki kızdan biri olması vesilesiyledir. Nitekim ben, belirli bir yaştan sonra ancak en yakın(erkek) arkadaşlarına aşık olan, bu yüzden kendini hep kınayan ve suçluluk duyan bir insana dönüşeceğimdir. Kafka'nın kahramanı gibi benim de bu hayatımın en korkunç dönüşümünden haberim yoktur o dönemde.

Ben birinci sınıftayken, ablam da aynı okulda son sınıf öğrencisiydi. Tek başına var olmakta hayli sıkıntı çeken ben, bu 1 seneyi gayet verimli kullanarak, her fırsatta ablamın sınıfının kapısını çalmaktan çekinmemişimdir hiç. Aslında çekinmişimdir de çünkü hâlâ daha Dünya'nın en çekingen adamlarından biriyim, el mahkum deyip çalmışımdır o kapıyı, çünkü ailem hiçbir işini kendi göremeyen bir çocuk yaratmıştı. Kapıyı çalış nedenlerimi çok hatırlamasam da ablamın hocaları ve arkadaşları arasında bayağı meşhur olmamdan mütevellit meşhur kapıyı az bir sayıda çalmadığımı anladım. Ablam hâlâ arada şakasını yapar.


12
Bu ay arkadaşlarımla ilgili sorunlar yaşadım. Tabi bu sorunlar bu ay başlayıp biten sorunlar değildi ama etkisini bu ay gösterdi. Yurttaki arkadaşlık bağlarımın biraz tek taraflı olduğunu hissettim. Benim onlara gösterdiğim değeri, onların bana benim zannettiğim kadar göstermediklerini düşünüyorum. Bir kaç neden sayacak olursam:
   Ortak bir grubumuz olmasına rağmen daha önce bahsettiğim en yakın arkadaşım olan çocuk ve ben hariç grupta konuşan yok denecek kadar azdı.
   Aynı bilgisayar oyunlarını oynamamıza rağmen beni korona başlangıcından beri hiç çağırmadılar (şakaya vurarak çağırırsınız bir sonraki gün filan dememe rağmen çağırmıyorlar ve biraz sıkıştırınca da tamam artık çağırırız diyip gene çağırmıyorlardı).
   Hepsi lisede aynı sınıfta okumuşlardı (en yakın arkadaşım hariç hepsi). Lise zamanlarının çok güzel olduklarından bahsedip beni birkaç arkadaşlarıyla bile tanıştırdılar. Ben de özelden lise arkadaşlarıyla konuşup arkadaşlık bağımı geliştirdim. Lise arkadaşlarından kendi lise gruplarında gayet mesaj attıklarını öğrendim. Ve bu bana kime ne kadar değer verdikleri hakkında bir ipucu verdi. Evet lise arkadaşlarına verdikleri önem kadar bana önem vermelerini beklemiyorum zaten ama biraz da değer gösterirsin yani.
   Okul başladığından beri onlarla bir yerlere gitmeye çalışsam da tamamen tepkisiz kalıyorlar veya saçma sapan bahaneler üretiyorlardı. Ama arkadaşlarını görmeye taa istanbullara gidebiliyorlardı. Ben ise onları okuduğumuz şehrin merkezine bile zar zor götürdüm.
   Son olarak ise mesajıma cevap vermeleri gereken çok önemli bir soru sormuştum. Ve öneminden de bahsetmiştim görüldü atmasınlar diye. Ama gene görüldü attılar. Ve sabrımı taşıran son damla o oldu. İyki size görüldü atmayın dedik diye 4 5 satırlık sitem sözleri yazdım. Ona da bir iki kişi saçma sapan bahaneler yazdı. Diğerleri bir şey yazmadı bile. O günden itibaren onlarla hiç iletişime geçmedim. Zaten ben onlarla iletişime geçmezsen onlar da benle iletişime geçmedikleri için iletişimimiz tamamen kesildi. Ve bu arkadaşlık ilişkisinin tek taraflı olduğunu bir kere daha anladım. Durumu abime açtığımda trip atmanın erkekler arasında olmadığından bahsetti. Ben ise bunun trip atmak olmadığını cidden arkadaşlık ilişkimi kesip okul başlayınca sadece merhaba merhaba olmak istediğimi söyledim. Bunun için ne yapmam gerektiğini söyleyince senin zaten yapman gereken bir şey yok onların gözünde zaten ilişkiniz o seviyedeymiş sen de ona uygun davranırsın dedi. Daha çok şeyler söyledi ve genel olarak bana yardımcı oldu ve iyi abi tavsiyeleri aldım. Abimle konuştuktan sonra onlara trip atmak gibi olmasın diye sonradan bir iki mesaj attım havadan sudan ile ilgili. Ve bu bana ders oldu. Beni, ikinci yıl okulda hocalarım ve sınıf arkadaşlarımla daha çok ilişki kurmam gerektiği konusunda hırslandırdı. Ama şöyle bir olumsuz etkiye de neden oldu: bir önceki yazımda bahsettiğim "keşke eski arkadaşlarımla olan ilişkimi kesmeseydim" düşüncem daha da yoğunlaştı. Onları düşündükçe kendimi kötü insan olarak düşünüyorum ve vicdanım rahatsız oluyor.

