Gönderen Konu: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü  (Okunma sayısı 239 defa)

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3679
    • Profili Görüntüle


Psikoloji bölümü, İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi içerisinde yer almaktadır. İlk psikoloji dersleri, 1915 yılında Felsefe kürsüsü altında verilmekteydi. Psikoloji eğitimi ise 1919 yılında Umumi Psikoloji kürsüsü adı altında başlamıştır. Daha sonra 1937 yılında W. Peters ve M. Turhan’ın çalışmalarıyla Psikoloji Kütüphanesi ve Psikoloji Laboratuvarı kurulmuştur. İlk mezunlarını ise 1938 senesinde vermiştir.

Prof. Dr. Mümtaz Turhan:

Erzurum’da doğdu. Sekiz yaşında iken ailesi Rus işgali yüzünden Kayseri’ye göç etti. İlk ve ortaokulu Kayseri’de, lise öğrenimini Bursa’da başlayıp Ankara’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. Maarif Vekâleti’nin açtığı imtihanı kazanarak 1928’de psikoloji öğrenimi için Almanya’ya gitti; Berlin ve Frankfurt üniversitelerini bitirdi. 1935 yılı sonunda Türkiye’ye döndü ve Edebiyat Fakültesi Deneysel Psikoloji Kürsüsü’nde doktor asistan olarak göreve başladı. Yüz ifadelerinin yorumlanmasına ilişkin deneysel araştırmasıyla 1939’da doçentliğe yükseldi. Yapısal bütünlüğün algıyı ve zihinsel kavrayışı belirlediğini ileri süren Gestalt teorisi Turhan’ın teorik yaklaşımında etkili oldu. Buna göre bir öğenin hangi bütünsel yapı içinde yer aldığı, o öğeye dikkat edilip edilmeyeceğini ya da onun algılanma biçimini etkiliyordu. Almanya’da iken Gestalt psikolojisinin kurucusu Max Wertheimer’den öğrenim gören Turhan, Gestalt teorisinden hareket edip yüz ifadelerinin yorumlanmasında belirli bir heyecan ifadesini algılamanın o ifadenin nasıl bir psikolojik ortamda gözlendiğine bağlı olarak değiştiğini ortaya koydu. Meselâ bir korku ifadesinin, eğer ortamdaki hâkim heyecan keder ise gözlemci tarafından kederden ayrı bir heyecan ifadesi şeklinde algılanması ihtimali düşüktü. 1944-1948 arasında Cambridge Üniversitesi’nde yaptığı, kültür değişmeleriyle ilgili araştırmanın hareket noktası Erzurum köylerinde 1936-1942 yıllarında yaz tatillerinde yaptığı gözlemlerdir. Kültür Değişmeleri: Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik adlı bu kitapta Mümtaz Turhan kendi alan çalışmalarını, kültür antropolojisi literatüründeki sonuçları, Lâle Devri’nden Meşrutiyet döneminin sonuna kadar büyük şehirlerde meydana gelen değişmelere ilişkin verileri göz önünde tutarak kültür değişmelerinin psikolojik analizini yaptı ve kültür değişmelerini etkileyen faktörleri belirledi. Özellikle anlama faktörü üzerinde durup serbest ve mecburi kültür değişmelerinin değişen toplumun istikrarı açısından farkını ortaya koydu. 1949-1951 yılları arasında Birleşmiş Milletler Sosyal Komisyonu’nda Türkiye temsilcisi olarak görev yapan Mümtaz Turhan 1950’de profesörlüğe yükseltildi. Deneysel Psikoloji Kürsüsü’nün başında bulunan Wilhelm Peters’in 1952’de ayrılmasından sonra kürsü başkanı oldu. E. P. Hollander, W. R. Miles ve H. Reed’i birbiri arkasından kürsüye getirerek buranın bilimsel niteliğini güçlendirdi. Edebiyat Fakültesi’nde 1960 yılında Sosyal Antropoloji Kürsüsü’nün kurulmasını ve Amerika Birleşik Devletleri’nden getirttiği C. W. M. Hart’ın başkanlığına tayin edilmesini sağladı. Üniversitedeki görevi yanında Türk Psikoloji Cemiyeti, Pedagoji Cemiyeti, Sosyoloji Cemiyeti, Muallimler Birliği, Türk Ocağı ve Türkiye Turist Cemiyeti’nin üyesi olan Turhan 1 Ocak 1969’da öldü ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Mümtaz Turhan, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren toplumsal yapısı ve kültürü Batı medeniyetine yönelip değişen Türkiye’de kültür değişmeleri problemini sosyal psikoloji açısından inceleyen ilk bilim adamıdır. Bu alandaki öncü araştırmasıyla “kültür değişmeleri” sözünü problemin kavramsal adı olarak Türk diline katmıştır. Turhan’ın Türk düşünce hayatına yaptığı etkinin özgünlüğü onun üç boyutlu düşünce oluşumundan ileri gelir. Birincisi, Berlin Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde deneysel psikoloji doktorası yapması, ikincisi kültür değişmeleri problemini sosyal psikoloji açısından incelemesi ve Cambridge Üniversitesi’nden ikinci bir doktora derecesi alması, üçüncüsü de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Batılılaşma süreci içinde modernleşme ve ekonomik kalkınma meseleleri üzerinde kafa yoran bir düşünür olmasıdır. Deneysel psikolojinin kazandırdığı bilimsel muhakeme, sosyal psikolojinin ve kültür antropolojisinin inceleme teknikleri ve Türkiye’nin bilime dayanan bir sosyal yapıya kavuşması meselesine duyduğu ilgi onun zihin yönelişini biçimlendirmiştir. Mümtaz Turhan Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılında on beş yaşındaydı. İstiklâl Savaşı’na katılamayacak kadar küçüktü, fakat Anadolu’nun bağrında düşman çizmesi görmenin ne olduğunu bilecek yaştaydı. Bu sebeple kişiliği vatan sevgisine ve bağımsızlığa inançla şekillenmiştir. Avrupa’daki öğrenim yıllarında bilimin sosyal işlevini kavramış, bilim zihniyetinin Avrupa toplumlarının sosyal yapısını rasyonel, verimli ve etkin işleyişine kavuşturduğu kanısına varmıştır. Yüzeysel bakanların Avrupa’da görüp hayranlık duyduğu her şey onun gözünde bilimin toplum yaşayışını etkilemesinin sonucudur. Turhan, millet oluşumunu güçlendirici kurumları kurma ve ekonomik kalkınmayı sağlama çabalarının başarıya ulaşabilmesi için bilime dayanmanın gerekliliğini vurgulamıştır.

