İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - alıntı

Sayfa: [1] 2 3 ... 8
4
Psikoloji / AŞK TEK EŞLİLİKTİR!
« : Şubat 04, 2012, 06:15:44 ös »
Psikolojik açıdan kadın-erkek birlikteliğinde aşk birlikteliği esastır ve aşk tekeşliliktir. Çok eşlilik modern zamanlarda cinsel sapma /kişilik bozukluğu/ kapsamında değerlendirilmelidir. Kişilik bozukluğu olan kişiler dini değerleri istismar etmeye yatkın yapıdadırlar.

5
Psikoloji / KADIN İKTİDAR DEVLET
« : Şubat 04, 2012, 06:15:24 ös »
bir erkeğin devleti de milleti de kadın olmalı onu yönetebilmeli bazı devlet büyükleri mevki makam koltuklarını kadın yerine ikame ediyorlar; kendi hayatlarındaki iktidarsızlık sorunlarını yanlış yerlerinden çözmeye adamışlar kendilerini...

Psikolog Hüseyin KAÇIN

6
Din & Felsefe / kulluk (Hz. Hüseyin)
« : Şubat 04, 2012, 06:14:49 ös »
Kimileri (cennet nimetlerine olan) hırs ve tamahlarından Allah’a kulluk ederler; bu tür kulluk, tüccar sıfatlı insanların kulluğudur Kimileri (cehennem) korku(sun)dan Allah’a kulluk ederler; bu, köle sıfatlı insanların kulluğudur Kimileri de nimetlerinin şükrünü edâ edebilmek amacıyla Allah’a kulluk ederler; işte bu, hür insanların ibadeti, hürlerin kulluğudur ve kulluğun en iyi şeklidir. ( Hz Hüseyin )

7
Din & Felsefe / Kurban Bayramı
« : Şubat 04, 2012, 06:13:56 ös »
cennet yada cehennem adına camilerde günde beş kere dans edenlerin yoldaşı şeytandır ve bu dünyada onlar güçlünün yanında kul köle olurlar "hakikate kör ve sağırdırlar" ancak Allah'tan başka gayesi olmayanların kalplerinde Allah'ın nuruna derin bir hasret ve özlem bulunmaktadır, onlar onurları için yaşarlar ve inandıklarını eğip bükmeden söylerler. Hakk'a kurban olanların bayramı kutlu olsun...

Psikolog Hüseyin KAÇIN

8
gokkusakgok@mynet.com:

Seni anlamaya çalışmak için eşcinsel olmama gerek yok.