Ailem konusunda ise artık sorunlar yaşamıyorum. Ailemde sorun çıkarsa ailecek konuşup sorunu hallediyoruz. Artık sürekli kavga eden, sorunlar çıkartan bir ailem yok. Ve bu konuda çok mutluyum. Sülalemde ise artık baba tarafımı tanımaya başladım. 5 yıl önce o tarafla kavgalarımız olmuştu ve baya sürmüştü. Kavgalarımız bitmesine rağmen iletişimimiz çok yoktu. Bu ay ise hep birlikte piknik yaptık ve ben kuzenlerimle resmen o zaman tanıştım desem yalan olmaz. Meğersem iyi sohbet edilen kuzenlerim varmış.

Banyodaki görevlerime gelecek olursak bir önceki mesajımda eskiden erkeklerde hissettiğim zevk ve duygu yoğunluğunu kadınlarda hissetmeye başladığımı söylemiştim. Bu ay ise tamamen emin bir şekilde artık kadınlarda da o yoğunluğu hissettiğimi söyleyebilirim. Hala bazı yarı çıplak erkekler görünce onları yakışıklı ve çekici buluyorum ama sizin bana onlar hakkında cinsel hayaller kurmadığın müddetçe istediğini düşünebilirsin tarzı bir cümle kurduğunuz geliyor ve rahatlıyorum. Ama hala eğer kendimi o erkekler hakkında cinsel hayaller kurmaya zorlarsam başarabileceğimi düşünüyorum. Tabi böyle bir düşünce içerisine girmiyorum.
   Yani genel olarak erkekler hakkındaki duygu ve düşüncelerimi toplayacak olursam arada çekici, yakışıklı bulduğum insanlar çıkıyor ama hiçbirine karşı cinsel organım kalkmıyor ve cinsel hayaller kurmuyorum. Ve eğer kendimi cinsel hayal kurmaya yönlendirirsem başarabileceğimi düşünüyorum (ama yönlendirme iradem dışı olmaz ve hiç bir zaman böyle bir şeye kalkışmadım). Yarı çıplak kadınlar gördüğümde ise direkt görür görmez organım kalkmıyor ama cinsel hayaller kurarak kolaylıkla başarabiliyorum.

Bu yıl içinde geliştirdiğim ilgi alanlarımdan ise sadece japoncayı geliştiriyorum. Japoncada baya ilerlediğimi düşünüyorum. Ama tabi daha ilerlemem gereken çok yol olduğunun farkındayım.

13
Hüseyin KAÇIN / ESİR
« : Ağustos 04, 2020, 10:47:51 öö »
"esiridir insan aşkın yaratılmışsa,
bir sen'in olmak içindir ben'liğim..."


3 Ağustos 2018

14
Baba'sız Çocuklar ya da Köle Kadının Çocukları: Biz mahcup ve onurlu çocuklarız

Hâcer, ıssız Mekke vadisinde İbrâhim’in bırakmış olduğu az miktardaki su ve erzakın tükenmesi üzerine İsmâil’in susuzluktan ölmesinden korkarak telâşlanmış, çaresizlikten Safâ ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiş, bu sırada oğlunun bulunduğu yerden zemzem suyunun çıktığını görmüş ve bu vadide kendisine su ihsan eden Allah’a şükretmiştir.