1960’tan sonra sağ-sol çatışmalarının şiddetlendiği yıllarda ülkenin geleceğine ilişkin kaygıları onu belki de hiç yapmak istemeyeceği bir işe, gündelik siyasete ışık tutmaya yöneltmiştir. Bilimsel yaklaşımı ön plana çıkaran bir etki odağı oluşturma gayretiyle Tarık Buğra ile birlikte çıkardığı Yol dergisinde yazılar yazdığı gibi “Yol’un Görüşü” başlığı altında başmakalelerden birçoğunu kaleme almıştır. Bununla birlikte öğretim faaliyetlerinde ve bölüm elemanlarıyla ilişkilerinde bilimin dışına çıkmamıştır. Karakteri bilim zihniyetiyle yoğurulduğu için bilim ahlâkının vazgeçilmezliğine inanıyordu. Çünkü bilim zihniyeti onda sadece akademik çalışma sırasında başvurulan bir metot değil hadiselere ve meselelere bakışını belirleyen bir kafa yapısı idi. Bilime ve sistemli araştırmalara dayanmayan genel sözlerle ve muhakemeden yoksun duygusallıkla ileri sürülen düşüncelere tahammülü yoktu. Bir doktrine bağlanmanın entelektüelliğin şartıymış gibi görüldüğü bir dönemde fikirlerine karşı çıkanlarla konuşma zemini bulamamış, onun objektif ve soğuk kanlı rasyonel düşünce biçimi kendisini ideolojik yaklaşımla desteklemek isteyenlere yabancı kalmıştır. Toplumsal yapıyı, bilime dayanarak rasyonel işleyişe ve bütün milletin kalkınmasına imkân verecek etkinliğe kavuşturmayı hedefliyordu. Turhan’a göre bilim ve yurt severlik arasında bir karşıtlık ya da uzaklık yoktur. Hatta bilimsiz vatan severliğin bir anlamı kalmamıştır. Millet dergisinin Ocak 1943 sayısında çıkan “Niçin Milliyetçiyiz?” başlıklı yazısına şu yalın cümleyle başlar: “Bizim milliyetçiliğimiz mensup olduğumuz millete bağlılığı, sevgiyi ifade eder.” Turhan, vatana bağlılık etrafında birleştirici bir duygu ve iradeden ibaret olan milliyetçiliğin hedefi olarak Türk milletinin en ileri medeniyete sahip tam bir millet haline gelmesini göstermiştir.