‘Eşcinsellik’. En genel tanımı ile kişinin kendi cinsinden olan kişiye duyduğu cinsel, duygusal eğilim. Yabancı kaynaklardan bakıldığında da hemen bu tanım çıkıyor karşımıza. Basit olarak ne olduğunu anladım. Ama benim daha önceleri eşcinsellikle ilgili düşüncelerim, Taksim’de geceleri ortaya çıkan, çok makyaj yapan, korktuğum insanlardı. Çocukken arkadaşlarımla evdeki fazla oyuncaklarımızı satardık apartmanın önünde, bir gün biri geçti önümüzden, yanımdaki erkek arkadaşım ne alırsın abla dediğinde, ne alayım be dedi. Ama bu ses benim o güne kadar duyduğum kadın seslerinden farklıydı. Bu ses çok kalındı. Adam mı kadın mıydı bu? Evimizde ise eşcinsel insanlar ‘o biçim’ diye tanımlanırdı ne demekse. Ve babamın ünlü şarkıcıların ortaya çıkmasından sonra, bu tiplerin çok artacağını söylemesi hep gündemdeydi.
 Sonra insan ile ilgili bir alan seçtim ve nedendir bilinmez bu konu benim ilgi alanıma girmeye başladı. 1. sınıfta aynı bölümü okuduğum erkek arkadaşıma bu alanda çalışacağım dediğimde, ben de buna izin vereceğim tepkisini almıştım, belki de bu beni cesaretlendiren bir şey oldu sonradan. 3 sene önceki yaz tatilimde bir gay arkadaşımız vardı, çok eğlendik onunla, bir kızla sohbet etmek gibiydi, onunla sohbet etmek. O da zaten ay bıktım bu erkeklerden, hep aynı muhabbet, akılları şeylerindeydi der bizim yanımıza gelirdi. Tüm bunlar bir araya geldi, sonra yıllardır tanıdığım ilkokul arkadaşım bir gün bana gay olduğunu söyledi. Şimdiye kadar hiç kız arkadaşı olduğunu duymadım, bir ara bir kızdan hoşlandığını söylemişti ama onun dışında kimse olmamıştı. İçten içe de düşünüyordum neden böyle bir durum acaba diye. Bir yanda sürekli kadın muhabbeti yapan erkekler, bir yanda da bunu hiç yapmayan, hiç kız arkadaşım diye başlayan bir cümle kurmayan erkekler. İkisi de pek sağlıklı değil sanırım.
 Özellikle seçtiğim derslerde öğrendiğim şey, hayatta herkes 1 defa cinsel tacize uğramıştır. Ayy gerçekten öyle mi dedik, cinsel taciz ne demekmiş öğrendik, 1 değil kaç kez uğramışız meğerse. Benim yaşadığım ilk taciz, emin olmamakla birlikte ortaokul döneminde siye hatırladığım bir taksicinin bana adres sorma bahanesiyle penisini göstermesiydi. Yaşadığım şey şaşkınlıktan öteye gidemedi sanırım. Kızardım, bozardım, morardım. Tabii ki her mağdurun yaptığı gibi kendimi suçladım, neden adam seslenince baktım dedim. Sonraki ergenliğimin doruğunda yaşadığım tacizdi. Ağır bir trafik kazası geçirdikten sonra en yakındaki hastaneye kaldırıldık, yarı baygın bir vaziyette yatıyorum, hareket edemiyorum ve hayatımda herhalde hiç affetmeyeceğim bir insan olan sapık hastabakıcı, başta çok sevecen yaklaştı bana. Acı çekiyorum, bilmem kaç tane takla atan bir arabadan çıkmışım, kıvranıyorum, yüzümde kanlar var, üşüyorum. Ateşim çıktığını sandılar hemşire geldi kontrol etti, sonra o adam gelip ikide bir vücudumu elledi. Nasıl oldu bir an bilmiyorum, anladınız herhalde ateşimin olup olmadığını dedim. Adam hayatımda gördüğüm en yüzsüz insan olduğu için ah kızdın mı gibi saçma sapan cümleler kurdu. Sanki arkadaşım da küsmüşüm gibi. O anda ne hissettim, peki? Mıncıklanıyorum, kullanılıyorum ve ben bunu istemiyorum, karşı koyamıyorum, kolumu kıpırdatacak halim yok, elimden gelse serumun demirini kafasına indirirdim. Başka bir hastaneye giderken bile, küsmedin değil mi diye soru soruyordu bana. Başka bir şehirde yaşadığım için bu olayı, şikâyet etme, bulma gibi bir imkânım olmadı, zaten kimseye de anlatmadım, yıllar sonra halama anlattığımda o tacizi sadece erkeklerin yaptığı bir şey sandığı için pek de bir faydasını görmedim anlatmanın. Evet, şimdi hastabakıcı, asansörde tek kaldığım insanlar bende şüphe uyandırıyor. O kadar kötü bir şey ki bunu yaşamak. Bir şeyden dolayı yersiz yere kendinizi suçluyorsunuz. Savunmasızdım, beni dışarıda bekleyen birileri vardı ama ben gıkımı çıkaramadım. Utandım. İşte zaten en kötüsü de bu utanmak. Neyden utandım ki, ben o halimle o adamı baştan çıkarmış olamam, tahrik etmiş olamam. Suçum ne? Hiçbir şey. Travma sonrası bir durumda olduğum için, hatırladığım bunun birkaç kez yapılmış olmasıydı belki daha da çok yaptı. Ne zevk aldı bunu da çok merak ediyorum. Cinsellik tek taraflı bir şey değil ki, 2 kişi gerekiyor bunun için.
 Tacizci ve kurban. Bu olaydaki 2 dönemli karakter. Hangi cinsten oldukları da önemli tabii ki. Benim bu tacize uğramamdan sonraki yıllarda, kurduğum her bozuk ilişki de birleşince, erkek cinsine olan güvenim, iyi bir düşüncem hiçbir şeyim kalmadı. Ta ki, hayattan bunların doğru olmadığını öğrenene kadar. Kadın olmama rağmen, kadınları kendime çok yakın bulmadım, kaprisli, pek memnun olmayan, erkekler bizi eziyor der, ama kendi kendilerini ezen tiplemeler olarak gördüm ve görüyorum da birçoğunu, tabi ki genlerimde ben de taşıyorum bunu. Ama düşünüyorum da ya şu anda filmlere, dizilere, kitaplara konu olmuş ensest bir ilişki mağduru olsaydım. Yani bu tecavüz ya da taciz bana ailemden biri tarafından yapılmış olsaydı. İşte kafama bir taşın çarptığı an bu an. En güvendikleriniz anne, baba, ağbi, abla, kardeş, hala, amca, teyze, dayı, enişte, kuzen. Bunlarla aynı kanı taşımıyor muyuz, aynı soy ismi paylaşıyoruz çoğuyla. Bunlara güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz çocukluktan itibaren. Kız çocuklarının o dayılarına olan aşkı, erkek çocuklarının halalarına olan aşkı, veya teyzeye, amcaya az çok hangimizde yoktu ki, hele ki onlar gençse, bizimle ilgileniyor, oynuyorsa. Ama, her zaman güvenilir olmuyor en yakınımızdakiler. Eski tabirle bici bici yaparken kimin aklına gelir onlardan birinin kapıyı açıp size tecavüz edeceği. Ama oluyor, olmaya devam ediyor. Kızından çocuğu olan babalar var artık. Allah Babadan sonra evdeki Baba gelir, bu öğrenilir çocukken. Evin direği, ailemizin reisi bana. Babam bana hayatımda başıma gelecek en kötü şeyi yaparsa, ben bundan sonra hangi erkeğe güvenebilirim hayatımda. Ya da bir kadın bana bunu yaparsa, bir erkek eşi olarak seçebilir mi bir kadını kolay kolay. Karşı cins artık kötüyse, çare kendi cinsimden birine yaslanmak, zaten bizi birbirimizden iyi kim anlar ki zaten. Her kadının içinde bir erkek, her erkeğin de içinde bir kadın olduğundan yola çıkarsak da, bu eğilime gitmek pek de zor değil. Sığınmak, sevgi görmek, anlaşılmak. Aşk dediğimiz şey bunları barındırıyor. Karşı cins bana mutsuzluk verdi, ama kendi cinsim beni anlar. O da benden. Benim gibi.
 Bu kötülüğü yapanlar hayatlarına devam ediyor, kurbanlar ise acı çekiyor. Tabii bu sırada ailesi reddedenler, fuhuşa sürüklenenler, reddedilenler, tehdit edilenler, öldürülen kurbanlar da arttıkça artıyor. Bunun yanında ne yaşadıysam yaşadım, ben karşı cinsi sevmek istiyorum, bunun için çabalamaya hazırım, bir kadından veya bir adamdan çocuk sahibi olmak istiyorum diyen cesur yürekler de var. Onlar acılarını yaşayarak bir şeyleri değiştirmeye karar vermişler. Güvenleri, inançları, Allah ile olan çatışmaları, herkese, her şeye karşı olan duyguları zedelenmiş. Ama bir yola çıkmışlar. O kadar utanıyorlar ki o terapi odasında. Nasıl utanmasınlar ki. Şu cümleyi kurmak kolay mı ‘Ağbim bana banyoda tecavüz etti’. Bu bir insanın hayatında ne kabullenebileceği, ne de bundan sonra hayatında sıradan olarak kalacak bir şey değil. Ağbisine her baktığında hatırlayacak, ya da bazı anlar silinecek. Ama orada bir gerçek var. Yazın parlayan güneşi görmemek nasıl mümkün değilse, o gerçeği de unutmak mümkün değil. Zaten bütün acıları unutturmak gibi cümleler bana göre en içi boş cümlelerdir. Uzun zamanlar ister belki bunları düzeltmek, bir şeyleri yoluna koymak. Bazı insanların sen nasıl mutlu oluyorsan öyle yaşa, kimseyi dinleme gibi akılcı olmayan cümleleri de ne işe yarıyor anlamadım henüz. Zerre kadar empati kuramayan, koltukta oturarak uydurulan cümleler. Karşısındaki insanın dünyası yıkılmış, kimseye güven duymuyor artık, bir ümidi var ama.
 Ben bu satırları yazarken bile içimde bir acı hissettim. Dinlediğim hikâyedeki genç adam kim bilir ne yaşadı. Anlamaya çalışabilirim, ama senden iyi kim bilir ki bunu. Gözyaşlarını, vicdan azabını, isteklerini, hayallerini en iyi sen biliyorsun. Ben ise sadece az da olsa ne anladığımı yazmak istedim, belki sana bir kırıntı da olsa faydası olur diye.