Müslümanlar olarak bizler köle Hacer'in çocukları olduğumuz için onurumuzdan ve masumiyetimizden asla taviz vermediğimiz içindir ki insanlığın özgürlüğü adına umut olan bir milletiz.

Hz. İbrâhim 100, oğlu İsmâil on dört yaşında iken Sâre İshak’ı dünyaya getirir. İshak’ın sütten kesilmesi münasebetiyle verilen ziyafet sırasında İsmâil İshak’a gülünce Sâre kızar ve Hz. İbrâhim’e, “Bu câriyeyi ve oğlunu dışarı at; çünkü bu câriyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır” diyerek onları kovmasını ister.

Yahudiler ise Sare'nin çocukları oldukları içindir ki hasetliklerinden ve kıskançlıklarından dolayı insanlığın başına bela olan yeryüzünün hiç uslanmaz şımarık çocuklarıdır.

Peygamberler, insanlığın "baba'lık serüveninde" mağdur olmuş çocuklardır. İnsan evladı olmak, baba'lık gördükçe yücelen ama baba'sızlık yaşadıkça da küçülen / sapkınlaşan bir soy sop yani zürriyet sahibi olma ya da olmama halidir. Hz Musa, Firavun'un üvey oğludur. Baba'sızlığını telafi etmek adına peygamberlik görevinde kardeşi Hz Harun; “ağzı ve dili ağır bir kişi” olan Hz Musa'nın yardımcısı olmuştur. Hz Hızır'da baba'sız Musa'nın ergenleşmesine yani tekamülüne, seyru süluk'üne katkı sunan bir mürşittir. Hz Musa'da baba'sızlığın doğurduğu eksiklikleri gidermek adına süreç içerisinde Hz Hızır ve Hz Harun kendisine yol gösterici olmuştur.

Hz. İsa baba'sızdır.
“Meryem oğlu ile annesini de bir âyet yaptık; ikisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik” (Mü’minûn 23/50).
Baba'sız İsa, annesi Meryem'le bütünleşik bir hayat sürmenin bedelini içinde yetiştiği toplumla, kültürle bütünleşemeyerek ödemiştir. Hz İsa, imgeler dünyasında annesel ve tanrısal bir kişiliğe dönüşerek güç ve iktidarını sevgiden alan bir peygamber olmuştur. Baba'sız kalan her çocuk İsa kaderine mahkumdur. Çocuklarına aşırı düşkün anneler çocuklarının büyümelerini yani erkekleşmelerini engellemektedirler. Baba'nın iktidarını ve otoritesini yıkan anneler çocuklarını kutsallaştırmaktadırlar. Kocalarından edinemedikleri sevgi ve mutlululuk arayışlarını çocuklarında aramaktadırlar. Kocalarıyla mutsuz kadınlar, çocuklarıyla nafile bir şekilde mutlu olmaya çalışan anneler zamanla psikolojisi sorunlu kadınlara dönüşmektedirler. Sevgi ve aşk arayışları ile çırpınan yeni nesil çocuklar; "Dindar nesil değil çocuk tanrılar nesli" özetle sınır (boderline) kişilik olarak yaygınlaşmaktadır. Eğitim öğretim adı altında iflas etmiş bir sistemde kişilik bunalımları sonucunda ya intihar ya uyuşturucu ya alkol ya da seks çukurlarında bocalayan bir nesil yaratılmaktadır. Kırk yıldır okullarda, dershanelerde, yurtlarda ve evlerde yetiştirilen ''Altın Nesil'' denilen elemanlarla devletimize yapılan ihanetin yarası kapanmadan eğitim öğretim adına bilimsel çalışmalar yapılmadığı takdirde yeni bir neslin darbesi Türklüğü ve Müslümanlığı yeniden zora sokacaktır.

https://www.habervakti.com/dindar-nesil-degil-cocuk-tanrilar-nesli-makale,1193.html