Mümtaz Turhan bütünselci yaklaşımını kültür değişmeleri probleminin çözümlenmesinde de kullanmış, başka bir kültürden alınan kültür öğesinin çoğu zaman alıcı kültürde aynı işlevi görmediğini vurgulamıştır. Alınan kültür öğesi alıcı kültürün diğer öğeleriyle ilişki içinde verici kültürdeki biçimini değiştiriyor ya da başka bir işlev kazanıyordu. Her kültürde değişmeye direnen sert noktalar bulunduğuna, çok defa sert noktaların kültürde en önemli öğeler olmaktan ziyade sembolik anlam taşıyan hassas noktalar olduğuna işaret etmiş, kültürün bütünsel yapısı değişmeden yeni kültür öğelerini parça parça eski kültüre eklemenin hayal kırıklığı yarattığını göstermiştir. Eski yapı yeni kültür öğelerini kendine uyduruyor, bu sebeple bireylerin zihniyeti ve toplumun işleyişi aynı kalıyordu. Turhan’ın analizine göre bu hayal kırıklığının doğurduğu aşağılık duygusu kültürün kendini savunma ve seçici olma gücünü kaybetmesine, değişmelerin rastgele yapılmasına, kültür öğeleri arasında ortaya çıkan tutarsızlıkların toplumsal işleyişi bozmasına yol açıyordu.

Avrupa’ya yönelişte ve Türkiye’nin değişmesinde bilimi kavramadan ve bilime toplumsal işlevini kazandırmadan bir yere varılamayacağını vurgulayan Mümtaz Turhan, bu görüşüyle Avrupa kavramını kendinden önce Avrupa’yı görüp etkilenen bütün siyaset ve fikir adamlarından farklı bir ağırlık noktasına oturtmuştur. Modernleşmede bilimin yanında hukuk ve demokratik hürriyeti önemli görmüş, Türk düşünce hayatının ve ülke yönetiminin dikkatini bu noktaya ısrarla çekmeye çalışmış, bu çabasının mantık temelini açıklamıştır. Hem bilimsel araştırmacıların hem de bilim zihniyetli uzman meslek adamlarının ve uygulamacıların yetişmesine imkân sağlamak için eğitimde köklü bir değişimi gerekli görmüş, bu işin uzun vadeli olduğunu belirtmiştir. Değişimin önce üniversite düzeyinde öğretim ve araştırmanın niteliğini yükseltme noktasından başlanması gerektiğini ileri sürmüştür. Öğretmenler de üniversitelerde yetişeceğine göre ilk ve orta öğretimin kalitesi üniversitenin kalitesine bağlıdır. Ayrıca kaliteli üniversitelerde yetişecek uzman meslek adamları ve uygulamacılar, araştırmacı bilim adamlarının verileri ışığında toplum hayatının etkinliğini ve ekonomik verimliliğini yükseltecek, sonuçta artan malî güç ilk ve orta öğretime daha büyük yatırımlar yapmayı kolaylaştıracaktır. Bu sebeple ilk şart olarak yurt dışına sistemli biçimde her öğrenim dalında yoğun sayıda öğrenci gönderilmesini ve onların dönüşlerinde etkinlikle çalışacakları araştırma enstitülerinin yabancı uzmanlar yönetiminde kurulmasını önermiştir. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da modern çağı başlatan yeni bilim zihniyetini kavrayamadığını ve zamanında bu gelişme yoluna giremediği için geri kaldığını, dolayısıyla güçsüzleştiği ve sonuçta ortadan kalktığını söylemiştir. Türk milletinin kendini yeniden inşa etmek zorunda kaldığını belirtmiş ve birleştirici bir millet sevgisiyle bilime dayanmanın tek çare olduğunu ifade etmiştir. Mümtaz Turhan iki bakımdan Ziya Gökalp çizgisinin devamıdır. Birincisi, bilime dayanarak toplum kurumlarının değişen ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yenileştirilmesi, ikincisi aydın ve halk bütünlüğünün sağlanması, modern millet yapısının bir gereği olarak bütün milleti birleştirecek bir millî kültürün oluşturulmasıdır. Ölümünün otuzuncu yılında Ziya Gökalp hakkında Türk Yurdu dergisinde çıkan yazısında (Kasım 1954) Turhan, Ziya Gökalp’in bıraktığı yerden devam etmenin idraki içinde, “Millî oluşun tarihî seyrini çizen hadiseleri birbirine bağlamak zaruretini duyan bir ilim adamı için Ziya Gökalp’siz bugünkü Türkiye’yi düşünmek çok güçleşir” demiştir.