 
 
 
 

9
Eşcinselliğe değil bu zihniyete terapi lazım
PINAR ÖĞÜNÇ -  pinar @ pinarogunc.com.
26/12/2011


Translara kılıçla saldırılan bir ülkede, eşcinselleri tedavi edebileceğini söyleyen diplomalı psikologlar var.


Posta kutusuna düşen mesajın başlığı ?Lezbiyen terapi?ydi. Hüseyin Kaçın isimli psikolog, mahir olduğu terapi türünü tanıtıyordu.
 Kişisel web sitesinde ?sigara bırakma?, ?sosyal fobi? ?sınav kaygısı? gibi konu başlıklarından ayrı olarak ?eşcinsel terapi? bölümü açılmış. Şöyle diyeyim, www.escinselterapi.net yazdığınızda, doğrudan www.huseyinkacin.com açılıyor. Bu terapi çeşidi, o derece alametifarikası yani kendisinin.
 Sitenin forum kısmında kâh psikoloğumuzun kaleminden, kâh kendisine başvuranların ağzından dökülenleri okuyabiliyorsunuz. Şüpheci yanımı bastırıp orada okuduğum bütün hikâyeleri doğru kabul edeceğim. Mesele başka çünkü.
 ?Eşcinsel olmayı kabul etmek demek, size çocuk yaşta cinsel tacizde bulunan insanı haklı çıkartmak demektir?, ?Eşcinsellik, özgür bir tercihin değil, genellikle çocuklukta yaşanan travmaların ve anne-baba ihmallerinin sonucu gelişen bir durumdur? tespitleri Kaçın?ın konuya dair temel fikrini özetliyor.

Çaydanlıkla oynamak ne?
 Katıldığı bir TV programında eşcinsellik kastedilerek ?Bu doğuştan olan bir sıkıntı mı? diye soruluyor. ?Hastalık? deyince bir alınganlık doğduğu için ?ruhsal ve cinsel bir eğilim bozukluğu? tarifini tercih ediyor Kaçın.
 Özgürlük fikriyle eşcinselleri aşağılamayı harmanladığı hakikaten çok ilginç bir çıkarsaması da var: ?Kendi özgür seçimiyle eşcinsellikten kurtulmak isteyenlere tedavi imkânı sağlamamak, ?Bu tedavi edilebilen bir hastalık değildir? demek, gerçekte eşcinselleri küçük düşüren ve ahlaki olmayan bir tutumdur.?
 Forumda ?Ne kadar zamanda geçer?, ?Seansı ne kadar?, ?Şunu yaptım, böyle hissettim, ben eşcinsel miyim? türü sorular yöneltilmiş. Psikolog Kaçın da cevap veriyor mesela: ?Hayır, çocukken çaydanlıkla oynamak kadınsı davranış değildir.?
 Memnuniyet ifşaatları da bir acayip: ?Ben bile kendime inanamıyorum, geçen hafta gerçekleştirdiğimiz terapiden sonra kadınlar artık ilgimi çekmiyor. Terapiden sonra lezbiyen ilişkilerin bana zarar verdiğini, aşırı derecede yıprattığını düşündüm ve sıkıldığıma karar verdim.? Haydi diyelim eşcinselliğin müsebbibi ağır çocukluk travmaları, bu kadar çabuk nasıl çözülüyor o zaman?