Hz Yakup, oğlu Hz Yusuf'a aşırı şefkatli aşık bir babadır. Yusuf'un kardeşlerinin kıskançlığı sonucunda kuyuya atılmasını büyük bir çocukluk travması olarak da düşünebiliriz. Çocuklarını çok seven babalar çocuklarında travma etkisi yaratan babalardır. Bu çok sevginin altında aşırı kontrol ve aşırı düşkünlük çocuğun büyümesinin, bireyleşmesinin önündeki en büyük engeldir. Hz Yusuf'un hikayesi aslında bir çocuğun hayatında travmaların yaşanması ve zamanla mutlu sonla çözümlenmesi hikayesidir. Hz Yusuf'un kuyusunu kuyu olarak değil de travma olarak düşünürsek çocuk psikolojisi açısından daha sağlıklı sonuçlar edinebiliriz. Çocuklarına düşkün babalar çocuklarında obsesif, sadist-mazoşist ya da biseksüel bir yapının sebebi olabilirler.

Hz İbrahim babası Azer (Terah) oğlu ile ilişkisinde sevgisiz bir babadır. Hz İsmail ise babasına boyun eğen bir oğuldur. Hz Muhammet ise babasız büyüyen bir çocuktur. Baba sevgisi görmemiş bir erkek olarak Hz İbrahim, evlilik hayatında ilk eşi Sare'nin gücüyle rekabete girememiştir. Kıskançlığın ve hasetin mağduru olarak sürüldükleri çölde Hacer kocasız, İsmail babasız kalmıştır. Hz İsmail, bu çocukluk travması sonrasında babasına boyun eğen bir oğul olarak kurban edilmeyi göze almıştır. Kurban olayını, bir çocukluk travmasının Allah'ın yardımıyla çözümlenmesi olarak düşünürsek babalık açısından anlamlı sonuçlar edinebiliriz. Baba oğul ilişkilerinde kuşak çatışması yaşanması çocuğun sağlıklı kişilik geliştirmesi açısında bir zorunluluktur. İslamiyet gençlerin anne babalarına itaatini değil tartışarak, uzlaşarak ve en sonunda anlaşarak uyumlu olmalarını öneren bir dindir.

Hz.Muhammed, Mekke'nin büyük ailelerinden, Kureyş kabilesinin kollarından biri olan "Haşimoğulları" ndandır. Babası Abdullah , annesi Amine' dir. Dedesi Abdülmuttalip, Mekke' nin ileri gelenlerindendir. Abdülmuttalib sağlığında torunu Muhammed'e gereken ihtimamı gösterdi; kendisinden sonra da bakımını oğlu Ebû Tâlib'e vasiyet etti. Amcası Ebû Tâlib Kureyş içinde önde gelen, sözü dinlenen, saygı duyulan bir kimse olup himayesini üstlendiği yeğeni Muhammed’in üzerine titrer, onu çok sever, uğurlu olduğuna inanır ve iyi yetişmesi için elinden geleni yapardı. Hatta seyahatlerinde bile yanından ayırmazdı. Nitekim onu himayesine aldığı ilk yıllarda bir kafile ile birlikte ticaret amacıyla Suriye’ye gitmeye karar verdiği zaman henüz on iki yaşlarında olan yeğenini de ısrarlı talebi üzerine yanına almıştı. Kaynakların ittifakla verdikleri bilgilere göre, ticaret kervanı Suriye topraklarındaki Busrâ’da konaklayınca rahip Bahîrâ Ebû Tâlib’e, yeğeninin gönderileceği İncil’de vaad edilen peygamber olduğunu, çocuğu iyi koruması gerektiğini söylemiş, bunun üzerine Ebû Tâlib Şam’a gitmekten vazgeçip süratle Mekke’ye dönmüştü.

Hz Muhammet, doğmadan önce babasının vefatı sonucunda çocukluğunda baba'sızlığı yaşamasına rağmen dedesi ve amcasını babası yerine koyarak , babası bilerek bu eksikliği telafi etmiştir. Diğer peygamberlerin hikayesindeki baba sorununu yaşamayarak erilleşme ve birey olma sürecini sağlıklı olarak tamamlamış bir peygamberdir.