Mümtaz Turhan’ın şahsiyetinde bir mimari eserin hayranlık uyandıran sağlam yapısı ve estetik âhengi vardı. Hassas bir gözlemci olduğu halde kısa süreli izlenimlerine göre hareket etmezdi. Davranışların ortaya çıktığı şartları ve zaman boyutundaki gelişmesini dikkate alır, böylece kanaatlerini kontrol ederdi. Sıradan insanları şiddetli tepkilere sevkedebilecek durumlarda tepkisini hissî bir üslûpla değil karşısındakinin aklını kullanarak anlayabileceği ve kabul edebileceği biçimde dile getirirdi. Başkalarının hata ve kusurlarını bazan zarafetle birleşen tatlı bir babacanlıkla, bazan da üzüntü çizgisi taşıyan sabır ve anlayış dolu bir sessizlikle karşılardı. Mütevazi ve kibardı. Tevazuu gerçekten büyük bir insanın tabiiliğinden ve sadeliğinden ibaretti. Kibarlığı yapmacıktan uzak, hassas, iyi kalpli ve mert bir insanın düşünceliliği olarak kendini belli ediyordu. Bencillikten arınmış, olgun bir ağır başlılıklı kendi iç dünyasını kolayca açmayan, fakat başkalarınınkine de karışmamaya özen gösteren bir şahsiyete sahipti. Fikirlerini söylerken ses tonundan düşünmeye devam ettiği anlaşılır ve insan farkına varmadan onunla birlikte düşünmeye başlardı. Yanındakilere, yetiştirmekte olduğu gençlere ne vatan millet sevgisinden ne ahlâktan ne de bilim zihniyetinden söz etmiş, tutum ve davranışlarıyla, düşünce biçimiyle, eserleriyle örnek olmaya çalışmıştır.

Eserleri: Yüz İfadelerinin Tefsiri Hakkında Tecrübî Bir Tetkik (İstanbul 1941), Kültür Değişmeleri (İstanbul 1951), Maarifimizin Ana Davaları ve Bazı Hal Çareleri (İstanbul 1954), Garplılaşmanın Neresindeyiz? (İstanbul 1958, 1980), Toprak Reformu ve Köy Kalkınması (İstanbul 1964), Atatürk İlkeleri ve Kalkınma (İstanbul 1965), Üniversite Problemi (İstanbul 1967). Ayrıca E. Kretchmer’den Beden Yapısı ve Karakter (İstanbul 1942), W. Peters’ten Ergenlik ve Delikanlılık Çağı (İstanbul 1944), D. Krech ve R. S. Crutchfield’den Cemiyet İçinde Fert (I-II, İstanbul 1970) adıyla çeviriler yapmıştır. Psychologische Forschung, Psychologische Beitraege, Tecrübî Psikoloji Çalışmaları, Sosyoloji Dergisi gibi yayınlarda deneysel psikoloji, sosyal psikoloji ve kültür değişmelerine ilişkin makaleler yayımlamış, Millet, Kültür Haftası, Bilgi, İstanbul, Sebîlürreşâd ve Türk Yurdu dergilerinde eğitim, sosyal hayat, fikir ve sanat meseleleriyle, kültür ve medeniyetle ilgili yazılar yazmıştır (makalelerinin listesi için bk. Korkmaz, I, 737-738; Küçük, s. 137-147). Bilim zihniyetini tanıtmak, entelektüel ve sosyal meselelerin incelenmesine bilimin objektif yaklaşımını getirmek amacıyla kendisinin 1957’de çıkarmaya başladığı Ölçü dergisi ancak dört sayı yayımlanabilmiş, dergilerdeki yazılarından bir kısmı kitaplarının bazı bölümlerini oluşturmuştur.
(Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, TDV İslâm Ansiklopedisi)