?Benim Çocuğum?
 Çocukları bu ?bozukluktan? mustarip ailelerin çok dertli olduğunu söyleyen Hüseyin Kaçın, keşke LİSTAG- LGBTT Aileleri Grubu?yla tanışsa... Gerçi o, çocuklarının eşcinsel olduğunu öğrenen ailelerin panikle eşcinsel derneklerine koştuğunu, buralarda bu ?sıkıntının? giderilebileceğinin özellikle gizlenip ailelere durumu kabullenmelerinin öğütlendiğini söylüyor. Şikâyet ediyor bundan.
 LİSTAG?da aileler bir araya geliyor, konuşuyor, dertleşiyorlar. Bu noktaya gelene kadar çok zor günler de geçirmişler ama yeri geliyor çocuklarıyla eyleme gidiyorlar. Her ayın ilk perşembe akşamı gönüllü psikiyatrlardan destek alıyorlar. Evet, onlar terapi alıyor ama tam da çocuklarını ?bozuk? gören bu anlayıştan mustarip oldukları için. Bu zihniyettekilere kuracakları cümleleri bulmakta zorlandıkları için.
 Hüseyin Kaçın, ?Eşcinsellerin kendilerini suçlu, huzursuz, yalnız, depresif, sıkıntılı ve gergin hissetmeleri sık rastlanan bir durumdur? diyerek başlayıp sonra onları ?düzeltme? yöntemleri açıklıyor sitesinde. İşte onlara ?hasta? diyen bakanlar, ?bozuk? diyen hekimler var olduğu için huzursuz, yalnız, depresif, sıkıntılı ve gerginler halbuki.
 
 Geçen hafta bu ülkede bir grup trans kadına satırla ve kılıçla saldırıldı. Biri ağır yaralandı. Satır ve kılıç! Burada asıl tedaviye ihtiyacı olan kim?

Kaynak: Radikal - Yazarlar - Pınar Öğünç - Eşcinselliğe değil bu zihniyete terapi lazım

10
30.10.2010
sessiz_gemi

Dibe Vurdum Nasıl Çıkacağım
---

Hafta içi 8-5 çalışıyorum. Mesai saati kısa olan fakat yoğun geçen ve sürekli dikkat gerektiren bir işim var. Şimdiye kadar iş hayatım hep güzel gitti. Ama yetmiyor..

İş dışında da hareketli bir hayatım olsun istiyorum. İşin, işten arta kalan zamanın ve uykunun dengesini çok iyi kurabilmek istiyorum. Bunu kurabildiğimde mutlu olacağım.
Üç sekiz derler ya.. İkisi pek elinde değildir. Sekiz saat çalışırsın. Sekiz saat de uyursun. Son derece basit ve üzerinde oynama yapmana gerek kalmayan, hayatın insana yaşamak için dayattığı iki sekiz saat. Çalışmak zorundasın, uyumak zorundasın. Önemli olan üçüncüsü diyorum. Tüm özgür iradenle şekillendirdiğin, gerçekten yapmak istediklerini yaptığın o üçüncü saat, en hassas olanı.

Sosyalleşirsin, içersin, gezersin, hep öğrenmek istediklerini öğrenirsin, hep denemek istediklerini denersin, sevdiklerini ararsın, sevdiğinle birlikte olursun, spor yaparsın, stres atarsın, bağırır, çağırırsın, konuşursun, farklı fikirler dinlersin, gülersin, okursun, izlersin.. Yapmak istediklerini yaparsın.

Üçüncü sekiz saatte yapmak istediklerini yaparsın lakin insanın fıtratı denge üzerine kuruludur ki bazı şeyleri bu üçüncü saate kesinlikle dahil etmelisin. Nedir, haftalık stresini atabileceğin bir zamanın olmalı, ileride keşke dememek için o hep yapmak istediğin şeylere zaman ayırman lazım,  fiziksel ve dolayısıyla ruhsal dengen için spor yapman lazım, gülmen lazım, güldürmen, beraber kahkaha atman lazım. Hayatın tekdüze gittiği izlenimine kapılmamak için yeni bir şeyler öğreniyor olsan güzel olur, alternatif olarak yeni yerler görüp yeni insanlar tanımak da insanı tazeler.

Ben zamanında denedim oldu, her şey çok güzeldi. İyisini görmeseydim şimdiki halime hayıflanmazdım zaten.

Şimdi dengem bir şekilde altüst oldu.

Domino taşları gibi yıkıldı hayatımın bütün düzenleri. Ama anlıyorum ki bu oyunda tüm taşlar aynı boyutta değildi, bazıları büyüktü ve onların ayakta kalması gerekiyordu. Diğer küçük taşlar yıkılsa bile bu kocaman taşlar küçük taşlar yüzünden yıkılmıyordu ve hayatın dengesini de koruyordu.

Benim büyük taşlarım spor yapmak, yeni şeyler öğrenmek, eskiden beri isteyip yapamadıklarımı azimle çalışıp yapabildiğimi görmek.

Bunları aksattım işte ben. Hayatımın ritmini bozdum. Bir amacım vardı tabi, boşa atış yapmadım.

Düzelecek hepsi diyorum yarın öbürgün, teselli ediyorum kendimi. En azından iki sekizim hala güzel. İşim tıkır tıkır, uykum mışıl mışıl. Üçüncü sekizim de dengeye oturdu mu keyfime diyecek olmaz.

O zaman hayat bana satranç gibi zevkli gelir. Satranç oynarken kafa yorgunluğunu hisseder misin? Tersine. Kendini zeki, zinde ve mutlu hissedersin satranç oynarken. Oyuna konsantre olursun, mücadele sana hiç olmadığı kadar huzurlu hissettirir. Ben yeni oyuna henüz başlayamadım ama şimdi satranç taşlarını diziyorum.