Kadına şiddetin çözümü erkeğin ya da kocanın üstüne yasalarla gidilerek değil babanın iyileştirilmesiyle çözümlenir. İyi babaların ve mutlu kadınların sağlıklı çocukları olur. Peygamberler insanlığın psikolojik ve sosyolojik olarak iyi babalık örnekleridir. Avrupa'nın Batı'nın güdümündeki hukuk anlayışımızla; Toplumsal Cinsiyet Eşitliği saçmalıklarıyla, İstanbul Sözleşmesi zırvalıklarıyla ailemizin içine sızan truva atı, çağdaş ve çağcıl değerlerle sonucunda bir nesil biseksüelleşmekte ve deistleşmektedir. Televizyonlarda ve gazetelerde köşe tutmuş sözde dindar, milliyetçi düşünür ve yazarların karışık kafalarıyla ve bilinçdışı bilinçleriyle peygamber tarihine ihanetin sonucunu insanlık, soysuzlaşarak, sopsuzlaşarak ve zürriyetsizleşerek ödeyecektir. İslamiyet, kadının kadın olduğu erkeğinde erkek olduğu bir dindir. İslamcılıkta ise kadınlar erkeğin gücüne soyunurken, erkeklerde kadınsılaşarak güç ve iktidar peşinde koşmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti, Kemalizm tecrübesinden sonra artık " İslamiyet mi yoksa İslamcılık mı? " sorunsalını düşünmek zorundadır. İslamcılık, İslamiyet'e derin darbelerle bilinçsizce saldırmaktadır. İslamcı kadın ve erkek aydınlar, kendi kişisel egolarını tatmin etmek adına dinin özünü dinamitlemektedirler. Aile kurumu, sadece solcu ve feminist aydınların marifetiyle değil son dönemde esasen İslamcı aydınların kalemlerinden çıkan düşüncelerle çökertilmiştir. İslamcılık demek İstanbul Sözleşmesi demektir. İslamcılık demek Toplumsal Cinsiyet Eşitliği demektir. İslamiyet, İslamcılıkla gün geçtikçe büyük oranda güç kaybetmektedir.

Necip Fazıl'lar, Sezai Karakoç'lar, Nurettin Topçu'lar, Cahit Zarifoğlu'lar, Erdem Bayazıt'lar, Rasim Özdenören'ler, Nuri Pakdil'ler, Mehmet Akif İnan'lar yetişmiyor artık. Televizyon dininin ilahiyatçılarına ve İslamcı yazar ve bilir bilmez konuşurlarına esir olduk. Yeniden Sezai Karakoç, yeniden Yedi Güzel Adam, yeniden Nurettin Topçu, yeniden Necip Fazıl okumak zorundayız. Büyük Doğu Nesli ve Diriliş Nesli'ni yeniden diriltmeden gelecek günler bizim için umut vermeyecektir. Ayasoyfa atalarımızın fethidir; eskinin zaferleriyle avunmak yerine Roma'nın fethini düşlemedikçe yenilenemeyiz. Yenilenmedikçe de geleceğin kaderinde yenilmemiz kaçınılmaz olacaktır. Fetih, geçmişe sığınmak değil geleceği yeniden yaratmaktır. İstanbul'un fethini atalarımız için müjdeleyen peygamber; Roma'nın fethini umulur ki bizim için muştulamış olsun. Bu devrin müslümanları Ayasofya'da gözyaşları içinde namaz kılarak cennete gideceklerini sanırlarsa gelecek zamanların yenilgisine zemin oluşturmaktadırlar. İlayi Kelimetullah uğruna Libya'dan sonra Türk'ün imanı Roma'yı da aydınlatırsa cennete bir adım daha yaklaşmış olabiliriz.

Sezai Karakoç'u hiç okumayan yeni nesiller hayatı her yerinden kötü bir şekilde ıskalamıştır.

Karakoç'a kulak verelim:

Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz

* * *

Siz kalbe hançer gibi giren
Siz kalpten ağaç gibi çıkan
Siz bize şahdamarımızdan yakın
Siz yüzükler içindeki kan
Siz inançların sedef kabuğunu
Ebabil kuşlarının gagalarıyla kıran

Bununla beraber üzülmediğinizi biliyoruz
Gün gelecek toprağın altına uzanacağız
Her gece saat beş sularında sizi
Toplardamarlarımızın içinde bekliyeceğiz

https://www.habervakti.com/profil/28/psikolog-huseyin-kacin

https://www.habervakti.com/profil/28/psikolog-huseyin-kacin

Sayfa: [1] 2 3 ... 228