Gönderen Konu: TUŞ  (Okunma sayısı 79 defa)

psikolog

  • Global Moderator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 3705
    • Profili Görüntüle
TUŞ
« : 03 Ağustos 2022, 03:11:51 ös »
TUŞ
 
Tam beş gün sonra ekmek almak için dışarı çıkıyorum. Ekmeği alıyorum. Ekmeği bana uzatan adamın ellerine dokunuyorum. Göz göze geliyoruz sonra benim aklımdan bir sürü hayal geçiyor. Gerçek olamayacağını bildiğim, olmasını istemediğimi de bildiğim ama içerisinde bulunmaktan kendimi bir an olsun almak istemediğim bir hayal. Bedenim enerjisini yitirdiği gibi zihnim de kayıyor. Kaymasın diye tutmaya çalışıyorum. Sanki bir şey olacakmış gibi bir hisle doluyorum. Bir şeyler bozulacakmış gibi. Saat artık işlemeyi durduracakmış gibi. Hem her şey çok hem de hiçbir şey yok, diyorum. Eve doğru giderken yolda kadın ve erkeği görüyorum. Hava sıcak ve terliyoruz. Kadın ve erkeği gördükten sonra o karşı konulamaz soyut kavramları keşfediyorum: Eril ve dişili. Onların güneşle birleşen kokularını, eril ter kokusundan dişilin kaçmaya çalıştığı bir an beliriyor zihnimde. Demir döven ustanın demirini yakıp sonra da çekiçle üzerine vurması gibi... Bir cama yumruk atıyorum fakat elim boşluğa düşüyor cam kırılmıyor. Cam yok çünkü. Gördüğüm ve dokunduğum bütün çıkıntılara ve yumuşaklıklara dikkatle bakıyorum. Eve gidene kadar bir suçlu gibi ve bir kaçak gibi davranıyorum. Her an kendimi bağırmamak için tutuyormuşum gibi bir hisle kendimi daha da suçlu hissediyorum. Hemen düşünüyorum. Bu eril ve dişilin ikisinin de nasıl büyük bir sertlik ve tamamlayıcılıkla kendinden geçme hazzını yaşatabilme potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Kendime diyorum ki; bu ikisi bir araya geldiğinde o hayvani ve hiçbir sınırlamanın bulunmadığı coşkunlukta birbirine bakıp kabullenen ve davetkar bir şekilde mıknatıs gibi birbirini çeken enerjilerinin arasında kaybolmak ne güzel bir yaşantı olabilir. En özgür ve en doğal bir biçimde. Bunları düşünürken hissettiğim ve bu hayali gerçekleştirecek olan kahramanların da hissedeceği sebebi tam olarak asla bilinmeyen aptal suçluluğun her şeyi çekilmez kılabileceği aklıma geliyor. Yine bir an da olsa kaçmaya çalıştığım kendimle baş başa kalıyorum. Eve giriyorum ve bir o tarafa bir bu tarafta dolanırken sessizce enerjimi tekrar topluyorum. Giyindiğim iç çamaşırımdan gelen koku ve terlemiş olduğumdan kaynaklanan kokunun iyice artışı tuhaf hissettiriyor. Nereye ait olduğumu sorgularken öte yandan otomatik bir şekilde tuşa tekrar basıyorum. Sanki yüksek bir binanın tuvalet penceresinden atlamışım ve kurtulacağımı zannederken sert bir zemine yapışıp kalmışım gibi hissediyorum. Tuşa tekrar basıyorum ve tekrar basıyorum. Beynimin önce üst sol tarafı en sonunda da sol alt tarafı; kuru, saliselik ve acı veren aynı zamanda da tuhaf bir çekilmeyle kasılıp gevşiyor. Zihnimin içinde bir metal tadı hissediyorum. Her birinin sonunda, karşısında durulamayacak ölçüde, daha büyük bir boşlukla karşılaşıyorum. Tekrar önümde duran cama yumruk atıyorum ve onu parçalarına ayırmak istiyorum. Ancak elim yine boşluğa düşüyor fakat yumruğun bütün enerjisi kolumu ağrıtıyor. Cam yok. Yavaş yavaş dağılıyorum. Bilincim küçük parçalar halinde bulanıklaşıyor, bedenimden bir şeyler çekiliyor ve yerine hiçbir şey gelmiyor. Her şeyin benim algılayış ve yaşayış şeklimle bir bağlantısı olduğunu apaçık görsem de olgunun kendisinde barındırdığı o yok edici potansiyeli keşfetmiş oluyorum. Kıyafetlerimden rahatsızlık duyuyorum ve bu şekilde herhangi birisinin karşında olmak istemiyorum. Bütün mekanizmalarım dağılmış ve zaaflarım apaçık ortaya çıkmış, savunmasız bir halde karşısına oturduğum her bilincin beni kolaylıkla yaralayabileceğini düşünüyorum. İllet bu, diyorum. Çağımın hastalığı. İki yüzlülük etme, diyorum kendime. Direniyorum sonra kötü ve acı bir metal tadı bu sefer ağzıma yapışıyor. Onca çabaya rağmen hala aynı noktada oluşumun ıstırabı beni büyük bir umutsuzluğa sevk ediyor. Tuşa tekrar basıyorum. Durmaksızın basabilmek istiyorum. Sürekli tuşa basıyorum her defasında daha farklısı daha irisi daha çıplağı ve daha hayvanisini görmek istiyorum. Daha sert daha acımasız daha duygusuz ve daha tek taraflı bir şey arıyorum... Tuşa tekrar basıyorum. Sadece aldığım hazza odaklanmak istiyorum. Onun beni anlık da olsa kurtarabileceğini, birçok gerçekten dolayı ağrıyan başımın ağrısını hafifletebileceğini düşünüyorum. Ne olacak ki diyorum kendime? Ne olacak ki? Neden abartıyorsun ki? Neden vazgeçesin ki? Tuşa tekrar basıyorum fakat bu defa daha büyük bir şeyle karşılaşıyorum. Susuzum ve kana kana su içmişim ancak hala susuzum ve tekrar su içecek gücüm yok. Tüm bu sürükleniş bir paradoks gibi başı ve sonu aynı olan sadece ve sadece sahip olduğum her şeyi benden çaldığını hissettiğim bir anıya dönüşmeye başlıyor. Bilincim yüksek bir merdivenden yalpalayarak aşağıya doğru sürükleniyor. Bakışlarım değişiyor bir süre. Her şey daha ‘tuşsal’ görünüyor gözüme. Evler, arabalar, ağaçlar, kadınlar, erkekler... Kılık kıyafetimi artık göremiyorum. Yavaş hareketlerde bulunuyorum ve algım bulanıklaşıyor. Sadece karnımı doyurmak istiyorum. Duruyorum. Sonra tekrar tuşa basıyorum. Kapı çalıyor ve yemek poşetini içeriye alıyorum. Duruyorum. Sadece durabiliyorum. Bir anlık uzaklaşmanın verdiği güçle televizyonu açıyorum bir yandan da telefonumu elime alıp aşağıya doğru kaydırıyorum. Yemeği mutfağa koyuyorum, eylemlerimin sıralamasında herhangi bir mantık aramıyorum. Pencereden gökyüzüne bakıyorum ve sonrasında tekrar tuşa basıyorum...
 
 
Kerem