Yakın zamanda oyun başlayacak ve ben hayatımın bu "dibe vurmuş" dönemi aklıma geldiğinde "oh be" deyip kendinden emin, vakur bir eda, mayhoş bir gülümsemeyle keyifleneceğim.



18.12.2010 19:45
sessiz_gemi

bu sitenin ana sayfasındaki EYSENCK Kişilik Testi'ni uyguladım. Nevrotik içedönük çıkmıştım. Nedir, mükemmeliyetçiyim, sürekli endişe ve kaygı içindeyim, takıntılı düşünce ve korkularım var, aklıngan ve tedirginim, gündüz rüyası ve fantazilere dalma eğilimindeyim, yaptığım elde ettiğim başardığım şeyleri küçümsüyorum, derin düşünce analiz yeteneği ve yaratıcılık ve sorumluluk gerektiren çalışma alanlarında başarılıyım.. testin bana söylediği uzun paragraftan bana uyanlar işte bunlar. testi kendinize uygulamak isterseniz bağlantı burada http://www.huseyinkacin.com/dosyalar/eysenck_kisilik_testi.zip

duygusal yoğunluğum sürekli değişiyor, bir an çok mutlu oluyorum iki saat sonra karadenizde gemilerim batmış bir ruh hali, iki saat daha sonra tekrar oyuncak şeker alınmış bir çocuğun saf mutluluğu benle oluyor.
aklım başımda, evim var, işim var, kariyerim, sosyal çevrem, hobilerim, herşeyim var. çevremde rahatsız olduğum yüzünü görmek istemediğim kimse yok. işimi seviyorum. buna rağmen zaman zaman mutsuz hissediyorum kendimi. bu noktada okuyucu "daha ne istiyorsun" diye beni dövmek istiyor olabilir, ben de bazen kendimi dövmek istiyorum, herşey güzel giderken neden mutlu olamıyorum diye.. şöyle ki, ben bir içedönük'üm. içimde bir dünya kurdum, günümün yarısından fazlasını kendi mutlu olabildiğim bu dünyada geçiriyorum. zihnimi oyalayabilecek o kadar çok oyuncak var ki içeride. bir nevi Disney Land, kendimi bıraksam saatlerce bir şeyler düşünüp durabilirim, çok feci alışkanlık yaptı bu hayalimde kurduğum dünya.. amma ve lakin bu hayal dünyamda endişe, korku ve sonu felaketle biten senaryolar o kadar çok ki. başıma ufacık bir olumsuz olay gelse "bunun sonu nereye varacak" diye birkaç dakikada başrolünü oynadığım bir korku filmi yazabiliyorum. başıma ufak bir taş düşse "bunun bünyemde ne gibi etkileri olabilir, en son nokta nedir" temalı bir makale hazırlayabilecek kapasitem var yani. mesela bugün kendimi biraz mutsuz hissediyorum, bir yazı hazırladım, şu başlığa bir bak: "bir obsesifin dramı". hayalinde ne canlandı gördün mü? o görüntüyü ben yarattım. bugün biraz mutsuz olan sessiz_gemi'nin hayali acılı ölüm senaryosu sanki.

günlük hayatta ara ara notlar alıyorum kendime, kendi senaryolarım, kendi hikayelerim, ayaküstü yazdığım sancı tetikleyen düşünceler. sonradan okuyunca gülüyorum kendi yaşadıklarma. Amerikalı komedyen Carol Burnett ne demiş, Komedi = Trajedi + Zaman


12.12.2010 17:20: Pazar akşam minibüse bindim. Tam binerken arkadan gideceğim yere tek vesait gidebileceğim başka bir dolmuşun geldiğini gördüm. Şoföre uyduracağım basit bir bahaneyle inip arkadakine binecektim. Ama o diğer minibüsün hattı çok dolanmıyor muydu, hem ya yanlış görmüşssem. Peki şimdiki minibüsle aktarmalı olarak gideceğim ama çok daha kestirme yollardan gidiyor.. Ama ya ikinci vesait için ödemen gereken ek 1.25 lira? Sosyal çekingenliğime karşı kendimi zorlayıp şoföre inmek istediğimi söylemenin bana getireceği 1.25 lirayla iki sabahlık gazete paramı çıkarabilirdim. Öte yandan 1.25 kısa için çekingenliğimi zorlayıp ruhumda parayla düzeltemeyeceğim bir yara açabilirdi. (ikilem, ikilem..)

12.12.2010 17:46: acaba bu günlüğü tutarak içimi döküp dertlerimi yararlı geribildirimler haline getirebiliyor muyum? Ya da tam aksine dikkatimi bu günlüğe verip dertli hayatıma bir takıntı daha mı ekliyorum? Neyse, günlüğü tutayım, güzel bir fikir gibi.

12.12.2010 19:50: eve dönüşte benzin istasyonunun marketine uğradım. marketten çıkarken bir üzerinde Trafik Sinyalizasyon yazan bir doblo kapıya doğru yanaştı. Üzerinde bulunduğum kaldırıma yaklaştı, durdu. Ben birkaç adım attım, araba arkamda kaldı. Bir motor sesi duyunca döndüm araba tekrar harekete geçmiş ve ben kafayı çevirip yana çekilmesem yan ayna bana çarpabilirdi. Burası Türkiye, burası İstanbul, sözde trafik sinyalizasyon ekibi olacaklar. Ne dangalak sürücüler var diyerek adama arkasından ana avrat düz gittim. Canım sıkıldı. O sürücü insan hayatına saygı duyan diğer iyi insanlarla aynı semtte yaşamayı hak etmiyor.

sessiz_gemi

11
Genel Tartışma / TAŞINDI: Cinsel Sapkınlıklar
« : Kasım 28, 2010, 01:19:41 öö »
Bu konu Cinsellik isimli bölüme taşınmıştır.

http://www.huseyinkacin.com/forum/index.php?topic=372.0

13
Psikolog Hüseyin KAÇIN
0 555 326 22 91


aarman@hurriyet.com.tr 
 
Ben o deliyim işte.