https://www.youtube.com/watch?v=YaBMqxOlS9k


Mümtaz Turhan, Almanya’da eğitim hayatını sürdürmüş, daha sonra
yurda dönmüş, deneysel psikoloji ve sosyal psikoloji alanında önemli eserler vermiştir. Prof. Dr. Mümtaz
Turhan’ın yetiştirdiği çok önemli öğrencileri vardır. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu, Prof. Dr. Erol Güngör ve Prof. Dr.
Yılmaz Özakpınar en çok bilinenler arasındadır. Bir hocanın değerli bilim adamı olmasının yanında, başarılı
öğrenciler yetiştirmesi de önemlidir. Kısacası, Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nu, Prof. Dr. Erol Güngör’ü, Prof. Dr.
Yılmaz Özakpınar’ı yetiştirmek için Prof. Dr. Mümtaz Turhan olmak gerekir. Mümtaz hocanın değerli bir bilim
adamı ve değerli bir mentör olduğu şüphesizdir. Bilimin, sanatın devam etmesi için öğrencinin hocayı geçmesi
gerekir. Bu durumu tanımlamak için Türk kültüründe “Boynuz kulağı geçmeli.” Japon kültüründe ise: “Çırak
ustayı geçemezse, zanaat ölür.” ifadesi kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Erol Güngör:

Erol Güngör, 25 Kasım 1938’de Kırşehir’de doğdu. Babası Abdullah Sabri Bey, annesi Zelîha Gülşen Hanım’di. İlk ve orta eğitimini Kırşehir'de ve 1956’da Kırşehir Lisesi'nden mezun oldu. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümüne kaydoldu. Burada hocası Fethi Gemuhluoğlu onu Mümtaz Turhan’la tanıştırdı. Mümtaz Turhan hocanın teşvikiyle hukuk fakültesinden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne kaydını yaptırdı. 1961 yılında bu fakülteden mezun oldu,[1]

1961’de fakülteyi bitirince Tecrübî Psikoloji kürsüsünde asistan oldu. Fransızca ve İngilizce de öğrenen Erol Güngör, misafir profesör olan Hains’in asistanlığını yaptı ve onun ders notlarını Türkçeye çevirdi. Bu sırada Türkiye’de yeni bir bilim dalı olan Sosyal Psikolojiye yöneldi. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crithfield'in "Sosyal Psikoloji" kitabını Türkçeye çevirdi. 1965'te “Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor oldu. 1966'da ABD Colorado Üniversitesi'nde tanınmış sosyal-psikolog Kenneth Hammond'un daveti üzerine Amerika'ya gitti. Bu üniversitenin "Davranış Bilimleri Enstitüsü"nde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. Sosyal-psikoloji ders ve seminerlerini yürüttü. “Şahıslar arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle 1970 yılında doçent oldu. Akademik çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerlerde yazılar yazmaya devam etti. Erol Güngör üniversitede verdiği derslerle, ilmi yayınlarıyla Türkiye'de sosyal-psikoloji dalını önemli bir saha haline getirdi.[1]

Devlet Planlama Teşkilatı, Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görev alan Güngör, 1978 yılında "Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar" adlı teziyle profesör oldu. 1982 yılında YÖK tarafından Konya Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi. Bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonucunda vefat etti.[1] Zincirlikuyu mezarılığına defnedildi.

En verimli dönemi 70'li yıllardır. Hemen hemen bütün eserlerinde geleneği, halk, kültür, din ve şahsiyet ile yorumlamaktadır. Güngör'ün muhafazakârlığı statükoculuğa kapalı, değişimlere ve yenilikçiliğe açıktır.

Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar:

Yılmaz Özakpınar (d. 1934, Boyabat, Sinop) 1957'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden, 1960'ta Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümü'nden mezun oldu.İstanbul Üniversitesi Tecrübi Psikoloji Kürsüsü'nde 1964'te doktorasını verdi; 1978'de profesör oldu.Alexander von Humbolt bursu ile 1972-74'te Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsü'nde, aynı bursla 1978'de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikoloji Bölümü'nde ve Fulbright bursu ile 1980-81'de Oregon Üniversitesi Bilişsel Psikoloji Laboratuvarı'nda araştırma yaptı.1982-88'de Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı olarak görev yaptı.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyeliği de yaptıktan sonra 2005 yılından itibaren bir süre Fatih Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü başkanlığını yürüttü. Daha sonra da İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü'ne geçti.Yüksek lisansta sosyal psikoloji okuttuğu Dr.Ahmet Atılgan daha sonra yazdığı İktisat Politikalarının Evrimi adlı kitabını Yılmaz Özakpınar'a ithaf etmiştir. Profesör Y.Özakpınar Türk bilim dünyasının maalesef fark etmekte zorlandığı yüksek kapasiteli bilim adamlarımızdandır. Şu an İstanbul Arel Üniversitesinde görevine devam etmektedir. Bir Türk milliyetçisi olan Yılmaz Özakpınar, İstanbul'da faaliyet gösteren İstanbul Türk Ocağı'nda 14 Aralık 2012 tarihinde yapılan bir oturuma konuşmacı olarak katılmıştır.

100. Yıl Sohbetleri Rasyonel Düşünce

https://www.youtube.com/watch?v=ALQVwADQUn8

İnsanın Niteliği ve Kültür Medeniyet Kavramı - 30.10.2013


https://www.youtube.com/watch?v=ngwmreZ_KZQ


https://www.youtube.com/watch?v=K1vygyvco-0&t=610s





« Son Düzenleme: 09 Ocak 2022, 05:39:46 ös Gönderen: psikolog »

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3679
    • Profili Görüntüle
Ynt: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü
« Yanıtla #1 : 09 Ocak 2022, 03:37:44 ös »
Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu:

Doğan Cüceloğlu (9 Şubat 1938, Mersin – 16 Şubat 2021, İstanbul), Türk psikolog ve akademisyendir.

Kişisel gelişim kitapları ve televizyon programı ile tanınmıştır. 1980-1996 yılları arasında ABD'nin Fullerton şehrindeki Kaliforniya Eyalet Üniversitesinde görev yaptı; kırktan fazla bilimsel makale yayımladı. 1990'lardan itibaren Türk insanının duygu, düşünce ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları ile inceleyen Türkçe kitaplar yayımladı. 1992'de yayımlanan İçimizdeki Çocuk adlı kitabı, onun en popüler kitaplarındandır.[1] 1996'da Türkiye’ye dönerek üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ana-babalara ve iş adamlarına yönelik seminerler, konferanslar ve atölye çalışmaları yapmıştır.[2]

Manevi yaşam

Manevi yaşam, evrenin tümü içinde bir anlam bulma, hayırla anılma, bir isim bırakma, yaşama bir katkıda bulunmayı kapsar. Önce şunu belirteyim: Bu gereksinim her insanda var; sokaktaki insanda da, üniversite profesöründe de, kendini tamamiyle dine vermiş olan kişide de, Allah'a inanmayan ateistte de. Kişi diğer gereksinimlerini çözümleyip karşıladıkça, yavaş yavaş manevi yaşamla ilgili gereksinmelerinin bilincine varmaya başlar.

Evlilik öncesi ilişki içindeki kişiler sadece kendilerinin değil, beraberce, yaşama katkılarının ne olacağının bilincine varabiliyorlar mı? Her birinin kendi için gördüğü yaşam anlamı birbiriyle uyuşuyor mu?

İstanbul'da, yıllar önce (sanırım 1979 azıydı) bir sosyal toplantıda yabancı bir hanımla tanıştım. Güzel bir hanımdı ve bana çok yakınlık gösteriyordu. Kendisiyle daha sonra buluştum ve hayretle şunu öğrendim: Hanım evliydi ve kendine özgü bir din anlayışını kocasıyla paylaşıyordu. Beni hayrete düşüren, her eşin karşı cinsten başka biriyle cinsel ilişki kurarak onu kendi dinlerine davet etmesiydi. Bu kadının iki çocuğu vardı ve ikisi de kocasındandı. " Ama başkasından da olsa sorun olmaz, çünkü çocuk Tanrı'nın izni olmadan bize gelmez, " diyordu.