40 akıllının çıkaramadığı taşı kuyuya atan.

Kuyu da ne kuyuymuş ama.

Tek hücreli bir amip olarak, fetişistlerin karmaşık dünyasında kendimi kaybolmuş olarak buldum. Ben değil miydim, seksle ilgili herhangi bir meselede kendisini cesur zanneden, car car konuşan. Olur olmaz yerlerde çıkıntılık yapan. Beni öyle bir mail yağmuruna tuttular ki, artık ayak görmek istemez hale geldim. Daha samimi bir itiraf gerekiyorsa, bu konu bana ağır geldi. Kendimi küçük bir kız gibi hissettim. Bildiklerim, fantezilerim tehlikesiz ilkel ve hafif kaldı. Öyle bir hale geldim ki, ‘‘Bir fetişim bile yok’’ dedim. Zafer'le oturup çareler aramaya başladık, uygun organlar aradık, yine de işin içinden çıkamadık. Sevgili kocam ‘‘Takma kafana’ dedi, ‘Onlar da insan biz de insanız’’.

*

Tamam sululuk yapmayı kesiyorum.

Ama hakikaten zorlu konuymuş.

Üniversite tezi hazırlamadığın sürece altından kalkabilmen mümkün değil. Fetişizm dediğin bir organdan ibaret değil çünkü. Ya da bir organın yüceltilmesi, ona tapınılması değil. Ayak fetişisti lafını gördüğüm anda, ben bu ilişkiyi ayakla sınırlı bir şey zannetmiştim. Değilmiş. Freud bunu kadın-erkek cinsellik farkının çok geç yaşta öğrenilmesine bağlıyormuş. O zaman ne oluyormuş? İnsanlar öğrendikleri halde, bunu kabul etmekte zorluk çekiyorlarmış.

O yüzden ilgi başka bir yere kayıyormuş.

Fetiş olayında, fetişin ayak olması gerekmiyor, başka şeyler de olabilir, ama en yaygını ayak. Bazı psikologlara göre fetişizm kaynağında çocukluk da yaşanan bir takım olaylar da etkiliymiş. Cezalandıran bir dadı mesela. Ya da çocuğunu ayaklarında sallayarak uyutan bir anne. İş büyümeye başlayınca insan tırsıyor haliyle. Çünkü bir noktadan sonra yelpaze genişliyor. İşin ucu önce submissive eğilime (yani dominant eğilimli bir kadına boyun eğmeye) sonra mazoizme ulaşıyor.

*

Aslında neyin normal neyin anormal olduğu durduğun yere göre değişiyor tabii. Karşındaki adam ‘‘Ben köle olmaktan hoşlanıyorum ve benim dominant eğilimli, efendi rolü oynamayı seven, emirler yağdıran bir partnerim var, o da hoşlanıyor bundan’’ diyor ve soruyor sana: ‘‘Bunun neresi anormal?’’

Onun durduğu yerden tabii herşey normal. Ama benim durduğum yerden bu kavramlardan hoşlanmayan ya da habersiz olan birileri için tabii ki anormal. Ayrıca şöyle bir gerçek daha var: Bana bunları anlatan insanlara göre de bazı fetişistler kabul edilebilir, bazıları edilemez. Çünkü kişiye göre değişiyor. Çünkü bu tek bir şey değil. Açıktan başlayıp koyuya doğru gidiyor. Şiddeti kademe kademe artıyor.

Eylemler ve haliyle terminoloji çeşitleniyor.

Bu fetişizm ve submissive meselesinde öne çıkan duygu, aslında boyun eğme. Kendini köle gibi hissetme ve bundan mutluluk duyma. Kadınefendi mesela mumla aranıyor. Tuhaf geliyor değil mi, bana da öyle geliyordu, komik geliyordu, hatta elimde olmadan alaya da alıyordum. Şimdi farkediyorum ki, hayır öyle değil, son derece ciddi bir şey bu.

*

Kendi işinde üst noktalara gelmiş, kariyer sahibi, yaratıcı, çok forslu insanlarla konuştum.

Mümkün değil, o adamın takım elbiseler içindeki haline bakıp, karanlık çöktüğünde böyle bir şeyi talep edeceğini beklemek. Bir kadının kölesi olmak istemesini anlayabilmek.

O yüzden, bu hafta benim için çok zor geçti, bir yandan anlamaya çalışıyorum, dolu dolu mail okuyorum, tam bitti diyorum, tekrar göndermeye başlıyorlar, bitmez tükenmez öyküler, hikayeler.

Offf yani.

Biz ayrı dünyanın insanlarıyız.

Ama o insanların dünyası da zannettiğiniz gibi değil. Az da değiller. Sayıları eminim sizi de şaşırtır. Gerçekten her yerdeler. Üstelik dünyanın her yerindeler. Türkiye hariç değil. Bu şehirde profesyonel yerli yabancı mistress'ler var. Dünya çapında nam salmış kadınlar bu kentte konuşlanmış durumda. Bunlar metres değil, kadın efendi. Ve çok kiymetliler. Ve üstelik dünyanın parasını kazanıyorlar. Dolarla. Güzel olmaları gerekmiyor işlerini iyi yapsınlar, ayaklarını iyi kullansınlar yeter. Bir hafta önce birileri bugün duyduklarımı bana anlatsa hadi oradan derdim. Sadece Manhattan'da çeşitli sado mazo kulüplerde yaşanır bunlar zannederdim.

O oooooo.

İstanbul almış yürümüş.

*

Kendi aralarında haberleşiyorlar.

Ama ulaşmak istedikleri hedef daha büyük. Gay'ler gibi örgütlensinler, sosyalleşsinler istiyorlar. Ve birileri bunun sapık bir şey olmadığını kavrasın istiyorlar. Doğrusu beni de oyuna getirmeyi başardılar. Aniden ve o kadar çok sayıda karşıma çıktılar ki, ben damla zannederken okyanusla karşılaştım.

İşi biraz sulandırabilir miyim?

Nedense bu röportajlardan birini yaparken, küt diye Zafer eve geldi. Ne görmeyi umuyordu bilmiyorum. Ama yüzündeki ifadede bir suçluluk vardı. O da mı merak etmişti neydi. Konuştuğum kişi, ben ve kedim şaşkınlıkla ona baktık. Hiçbir röportajım sırasında çat kapı gelme huyu yoktur. Ayaklarımın sağlam durup durmadığını kontrol etmek gibi gizli bir niyeti de olabilir, bilemem tabii. Suçlu suçlu arka odaya gitti. ‘‘Hayırdır?’’ diye sorduğumda, ‘‘Burası aynı zamanda benim de evim değil mi?’’ diye söylendi. Tuhaftır ya da rastlantıdır, bu röportajları yaparken ayağımda hep kapalı ayakkabılar vardı.

Çünkü onlarla konuşurken, kendi ayaklarını elinde olmadan müstehcen bir şeymiş gibi algılamaya başlıyorsun. Sahilde çıplak ayakla dolaşmak başka, bir ayak fetişistinin önünde çıplak ayakla oturmak başka.

Ama şimdi haklarını yemeyelim, hiç de öyle saldırgan, rahatsız edici tipler değil. Başkaları başka türlü düşünebilir ama ben bir şey görmedim. Son derece eğitimli, hatta elit insanlar. Hatta bir tanesi, ‘‘Köylülerden gay çıkar ama ayak fetişisti çıkmaz’’ dedi. Güldüm. Gizli kaldığı için, kapalı kapılar ardında yaşandığı için, daha az sesleri çıkıyor. Üst düzey olanları hallerinden mutluluk duyuyorlar. Ama tabii dilediği gibi fantezilerini yaşayamayanlar da var. Yirmi yıllık evli olup, ayakları çok güzel olan karısının parmaklarını bir kez bile öpememiş, bunu talep edememiş ve bu yüzden acı çekenler de bulunuyormuş.

Tabii yine de kabul etmek gerekir ki, Türkiye'de bunu yaşamak çok kolay değil, İnternet sağolsun ama, yine de aralarında başı belaya girenleri bile var. Hemen bir anektod aktarayım: Ayak fetişisti olan bir arkadaş, sokakta ayaklarınızın kölesi olabilir miyim dediği on kadından beşinde amacına ulaşmış. Dördü ‘‘No mersi’’ demiş, ama bir tanesi de ne yapmış? ‘‘Ayaklarımın güzel olduğunun ben de farkındayım’’ demiş. Bunun üzerine erkek de, kadın tereddütlü acaba biraz daha ısrar mı etsem diye düşünmüş. Kadın bankaya girmiş, meğer içeride polise telefon edermiş. Tabii karakolluk olmuş. Böyle tatsızlıklar da yaşamak mümkün.

*

Fetişistler için tek tehlike karakolluk olmak değil, submissive eğilim gösteren, yani köle olmayı tercih edenlerin hoşlandığı eylemlerden biri de bir kadın tarafından çiğnenmek.

Bu işlem topuklu terlikle ya da ayakkabıyla yapılırsa çok acı veren bir şeymiş, hatta doğru basmasını bilmeyenler adamı öldürebilirmiş. Söylüyorum, bu fetişizm meselesi bana biraz ağır geldi. Üstelik hepsini anlatmıyorum. Zafer, ‘‘Seni serin ve yüksek bir yere tatile göndereyim biraz dinlen’’ bile dedi. Çok ciddiye aldım. Ayaklarımla birlikte gitmeye karar verdim. Belki biraz hafiflerim. Size de rüzgarlı serin günler dilerim.

Fetişist arkadaşlara da selamlarımı iletir, bu konuyla ilişkimi kestiğimi bildirmek isterim.

Son durak, ben iniyorum.


AYŞE'NİN HAMİŞİ


Arkadaşlar! Bu ekin çeşitli yerlerinde ayakla ilgili yazılar var. Hepsini okuyun. Farklı görüşler yer alıyor. Bu adamlar tehlikeli diyen var, demeyen var. Neyse yani. Benden bu kadar. Artık tatildeyim. Ayaklarımı havuza sokuyorum. Ama o ayaklar benim. Bu dosyanın, haberin bir parçası değil. Diyeceğim o ki, birbirinizle iletişim kurmak istiyorsanız beni unutun. Ben bu konunun posta kutusu olmak istemiyorum. Nedense başıma gelecekleri biliyorum, anlıyorsunuz değil mi, önlem almaya çalışıyorum.
(Tek k, çift değil, bu da size yapacağım son iyiliktir!)