O kadar merakımı çekti ki, bu çifti ve onların İstanbul'daki çevresini yakından tanımak istedim. Onların çevresine girince, karı koca ilişkisi açısından gördüklerim, 1975-1976 yıllarında Berkeley'de (Kaliforniya, ABD) gördüklerimi andırıyordu. Evlerinde herhangi bir gerginlik hissetmedim, birbirlerine neşeli ve yakındılar. Çocuklar mutluydu. Birçok arkadaşları vardı ve aralarında sıcak bir ilişki olduğu hemen görülebiliyordu.

Orada, kişinin kendini evrende bir anlama adamasının, belirli bir yere koymasının insan ilişkilerindeki büyük gücünü gördüm. Doğal olarak karısını diğer erkeklerden; kocasını diğer kadınlardan kıskanması gereken bu iki insan, kendilerini adadıkları bu bir tür dini inanç yüzünden şimdi farklı davranıyorlardı. O akşam çocuklarıyla konuşmalarında sürekli bu müşterek inancın ortaya çıktığını gördüm.

İçimizdeki Biz, Doğan Cüceloğlu

" Şimdi kendimle ilgi yaşadıklarımdan, çektiğim acılardan, memnunum. Çünkü hayatımı anlamlı kılan şeyler onlar ama ben onları yaşarken acı verdiğim insanlar oldu. Özellikle çocuklarım ve onların acı çekmesini istemiyorum. Onun için nasıl yapabilirim onu bilmiyorum ama çünkü ikisi birbirinden ayrılmıyor. Benim bu yola girmemde de onlara verdiğim acının farkına varmak oldu. Çünkü biliyorum kötü bir insan değilim. Kötü bir insan değilim. Niyetim hiç bir zaman kötü değil. Ben dört yıl onlardan ayrı kaldım. Benim seçimimdi bu ayrı kalmak. En küçüğü iki yaşındaydı en büyüğü dokuz yaşındaydı. Yani zor benim için bu konuşmak ve hala etkilerini görüyorum orada. İsterdim ki olmasın ama dediğim gibi düşünmeme yol açtı ve farkına vardım ki ben kötü bir insan değilim. Benim ülkemde benim gibi çok insan var. Niyeti iyi olup çocuklarına acı veren, zarar veren. Yani bu kitapların falan kaynağı o dört yılda. O benim bildiklerimin özümsenip farkındalık haline dönüşmesi ve o bilgilerden sorumluluk almama yol açtı.  "

Cüceloğlu evliliğiyle ilgili adeta itiraf şeklinde şu bilgileri verecektir: “Evlendiğimde ne kendimi tanıyormuşum, ne de evliliğin ne olduğunu. Silifke'de büyürken çevremde gördüğüm evlilik, koca, baba modelleriyle Kaliforniya'da büyümüş feminist bir Amerikalı kıza kocalık yapmaya çalıştım. Sonuç: hem ben çok ıstırap çektim hem de Emily'e acı çektirdim. Benim şimdi yüreğimi en çok yakan çocuklarıma verdiğim acılar. Onlarla yıllarca ayrı yaşadım. Yaşadığım acılar her şeyi bilmediğimi, öğrenmem gereken çok şey olduğunu gösterdi ve yalnız bilgi yönünden değil, insan olarak gelişmem gerektiğine ikna oldum. Kendimi geliştirme süreci içinde kitap yazmaya başladım; ilk kitabım “İnsan İnsana” bu sürecin ilk ürünüdür. Gelişim süreci içinde kazandıklarımı kitaplar yoluyla paylaşmaya devam ediyorum. Amerika'daki görevimden emekli olup ayrıldıktan sonra Türkiye'de kitap yazmayı sürdürdüm.”

https://www.youtube.com/watch?v=SwLjUC0sKqU
« Son Düzenleme: 09 Ocak 2022, 05:42:45 ös Gönderen: psikolog »