14
Psikoloji / Fetişizm
« : Ekim 30, 2010, 02:24:29 öö »
 Fetişim nedir?..Fetişizm  bazılarının bir cinsel obje seçimindeki sapkınlığıdır. Cinsel objenin  çoğunlukla cansız maddenin oluşturduğu durumdur. Fetiş kişinin cinsel objesi; bir kadın iç çamaşırı, ayakkabısı, parfümü olabildiği gibi bir erkeğin de çorabı külotu, eldiveni olabilir.
 

 Fetişizm de , bir insanın belirli bir yerine (göğüsler, baldırlar, gözler, saçlar, vb.) ya da bu kişiyle ilgili, bedeninin bir bölümüne ilişkin bir eşyaya (bütün giyim eşyaları, ayakkabılar, hattâ gözlükler) duyulan aşırı isteği belirtiyordu. Bu fetişizm cinsel simgelerle ilgili olduğu ölçüde, fetişlerin sınırsız sayıda olduğu görülmüştür.

Fetişizm çeşitleri nelerdir?

Ayak Fetişizmi

Ayakkabı Fetişizmi

Giyim-Aksesuar Fetişizmi (deri, latex, kürk vs)

İç Çamaşırı Fetişizmi

Boyun Fetişizmi vs

Fetişizmin kaynağı nedir, fetişizm tedavisi nasıl yapılır ?

 Fetişizmin, Oidepus kompleksinin (bakınız: oidipus kompleksi) aşılmasından ileri geldiği söylenmekle beraber, anne-baba karakterlerinin baskın bir altyapısından,ebeveyn hiyerarşisinin etkisiyle düşünsel sapkınlıktan meydana geldiği düşüncesi vardır.Fakat oldukça paylaşımcı ve adalet içeren bir aile yapısından çıkan veya anne-baba karakterleriyle hayatında hiç karşılaşmamış fetişist kişilere rastlandığıda görülmüştür.Diğer görüşlerden biride, “temelinde genellikle çocukluk döneminde libidoyu özel olarak etkileyen güçlü bir heyecan şokunun yattığı görülür” dür.Bu görüşü Freud’un ayak fetişizmi ni, emekleme döneminde bebeklerin sık sık annelerinin ve başkalarının ayaklarıyla yüz yüze kalmalarından kaynaklanan bir durum olarak yorumlamasıyla anlaşılabilir bir hale getirebiliriz.Ancak, fetişizmin kendisine doğuştan geldiğini savunan kişiler olduğu gibi, sonradan edinilen bir şey diyen fetişistlerde vardır.

Amerikan Psikiyatri Birliği'ne Göre Fetişizm;
 
 A) Dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması. En az 6 aylık süre boyunca, kişinin canlı olmayan nesneleri kullanmakla ilgili yoğun (örneğin 'kadın iç çamaşırları) Cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.
 
 B) Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar, klinik açıdan belirli bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanları da bozulmaya neden olur.
 
 C) Bu fetiş nesneleri aykırı-giyimde kullanılan kadın giysileri (Transvestilik fetişizmde olduğu gibi) ya da taktil genital uyarı sağlamak amacıyla tasarlanmış araçlarla (örneğin: bir vibratör) sınırlı değildir.
 
 Yani kişinin fetişlerinin, onun aile toplum, mesleki ve hobisel alanlarını daraltmaması ve fonksiyonlarını bozmaması durumunda normal sınırlarda olduğu kabul edilmiştir.
 Fetişizmde cinsel ilişki sevdalaşma, oynaşma için bir kişi söz konusu değildir. O kişiye ait bir obje önemli ve gereklidir bazen obje çalınır ve çalınırken de büyük bir şehvet duyulur. Bazen gazete haberlerinde kadın külotu çalan erkek, haberlerine rastlarız. Bunların çoğu fetişist insanlardır... Fetişist, kişiliği bakımından zayıf, pasif, bağımlı ve sıkılgandır. İçe dönük ve fantastik bir dünyası vardır. Zaman zaman da öfke ve saldırganlık nöbetleri geçirirler. Öz saygısı, güveni düşük olduğundan, çevrenin kendisi hakkındaki düşüncelerini önemserler. Çok hassas ve kuşkucu olurlar.
 Bu insanlar kadınlara karşı (Fetişistlerin çoğu erkekler arasından çıktığından..) naziktirler, onlar tarafından sevilir ve takdir edilirler, evlenme teklifleri alırlar, ona evlilikte normal bir cinsel yaşam başarısını göstermezler..
 Gülünç olma, kendisiyle alay edilme şüphesini taşırlar, kaygılı ve ürkektirler, bundan dolayı kendilerini güçsüz hissederler. Kadınlara karşı utangaç, çekingen olurlar. Oysa fiziksel açıdan hiçbir zayıflıkları yoktur. Temelde çocukluk yıllarında kendini diğer insanlardan aşağı görme kompleksi önemli rol oynar.   

15
Benim biricik oğlum,

sana bu mektubu babanın hepimiz için büyük bir savaşta olduğunu bilmen için yazıyorum kiminle mi savaş kendimle sana ve annene daha iyi yaşam sunabilmek için maddi olarak değil manevi olarak tabi bunları anlaman için daha çok zaman var belki de savaşım bitmiş olacak beni anladığında ama sana söz veriyorum ki benim hasret kaldığım hiç bir şeye sen hasret kalmayacaksın aramızda bir uçurum olmayacak her şeyini bana rahatlıkla anlatabilirsin ve bu konuda hiç çekinme rahat bir şekilde gel yanıma. Beni anlaman dileği ile.
Bu dünyada görebileceğim en büyük aşkım canım oğlum...

14 Şubat 2010

Sayfa: [1] 2 3 ... 8